Günlük: 1–7 Aralık 2017

1 Aralık

Havalar serinledi, hayır hâlâ soğuk değil. Serin. Yani, şehre göre elbette. Mesela kayınvalidem nasıl yapar burada, bu mevsimde, emin değilim. Kendimden biçeyim hesabı. Sıcak evler sevdim ben de, her şehirli gibi. Hatta belki de, her makul organizma gibi ben de ılıktan sıcağa bir iklim seviyorum demem lazım; çok sıcak değil ama ılıktan daha sıcak bir ortam. Maya da, bakteriler de böyle ortam tercih ediyor, malum. Sıradan, yani. Yine de serinde var olmaya dair bir derdim olduğunu da söyleyemem. Çocukluğum tam OPEC krizine denk. Üzerinde kestane kebap yapmak ne kelime; arkasındaki alan boza mayalamaya ayrılan sobalı evlerde büyüdüm, elde bidonla girilen yakacak kuyrukları gördüm ve hani, çini sobaya da öyle sadece ‘güzel’ diye de bakamam. Bilirim onun her bahar sökülüp, sapsarı bir çamurla yeniden sıvanıp, kurulması gerektiğini, ustasının olmadığı yerde endişelenirim. Ayrıca tanıyanlar şahit şüphesiz; babam, rahmetli, serinden soğuğa doğru severdi iklimini. Kışın dahi çalışan klimasıyla ‘iki-ve-de-buçuk-kat’ını tek bir şömineyle ısıttığına inandığı evi vardı. Yatağın ıslağı haricinde itirazım yoktur dolayısıyla soğuk düzene, ılıktan az hallice yaşamayı daha çok sevsem de. Burada yatak asla ıslak değil. Henüz, diyelim. Soba da ılık kısmını çözüyor yaktığında. Yeter ki yak. Dışarıdaki güneşe kanma, soğutma duvarlarını.

Geçen hafta Vasıf yokken fena bir ritim tutturmadım. Sabah yataktan çıkmadan daha, kazağı geçir başından. Boynuna doğru dola şalını. Ayağına terliklerini giy ve in aşağıya. İlk iş her ne kadar tiroid ilacımı yutmaksa da ardından kedi için kapıyı aç ve sonra da çömel sobanın karşısına. Önce külleri boşalt kovaya, sonra eski gazete kâğıtlarından altlık yap, aynı babandan gördüğün usulde. Üzerine varsa çalı çırpı, yoksa ince dallar, o da yoksa artık, ne yapalım, var olan en ince odunları aralarından hava girecek, hiçbiri diğerini boğmayacak şekilde sırala. Sobanın bacasının açık olup olmadığını kontrol et ve çak kibriti, en ortadan ve kapat kapağını sobanın ki çeksin baca, ateş yükselsin olanca hızıyla. Tamam işte, gün başladı bile.

Neyse. Sözün özü, havalar serinledi ama soğuk değil hâlâ. Sobayı yakıp suyun da altını açtıktan sonra, kahve veya çaya, haberleri okumanın keyfi bambaşka!

Gökçe Şencan iyi iş çıkartmış ve bir haritalama yapmış, Zarrab’ın tanık koltuğunda oturduğu Atilla davasını izleyenlerin faydalanmaması kabil değil. Tarih sanırım böyle yazılacak ilerde, zira aksi takdirde fena. Kapılmamak, zehirlenmemek kabil değil; her an, herkes tarafından katmanlanan paylaşımlardan, haberlerden, beyanatlardan. Ben mesela o lanetli fotoğrafı gözümün önünden çekemiyorum izlerken davayı; hani şu iktidar partisi milletvekillerinin Meclis’te, sandığın önünde kahkahalar atarak toplu oy verişlerini belgeleyen.

Nasıl kalabalık köy! Bitmiyor hasat. Arada yağmur yağıyor, yağınca herkes evine dönüyor. Duruyor işler. Sonra yeniden başlanıyor. Kolay da değil, dal dal, teker teker toplanacak zeytinler. Sırık kullanan da var, parmak gibi uzuvlarını dalların arasında titreten aletle toplayan da. Her halükârda bir yaygı var serilen ağaçların altına ve kadınlar oturuyorlar yapraklardan, kırık dallardan zeytinleri ayıklayarak kutulara ya da çuvallara dolduruyorlar.

