Günlük:
25–31 Ağustos 2017

25 Ağustos

Vasıf’la yıl dönümlerini sayıp, yemekler yiyen, birbirine hediyeler alıp veren bir çift olmadık. Evlendiğimiz günü, 5 Ağustos’u hele! Hiç. 25’i ama neredeyse büyülü bir gün, tarihimizde. Dans etmek üzere elini tutup benim çektiğim, “yok sen dans edemiyorsun” deyip ama elimi bırakmadan beni salonun diğer kenarında yere oturtan adamla, seyahatler hariç, o gün bu gün ayrı evde uyumadım. Neydi ikna eden ikimizi de aynı anda, beraberliğe, hiç fikrim yok. Kelimeye dökmesi güç. O yüzden belki, 25’leri pek önemli oldu, saydık hep.

Dün Lou Reed’den apartarak “I really got a lucky life, my writhing, my gran fury and my wife…” yazmış Vasıf, Refika’nın da bizimle olduğu bir fotoğraf paylaşarak Facebook’tan. Kanat takmış gibi hissettim, bana.

Şans hangimizin kestirmek güç. Onunla birlikte asla yalnız olmadım, daima meydan okudum ve bana meydan okundu, asla uzlaşmadık, daima çekişe çekişe tartıştık, sessiz de çok oturduk yan yana ve hiç tuhafsamadık, bir dolu akla hayale gelmez risk aldık ve hep evde buluştuk. Onsuz ben asla aynı ben olmazdım, o da herhalde şimdiki Vasıf’a az benzerdi. Neticede o kadar çok zamanı paylaştık, kararı ve neticelerini ki… ‘İyi ki’den ötesi boş.

Vasıf’ın birbirine çok düşkün, benimse on beş yılın ardından kendilerinin en kötü versiyonunu sergileyerek boşanmış ve acısını hiç atamamış birer anne baba görmüşlüğümüz belirleyicidir belki. Ama en çok ne olup da birbirimize o kadar düştüğümüz, bence. Gerçi Memo itelemeseydi Vasıf’ı gene de tutuşur muyduk el ele, bilinmez, o gece ama benim evime gittik. Sorgusuz sualsiz. Mutlu. O gün bugün beraberiz.

25 yıl oldu.

26 Ağustos

Pazara indik yine. Cunda’ya. Domates, zeytin, patlıcan, limoncu amcadan limon, yufkacıyla muhabbet derken hayatımın en pahalı fasulyesini aldım! Bir buçuk kilosuna 24 lira! Elimi geri çekmedim, uçukluğuna itirazla zira hiç görmediğim kadar iri düğmeler yapıyordu, kabuğun altında taneler. Sık ve yuvarlak. Hayır, boncuk Ayşe değil. Başka. Tatmazsam olmaz gibi, oysa az önce iki kilo çalı almıştım, niyetim tamdı. Yola devam ettik, bir tezgâhta kızılcıkları gördüm, Sinan’ın kızılcık ekşisi düştü aklıma. Bir maya da bununla yapar mıyım diye. Durdum tezgâhta sıramı beklerken fark ettim, kırık yeşil zeytin yapmışlar, satıyorlar. Şimdi, her ne kadar “çiçeğin tümü zeytine durmadı” diye şikâyet etse de yöre halkı, kaç yıldır izliyorum, bu yıl gibi bir Ağustos hatırlamıyorum dallarda. Maşallah. Üstelik bu öyle bir yıl ki, İtalya ürününün yüzde 50’sini kaybetti yağan doluya, yağmura. Biraz yukarısı Ayvalık’ın, benzer. Yüzde veremesem de doludan bir hayli etkilendi zeytin, duyuyorum. Ama buralar, hele bizim köy ile yan köy Murateli’nin ağaçları, hep iri iri tanelerle dolu ve daha Eylül ile Ekim var, yağmur alıp yağlanacakları… İnsan heyecan duyuyor tabii. Maşallah. Ama ne kadar güzel olursa olsun taneler, şimdi çok erken kırık zeytin için! Yağlanmamıştır ki! Dedim kadına, hâliyle. Erken değil mi, diye. Adam arkadan atladı, “değil erken, bu yaz çok yağdı. Aldı alacağını." Aslında sebep belli, bayram tatilini uzatanlara tezgâhta hoşluk çıkartmak istiyor köylü. Satış yapacak malı çeşitlemek, başka tezgâhta olmayanı koymak ve cezbetmek. Oysa o zeytini tadan bir daha döner merak eder mi kırık zeytini? Bindiği dalı kesiyor ama belki de haklı, tüm şu talan, adaletsizlik ve rant rant rant düzeninde ağaç bakalım yerinde duracak mı? Yine de almamayı seçtim o tezgâhtan ne kızılcık ne de bir şey. Tam döndük ki bir kadın, yaşıtım, soruyor deniz börülcesiyle deniz fasulyesi farkını, beraber tattık, tazeliğini konuştuk, ayıklamasını paylaştık, yapılabilecekleri listeledik. Muhabbet ettik kısası. Pazarın en güzel yanı. Ve fark ettik ki Vasıf’la, hemen yanında duruyoruz bu kokulu kavunların!

