Günlük: 23 Şubat–
1 Mart 2018

23 Şubat

Mutluluğa dair yapılan bir araştırma ve neticesi kimi istatistiki veriler ışığında Türkiye’de mutlu olma ihtimali en yüksek kesim hem evli hem de okulu bitirmemiş ama asayiş hizmetlerinde çalışan kocası olan kadın!

Yani. Elbette bambaşka da okunabilir. Ne olacak ben zırva bir değerlendirme yaptıysam? Mutluluğu istatistiki değer olarak ölçümleyen insanlık utansın!

Bugün Ayvalık kazan, Ali ve Ayşenur’un peşinde ben kepçe dolaşıyoruz. Belediyeye uğradık ilk. Bir milletvekiline de denk geldik, bebek fotoğrafları, kediler ve çay eşliğinde projeleri paylaşırken başkanla. Küçük yerleşim biriminin güzelliği. Ne hoş olurdu zeytine dair buranın belediye başkanı ile konuşabildiğimiz usul Yedikule marulu için Fatih belediye başkanı ile konuşabilseydik… ama öncelikler meselesi. Bu sıradanlıkta konuşabilen başkaları vardır, konusuna bağlı şüphesiz. Ama güzel olurdu, değil mi? İstanbul büyükşehir belediye başkanına lüferin yok oluşundan yakınmak ve birlikte çözüm üretmek niyetiyle toplantı düzenlemek.

Evet, evet. Bir başka usulde de ilerleyebilirdi işler, şehirde. Zeytin, lüferden daha şanslı.

Mekânlara baktık. Toplantıların yapılacağı yer ihtimallerini çeşitlemek gayesiyle. Ali, haklı olarak, biricik bir yer derdinde, başka hiçbir yerde olamayacak bir ortamda kurgulama arzusunda. Ayşenur’sa kontrolü kaybetmeden, odaklanabildiği ve dağılmayacak bir düzen. İyi bir ekip olacaklar. Ben biraz under her eye durumu yaratıyorsam da, olsun.

Öğlen masaya oturduk, Zeytin Evi’nde, yemek yiyelim diye ve kaldık orada. Hem detaylar hem diğer ihtimaller, arada benim zeytin sorularım, diğer yanda bitmeyen tartışma sertifikasyonlar ve sınıflamalar… Mustafa da geldi, oturdu bizimle. Arada Sinan’ın kulakları çınladı, meğer beraber de çalışmışlar bir dönem. Benim zeytinyağına dair ilk hikâyelerim ta 89-90’dan, Sinan Amerika’ya nasıl satarız zeytinyağını diye çalışırkenden. Dünya küçük, güldük. Ayşenur’un çantasını Gürol’dan rica etmek gerekti, getirsin diye ki uçağına yetişebilsin. Ali aldı, bir mekân daha göstermek üzere Ayşenur’a ben de Gürol’un arabasına geçtim, artık bir daha gerek olmasın çağırmama, otobüs saati de geçti diye.

Bindim arabaya, hep yaptığımız üzere Gürol’la, sohbete koyulduk. Belediyede yaptıklarımızı sordu, ben İstanbul’la kıyasladım, konuşa konuşa ana yoldan bizim köye dönen sapağa vardık. Bir kadın duruyor, benden yaşça büyük. Tedirgin duruşu dikkatimi çekti. Duralım diye rica ettim Gürol’dan, araba bekliyor besbelli, buyur ettik. Bindi. Biz ama kaldığımız yerden devam ettik Gürol’la. Laf yarım kaldıydı zira. Sapaktan, köye, herhalde bir altı kilometre vardır. Yarısına gelmiştik herhalde, af diledim, başınızı şişirdik diye. Köye mi gidiyor, tanıdık mı diye çok da detaylı sormadan ama, yani şehirli usulde, sana ne diyebilme hakkını unutmadan, biraz konuştuk. Beyi hastalanmış, ona gelmiş, aslen Ankara’da yaşıyormuş. Beyi kim diye sormadım, isim dese tanıyacak mıyım bilmediğimden. Bizden önceki geniş arsada inmek istedi. Köyün içinde, camiye doğru demek ki diye hesapladım kafamdan. Acil şifalar dileyerek ayrıldık. “Hay Allah”ladık aramızda Gürol’la. Vasıf’ı kapıda bekler bulduk beni. Hepimizin telefonu birbirini takip ediyor bizim ailede. Yol boyu izlemiş belli ki. Girdim, teşekkür ederek Gürol’a.

