Günlük: 2–8 Mart 2018

2 Mart

Haber “Helenistik döneme tarihlenen, Roma ve Bizans dönemlerinde önce pagan tapınağı, ardından ise kilise olarak kullanıldığı sanılan yapı kalıntısının duvarları, Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nce hazırlanan projeyle restore edilerek camiye dönüştürülüyor.” diyor. Aklıma komşumun Bulgaristan’dan, daha Balkan Harbi bile başlamadan göçen ailesi geldi. Müslümanlara karşı baskılar başlayınca dayanamamışlar, deyişi. Biz baskının ötesini uyguluyoruz burada. Sadece bu zamanda değil, genişleyen, uzayan bir alan olarak zamanda.

Ertuğrul Kürkçü soru önergesi vermiş, uluslararası örgütlerin Afrin verileri ile TSK’nın açıkladığı veriler arasındaki farkın sebebini soruyor. Kürkçü, HDP’li bir vekil. Ana muhalefet partisi olarak CHP neden sormamış diye düşünmeden edemedim. Bunun milli güvenlik konusu olduğunu düşünemiyorum, gizli tutulması gereken bir yanı olmasa gerek; savaş, kol kırılır yen içinde, denilecek iş de olmadığına göre…

Savaş kadar belirleyici kaç şey vardır acaba ulus devletin hayatında? Bundan sonra asla aynı olmayacak zira hiçbir şey. Hiçbirimiz için. Ülkeler arasında da. Dolayısıyla neden, niçin, niye, kim için, kime karşı deme hakkını hiç kaybetmemek gerekiyor ve evet, yakından takip şart, neler oluyor açıklamalarını her kaynaktan kıyaslayarak izlemek şart. Hükümetten de şeffaf olmasını bekleyemesek de, savaş denilince, hesap verebilir kalmasını talep etmek de ihmale gelmez kanaatimce.

Dolayısıyla merak ettim, bu soruları CHP neden sormuyor diye. Yani, ana muhalefet partisi olduğu için tabii. Yoksa, aslında hepimiz sormalıyız.

Bugün dönüş günüm. Taksim’den geçerek Cihangir’e uğrayacağım, alacaklarım var, ev için, Sis için… Taksim’den geçmek basit iş değil. Bir yanda AKM, diğer yanda cami. Zaten beton ve granit karışımı bir meydan artık, ortası da… Bol miktarda da Arap var. Benim cehaletim, Vasıf olsa nereli olduklarını bilir ve hatta belki de ayıplardı, bunlar Arap değil, diye. İş günü ve sabahın erken saati, belki o yüzden fakat hiç genç yok. Turist dolu meydan ve neşeli, cıvıltılı da değil, aceleci veya aylak aylak dolaşan türde turist dolu. Tuhaf. Bir anda kendimi Londralı gibi hissettim, mesela Covent Garden’da, Piccadilly’de. Turist gözünle gördüğünün yerlisi için karşılığını hiç merak etmiyorsun tabii. Londra’da benim etmediğimi, burada Arap niye etsin ki? Oyuncaklarını dizen çocuk misali bakıyorlar vitrinlere, dolaplardaki tatlılara ve meydanda gezen kuşlara. Yarın burada olmayacaklar, şimdi yapılacak her şeyin iştahıyla…

Bu ziyaretimde daha çok gördüm sanki dilenci. Bilmesi zor, kim sahici, kim profesyonel ve imkânsız adlandırmak bu evsiz bu değil diye ama sanki daha fazla evsiz vardı, aralarında. Hatta birini fotoğraflamak istedim. Sonra yediremedim kendime. Ayıp geldi. Acaba çekip de görmemizi sağlayanlar bu ‘ayıp’ duygusunu nasıl yeniyorlar.

Elmas’ın sergisine bile uğrayacak vaktim oldu. Kahvelerimi aldım, Sis’in böbreklerini koruyan mamasından da buldum. Esat Bey’e de uğramak istiyordum ama beceremedim, vakit kalmadı. İki etti ama. Bir sonraki sefer özellikle vakit yaratmam gerek artık. Döndüm Sis’i aldım Refika’dan. Evde değildi, Enes hazırlamış ama her şeyini. Söylendi durdu bizimki. Paketlendik, çıktık yola.