Dün Ayna’da, Ezgi hazırlamış yanımıza. Orada yiyelim demiştik, hani çeyrek asır niyetine şöyle baş başa. Nasıl güzel bir karşılama oldu! Kokulu kavunlar, koruk suyuyla yapılmış bir kokteyl ve muhabbetli bir ev sahipliği!

Kokuları çarkıfelek meyvesiyle topatan kavunu arasında. Görür görmez almak istedim. Bir kısmı hafif geçik. Hiç olmadı sorbe olurlar. Büyükler iki lira, küçükler bir. Aldık. Diğer büyükler başka. Onlar da nasıl tatlı kavunlar! Akıllara zarar. Üçer lira.

Birer kahve içtik yine, dönmeden eve.

Ağaçlar.net bu kavunu kokusu için yetiştirilir diye tanımlamış, bir başka site adını tiger melon diye vermiş. Dursun bakalım. Kokuları baştan çıkartıcı.

“Türkiye’de yapılmış hiçbir seçim kadınlar açısından güvenli veya adil değildir. Her seçimin ‘fıtraten’ mağlubu kadınlardır.” demiş, İrfan Aktan’la röportajında Ahmet Murat Aytaç.

Ben yeni tanıdım Aytaç’ı.

Kendi ayıbım.

Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden öğrencilerinin tanıklığı yeter, yazılarını okumama ama ben Ayrıntı’nın yalan dosyasında “hakikatin kendinden menkul bir enerjisi yoktur, hakikati savunmak gerekir!” dediği bir başka röportaj vasıtasıyla tanıştım kendisiyle ilk. Belki şimdi daha çok yazıyor, daha fazla konuşuyor ve ben de daha denk geliyorum hâliyle zira bu Şubat itibarıyla KHK mağduru o da.

Bugün Burcular geliyorlar. Bayram yolunda kısa bir ziyaret. AIMA yemeğine biletimiz var, ama zaten zor bizimle yemek. Şimdi gidip de her şeye, “bunda ne var” diye sorup ayıp etmenin âlemi yok.

27 Ağustos

Dün Burcu’yla bakarken fotoğrafladım kaparileri. Delirmiş durumda böcekler. Çılgınca emiyorlar özsuyunu. Demişti Gudrun, tüm lahana grubu diye. Kapari de aynı grup mu acaba?

Bugün olukçular geliyor.

Belki sıvalı bir yapıda, hani altında teknoloji ürünü yalıtım malzemesi eksiksiz katmanlanmış ve üzeri mis gibi sıvanmış bir yapıda bu bir problem olmazdı, ancak bizim evimiz eski bir taş bina. Taşların arasının aralıklarla kazınıp yeniden doldurulmasını ve mümkünse içeride oluşabilecek bir akma, kabarmaya dair de çok takıntılı olmamayı gerektiriyor. İşin her iki kademesine de iknayım ve fakat kafa durmuyor. Yağmur yağdığında artan bir kabarma acaba binanın sağlığını nasıl etkiler?

Ben etrafa bakıp karar vermeyi deniyorum, köye geldiğimden beri. Azıcık işini yola koyanın binası sıvalı. Bir sebebi olsa gerek, değil mi? Vasıf’a da dedim, hem de en başında, halledemezsek bu işi, yani duvarların su almasını, sıvarız. O kadar da dert etmeyelim. Ama binayı taş görmek istiyor muyuz, evet. Bu hâli öyle güzel ki! O hâlde sıvanmadan çözmeyi denemek şart.