O artan yaprak ve dallara nasıl yapsam da sulansam, bahçeye taşısam, malç yapsam tasam var ama biraz daha yerli olmak gerek sanki. Usul yordam bilmek gerek.

“Türkiye; tarihinde emperyalist müdahalelere, tehdit ve şantajlara bu denli açık kılınmadı. Memleket, Batı sisteminin parçası olarak da bir ‘direniş damarı’ barındırdı. Siyaseten beğenelim-beğenmeyelim, 1974 Kıbrıs Harekâtı ve sonrasında ABD’ye diklenen böylesi bir damardı. İran-Irak savaşında karşıt ideolojiye rağmen komşuya ambargo uygulanmaması; Özal’ın Körfez savaşı hevesinin gemlenmesi; Meclis’in, hükümetin bastırmasına direnerek Irak işgaline ortaklık etmemesi, yine böylesi bir damardı. Türkiye o günlerde de Batı sisteminin parçası, ABD’nin ‘yakın müttefiki’ ve NATO üyesiydi.
Lakin hepsinde öyle yahut böyle, kuruluş DNA’sına işlenmiş antiemperyalist damar ve refleksini bir şekilde muhafaza etmiş yerleşik bürokrasinin tavrı ile toplumsal muhalefetin gücü karşısında yine beğenelim- beğenmeyelim duracağı yeri bilen bir yönetim ve kurumsal yapının bulunmasının payı vardı.
Yani bugün geldiğimiz yerin tam aksi...” diye yazmış Ceyda Karan.

Adamın zemin altı kattaki dairesinin tek girişini beton doldurup, kaldırım taşı döşemişler! Eve bir gelmiş, kapı yok. Ah canım memleketim! Bi’ dur Allah’ını seversen! Yetişemiyorum…

Olacak şey değil!

Dudak uçuklatan şeyler duyuyor olmak bir yanı işin; kendini salak yerine konmuş hissetmek diğer yanı.

Bu da dursun burada. Cüneyt Özdemir çikinovski ya da çikinovaski, yani her ne haltsa yenilen, anlayalım diye kopyalamış Zarrab’ın #101şemasını.

Hasatta kadınlar neden, anlamıyorum, erkeklerden az kazanıyor. Zaten bu göçebe işçilikte kadına düşen yük öyle böyle değil, bir de rakamları duyunca insan inanamıyor. Örnek vereyim, Ayvalık’ta gündeliğe giden kadınlar 120-150 lira arasında para alıyorlar. Yol paraları ödeniyor, hemen hepsi öğle yemeğini de işe gittikleri yerde yiyorlar. Bu hasatta kadınlar 60-70 lira arasında alıyorlar. Sabahın köründe salkım saçak traktörlerin römorkuna tüneyerek yola çıkıyor, öğleden sonra üç dört gibi paydos ediyorlar. Döndükleri evde geride kalıp yemeği hazırlayan bir kadın var (damcı kadın diyorlar, bu terminoloji de bir başka acı zira dam ev değil ağıl, çoğunun lügatinde) ama daha ilgilenilmesi gereken çocuklar, yıkanması gereken çamaşırlar ve yürütülmesi gereken işler, sosyal ilişkiler var. Adamlar kahveye geçebiliyorlar, sobada yakılacak odunu gönüllerine düşen zamanda kesebiliyorlar mesela. Az görmedim, bir halı parçasına yatıp gökyüzünü seyrederken sigarasını tüttürenini. Ama tek kadın yok, ayağını uzatsın da azıcık, çayına sohbetle eşlik etsin bir diğerinin.

Herhalde bir ay daha sürer bu düzen. Hâlâ ağaçlar var, zeytin dolu dalları. Sanıyorum geç hasat yapmayı tercih edenler bunlar. Az da değiller.