Fatih, bu sende var mıydı diye yolladı. Bu fotoğrafı, hangi yıl bilemedim ama, temmuzda, yaş günü hediyemi kapıda, posta kutusunda bulunca, teşekkür niyetine çekip yollamıştım ona. Önlüğümü takmış, makineyi kurup gülümsemişim. Yıllar sonra onun arşivinden, belki de kendi çektiği hissiyle çıktı, geldi geri. Benden Fatih’e, Fatih’ten bana bir tarih.

Bu selfie’lerin geleceği ne olacak, acaba?

3 Mart

Gece karanlıkta girdim, bakamamıştım fidelere ve bahçeye. Sabah uyanır uyanmaz indim. Hava güzel. İstanbul’la alakası yok, on derece fark var. Giderken endişeliydim, meteoroloji çarşamba akşamı için eksi bir veriyordu. Don hususunda tecrübe bizde sıfır. Eksi bir ne demek bilmiyoruz pek. Hafif don diye tarif ediyor Google hazretleri ve fakat bizim fideciklere hafif don ne yapar fikrimiz yok. Ben tarhların önemli kısmını Hatıra’nın kapıya bıraktığı çuvalları açıp genişleterek yorgan gibi örttüm, gitmeden. Bir kısmına kartonları açıp yaydık. Vasıf inatla dört tanesini o tül gibi plastik malzeme ile örttü, yeter bunlara dedi. Az miktarda fide de zaten kapaklı seracık içinde. Önlem diye bunları alıp çıktıydık yola. Dün arabaya biner binmez, ilk sorum oldu; “nasıldı hava, çok soğudu mu?” Don olmamış. Perşembe sabahı az bir kırağı görülmüş. “Bu yılı hiç don görmeden geçirdik, bakalım yaz ne olacak” dedi şoför. Onun yıl kavrayışını düşündüm. Yağmur ve karın varlığı yıl, güneşin varlığı yaz diye ikiye ayrıldı hayalimde. Bu değil elbette dediği. Olsun.

Önce fidelere baktım. Mini mini çıkmışlar. Saydım, kaç tane. Yüzdeye vurmadım, az geldiler. Ama geliyorlar işte! Daha ne isterim ki? Victor’u andım. Bugün yıl dönümü. Yaş gününü bilsem, dedim. Onu hatırlamayı daha çok isterdim.

Sonra bahçeye çıktım. Rüzgâr almış atmış Vasıf’ın plastik tülünü. Söylendim. Rüzgâra değil tabii. Özenle kaldırdım çuval battaniyeleri ve kartonları. Alttan minik yeşiller çıktı. Seyreltilmeleri şart bunların. Az daha uzasınlar ayıklar, dağıtırız aralara.

Hava nemli ve gri, yine de olağanüstü. Tüm bademler çiçek içinde artık. Erkencisi kalmamış, tamamı baharın geldiğine ikna.

8.30 arabasıyla pazara indim. Biraz kuzukulağı, bir demet misket turp, biraz su teresi, az enginar, taze soğan ve sarımsak, biraz limon ve izvinya aldım. Kuzugöbekleri hediyesi oldu günün. Vasıf yok diye hayıflandım ama, ne yapalım. Mevsim başladı artık. Haftaya yine alırız. “Adam olana çok bile” dedim bakıp sepete ve aniden Refika salladı parmağını, “öyle denir mi?” diye.

İnsanın kafasında sürekli konuşan bir annesi, babası var zaten, çocuğunun da ekleneceğini düşünmezdim hiç! Ve dahası, anneye inat yapılanlar varsa da çocuğa inat yapasın olmuyor, hiçbir şeyi. En çok onlardan öğrendiğine mi iknasın acaba?

Akşamüstü Ferah aradı, geliyorum diye. Şahane.

4 Mart

İstanLOOK’tan bulmuş Burak, öyle paylaşmış “Kapısından Bile Geçmem” grubunda. 1940’lar diyor, Aksaray. Ucundan yakalamış. Bende de fotoğrafı var buranın, ben de yakaladım, sadece bir sokak tabelası olarak ama.