Alptekin toparlarken sağını solunu, ilk müdahaleyi yaparken binaya, oluklara gerek görmemiş. Pekâlâ da oluksuz olur demiş. Olur da, eminim. Yine de bu kışı oluksuz geçirmeye cesaret edemedik. Hem Doğan Abi teker teker kazıyacak taşların arasını ve dolduracak yeniden, hem Sani bir malzeme getirecek, yalıtımı destekleyen, ondan sürecek aralara ve hem de biz oluk işini çözeceğiz ki garantileyelim yapının su almamasını.

Dolayısıyla bugün olukçular geliyor.

Komik adamlar. Ali’nin anne babasının evini referans verdiler, bakır olmaz mı diye sorunca. Gizli oluk yapmışlar oraya ama bakır. Bizde gizlemek olmaz. O yüzden güzel fikir tabii bakır ama Vasıf tutturdu yerlisiyle olmaz, yeşermiyor güzel diye. Fiyat epey katlanıyor, hadi dedik yine de sordurun bir. Aradılar. Her kim ise muhatapları, bakır çekmesi gerektiğini söyledi. Büyük iş olacak ki çekeyim o kadar bakırı, dedi. Yerlisi mi, Alman mı konu bile değil. Köy yerindesin, dört oluk takılacak. Zorlamadık. Vişne çürüğü ile kiremit rengi arası bir ton oldu oluklar. Bir günde bitirdiler, geç geldikleri hâlde. Doğan Abi kiremit kaldırdı, onlar parçaları taktı, çiviledi, çiviler bizim salon tavanından çıkar mı çıkmaz mı bir süre münazara edildi, sonunda çakarak bir tanesi test edildi ve arkası pıtır pıtır geldi.

Oluk dediğin ne ki! Yeter ki işi yapanlar hayatla ilişkilerini yansıtsınlar işe ve birbirlerine ve sen de tanık ol bu muhabbete…

Bu arada o pahalı olan fasulyeyi sıcak yaptım, nasıl fasulyeymiş o! Bir daha denk gelirsem adama yine alıp tohum ayıracağım. Nefisti, nefis!

28 Ağustos

Asıl iş şimdi başlıyor tabii. Oluklar takıldı ama çatıdan inen su kuyuya nasıl gidecek!

Herkes biliyor, ‘eskiler’ yapmış, su hasadı yeni neslin aklı değil. Ama aradaki nesiller ‘şebeke suyu’na öyle çabuk tav olmuşlar ki, kimse hızlı ve makul çözüm üretemiyor. Soru belli, çatıdan su gelecek ve kanallar aracılığı ile kuyuya gidecek gitmesine de, ya çatıdan akan börtü böcek? Onlar nasıl süzülecek ki kuyunun sağlığına etkisi olmasın!

Cevabını bir Vasıf’la ben konuşuyoruz, ustaların tümü elbette diyorlar ama hani yap desen…

Ne fena bir kayıp bu ki, biz zır cahil şehirlinin sözüne kaç kuşağın tecrübesini çakamıyorlar buralarda artık. Sadece pek hasretle “eskiler” diyorlar, “yapmışlardı.”

Ustalar alt kat üst kat demeden evden çalıştılar, çatıya çıkarken. Ev batık durumda. Armut’a baktım, acaba bir teklif alsam mı, profesyonel bir temizlik için deyip. Ev büyük. Vasıf’la ben sürekli temizliyoruz, ama ucundan bile geçmiyor alıştığımız düzenin. Toz var, çılgın miktarda. Mutfak açık rafla dolu, seramikler bir diğer yanda yine açık raflarda. Sadece salonun bile yıkanması tüm işgünü sürer, öyle temizlik gerekiyor beş ayın sonunda, eve. Dedim ve teklif istedim. Bir firma, adı Mavi, teklif verdi. Biraz pahalı göründü, hani her hafta değilse de ayda bir, iki istesem diye, hani pazarlık niyetiyle değilse de sordum niye bu rakam diye. Malzemesiyle geliyormuş ekip, iki kişilermiş, nakliye vesaire hep bizde dedi firma. Denemeye değer. Hiçbir şey olmasa tozu gider evin. Vasıf’la devam ederiz sonrasında temizliğe dedim kendi kendime. Onayladım.