“Şirketler belli miktarlarda vergi öder, devlet bunu toplar, kamu harcamaları yapar, çalışma barışı, iş barışı, toplumsal barış için harcardı. Sermayenin 1980 sonrasından itibaren ‘ben artık bunun maliyetini ödemiyorum’ demesiyle birlikte oluştu Offshore.” diye tane tane anlatmış Özgür Orhangazi. Kastelli’ye yastık altındaki parayı çıkartacak diye göz yuman büyüme ekonomisi hayranı bir düzenin Zarrab’a neden olduğu şüphesiz. Buraya nasıl, nereden geldik diyen var mıdır hâlâ?

Ama örgüt üyeliği suçundan mahkûm edilerek…

Adaleti sağlamasını beklediğin makamlar sağlamadıklarında, kime sığınırsın? Canını masaya koyup pazarlık yapmasını beğenememiştim Nuriye ile Semih’in zira… yahu can bu. Vicdani retçi olmanın kavranamadığı bir duruşu var, devletin. Kadınların ırzına geçilmeden ya da vücutları delik deşik edilmeden aleni tehdidi göremeyen bir hukuk bizimki. Dolayısıyla açlık grevini hiç beğenememiştim. Şimdi, hele bu mahkûmiyetle, üzerine. Etinde can kalmamış Nuriye’ye bakıyorum da… Ne kadar kocaman da olsa ve içimi ısıtsa da gülümsemesi, bundan bir yıl sonra, dört yıl ya da on, nasıl değerlendirecek acaba diye düşünmeden edemiyorum bu süreci. Doğru, bu paha biçilmez bir mutluluk, dışarıda artık diye hissettiğim ama ne de derin bir hüzün, değdi mi değerlendirmemden bana kalan.

Memleket galiba hep bunu yapıyor, ölümü gösterip sıtmaya razı ediyor.

2 Aralık

Bugün pazara iniyoruz Vasıf’la. Güneşli, muazzam güzel bir sabah. Lodos var, her şeyi yerinden kaldıran. Gerçi bizim köyde lodos üfürmüyor. Hissediyorsun varlığını, ama sahiden ayaklandırmıyor otu, tozu. Cunda’daysa lodos martılara en çılgınından bir parti demek. Otobüs ve devamında minibüs, vardık Cunda’ya. Bu fotoğrafı Vasıf çekti.

Standart keyiflerimizi yaptık. Kahveye uğradık, ama dışarıda oturamadık. İçerideyse televizyon açıktı ve tüm Cunda esnafının İstanbul’un dertlerinden oluşan sabah kuşağı bir haber izleyişini seyrettik. Birer zeytinli tost, birer limonlu çay ve son olarak da, cila niyetine, birer limonlu ada!

Az alışveriş yapalım demiştik. Öyle de yaptık. Vasıf cins cins turp seçti. “Kimchi yaparız” diyerek, yok dedim. Lahanam var, onu kuracağım, hem birbirinden farklı turpları aynı kaba tıkmak istediğimden emin değilim ben. “Al, ama turşuluk niyet etme” dedim, dört renginden de aldı. Taze sarımsak var yine, pazı, pırasa. Azar azar aldık. Ben gidiyorum Salı’ya. Limoncumuz, almayınca limon hayıflandı, “siftah yaparım demiştim” diye. Döndük dolaştık, bir limon aldık tabii. Tuhaf bir yük oldu zira, sanki biz almazsak limon sebep olacağız bir kuraklığa gibi. Neyse artık travmanın kökeni. Sabah dokuz henüz. Daha yeni başlıyor pazar. Siftah illa bizden olmasa ne olur, değil mi? Evet. Yine de biz sebep olmayalım işte.