Yıllardır bostancısıyla, mimarıyla, arkeoloğu, sosyoloğu, tarihçisi, aşçısı ve türlü çeşitli insanın katıldığı eylemlerle savunduğumuz Yedikule Bostanları’nın akıbetinin hâlâ belirsiz, sallantıda, askıda olduğunu düşündükçe içim acıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi bir yandan, Fatih Belediyesi diğer, Ankara geri planda ama belli ki ana belirleyici, buranın dönüşümü her elden zorlanırken, bostanları bostan tutmak çok güçleşiyor. Hele bazı eğitimli sersemlerin “o egzoz dumanı altında sebze mi olurmuş?” küçümsemesi geldikçe kulağıma, müstehaksınız dememek ve vazgeçmemek için bostanlardan ne tutuyor beni, ben gibileri bilmiyorum. O arabalar şartmış, o yol başka yere taşınamazmış gibi, suyun Istrancalar’dan, kemer patlıcanının Antalya’dan gelmesi makulken (!) İstanbulluya, 1.500 yıllık bir tarım alanının sembolik sebeplerle olsun, tarihi korumak gayesiyle diyelim, kaybetmemek adına ya da var kalmamasına, var kalmasının desteklenmemesine inanamıyorum. Stockholm sendromu olsa gerek; “aa, şehrin içinde tarım mı olurmuş?” hâline düşmek. Belki de işin tüm gizi bu ikisi arasında gizli, bu iki fotoğraf. Müreffeh medeniyet seviyesinden anladıklarımız bu kadar farklı, belki de. Yan yanalığımız, komşuluğumuz, aynı okullardan mezun oluşumuz birer yanılsama aslında, bırak aynı şehri, ülkeyi paylaşmayı.

Sabahtan yan evi bir toparladım, tozunu aldım, yatağı değiştirdim. Vasıf su borusuna kazmayı vurduğundan bu yana, yan evin vanası kapalı. Çamaşır yıkanırken açıyor, sonra yine kapatıyoruz. Tamir etmek hususunda kendi fikri olduğu için bir, buranın ustaları hep gelirim deyip hiç gelmedikleri için iki, bir dolu engel var önümde, el atıp toparlayamıyorum da. Ama işte, misafir olunca bela. Sıcak suyu geçtim, o iş başka türlü de çözülür ama sifonunda suyu olmalı insanın. Özellikle misafir olduğun yerde. Düşünsene, sifon boş ve bırakacaksın her şeyi geride. Yani, bir ben olmasam gerek böyle durumda gerilecek. Neyse. Aç kapa yapmak üzere kalkarım diye hesapladım. Sifonu olsun dolu tutmaya bakarım.

Öğleden sonra geldi. Bahçeyi, evleri, civarı gösterdim az. Çıktık, Cunda’ya gittik, yemek yemeye. O beni eğlemişti Bodrum’da, ne var ne yok yenilecek diye. Bu defa da ben eyleyeyim istedim. Şansımıza her şey de vardı, tatsın dileyeceğim —bilmediğinden değil. Hepsini bildiğinden, biraz da. Çok konuştuk. Bolca annemden, Tülay Teyze’den, Off’dan, insanlardan, benim hakkımda kanaati olanlardan, vegan olmaktan, hayattan, domates ekmek istediği miras topraklardan, on sekiz saat çalışmaktan… hayattan.

Gece yarısını geçiyordu yattığımızda. Hatta, ikiyi geçiyordu. Erkene kurdum yine de saati, vanayı ihmal etmemek için.

5 Mart

Avokado sezonu bitmiş. Alanya’dan mail geldi, eylülde görüşmek üzere, diyor. Ben biliyordum sezonun eylülde açıldığını ama ne vakit bitiyor yeni öğrendim. Aslında, hani, mevsim dışı domates gibi bir şey, her daim avokado! Yenmiyor mu? Yeniyor elbette, yeniyor yenmesine de ne fiyatından ne de tadından şikâyet etmemek gerek böyle yaşayınca. Biz, üreticisinden aldık bu yıl. Bol bol tükettik. Tereyağı ya da yumurta yemeyen için pek lezzetli ve pek faydalı bir kahvaltı çıkıyor avokadodan.

