Günlük: 29 Eylül–
5 Ekim 2017

29 Eylül

Vasıf’ın yokluğu evde büyük bir boşluk. Burada olmakla alakalı değil, yani Mutluköy’de. İstanbul’da da böyleydi. Hatta uzun yıllar, ya da yaşlılığımı ilk boynumdan hissetmeye başladığım saate kadar diyeyim, olmadığında evde kanepede uyumayı tercih ettim hep. Ama bu kez bir keyifli yanı var işin. Yüzleşmem gereken bir usulümle tanıştım zira geçtiğimiz aylarda: Vasıf’a servis etmek üzere planlıyorum günümü! Dehşet verici, evet. Kullanmayı seçtiğim kelimelere bakınca hiç erişkin, modern ve güçlü falan da değil. Lakin, durum bu!

Geçmiş dönemde sadece akşamları buluşan bir çift olarak bu kısmı işin, yani servis, benim için keyifti. Sabahın köründe ayrılır, bir bütün gün kendi tasalarımız peşinde koşturur, sonra akşam olup evde buluştuğumuzda birlikte geçecek birkaç saatin keyfini çıkartırdık ve yemek yapmayı, tabağındaki, bardağındakiyle karşısındakiyle konuşmayı seven ben için Vasıf’a servis, normaldi! Servis sert kelime, idrakındayım. Biraz tenis ya da voleybol konuşuyormuşuz gibi okumayı denemek gerek oysa. Servis ediyorsun ve ileri geri bir hareket başlıyor. Muhabbetin biçimini kurmak aslında, servis. Yoksa sıra gecesine kapıdan yemek yollamak değil, bahsettiğim. Ya da evde yemek yok mu hâlâ, diye bir beklentiye cevap da değil. Ancak, servis. Nitekim sadece akşamlara mahsus saydığın ve işin varsa da es geçebileceğin bir muhabbet sahnesi kurulumuyla, burada, tuvalete gitmek hariç, yan yana olmanın getirdiği her bir öğün düzeni… yorulmuşum. Bu hâliyle muhabbete kurulan bir sahne değil, bildiğin angarya! Bu kelime de sert. Ama ayağını sürükleyerek yapmaya başlayacağın her şeye uyar. Yemek ve birlikte muhabbet içerisinde yemek yemek, asla angaryaya dönüşmemeli.

Dolayısıyla yokluğunun ilk üç günü durduracağım kendimi. Sis’le beraber ışığı seyredeceğim. Sadece istediğim yerde, istediğim kadar durarak okuyacağım. Uyuyacağım. Böyle bir kısa es seçtim kendime!

Ah! Ah yahu!

Sorarsan dinine imanına düşkün, namazında niyazında olup bu kadar mı hoyrat olur insan evladı doğasına, içine yaratıldığı, onu kuşatan faunasına, florasına, kainatına?

Serdar Akalın paylaşmış, sosyal medyadan tüm amatör balıkçıları ilgili bakanlıklara yazmaya çağırıyor:

“Balıkesir ve Bursa illeri sınırlarından geçen; Marmara Denizine dökülen yaklaşık olarak 100 km. uzunluğu olan Susurluk Çayında aşırı kirlilik sonucu yüz binlerce su canlısı ve balıklar ölmüş, kirlilik had safhaya ulaşmıştır. Su canlılarının ölümü neticesinde balıklar kıyıya vurmuş olup, suyun rengi değişmiş, su berraklığını yitirmiş, ölüm saçmaya devam etmektedir.

Konunun her iki ilin sınırlarında ve Susurluk Çayı boyunca çok yönlü araştırılarak; gerekli inceleme ve tahlillerin yapılmasını, kirliliğe sebebiyet veren unsurların tespit edilmesini, tespit edilen etkenlerin, kirliliğe sebep olan firmaların, şahısların isimlerinin kamuoyu ile paylaşılması ve sorumluları hakkında gerekli yaptırımların uygulanması ile neticeden tarafıma bilgi verilmesini arz ederim.”