“Dönüşü Sokol tarafından yapalım da uzatma kablosu alayım” dedi Vasıf. Ayvalık’ta yine kargo işimiz vardı. Onu halledip sorduk, “hangi arabalar geçiyor Sokol yönünden?” diye. “Sarımsaklı’ya giden arabalar” dedi Yurtiçi’ndeki adam. Geçtik yolun karşısına, beklemeye başladık. Epey de bekledik. Bekledik. Vasıf dayanamadı. Gürol’u aradı. Gürol Gökhan’ı yolladı; Gökhan da zaten Vasıf’a uzatma konusunda yardım etmeyi teklif ettiydi. Sokol hayal oldu. Metrelerle uzatma Gökhan’a sipariş verildi. Bana 6 metrelik, Vasıf’a 20. Onunki çim, ot kesmekte kullandığı aleti uzatmak için. Bahçenin bir bölümü kör nokta zira. Şöyle 20-25 metrekarelik alan hep kuru ot altında, gerisi kesilirken oraya ulaşamadığından kablo, alet çalışamadığından.

Dönüşü yaptığımız yolun bir noktası bolca kaktüs. Hani şu meyvesi yenilenlerden, kaynanadili diyen de var. Mickey Mouse kulakları gibi ve yassı ama dikenli olanlardan. Onların da hemen üzerinde bir agave öbeği var ki, geçenlerde yağmur en grisinden gri yaptığında Ayvalık’ı, geçtik ve o zaman gördüm verdikleri çiçekleri.

Işık her şeyi değiştiriyor; az daha aydınlık az daha karanlık bir yana, atmosferin yansıttığı mavinin tonu dahi denizi, yeşili, evlerin çatılarını ya da kuşları, hele martıları görme biçimini değiştiriyor. Öyle mucizevi saatlerden birinde gördüm ben de agave’leri. Hemen altlarındaki kaynana dillerini aylar önce keşfetmiş, baharda biraz toplamaya (meyvelerini değil) niyet etmiştim. Meksikalı bir arkadaşımın öğrettiği usul salsa yapmak üzere.

Bunları ne Vasıf’a ne de Gökhan’a anlatmadım. Biraz yavaşlayalım istedim sadece. Öyle çektim. Çok az oynadım, yeşilini bu ışıkta görmeyi istediğim kadar. Ölüyorlar artık, selam durmuşlar sanki Ayvalık’a, denize, hatta Midilli’ye belki de.

3 Aralık

“CHP Grup Başkan Vekili Özgür Özel, yabancı devlet lehine askeri ve siyasi casusluk yapmakla suçlanan Reza Zarrab’a belgelerin kim tarafından, ne karşılığında verildiğini 5 Aralık Salı günü yapılacak CHP Grup Toplantısı’na kadar açıklanmasını istediklerini belirtti. Özgür Özel, ‘Açıklanmazsa Salı günü büyük bomba patlayacak. Bu sefer genel başkanınız, Arena’da 25 bin kişinin önünde Zarrab’ın bu belgeleri kimden ve ne karşılığından temin ettiğini açıklayacak’ diye konuştu.” diyor haber. Bu “şok şok şok” muhalefetine tahammülüm yok. Memleketin haysiyeti bu. Eğer bir ahlaksızlık varsa gördüğün, hele kanıtlayabileceğin, ilan et. Hatta sadece ilan etme, herkesin paylaşımına aç. Wikileaks, Panama ya da Paradise Papers… daha ne sayayım, zaman böyle bir zaman. Aç dök. Paylaş ki, sahiden şeffaflaşsın düzen. Hemen. Şimdi. Beklediğin nedir ki?!

Ama hayır. Elimiz şakakta beklediğimiz az sonra haberlerine, “şok şok şok” magazin programlarına ya da artık bizim de çıraklığını tamamlayıp ustası olduğumuz soap opera diziler dönemine daha yakın belli ki CHP. Çocuklarımızın uğradığı adaletsizliği canlarını koyarak masaya itiraz ettiği bir zamanda vekillerin bu hâline ne demeli bilmiyorum tabii.

Boynum fena tutuk ve her boynum tutulduğunda belime de vuruyor bu hâl. Siyatik gibi. Onun kadar yakıcı, sakatlayıcı değil, fakat “özen göster bak geliyorum” diye parmak sallayan anne gibi. Tırsmamak, doğrusu nasıl deyip ‘sırtını yastıklama’dan boynunu sarmaya ve bacak bacak üstüne atıp yamuk oturmayı unutmaya bir hayli zapturapt altına alıyor bu durum insanı. Yine de şen olsun gönül, tepemde bir çatı, yanımda muhabbeti tam bir yol arkadaşı, bu poz da böyle olsun.