Bahar temizliği, diye geçirirken içimden dedim bayram. “Bu bayram temizliği” olacak.

Kapımızda iki buçuk taneler artık.

Fotoğraflarını Vasıf çekmiş.

Soldaki, malum, Mutlu. Gerçek bir eşkıya. Muazzam zeki. Sohbeti, aşkı dolu dolu. Bir o kadar da kavgacı. Arada iki gün yok oluyor. Geldiğinde hep bir yarası var. Son sefer burnunun üzerinde yarıkla geldi, hafif açık. Evin sahibi. Sıkı bekçi. Kadınları geçirmiyor kapıdan. Adamlar bir ihtimal umursamayıp yürüyorlar, ama kadınlar seslenip duruyor bana, “bağlayın şu köpeği.” Sağdaki hayatımıza yeni girdi. Aslıhan’a sorarsan, o Mutlu’ysa bu da Kutlu. Yakışmadı ama, bence. Dolayısıyla Mutlu’yu Mesut yapıp bu kıza Mutlu demeyi planlıyorum. Mutlu, yani artık Mutlu olan, anne. Önceleri hiç yanaşmadı yanımıza, yemek yedi, su içti sonra, çok değil iki üç gün önce okşatmaya başladı kendini. Bu sabah bir baktık bir bebe yanında. Bir zaman beş eniği varmış. Kadınlar otobüs beklerken anlatmıştı. Teki kalmış. Bu olsa gerek. Hiç kendisine benzemiyor. Sırtında siyah ve uzun bir leke. İki aylık değil kesin. Mutlu, yerken ben de aldım bebeği, koydum yanına, yemeğin üstüne çıktı, Mutlu geri çekildi. Seyrettim ne oluyor. Anlamak kolay değil. Bebeğini memeden kesmeye mi çalışıyor, başka şey mi… Oyun oynayalım zıplamaları yaptı, bebeği çekti aldı, yola indiler. Baktım arkalarından. Vardır bir bildiği.

29 Ağustos

Altı ay olmasına kaç gün kaldı, böl çarp hesapla. Altı ay değil altı gün aç kalmak ne demek, altı günü geç, altı hafta nasıl bir sebep ister, geç onu da altı ay sürsün açlığın ve hapiste ol, tecritte ol, doktorların ulaşamasın istediğinde, istemediklerin müdahale anı kollasın senin sesini duymak yerine… Altı ay olmasına kaç kaldı, bir can ne kadar tahammül edebilir daha açlığa ve bu memlekette canıyla pazarlık etmemeli çocuklar dememeyi seçer hâline gelmek nedir…

Yetse keşke, daha çekmeseler ve duyulsa sesleri.

Doğan Abi olukların detay işlerini düzeltecek bugün. Kiremitlerden suyun oluğa akması gerekiyor ya, bir cephede kiremitler olukları örter vaziyette. Yani tutmadı mesafe. Orada, tek bir kısımda, kiremitleri oluğa göre kesmesi gerekiyor. Ev perişan ama olsun.

Yarın temizlenecek nasılsa!

Öğlen arabasıyla Ayvalık’a indim. Hem Otantik’e uğramak ve ısmarladığımız şilte/sünger ne âlemde sormak ve hem de KVK’nın tamir etmenin ucundan dahi geçmeden rehin tuttuğu, ama Refika tarafından kurtarılıp kırık ekranıyla paketli Yurtiçi Ayvalık şubesine ulaşan telefonumu almak için. İnmişken köpeklere parazit ilacı da alacağım. Vasıf “bebeğe de yapmalı mı?” dedi, “hayır” dedim. Beşin dördü ölmüş. Bekleyelim. “Hayatta kalabilecek mi, görelim” dedim. Vasıf beni çok soğuk bulmuş olabilir. Ama annenin hâlini ve bebeği gören herkes dediğimi anlar bence. Biraz beklemek gerek.