Ben BİMER’e yollamayı seçtim. Tecrübem cevap almak bağlamında BİMER’in hepsinden daha garantili olduğu. Netice almak bağlamında… Şu anda benim için yaşamsal olan hiçbir şeyin, makamlar nezdinde önceliği olduğunu düşünmüyorum. Yine de yazmak gerek. Yazmamak rıza, demek.

30 Eylül

Nasıl bir miskinlik yaptım dün! Yatağı dahi toplamadan, üstüme giydiklerime ekleyerek ve oradan buraya, sadece popom ya da altıma kıvırdığım bacağım uyuştuğu için kımıldanıp ama müziğimi de dinleyip ama dolabın diplerinde anasonlu gevrek de arayıp, miskin mi miskin geçirdim dünü. Bugün ama pazar var. İnmezsem olmaz. Hem Şerif Bey’e de uğrayacağım.

Miskinliği devam ettirdim ve sabahın köründe değil, 13:00 arabasıyla indim Ayvalık’a, oradan da Cunda’ya geçtim. Ama pazar bomboş! Bizim köyde düğün var, hem zeytinci hem de yanındaki tezgâh, hani Mutlu’ya gelin gelmiş ama boşanalı asla gitmeyen kadının tezgâhı, yoklar. Epey yer kaplayan tezgâhlarmış meğer. Bomboş geldi gözüme. Orman kapalı. Az, çok az bir şey aldım. Boncuk Ayşelerin açıp, içine baka baka bir üretici tezgâhı buldum. Ondan bir kilo aldım. Kurumaya başlamışlar. Kesin kılçıklı, ama olsun. Sıcak bir zeytinyağlı fasulye serinleyen akşamlarda bünyeye ilaç gibi gelir. Kılçık da kaçarsa gözümden ne gam. Kendime pişiriyorum. İdare edebilirim. Son dem şeftali. İçimden şöyle ekşi tatlı bir galette yapmak geçiyor. Üç domates, üç dört de hıyar. Adam olana çok bile! Çıktım pazardan, Emine’ye uğradım. Borcum kalmıştı, bırakmaya. Gene kapısının önü poz veren turistlerle dolu. Emirgân, Kuzguncuk ve Ayvalık… Nedir bu? İnsanlar sonra aile albümlerine bakıp, sen burada doğdun falan mı diyecekler? Neden tanımadıkları insanların kapısında kameraya poz verirler ki?!! Sorsan ayıp. Sormasan olmaz. Ne bileyim! Yürüdüm, tabii. Oradan Ayna’ya baktım. Dolu, şükür. Yürüdüm Bay Nihat’a. Geriye doğru oturdum. Bir bardak beyaz şarap söyledim kendime, biraz da otlardan. De ki 40 dakika. İyi geldi. Bindim sonra dolmuşuma ve ardından da otobüsüme. Şerif Bey’in karşısında inmek üzere…

Bir aloe veram var, bir geyik boynuzum ve bir de aşk merdivenim. Evin içine girecek hâle döndürmek gerek onları. Taze birer saksı ve biraz da toprak. Hepsini tıkır tıkır buldum, seçtim. Gökhan geldi, topladı beni, Şerf Bey’le beraber yerleştirdiler. Eve döndük.