Bunu sosyal medyada paylaşınca fark ettim. Herkes avokadoyu ithal zannediyormuş. Şaştım. Eminim vardır ithali de, olmaz mı. Yani muz gibi. Ama yerelde de üretimi mevcut. Elbette anavatanındaki kadar çok cins yok bizde ama iklim olarak gayet uygun güney illerimiz, biliyorum. Yetişiyor işte! Yeter ki mevsimini bil.

Gün saymak bitmiyor memlekette! Nuriye ve Semih için sayılacak günler bitivermesin dilemiştim, çok şükür ikisi de hâlâ aramızda, saymayı onlar durdurdular. Osman Kavala ve Ahmet Şık içinse sayacak sayı olmasın istiyorum. Ne işleri var içeride, Allah aşkına! Ne işleri var içeride, her ikisinin de?

Behiç paylaşmış, fotoğrafın orijinali sanıyorum onda. “Sami Yılmaztürk Park Oteli mühürlerken” diye not düşmüş vedasına. Anısı, usulü daim olsun. Memleketin tarihi, diye geçti içimden. Kuşaklar kuşakları takip ediyor bu düzende. Muhabbetin, ortaklığın, işbirliğinin olmadığı yerde, herkes birbirine rağmen yapıyor ne yapıyorsa. Israrla, inadına hatta.

6 Mart

Vasıf geç kalmadan geldi akşam. Saat herhalde sekiz bile değildi ama bahçeyi o da göremedi o saatte. Sabahı bekledi. Birlikte gezdik tarhları. Uyananları izledik, henüz boş olan bölümleri konuştuk, yerde açılan tarhlar, yani kutulanmamış bölgelerde iyi temizlik yapmadığımızı konuştuk. Bu hâliyle ne çıkan çıktığını anlar ne biz gereken çapalamayı becerebiliriz. Domatesler için açarken daha özenli iş çıkartmamız gerek, hemfikir olduğumuzu gördük. Benim için şaşırtıcı, ama iyi. Hemfikir olmanın iyi olmasından öte, iyi.

Şeker meselesinde öyle muazzam yazılar çıktı ki, muhalefet hâlâ nerede, insan şaşıyor. Bu kadar iyi argümanlar varken, özelleştirmeye karşı, hâlâ daha yeterli sesin çıkmıyor oluşu CHP’den ve hatta örgütleyemeyişi tabanı ve tabanının ötesine uzanan itirazı, hayret! Sahiden hayret.

Bir tanesi Bülent’den, gerçi iki yazı yazdı ve ilkinin diğer bir özelleştirmeden taşıdığı anı, bazı şeylerin neden korunması, özelleştirilmemesi gerektiğine, hatta müreffeh bir medeniyet kavrayışımızdaki farka dair ve kaydetmeyi gerektiriyor: “1970’li yılların sonlarında işçilere sahip oldukları çocuk başına yarım litre şişe sütü verildiği dönemleri hatırlıyorum. Sütler, Süt Endüstrisi Kurumu (SEK) fabrikalarından temin edilirdi. Babam her akşam işten elinde 3 şişe süt ile gelirdi. Ertesi gün işe giderken boş şişeleri iade etmek için yanında götürürdü. SEK kurumunun fabrikalarında temizlenen şişelere tekrar süt dolumu yapılırdı. Şişeleri kırmak ya da atmak israf ve devlet malına zarar olarak görülürdü.
İşçilere bedava süt uygulaması devlet açısından çocuk sağlığını korumak için yerine getirilmesi gereken bir kamusal sorumluluk; çalışan işçiler açısından ise sahip oldukları bir sosyal haktı.
1980 askeri darbesinden sonra işbaşına gelen hükümetler bu tip hakları aşama aşama ortadan kaldırdı.
Süt Endüstrisi Kurumu 1995 yılında özelleştirildi. SEK’e ait 32 işletmeden 25’i kapatıldı. Çoğu yıkıldı. Bir zamanlar İstanbul Yenibosna’daki SEK fabrikasının yerine şimdi devasa bir alışveriş merkezi yapıldı.
Bundan 30-40 yıl önce bir işçinin sahip olduğu her bir çocuk için her gün yarım litre bedava süt alması sahip olduğu haklardan biriydi.”