30 Ağustos

Sabah kalktık Vasıf’la. Ekip gelecek, ortalığı onlara hazır kılalım diye topladık kilimleri, astık dışarı. Yatak toplandı, bulaşıklar kurumuş, kaldırıldı. Saat oldu 9:20, ne gelen ne giden. Açtım Armut’un yolladığı mesajı, telefon numarasını buldum firmanın, yani Mavi Organizasyon ve Temizlik İşleri’nin, aradım. Uykulu ve hani sabah laneti olur ya kiminin, öyle bir ses açtı telefonu. Hâliyle ayıp etmişlik sardı beni, Mavi mi diye sordum, yanlış olma ihtimaline karşı. “Buyrun” dedi, biraz daha gün başladı sesiyle ama mesafeli. Kendimi tanıttım, bugün ekipleriniz gelecekti geciktiler mi, yoldalar mı, nedir diye aradım diye devam ettim. Karşımda tümüyle boşlukta bir ses. Asla farkında ya da hatırında değil. Benim sesim gerildikçe, gerildi tabii. Armut adlı sitede mi problem var, yoksa adam mı yanlış ya da ben mi bir şeyi eksik yaptım. Ama iki dakikaya ayakları suya erdi adamın. Tek mesele yeterince zeki olmamasında. Besbelli atlamışlar. Yani teklif verdikleri işi takip etmemişler, sms de gelmiş olsa, mail de (Armut ikisini de yolluyor) takip etmemişler. Bahane ne olursa olsun, vasat bir durum bu. Olsun. Olmaz mı, olur. Zeki biri ne yapar. Sahici, samimi bir özür diler. Özür dileyene nereye kadar laf edebilirsiniz ki, nihayetinde? Ama samimi tabii. Özür diledik ya, daha ne istiyorsun değil. Hay Allah, nasıl oldu bu iş, affedersiniz, nasıl telafi etsek derse biri, telafisi yoksa bile borç silinir genelde. Bir sonraki adıma bakılır. Lakin, dedim ya, adam zeki değil. Tutturdu atlamış olabilirizle başladı, olabiliriz, yani kesin de değil. Yetmedi, erteleyelim dedi. Nasıl erteleriz ki, ben yazmışım teklife “bayram temizliği” diye, kasabanın bayram öncesi son pazarının olduğu günü evde temizlikle nasıl geçirelim. Ah, bir özür dileseydi, kolaydı da. Hayır. Adam o kadar emin ki bir bardak suda fırtına koparttığıma, ters konuşmaya başladı. Telefonu Vasıf’a verdim. Böyle zamanlarda kendini meseleden ayırıp yönetici ruhuyla neticelendirmeyi en iyi o bilir diye. O da delirdi. Kapattı telefonu. “Bizim yapamayacağımız ne var ki” dedi ve giriştik.

Elbette. Başkasının yapıp da bizim yapamayacağımız iş değil bu, temizlik. Yaptık. Mis gibi de oldu. Fakat nedir bu şımarıklık! Türk Telekom’dan kotasız, limitsiz 16 GB anlaşmalı paketimiz var, Vasıf ölçüp duruyor 1 GB ile 5 GB arasında salınıyor, arada kesintilerle ve çözümü yok. KVK’ya telefonu veriyoruz ekran çatlamış diye, bir aya yakın sürüyor hâlâ tamir edilmemiş, geri alınıyor. Vasıf Vodafone’a hem cebiyle hem de vınn’ıyla bağlı ve köyde hiç ama hiç çekmiyor, arıyor şirketi cevap evet, öyle, oraya yükseltici konulacak, peki ne zaman, söyleyemeyiz. Yani belirsiz. Bu Mavi denilen yerel firma da bu şımarıklıkta, kibirde çıkınca…

Ne bu yahu, herkes 70’ler devlet memuru olmaya mı özeniyor?

Gün ortası Vasıf seslendi, dışarıda zaten havlamalar vardı, bebecik ölmüş diye. Baktım pencereden bir başka anne köpek sokaktan geçiyor. Giydim ayağıma bir şeyler çıktım bahçe kapısının önüne. Sahiden de yerde, cansız. Ağzında kan var. Başında Mutlu. Mesut’sa duvar kenarında. Aldım, kutuya koydum. Vasıf küreğe davrandı. Gömmek gerek tabii. Anne de peşimizden gelecek. Hiç anasının yanında gömmedim bir bebeği. İnsan olsa nasıl bilmiyorum, köpeğe farkı var mı sezemiyorum, can bu ama bağlı herkes birbirine. Biz iki saat tanımışız içimiz cız etmiş, onun memeler dolu acaba nasıl anlayacak öldüğünü? Kazarken Vasıf ben de kutuyu açık bıraktım ki görebilsin Mutlu. Gömdük. Üzerine bir de palet koyduk, ahşap. En üste de taş yığdık ki kimse eşelemesin. Beşin beşi de gitti. Biz birini tanıdık.