“2011 yılında emlak piyasasına hizmet eden bir vizyonla hazırlanıp onaylanan imar planlarının ardından hızla dönüşmeye başlayan Fikirtepe, Kadıköy ilçesinde izin verilen en yoğun yapılaşma hakkıyla birlikte bir süre sonra İstanbul’un en yoğun yerleşim bölgelerinden biri hâline gelecek. Ancak imar planları hazırlanırken, bölgeye yerleşecek nüfusun eğitim, sağlık, yeşil alan gibi ihtiyaçlarının göz ardı edilmesi, planda ulaşım çözümlerinin yer almaması ve tüm bunların tetikleyeceği sağlıksız yaşam koşulları, bölgenin yeni sakinlerine gayrimenkul reklamlarında vaat edilen yaşam tarzının oldukça uzağında bir gelecek sunacaktır.” diyor Hacı Bişkin. Hafızalara kazınması şart, kendisi kadar derin kazılmış bir inşaat alanının ortasında, tek başına bırakılmış, ulaşımı kalmamış girişi hâlâ yemyeşil ve sarmaşıklı, kirli sarı rengiyle iki gün öncesine kadar alelade ama şimdi Fikirtepe’nin kentsel dönüşüm kahramanı o ev! Herkesin hafızasına kazınmalı. Bir Başakşehir, bir de Fikirtepe kalacak bize. İstanbul’un yaşadığı değişimi, zorlandığı dönüşümü ve ufukta bizi bekleyen kâbusları ne siluetidir anlatacak ne de lüferi, insanları zira… Bu şehir coğrafyasını kaybedip bir distopik cezaevine dönüşürken, cevap anahtarına giden yolda kırıntı niyetine bu evi saklamak gerek hafızamızda. Kırıntı da, Hansel ve Gretel bağlamında. Dön ki bulasın!

1 Ekim

Ay! Sahiden ayyyy! Çok sıkıldım bundan! Zekâsına, becerisine güvendiğim insanların, “boş şeyler bunlar” diyeninden, veganların karşısında inatla et yemek gerektiğini sosyal platformlara yazacak sefilliğe düşenlerine, katman katman sıkıldım. Bırak yahu! Herkes bildiği gibi kurtarsın onurunu. Sen de yakın geldiği yerden tut, zaten. Bu yakın değil mi, peki. Sana yakın gelen ne, hele bir onu de! Onu pratik et. Onu ilham verici kıl. Vegan ya da değil, bırak. Sataşmak ne, zaten. Başkasının üzerinden kendini tarif etmek değil de nedir ki?! Bu yapay et de öyle girdi, yerelden, öteden! Neymiş, artık veganlar da et yiyebilecekmiş! Bu nasıl bir ısrardır? Sahiden çok ama çok sıkıldım!

Benim geçmişimde kasaplık dahil var. Ve bugün veganım. Kedi köpek aşkı değil, beni değiştiren. Adaleti benden çok daha derin sorgulayan kızım uyandırdı, ama onunla da aynı yerden bakarak seçmedim bu diyeti (ve evet, anıları damak tadıyla bağlı biri için bu bir diyet) ve sevmiyorum bu hoyrat okuma biçimini. Tek düze bir seçim değil bitki esaslı beslenmeyi seçiş. Tüm veganların aynı olduğunu düşünmek, her Türk dünyaya bedeldir demek gibi. Yavrum, aramızda bir tane bile hırsız, sapık ya da deli yok, şöyle dünyayı yakası olan?! Nedir bu genelleme hastalığı! Hele bir dur. Kaldı ki kimsenin et yemesine laf etmişliğim yok, evime almıyor, kendi tüketmiyor oluşumu da bir üstünlük olarak ilan edemem. Zira öyle sefil bir türüz ki, ne yapsak yetmez negatif etkimizi azaltmaya bu gezegende. Ama yok mu şu “yaşasın, veganlar da et yiyebilecek” mutluluğu! Kök yiyin, diyesim geliyor bana gülücüklü yollanan haber linklerine cevaben.

Gene de koyayım da dursun şurada. Dünyayı kurtaracağı, veganların ‘artık’ et yiyebileceği nidaları arasında müjdelenen yapay eti, kimler üretiyor? Bülent anlatmış. İnce ince. Büyü, büyü, çatlayana dek bir sistemi, zarafetle anlatmış.

Belamızı bulalım derim, tez vakitte. Tür olarak, sefiliz. Sefil.

Evi temizlemeye başlayayım dedim ve Sanilerden kalan tüm inşaat talaşı döküldü önüme! Bu oğullardan çektiğimiz nedir? Ustaların hası, hepsi. Her biri. Ama hiçbiri, işi bitince arkasını toplamayı bilmiyor. Merdiven yok diye boya kovasını taşıyor mesela, pencerenin altına. İşi bitince boyayı geri götürmüyor ama. Ya da rende yapıyor, kapının kenarına. Etraf batmasın diye makineyle çekiyor. Eyvallah. Ama sonra boşaltmaz mı insan? Hortuma bakıp, içinde bir şey kalmış mı diye kontrol etmez mi? Hayır. Ustaların hası ama hepsi. Sahiden. Akılları, elleri sağlam. Kültürel herhalde. Annelerine mi sormalı, ne yaptın diye?