Bir diğeri Önder’in imzasını taşıyor. “Bu ülkede yerli ve milli tartışmasına girmek yerine işin ekonomi politikasına girmeyi tercih edenler, üretim ilişkilerindeki gelişmeyi analiz edenler çok iyi bilir ki söylem değil eylemdir asıl analiz edilmesi gerekenler. Ayrıca ülkenin fosil yakıt politikası, beton politikası ne ise şeker politikası da odur. Hızlı bir sermaye aktarımı için çok daha hızlı ve keskin araçlar oluşturulmalı, üretim ve tüketim birleştirilmeli, bunlar arasındaki ilişkiler ise tek elden sağlanmalıdır. İthalat bunun en güzel örnekleridir. O yüzden de 2000 yılına kadar ithal kömür ile çalışan bir santralimiz bile yokken, şimdi ithal doğalgazdan sonra iki numaralı enerji kaynağımız.” derken grafikler ışığında açıklamış şeker üretiminin hâlini, mevcut durumunu.

Tek cümle ile bitirmiş aslında, “Yani yerli şeker söylemi Brezilya’dan şeker ithal etme anlamına gelmiş.”

Ama Ayşe Çavdar maçı bitiren sayıyı getirmiş takıma, benzetme yerinde ise eğer; “Pancar toprağı adeta sömürür. Bu yüzden de ancak dört yılda bir ekilebilir. Bir tarlaya yeniden pancar ekilebilir olana kadar geçecek üç yılda, buğday, soğan, ayçiçeği, artık ekim yapılan coğrafyanın iklim koşulları neye izin veriyorsa o yetiştirilir. Atıyorum, 100 dönüm toprağı olan bir çiftçi, elindeki toprakların her yıl dörtte birine pancar eker, geriye kalanı farklı ürünlere ayırır. Pancar, şeker fabrikaları sayesinde alıcısı garanti olduğu, sabit fiyatla elden çıkarma imkânı sağladığı ve dahası üretim sürecinin başından itibaren —1990’lardan bu yana azalan miktarda da olsa— desteklendiği için, geriye kalan tarımsal faaliyetin de sürdürülebilmesini sağlar. Bir başka deyişle birçok yerde pancar ekilemezse, buğday ekmek de zorlaşır, sebze de yetiştirilemez, hatta hayvancılık da yapılamaz. Türkiye gibi ürün desteğinin, iklimin ve pazarın gerekliliklerine değil, tarımı idare edenlerin kafasına ve uluslararası anlaşmalar çerçevesinde verdikleri tavizlere göre belirlendiği bir ülkede, pancar tarımsal üretime (kotalarla payı azaltılmış olmasına rağmen) istikrar kazandıran, geçmiş dönemlerin mirası bir üründür (Türkiye’de pancar üreticisinin bir numaralı katili AB olmuştur. Uzun hikâye). Pancar Türkiye’nin aşağı yukarı her yerinde üretilebilir. Bu nedenle de Türkiye’nin her yerinde yapılan tarımın bir parçası, çiftçinin elini rahatlatan, önünü görmesini sağlayan bir üründür. Özellikle, Anadolu’nun doğusunda, iç bölgelerinde, yani ürün çeşitliliğinin Ege ve Akdeniz kadar çok olmadığı yerlerde pancar tarımın kısmen de olsa finansörüdür.
Uzatmayayım, şeker fabrikalarından vazgeçmek şeker pancarından vazgeçmek, şeker pancarından vazgeçmek ise çiftçiden vazgeçmektir. Yalnız şeker pancarı üreticisinden bahsetmiyorum. Yukarıda izah etmeye çalıştığım da bu. Şeker pancarı üreticisi diye bir şey yoktur, ürünün doğası, yani toprakla ilişkisi gereği kimse yalnızca şeker pancarı üreticisi olamaz. Şeker pancarı üreticisi, yediğimiz içtiğimiz diğer şeyleri de üreten çiftçilerin tamamıdır. Tekrar ediyorum, bir kısmı değil tamamıdır…

Daha ne desin?

Ve yine de ana muhalefet partisini, mesela, bu verileri, bu dili, bu benzetmeleri kullanarak var olan katmanlı ancak yoğun itirazı örgütlemeye niyetli göremiyoruz. Neden?! Niye?