Bu akşam Orçun ve Çiğdem geldiler, nihayet. Kaç kez niyet ettik oysa. İlkinde midem perişan uyuya kalmış hâlde konuştuk, sonra dedik. Bir sonraki sefer ben elimi kaptırdım deponun kapağına ve nihayetinde bu kez, ben aradım, hadi gelin diye. Kaza, hastalık kimseye vurmadı ve buluştuk. Üçmüş meğer şanslı sayımız. Çocuklardan, otelden, Ayvalık’tan, hatta hastalıklardan konuştuk. Pilates için iyi bir adres bile aldım.

Burada herkes yoga yapıyor. Sahiden. Birlikte, ayrı ayrı. Geldiğimden bu yana bir eğitmen, bir ders veren arıyordum. Özellikle de aletli, o cadillac denileni olup, onunla ders veren. Belim ve boynum netameli benim. Aksı garantiye almak istiyorum. Belki de o yüzden yogaya bu kadar uzağım. Bire bir eğitmenle çalışmak olabilirdi belki, ama ne zaman ki pilatesi keşfettim, ilacım o oldu.

Çiğdem iki isim birden verdi, biri Cunda’da. Dönüşüme başlarım.

Ay muazzam!

4 Aralık

Bu kedi, bir kaplan minyatürü. Tüm günü neredeyse sokakta geçiriyor. Güneşleniyor, dolaşıyor, sanırım avlanıyor da. Özüne dönüş bu kadar mı hızlı olur! Sen on iki yılını evde geçir, bir apartman dairesinde ve pencereye dahi çıksan paniklesin yol arkadaşın, kapatsın düşersin diye ve tut sen, o gidince kızına emanet kal, onun da kıra, bahçeye göç ettiği saat olsun! Kısmet midir bu? Herhalde ve nasıl mutlu tüylü kardeşim.

Kedinin peşinde turlarken bahçeyi Vasıf’a topladım, kaçak kişnişlerinden. Hayret etti ama kediden farkı olmasa gerek otun, tohumun. Hâliyle belki bir gün bizlerin.

İnsan imreniyor tabii. Bir Katrin Jakobsdóttir’imiz olabilirdi, diye. Olamaz ayrı ama. İmrenmek kaçınılmaz.

Saadettin Kaynak ezbere bildiğim, kızıma ninni niyetine söylediğim ve dinlerken içim giden, dolayısıyla da kimin söylediğini önemsediğim iki bestenin sahibi. Biri, ki sadece ve sadece Safiye Ayla’dan, üstelik daha genç sesinden severim dinlemeyi, “Menekşelendi Sular” ve diğeri de başka hiçbir yorumuna gönlüm düşmese de Emel Sayın’dan dinlemeye doyamayacağım, “Dertliyim Ruhuma Hicranımı Sardım da Yine.” Birkaç ay önce uyandığımdan bu yana “Kapris”in bestekârı Şerif Muhittin Targan’ın Ayla’nın kocası olduğuna, Kaynak’tan Targan’a bir kuşak müzisyeni okumaya çalışır oldum. Oradan elbette segâh makamı ve ardından tüm diğer makamların açıklamasını bulmaya, müzik bilmez hâlimle anlamlandırmaya çalışmakla geçer oldu, kimi öğleden sonralarım. Nihaventin perşembe ikindi ezanının makamı olduğunu ve ‘dünyevi’ bulunan bu makamla ezan okunmasına dair eleştirileri okurken benim Büyükada’da kimi ikindiler dinlemeye doyamayışımın sebebinin belki de makam bilen bir müezzin olduğunu düşündüm…

Neden hiç öğrenmedik acaba makamları? Anneannem kimini anlardı, dinlerken. Ama o şarkılardan fal tutan, sabah kahvesini fasıl eşliğinde alan, yok olmuş bir usulün bendeki hatırası. Yine de aksak ritmi bu kadar iyi ayıran ve neremize nasıl dokunduğunu bilen müzisyenlerin, benim gibi inançsız birine ezan dinleten bir makama sağır olması mümkün mü? Bir müzisyene sormalı, Serdar bilir kesin. Benim bilmediğim bir şeyler olmalı.