2 Ekim

Katalonya, Brexit, Cumhurbaşkanlığı referandumu ve İKBY referandumu ile beraber, aynı zamanın, aynı ruh hâlinin oylamaları kanaatimce. Haklılık haksızlık, benzerlik ve farklılıklarını tartışmak vakit kaybı. Bu bir iktidar aciliyeti yoğuşması. Çok acayip.

Ayşelerin kurumuş keselerinden bunları koydum kenara. Alacalı tohumların canını seveyim. Dün gece fasulyemi de pişirdim. Kızarmış bir dilim ekmek ve bir bardak beyaz şarapla yuvarladım, gün batımında. Kılçık vardı, kaçmış elimden. Yani, tam da beklediğim gibi. Vasıf’a da bir tabak vermemişliğin huzuruyla kenara kenara bırakarak keyfini çıkarttım.

“Toprağı bol olsun, Umberto Eco, Avrupalı bağımsız bir gözlemci olarak, önümüzdeki yüzyıllarda, Antik Yunan’da olduğu gibi, özerklik/bağımsızlık talebinin bölgelerden de çekilip kent boyutuna geleceğini ve şehir-devletlerin (Sparta ya da Venedik gibi) oluşacağını tahmin ediyor. Neo-liberal küreselleşme derken kapitalizmin eşitsiz kalkınma modelleri, mikro-milliyetçilikler, kimlik politikaları sonuç olarak ancak bağımsızlıkla çözüm bulabiliyor demek ki…” diye aktarmış, Ragıp Duran. Çok yattı aklıma, ne yalan söyleyeyim. Bizim muhtar kesin benimle saf tutar Mutluköy Cumhuriyeti niyetinde.

Vasıf yolladı, pazar günkü konuşmadan. Toronto’da buluşmuşlar, Cüneyt, Mehtap, November ve Vasıf. Bana da güzel bir fotoğrafları düştü.

Ankara, Bursa, Balıkesir, Uşak, Niğde ve Nevşehir varmış, İstanbul’u takip edecek. Belediye başkanlarının istifa etmesi bekleniyor, hâliyle. Bir pürüz Ankara. Gökçek herkesin dilinde bir ima… Derebeyliklere döndü belediyecilik. Merkez tarafından bahşedilen rant coğrafyaları ve oraları yönetmeye yine merkez tarafından seçilerek atanan derebeyleri… Nereye diyorum, ancak post-demokrasi dönemin halihazırda biçilmiş adı. Post, neyin acaba pre’si?

Pınar Öğünç 2013’de yazmış, bugün bir daha okudum. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Nazan Üstündağ’ın, Bianet’e yazdığı yazıdan alıntılamış, “Milleti tüketici memnuniyeti üzerinden değerlendiren ve tüketici profili çıkartmayı, seçilmiş kitlelerle ürün test etmeyi, görev verdiği pazar araştırma şirket yöneticileri ile ürüne son hâlini vermeyi katılımcılık sayan bir hükümet var karşımızda. (…) Köküne kadar sermayeci o yüzden eşitlik de mezhebine uymuyor. Diğer şirketlerle girdiği rekabette üstünlüğü sağlamaya devam etmek için çeşit çeşit taklalar atıyor, barajı düşürmüyor. Toplantı yasası hâlâ kısıtlamalarla dolu. (…) AKP’nin ‘ürünü’ de kapitalist pazarda dolaşıma giren birçok şey gibi emeği, kapitalist el koyma biçimlerini, üretimin aslında sömürge ilişkileri içinde gerçekleştiğini unutuyor-unutturuyor. Ürün fetişleştikçe, üretici tarih gizleniyor.”