Nişasta bazlı şekerin, insanda doymamışlık hissi yarattığı, Amerikan obezitesinin kaynağında bu sağlıksız besinin olduğu önemli bir iddia.” diyor Al-Monitor. Bazen düşünüyorum, CHP gelse iktidara, kaybetse ana muhalefet pozisyonunu ve bir hükümet kursa, acaba büyümeden öte bir ekonomi önerisi olacak mı bize. Acaba şekerin pancar değil de mısırdan olmasının tetikleyeceği o doymak bilmez tüketime CHP de mi teşne? Günde dokuz kutu gazlı içecek içen oğullar ve elinde diyet krakerle gezen kızlarımızın köleliğinin kömür madeninde kölelikten farkı olmadığını ve bekanın büyüyen ekonomide görülmesinin yarın hayali bırakmadığını bilmiyor olabilirler mi?

Evet. Nişasta bazlı şeker büyümeye endeksli bir ekonomi için bulunmaz kumaş. Yol buysa, mümkün mü pancarda kalınması?

Öğlen ikimiz de çalışırken yedik yemek, enginarlı makarna yaptım, yanına buz katılmış beyaz şarapla. Şarap iki gündür açık, ancak böyle içilir diye düşünmüştüm ama iyi çıktı. Uyku da getirdi gerçi. Siesta yapmalı yaş alırken. Vakti dilediğin gibi dağıtabilme şerefine. Gece uyanıp okuma, öğlen kısa da olsa gölgede kestirebilmek şeklinde. Vasıf sanki aynı şeyi düşünmüş, “iyi bu böyle” dedi, “biraz bahçede, biraz masada çalışmak, çıkıp yürüyelim şimdi de.”

Çıktık. Mutlu yanımızda, tepeye doğru kırdık yönü.

Vasıf acaba izvinye bulur muyuz derdinde, Sevil Hanım bana dikenli onlar demişti oysa, “elimizde eldiven de yok” diye düşünerek bakınırken sağa sola çamlara denk geldik; üstleri tüylümsü ve yeşil kozalak benzeri şeylerle kaplı. Acaba bebesi mi kozalağın, acaba bu ağaç erkek bu ağaç dişi mi diye incelemeye başladık. Okumuştum, nerede hatırlamıyorum, çamların kozalağıyla yapılan reçeller var. Biliyorum, mesela Noma kullanıyor iğneleri de, kozalağı da. Ama nasıl, hiç merak etmemişim besbelli. Sadece içimden bir esinti olarak geçmiş gitmiş, fikir. Yine de özenle baktık, fotoğrafladık.

Ne çok öğrenilecek var hayatta!

7 Mart

“Cumhurbaşkanımız zaman zaman söylemiyor mu? ‘İstanbul’un siluetini bozduk’ diyor. E kim bozdu? Amerika mı, Rusya mı bozdu? E demek ki biz dikkat etmedik. Burada bir kısım yanlışlıklar yaptık. E görülüyor da zaten. Minare sayısından fazla gökdelen var. Demek ki yanlış yapmışız.” demiş Cemil Çiçek. Şapkam uçtu!

Her halde eğri olan benim. Sahiden diyecek sözüm yok. Fotoğrafı şuradan buldum, hiç değilse hatırası kalsın derdimin.

Fideler uzadılar. Artık açık havaya alalım istedim. Vasıf’tan bir masa yapmasını rica ettim, elde malzeme varmış. Fide masası, diye kurduk. Kenarlarını da yükselttik, gerekirse kapatabilelim naylonla ya da kumaşla diye, yağmur da çok yağabilir hava da serinleyebilir birden zira. Bilmiyorum ne kadar zeki ama dışarıda tarhlara uyguladığımızı henüz çimlenmemiş tohumlara uyguladım, üzerlerini pamukla örttüm. Organik, elbette. Epey pahalı bir deneme oldu. Yine de güzel. Deney deney üstüne, elimiz de tanımaya başlayacak diliyorum, aklımız ve gönlümüz kadar.

Evin içinde sadece biber fideleri var artık!