Ayın güzelliği!

5 Aralık

Bugün yola çıkıyorum. Öğlen saatinde Gökhan alacak beni, Aytur’a bırakacak. Aytur’la İzmir’e iniyorum, oradan da İstanbul’a uçmak üzere. Aslında Aliağa’ya inip, otobüsle, minibüsle ya da Gürol’la, İzban’a atlamalı illa İzmir’den uçulacaksa. Yine de denemeye değer, bu Aytur düzenini. Vasıf dün başladı çantam hazır mı diye sormaya ama executive diyorum. Executive! Elinde değil. Sabah çanta olarak spor çantasından hallice bir tane seçtiğimi görünce hele, tutamadı kendini yine karıştı, küçük çekçekli olanı alsaydın diye. Yok. Bu kez hafif gidiyorum. İki kazak, iki pantolon, iki çift iç çamaşır ve bir ayakkabı. Hava soğuk olacak diyor haberler ve hatta kar geliyor diyen var, dolayısıyla çok istesem de orman için bir hazırlık götürmenin manası yok.

Sabah alışkanlık artık, gazetelerden bile önce Cüneyt’i dinliyoruz. Davanın öğleden sonrası bizim uyku saatimiz ne de olsa, bir de ek bölüm yapıyor, onun ilgisine mazhar olan detaylardan oluşan. Arada deli bir kız var, onu; kimi zaman VOA’yı ama hep Cüneyt’i dinliyorum. Bence gazeteci/muhabir nasıl aktarmalıysa öyle aktarıyor. Neden bu kadar sevmeyeni var, anladığımı sanmıyorum.

Bu grafik de yine Cüneyt Özdemir’den. Yahu, kim var davayı sorumluluk edinip böyle defa defa biçim biçim aktaran? Sevmeyişini herkes kenara koymalı. Benim bir listem var ama şimdi, New York’ta yaşadığı hâlde bu davaya gitmeyen gazeteciler. Bu gazeteciliğin esasına aykırı sanki. Takip edeceğim, nereye diye.

Bir karar ki, ömre bedel! Arınç haklı o halde. 15 Temmuz’a giden yolu kimse engelleyemezdi. Bu demek oluyor herhalde, di mi? Yani her türlü istihbarat imkânı elinin altında olan AKP “kaçınılmaz” bir hata yaptıysa, diğerlerinin günahı ne?!

Ben örgütlü ahmaklık desem, kesin hakaretten soruşturmaya sebebiyet veririm, demeyeyim ama koskoca parti. İktidarda onlarca yıl. İç içe ilişkiler. Yanılmak olabilir mi?! Olur diyorsak, kendini kurtarmak için polis okuluna girip bunların göbeğine düşen oğullara ne diyebiliriz ki, var mı hakkımız? Peki, bu yanılgıya düşmemiş benim 15 Temmuz’a muhatap kalmışlığımın hesabını kim verecek?

Neyse diyelim, olan oldu. Peki biz, bu “kaçınılmaz” sayılan hataya düşmemişlerin fikri bundan sonra daha yakından dinlenecek herhalde. Değil mi? Bir Ahmet Şık artık serbest kalır. Değil mi?

Ve asıl soru tabii, yargı içimize sinen, adaletine ikna olduğumuz bir içtihat oluşturmadığında, sokaktaki nasıl tayin eder birbiriyle ilişkilerini olmalı. Sahi, nasıl oluşturur?

“Aynı gemideyiz, değiliz” derken çıkarttı Facebook Latif Demirci’nin karikatürünü karşıma. Gemi bu gezegen. Ötekileştirmenin had safhasında, talanın, işgalin, gasp etmenin biçim biçim pratiği getirdi bizi buraya. Batıyor gemi ve biz hâlâ kim baskıcı, kim soluk aldırmıyor diğerine, kim yok ediyor diye birbirimize bakıyoruz bu hortumların, kasırgaların, göçlerin, açlığın, mevsimini şaşırmış orman yangınlarının, yok olan türlerin, plastik dolu denizlerin ortasında.