3 Ekim

Son incirler deyip deyip topluyorum, yine de yeni bir tabak dolusu daha veriyor ağaç! Muazzam bir şey bu! Muazzam!

Duvar, çok güzel gazete oldu. Okumaya doyamadığım iki ve bazen üç yazı oluyor her hafta. Kolay iş değil. Önleri, yolları açık olsun. Bu sabah da var bir tane. “Kadının erkekleşme sorunu” deyip yazmış, Tuba Torun. Hepimiz atlıyoruz. Belki dava deniyor ve yaralamamak derdiyle es geçiliyor kadına dair bu tür değerlendirmeler ve belki de ben cahiliyim alanın ve önüme düşmüyor, ama hiçbir şey tek bir yerde, tek bir biçimde cereyan etmiyor. Doğayı maruz bıraktığımız mono-kültür üretim biçimimizi her katmanda kendimize de uyguluyoruz. Tek tipleşiyoruz, onlarca yıldır.

trrrrum, 
trrrrum, 
trrrrum! 
trak tiki tak!

Bugünü evi baştan aşağı toparlamaya ayırdım. Bolca dizi seçtim, bana eşlik etsin diye, mutfak ve salonla başlayacak ve yatak odasıyla bitireceğim. Yorgan çıkartma zamanı. Serin artık geceler. Pencere kapalı yatıyorum kaç gündür, güzel değil böylesi. Yorganı çıkartıp, boğazına kadar çekip kafan serinde uyumanın keyfini kaçırmaya değmez. Derhal çıkmalı artık yorgan. Vasıf da geliyor bugün, önce İstanbul’a tabii.

Aslı yolladı, Can, Vasıf ve sonra bir saatte de Refika buluşmuşlar bu İstanbul akşamında. Aslı çekmemiş kendini, saçı hâlâ kızıl değil belli ki!

4 Ekim

Sabahın kör karanlığına almışız biletini. Sabiha’dan selamla başladı Vasıf. Ben son bir gece kanepede uyumuş, ‘hadi gel’ledim. Beklemedeyim. Gelsin ve düzenimiz beş günlük kendime telkinin ve eslerin neticesini yansıta yansıta şekillensin.

Facebook’un bu yeni numarası güzel, bugün, kişisel tarihinde ne olmuştu deyip döndürüyor seni. Benim için olağanüstü önemli bir gün bugün. Üç yıl boyunca, haftada birerden “Ne Yiyorsak Oyuz” dememe imkân sağlamış İMC TV, darbe kalkışmasında Meclis’ten yayın yapmış tek kanaldı. Bir yıl önce, tam da bugün, kapatıldı!

Vasıf geldi de, beraber ancak taşıdık aloe verayı.

Biraz çamaşır, biraz ütü, bugünü de ev hayatıyla geçirdim. Akşamüstü su deposunun tepesine yerleştik. Günbatımına karşı birer ve sonra birer daha negroni yuvarladık. Tekila kullandım, spirit olarak. Gaz Regan’dan alıyorum desteğimi. Spirit ne olursa olsun bu üç, yani bir spirit, bir bitter aperitif ve bir de tatlı vermut eşit miktarlarda girdiyse kadehe, o bir negroni’dir. Yine Gaz Regan’a güvenerek, ben bir damla da portakal bitter’i katıyorum karışımıma ve dilim değil, kabuk portakal ekliyorum. Bitmişti portakal bitter’im. Vasıf’ın gelirken getirdiği iki bitter’den biri portakal olunca, kokteylin tadı da bir başka oldu. Ne zamandır onsuz yaptığımdan olsa gerek, ikimiz de ikinci bardağa susamış bitirdik ilkini.

Akşam gün batışı her ne kadar ‘servis’ içerdiyse de, bugün öğlen ve akşam mercimek, fava ve bulgurdan oluşan, az sarımsaklı, bol kimyonlu bir çorbayla başladık, aynı çorbayı biraz daha yoğun bir yemeksi olarak da akşam tükettik. Evet, bir de salata koydum yanına ve mevsimin ilk kimchi’sinden.