Dünden beri çalışıyorum, Aşçı Fok ucunu açtı, “olur reçel, ekmeğe de katılır” diye, ben de okudum durdum, biraz fikrim şekilleniyor gibi. “Çıkalım mı yine?” dedim Vasıf’a. Çıktık. Vasıf sebepsiz çıkmayı sevmiyor galiba, dün mesela çok da istemedi tırmanalım tepeye. Gene eski Ayvalık yoluna girmeyi yeğleyecekti sanki. Bu kez ama, kozalaklarla bir şeyler yapacağımız için sanırım, pek hevesli. Elinde eldiven, gül makası, benim elimde sepet ve ayırmam gerekirse bezi, çıktık, Mutlu da yanımızda, çamların yanına tırmandık.

Önce yeşil olanlara niyet ettim, zira her ne kadar benzemiyorsa da gördüğüm, okuduğum Gürcü tarifleri, bunlardan reçel olur diye karar vermiştim dün. Vasıf’la olabildiğince büyüklerine niyetle toplamaya başladık ki mini kozalaklarla karşılaştık. Dün görmemişiz, nasıl olduysa. Bu defa yeşilleri bırakıp mini kozalakları toplamaya giriştik, biraz da çözmeye çalıştık acaba hangi sırayla alıyorlar bu şekli diye ve acaba dişisi erkeği mi bu yeşillerle tüylüler. Cahillik işte. Nereden okunur diye dönüp Google’lamak gerek, ucunu yakalamak için. Yine de epey topladık. Sepet çeşitlendi, şekillendi. Meşeye denk geldik elması olan. Mürekkep yapıldığını biliyorum bunlardan. Bir tane aldım yanıma, ama o kadar. Mürekkep yapmayacağım.

Vasıf seviyor bu toplayıcılığı. Mantara çıkmıştık, bir fevkalade bereketli ayı mantarı sezonunda. Ne mutlu olmuştu topladıkça!

Eve döndük. Tarttım kozalakları. Ağırlıklarınca su ile örttüm, 24 saat bekletmek üzere kenara koydum.

8 Mart

Gün okumalarla başladı. Öğlenden önce inmek istiyoruz pazara, 10.00 arabası iyi. Onu yakalayalım dedik. Ama önce telefonlarımı yaptım Çorum milletvekillerine, Anıtpark Forum ve 350Ankara’nın ortak kampanyasını takip ederek. Danışmanları ve sekreterleri karşılıyor telefonları ama olsun. Bir kişi bir kişidir. Ana muhalefet yapamıyorsa da biz onurumuzu kurtaralım, hatırlatarak.

Kahvaltı ettik, sağı solu bile toparlamadık ama atladık indik perşembe pazarına, Ayvalık’a. Yağmur yağacak diyor meteoroloji. %100 hem de. Ben kapüşonlu bir ceket giydim ve Vasıf pek alay etti hâlimle, “kapüşonlu” diye.

Refika’ya yolladık bir fotoğraf. Güldü.

Pazar da, pazara giden yollar da pek sakin. Vasıf “neden?” dedi durdu. Nedenini bilmiyorum ama üç haftadır, en az, böyle. Sezon belki. Pek çok yer, mesela Cunda’da, bu vakit kapalı. Bir bildikleri olsa gerek. Balıkesir Anakent Belediyesi sokaklarda karanfil dağıtıyormuş, elinde demet hâlinde çiçekle giden adamlar gördüm. Dağıtanlardan olduklarını sanmıyorum. Enginar aldık, yine. Yine alırım, yine. Doyabileceğimi sanmıyorum. İzvinye aldık, akkız, taze sarımsak ve taze soğan ve yine kuzukulağı. Nalbura uğradık. Vasıf kaba zımpara aldı, bir de bordo bulamacı yaparken takmak üzere maske.