Vasıf elinde testere dut buduyor. Böyle mi budanır dut acaba? Narları da buduyor arada. Bende bir merak, usul bu mu, böyle mi yapılır. Yapıyor valla.

İzmir’den geçiş can yakıcı oldu. Cehennem, her yer.

6 Aralık

Sabah pek güzel kalktık. Refika hızla çıkmaya çalışırken bir de kahve yaptı, mis! Ona bıraktım sabah banyoyu. Yoksa ben de çıkacağım, fakat iyi de oldu. Cüneyt Özdemir ne anlatmış, günün özeti onu dinledim Refika hazırlanırken.

Bugün gazeteleri okumayacağım. Mümkünse hiç hatta.

Sabah Vasıf’la Duo’dan konuştuk. “Soğuk burası” dedi. İstanbul ise ilan edildiğinin epey üstünde sıcak. Kar olmadığı gibi, yağmur dahi gece yağdı burada. Keşke çizmemi, çakımı alaydım yanıma. Bulurdum iki saat ormana kaçacak fırsat! Refika’nın ardından ben girdim duşa. İyi geldi. Yavaştan aldım hazırlığımı ve birden idrak ettim ki, su farklı burada!

Sahiden de su, fark ediyor.

Bizim evin suyu kireçli. Saça etkisi farklı. Burada nedir durum bilmiyorum, İstanbul’da ama olsun olsun klorludur, biraz. Saçım şekle girmedi bir türlü. Yataktan hasta hasta kalkmış da çıkmış hâlde. Yine de dert etmedim, neticede en çok neyin var diye sorar karşılaşacaklarım. Çıktım sokağa, biraz yürüyeyim Memo’yla buluşmadan diye. Üzerime aba gibi bir gri ceket, boynuma da şal niyetine doladığım griden deve tüyüne degrade örtüyle çıktım sokağa. Güneş var. Gözlüğümü alsa mıydım diyecek kadar hem de. Biraz yürüdüm Kurtuluş’tan Şişli’ye, sonra bindim metroya Mehmet’le buluşmaya.

Daha istasyonda buldu beni. Ben körüm. Kardeşimi dahi ayırt etmiyor gözüm. Aramızda üç dört metre olup o bana gülümseyerek baktığında ancak gördüm. Birlikte çıktık yüzeye, yemek yedik, konuştuk. Hayattan, gelecekten. Yılbaşına gelecekler inşallah Ayvalık’a.

Gram’a gittik. Küçük küçük koyarlar sandım, ayrı ayrı dört diyetime göre yemek seçtim. Soğuk ve zeytinyağlı grubundan, ama dişimi damağımı eğleyecek çeşitlilikte. Mesela bir kepekli makarna salatası vardı ki içinde kestane var. Güzel. Sıcak yemek yok diye söylenmedim bu sayede. Ama çok geldi. Az az dedim ama dolu dolu koymuşlar. Zaten dört lezzet bir tabakta lüks, bir de atılacak olması ayıp geldi bana. Midem de küçülmüş ama.

Yemek, sohbet derken zaman bitti. Memo zaten yoğun bir gününde ayırmıştı vaktini. Kalktık. Oradan çıktık, ayrıldık. Ben döndüm, Vasıf’a bir niyetim vardı. Bulur muyum diye ona bakmaya dükkân dolaştım biraz.