Ama o kadar. Yıpratmadan, niyeti.

5 Ekim

Ben kalkamaz diye düşünmüştüm, kalktı. Jet lag falan hak getire. İndik beraber pazara. Önce elektrik ve nalbur işlerini hallettik. Ben Kürşat’a uğradım, çıktı mı erken hasat diye. Laleli çıkartmış, kaçırdım ilk partiyi ve Murat öve öve bitiremedi. İçimde bir heyecan, geldi mi dedim. Gelecek hafta belki, 15’inden sonra kesin dediler. Peki dedim. Ne diyeyim. Sonra yönü pazara kırdık. Issız geldi giriş. İkimiz de biraz şüpheli döndük sanki sokağa. Hani, burası mıydı gibi. Ortalık çok sessiz. Yaz, çekilmiş. Sebzeler hâlâ direniyor, domates de, patlıcan da… Ama nereye kadar. Nitekim pırasalar başlamış. Pancarlar, kerevizler. Biz biraz ebegümeci, biraz ısırgan otu, az balkabağı ve üç beş de pırasa aldık. Frambuaz vardı, dayanamadım tabii ki. Sarımsakları yüklendik, kış için beş büyük bağ. Biraz brokoli istedi Vasıf. Nasıl güzel yaprakları var. Baktım yer de o yapraklarla dolu. Sordum, niye ayırıp satmıyorsunuz, bilmiyoruz ki dediler. Başladım tezgâhtakilerin yapraklarını yolup, müşteriye yapraklı mı yapraksız mı istediğini sorarak elimde ayırdıklarımı vermeye, yaprakları kendimde tutmaya. Muhabbet başladı elbette. Müşterilerden bir adam, tezgâhtaki üç diğer adam, ben ve Vasıf neticede suyun öte yanında buluştuk, Balkanlar’da! Brokoli yapraklarından neler yapabileceğimizi konuştuk, köklerimizden. Ben ayıklamaya devam ettim, bir de üzerine para aldırdım benden. Vasıf dehşet içinde. Bunları ayıklayıp atmayın, ayrı satın. Alan olur bak, diye diye bir lira ödedim ayıkladıklarıma. Olsun. Hep çok muhabbetli olduğumuz bir tezgâh bu. Baklası da bezelyesi de, kabağı da hep kendi tarlasından gelen geniş bir aile bunlar ve Boşnak çıktılar. Görüşürüz Abla, diye uğurlandım.

Ayvalık’ta Vasıf’tan bir on dakika ayrıldım, kargo teslim almaya. Yol boyu herkes, kadın erkek, genç yaşlı, tek bakılan sepetimdi. Bu hâli öyle seviyorum ki!

“Değişen başkanlar ne olacak, Erken seçime gidilecek mi” başlıklı yazısını okudum da, link gerekmez ama kanımca artık su götürmez gerçek: A. Selvi Yunan tragedyalarındaki koro! Gazete köşe yazarı olarak, bir araştırmacı, bir kültür insanı ya da kanaat önderi misin yoksa hükümet sözcüsü mü?!!

Bir geçen yıllarda bugün linki de Ayşenur’dan geldi, bak diye. Bu yıl olmayacak mı, imasıyla, nihayetinde Belgrad nere Mutluköy nere. Çin’den dönüşünü daha yan yana konuşamadık. 12’sinde İstanbul’dayım, 13-14 iki sorumluluk var yerine getireceğim, zaten niyet etmiştik 12 gecesine. Dedim 13’ünde çıkalım Belgrad’a. Hemen dahil oldu. Harikulade gelecek bana da. Mantar avlamak bambaşka bir ruh hâli. Yürümek değil. Terapi. Meditasyon. Muhabbet. Ne dersen adına. Sorduğunda Ayşenur, 12 gecesi baki mi diye, ikiletmeden baki dedim. 13’ünde ne Çin ne Slow Food, hiçbir bağlantılı muhabbet yormasın toprakla muhabbetimizi. O ayrı, bu ayrı.