Yolda şahane bir vitrinle karşılaştık, herhalde DIY’de son nokta sayılmalı, ÖTV ödeme, sen yap şeklinde. Etil alkol satıyor, dükkân. Kapıdan uzanan kadın tanıdık, başladık tabii sohbete. “Şeker fabrikalarının özelleştirilmesiyle bağlantılı bu” dedi, etil alkolün şeker fabrikalarında imal edildiğine referansla. “İthal olacak alkol de” diye devam etti. Ama kimselerin markette satılan rakıyı almayacağını düşünüyor artık, “herkes bir damak tadı geliştirdi” diye ekledi. Stok yapanlar varmış, polis arada soruyormuş, “çok alan var mı?” diye. “Benden müşterimi ispiyonlamamı istiyorlar” diye serzenişte bulunarak anlattı. Bu hikâyeyi burada bırakmamak gerek. Haftaya uğrayıp yanına uzun muhabbet edeceğim. Yazıya dökmek gerek.

Oradan UEDAS’a uğradık. Geçen ay çok yüklü ödedik zira elektriği, her zamankinin iki katından da fazla, nedir sormak gerek. Meğer dört aylıkmış. Biz otomatik hesaptan çıktığında ancak gördüğümüz için ritmini atlamışız. “Gecikme mi ödedik yoksa?” diye panikledim. “Yok” dedi kadın, “köyleri normalde iki ayda bir ziyaret ediyoruz, bu defa aksadı, dört ayda anca ölçüm yapıldı, sizden değil” dedi. Mahcup oldum tabii, hani hesabını bilmeyen hâlimden. Bir ben değilmişim. Herkes aramış, uğramış. “Oluyor bazen böyle” dedi. Yürüdük Vasıf’la, onun berbere. Eşyaları yanına bıraktım, kargoları toplamaya gittim.

Bir araba almalı mıydık acaba diye düşünüyorum bazen, zira hâlâ azaltamadım şu malzeme gidiş gelişlerini. Ya bunu azaltmam gerek, gelen mal/malzemeyi ya da araba almamız ve kargo toplamayı kendi ritmimizde ve dilediğimiz zamanda yapabilmeye başlamamız.

İlk niyet daha doğru olan, tabii.

Eve döndük, Vasıf’a biraz mercimek çorbası, bir dilim de ısırganlı börek verdim, mutfağa girdim. Enginarları ayıklarken sabah kaçırdığım Ünsal Ünlü yorumunu ve dünden kalma Ruşen Çakır yayınını seyrettim, Vasıf bahçeye, tarhları temizlemeye, otları kesmeye çıktı.

Kozalakları işlemek beklediğimden zor çıktı. Aslında Aşçı Fok beni uyarmıştı, “ayva, armut ya da elma suyu ile güzel olur” diyerek. Ben şekere karşı bir öneri olarak anladım oysa reçel yapmanın abc’si, pektin yok bu kozalaklarda! Reçelde olmasını beklediğin ağdalanma olmadı ve hızla karamele dönüştü şeker…

Yarın yine toplayacağım besbelli ve elma suyu sıkacağım öncesinde. Öyle deneyeceğim bir sonraki seferi. Taktım ama kafaya, kokusu muazzam bu kozalakların ve Gürcüler bu reçeli ilaç sayıyorlar, her türlü kış derdine, bronşlara, astıma ve hatta iştah bozukluğuna.

8 Mart’tan bir FEMEN kalsın istedim, bir de alçaklığın evrenselleşmesine sebep Bernays, dolayısıyla, sırasıyla dursun şurada:

Bir erkeğe benzemeye son verin ve onlardan hak talep etmeyi bırakın. Eşitlik sadece bir efsane, öyle bir şey yok. Kadın ve erkekler tamamen çok farklılar, daha iyi ya da daha kötü değil ama farklılar. Onları erkek gibi hareket etmeye zorlayan ataerkil bir sistemin kendi metotlarıyla onların oyun sahasında mücadele etmek imkânsız. Kadınlar kadın olarak kalabilmeyi başarmalı ve kendi metotlarıyla savaşmalı. Feminizm erkeksi bir yöntem ve gerçek bir mücadelede geleceği yok fakat Sekstremizm gerçek bir kadın hareketi ve ataerkil sistemi yok edecek tek yol. Egemenlik (hakimiyet) için mücadele etmeliyiz şiddet ve kaba kuvvet için değil fakat bu kadın temelli ve birleştirici olmalı.”

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında). Video: The Century of the Self’den alıntı. Alıntıların yazılışı kaynağında olduğu gibidir.}

bahçe, bostan, Defne Koryürek, Günlük, kadın hakları, pazar, şeker