Vasıf çok az kıyafetle yaşayan bir adam. İki yıl oluyor herhalde, ona bir kot/koton gömlek aldık. Beğendiği zaman çok severek giyiyor. Bu gömlek de gömlek oldu, ceket oldu, hele Ayvalık’ta o kadar giyimli oldu ki, bundan diktirsek der hâle geldi. Diktirelim diktirmesine de, kumaş! Bir önceki gelişimde İstanbul’a kumaş aramıştım, aramıştım da bulmak ne mümkün. Yani benim gibi tecrübesizi için özellikle. Bulduğum tüm kumaşlar yünlü, öncelikle. Pamuklu olan her şey ince, tam ceket içi gömleklik. “Pazen yok mu?” diyorum, derdimi anlatmak için, “yok bulamazsınız ondan” diyorlar. Bir hayli dolandım. Rumeli Caddesi’nde Bağzıbağlı’da aldım soluğu, satamasalar da bana, alıcısı olacağım kumaşı anlar yol gösterirler umuduyla. “Zor” dedi adam. “Kimse diktirmiyor ki, hazır giyim varken. Bulacağınız kumaşlar hep takım, etek ya da ceket için olacaktır, onda da limitli işler.” Peki. Böyle dediğini iletmiş kayınvalideme, derdimizi anlatmış ve ondan yardım istemiştim. Kirli çıkı derdi anneannem. Kayınvalidem o dolaplarına, kutularına bir girmeye görsün, neler çıkartmıyor ki! Umudum vardı yani. Ama oradan da istediğimiz neticeyi tam almadık. Dört kumaş çıkartmış çıkartmasına ama rengi, ışığı tam Vasıf diyeceğim bir tane yok. Ona acaba o gömleğe benzer, gömlek/ceket hazır bir şey bulur muyum diye niyet ettiydim o nedenle. Bakındım sağa sola. Her şey birbirinin aynı. Vasıf gibi değiller bunlar da.

Refika’nın evine döndüm yine.

Saçımı düzeltmek niyetindeyim. Saat altıda Pelin’in programına katılacağım, bu hâlimle olmaz. Bir duş daha, yine debelene debelene ama bu defa sabahkinden daha iyi, toparlandım.

Çıktım evden, yürüye yürüye Şişli Camisi’nin oraya, oradan arka, paralel yollarına, meşhur Perihan sokağa, parmak kadar barbunların, 12-13 cm etmeyen çinekopların 40 liraya, 17 santim etmeyenlerin 70 liraya satıldığı dükkânların arasından kanala vardım. Pelin, Ali Ekber Bey’i ve beni bir programa konuk etti. Derdi tasası benzer üç kişi nasıl rahat sohbet ederse, öyle aktı program.

Çıktık sonra Pelin’le, İstanbul’un gecesine. Konuşa konuşa yürüdük. Zarrab’dan ekolojiye, insanlar evlerine dönme telaşında yanımızdan akarken sohbet ettik, tarttık, biçtik. Alaaddin’in köşesinde ayrıldık, o Taksim dolmuşuna ben Refika’yı bulmaya.

Refika’yı saçını kestirirken yakaladım. Oğlan çocuğum, can. Çıktık, dayısı ile buluşacakmış. Ne güzel. Bir günde iki defa Memo’yu göreceğim, birlikte gittik. Dişi fena Refika’nın. 20 yaş büyük ihtimalle. Dayısının doktorunu ayarlayalım diye konuştuk. Buluşmak, hem gelini görmeye hem de randevuya sebep oldu. Harikulade!

7 Aralık

Bugünü yarın eve döndüğümde, Mutlu’ya, öyle yazacağım. Elim dolu, başım kazan. Notlarımı sonraya saklayacağım. Fotoğraf dursun ama. Bugün yediğimiz gibi tabakları bulamayacağımız, adaletsizliğin arttığı, küresel iklim değişikliğinin, talan ettiğimiz sucul hayatın, kuruyan ya da şirketlerin malı hâline gelen derelerimizin, nehirlerimizin ve foseptiğe dönüşmüş göllerimizin işaret ettiği cehennemden beter bir yarının kıyısında kendilerine yeme içme sektöründe birer gelecek hayal eden çocuklarla konuştum bu dönemde de. Sindire sindire yazayım bugünü. Yan yana fotoğrafımız kalsın tek. Birlikte göğüs gerebiliriz zira, sadece.

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında). Alıntıların yazılışı kaynağında olduğu gibidir.}

aile, Defne Koryürek, Günlük, kadın, kadın hakları, kedi, Mutluköy, zeytin