Bunu herhalde Ayşenur çekmişti. Di mi?

Yeşil Gazete’den okudum. “HES’lerin elektrik üretmesi için su tutulan Topçam Barajı’ndan yasal zorluluk olmasına rağmen can suyu bırakılmayınca Melet Irmağı’na has binlerce balık susuzluk sebebiyle öldü. Birkaç noktada balıklar ölürken özellikle Titan İnşaatın şantiyesinin bulunduğu Tenime Mevkiinde kelimenin tek anlamıyla kan donduran görüntüler ortaya çıktı. Irmak zemininde kup kuru kayaların arasında binlerce balık ters döndü. Balıklar yöre sakinleri tarafından avuç avuç toplandı. Bu sırada cep telefonları ile çekilen görüntüler facianın boyutunu gösterirken yürek de sızlattı.” diyor haber. Onlar da Karadeniz İsyandadır’dan almışlar. Muhtardan dinlemek gerek. Yazıda var. Dinlercesine okumayı bilene…

Sonbahar güzellemesi oldu. Evin renklerine bu kadar mı uyar! Set kurmuşum gibi.

Balkabaklarını iri zar boyunda kestim, üç baş sarımsağı ayıkladım, brokoli yapraklarını kaba kestim, haşlanmış bomba fasulye tutuyorum buzlukta, onlardan da ekledim. Sıkı acı biberlerim var, kuru. Onlardan üç küçük biberi ufaladım, biraz kimyon kattım, bir avuç da çam fıstığı zeytinyağıyla bir çevirdim ve fırına verdim. Polenta olsa, ya da kaçamak. Harika. Evde kalmamış. Bunu sonra su ile birleştirip, içine kaba kızarmış ekmekler bıraktığım çorba yapacağım. Ona taban.

Vasıf yokken alıp, sonra da yemediğim üç şeftaliyi de galette yaptım. Hamurunu zeytinyağı ile tuttum. Oluyor. Sadece çok soğuk çalışmak gerekiyor. Dondurucuya soka çıkarta, ama zıp diye yaptım. Hamurunu lavanta ve portakal kabuğuyla lezzetlendirdim, şeftalilere de biraz limon suyu ekledim. Kanaatimce pişen meyveyi asit diri tutuyor damakta. Olmazsa olmaz. Attım fırına, sonbahar tepsimin ardından ve Sabit yazdı, dolunay var bu gece, hadi Cunda’ya gidelim diye.

Hava güzel. Serin geceler ve gökyüzü pırıl pırıl. Daha kaç gece böyle olur ki acaba? İkiletmedik. Geldi, aldı bizi eksik olmasın. Bahtiyar’a gittik. Yavaş yavaş içtik, ağır ağır yedik. Ay, şaşırttı doğduğu yerle Sabit’i. Çocuklardan konuştuk, memleket hâllerinden. Kadınlardan. Erkeklerden. Kalktık, Orman’a diye, yemek sonrası. Özay attı kendini dışarı, anlattı tüm zarafetiyle, kapatmışlar artık. Yaz bitti, bizim gezme vaktimiz geldi diye. Yolda konuştuk, ben olsam yazın kapar kışın açardım, elim şakağımda beklemeyi seçerdim kışın gelenleri diye. Vasıf sen kışın aç, ben yazları bakarım diye güldü. Döndürdük kendimizi Ayna’ya, bir kahve niyetiyle ve Cenaplarla karşılaştık, Apo’yla kucaklaştıktan hemen sonra. Kahkahalar arasında tam da senden bahsettik dediler, ilk, en en ilk sıkımları yanlarında. Esirgemediler. Macaron’a inip daha uzun dinleyeceğim Cenap’ı, ama yağ bizimle döndü eve. Sabah olsa da tatsam diye koydum heyecanla. Bu kadar uzun bir geceden sonra tatmak olmaz ki!

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında). Alıntıların yazılışı kaynağında olduğu gibidir.}

aile ilişkileri, Ayvalık, Defne Koryürek, Günlük, Mutluköy, pazar, servis, vegan, veganizm