Hayat ne tuhaf akıyor.

Kaç saat geçti, Mutlu hâlâ her yeri kokluyor ve minik minik ağlıyor.

Aslı İmbros olup Gökçeada'ya çevrilen bir adada, Rum köyü Kastro olup Trabzon, Malatya, Burdur, Biga, Yatağan ve Isparta'dan nüfus aktarılarak Türkleştirilmiş Kaleköy’de ve üstelik Müslüman olmayanların yattığı bir mezarlıkta olunca; kimsenin hatırası, tarihi ya da kutsalı konu olmuyor. Bunu Bulgarlar yapsa mesela, bir Türk köyünde… Ne nümayiş olur konsolosluk önünde!

Herkes en iyi, en mükemmel, en vicdanlı, en hassas. Gel gör ki iki yüzlülük, türcülük ve hâliyle faşizm de her yerde. Yalan dünya. En çok da kapitalizme yarıyor.

31 Ağustos

Bugün Refika geliyor!

Nasıl bir keyif!

Sabahtan pazara indik Vasıf’la. Güzel domates aldık, Refika’nın uzak durduğu üçten biri bu, ama olsun. Arkadaşlarıyla geliyor, ona domatessiz hazırlamak bir şeyleri kolay. Patlıcan aldık, hem fırında közlemek üzere bostan, hem de bol sarımsakla silkmesini yapmak üzere kemer. Bamya aldık, uzun ve irilerinden. Yine fırında yaparım nasılsa diye. Patates aldık, tarhunum var. Pek yakışır bol soğanlı bir patates böreğine ve galiba o kadar zira nohut ısladım, falafel için ve fasulye ısladım Meksika usulü şöyle baharlı baharlı acı bir fasulye yemeği için. Hele gelsin Refika, birlikte yeriz.

Geldik eve, taşıyıp her şeyi. İki zeytin ezmesi hazırladım, pazar çantalarına bağlı olmayan, yeşilleri ayıkladım, temizledim, sardım paketledim. Koydum dolaba. Patlıcan silkmeyi yaptım ilk, gerisi kolay, bu hele dursun dolapta:

Patlıcanları dikine ikiye kestim, sap yerinden birbirini tutar şekilde muhafaza ederek tuzlu ve limonlu suya bıraktım. Her bir patlıcana beş, altı diş sarımsak ayıkladım ve her bir patlıcana yarım iri domates doğradım. Tencereme bol, ama sahi esirgemeden zeytinyağı koydum. Ateşe oturttum. Sarımsakları attım içine, ısınsın kadar. Koku falan derdim değil. Lokum gibi yumuşayacaklar pişerken. İki defne yaprağı, her bir patlıcana iki top karabiber, iki fiske tuz, iki fiske şeker ve üstüne önce patlıcanları döşedim tenceremin, onun da üzerine doğradığım domatesleri. Kapağını kapattım yirmi dakika, açtım bir on dakika da öyle ve hemen hep orta ateşte, en son sekiz, on dakika iyice hafif tutarak altını, pişirdim.

Kızarmış ekmeğe bir diş sarımsak sürüp, üzerine yarısı gelecek biçimde patlıcan yerleştirip, soğuk bir de beyaz şarapla öğlen saati, gölgede yemek var. Gelsin hele Refika.

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında); yukarıdaki fotoğraf: Damla Ataş; Günlük’ün “25 Ağustos” notlarındaki fotoğraflar: Marsel Maya (Defne ve Vasıf), Vasıf Kortun (Defne ve Refika; Defne), Ezgi Güven (Defne ve Vasıf); karikatür: Piyale Madra.}

aile, aile ilişkileri, bayram, Defne Koryürek, Günlük, hayvan, inşaat, köpek, köy, Mutluköy, pazar, zeytin