Ev güzel. Sıcak ve tertemiz. Vasıf, ben sokaklarda turlarken ev ve bahçe ayırmamış, her köşeye dokunmuş. Bahçeye çıktık. Ektiği fideleri gösterdi, cins cins diken eklemeye çalışıyor duvar diplerine. Derken, uzak köşesinde bahçenin, komşumuz Ali Bey’in kapısını açık gördük. Vasıf da fark etmiş, daha sabah konuşmuştuk. Ne köpek havlıyor ne de Ali Bey’i görüyoruz bahçede çalışırken diye. Üç günü var herhalde. Ondan köşeye yürüdük. Selam verelim. Merak ettik diyelim istedik ve ben o zaman gördüm, yol arkadaşım Ali Bey’in hanımıymış meğer!

Ali Bey dört gün önce kalp krizi geçirmiş, hastaneye kaldırmışlar. Dilek Hanım da (adlar değiş tokuş oldu, ismen de tanış olduk bu vesileyle) atlamış gelmiş Ankara’dan. Her gün Edremit’e hastaneye gidip geliyormuş. Yoğun bakımdan çıkamamış henüz. O da gündüz hastane, gece Ali Bey’in evinin temizliği, atılacaklar, yakılacaklar derken, bir başına gayret hâlinde, düzen tutmuş.

Yine acil şifalar dileyip ayrılırken aramızda konuştuk, yarın Kayhan’la birlikte bir el vermesine Vasıf’ın. Zira ne atılacakları atabilir ne yakılacakları yakabilir. Bir başına imkânsız.

Haber “Alman hükümetinin Deniz Yücel’in serbest bırakılmasından bir süre önce Türkiye’ye silah satışına ilişkin bir dizi anlaşmayı onayladığı ortaya çıktı.” diyor. Günü böyle bitirdim.

24 Şubat

“Muhalefet, daha doğrusu toplumsal muhalefetin öncü gücü olması gereken CHP ise neredeyse hiçbir şey yapmayacak. Örneğin referandumda yüzde 51,2 alındığını ‘bildiği’ hâlde harekete geçmeyecek. Sokağa çıkmayacak. Bu vahim/korkunç bilgiyi bir sabah haberlerine saklayacak! Afrin operasyonunu da, arkasındaki senaryoyu görüp anlamadan anında destekleyecek. İktidarın yelkenine rüzgâr olacak. Hatasını anlayınca ufak ufak dönmeye çalışacak.” demiş Ayşenur Arslan. Çok haklı. Seçim yapmanın gereği yok.

Kronik beka yetersizliği diye hashtag açmalı. Güzel yazmış gene Ahmet Murat Aytaç. “…beka söyleminin asıl başarısı, cumhuriyete özgü kurumların ve organların varlığına rağmen, iktidarın monarşik bir kullanımını mümkün kılan mekanizmaları işletebilme becerisinden ileri geliyor.

Ahmet Şık 422 gündür, Osman Kavala 116 gündür aramızda değil, bugün itibarıyla. Neyi konuşuyoruz ki zaten. Beka mı? Sanmam. Dinamit dolduruyoruz hep yarına. Beka, kronik bir tasa. Kronik bir yetersizlik. Kronik bir travma sonrası stres bozukluğu hâli. Nereye kadar gideriz ki bu vaziyette…

Sabah inmeyelim pazara dedim Vasıf’a. Öğlen ineriz. Öyle de yaptık. Az şey alacağım, sahiden az zira ikimizin de yolu var çarşambaya. İndik yine de. Bergamot ve turunçlar da geldi hem. İhmal etmemek gerek. Yarın işlenecekler, hızla.

Dedim ya, indik. Öğle arabasıyla, yani saat iki değildi vardığımızda Cunda’ya, pazara. Her şey bitmiş! Ne ot kalmış ne bebe enginar! Eh. Anlaşıldı. Kışın sabahın köründe inen bize “niye geldiniz ki?” diye bakan pazarcı, belli ki tek gram utanmayacak baharla beraber geciktiğimizde “kalmadı” demeye. El mi yaman bey mi deyip sabahın köründe inmeye devam o hâlde.

Döndük, Ayvalık’a.

Şehir Kulübü’ne girdik, öğle yemeğine. Vasıf ayağını diredi durdu, kapalıdır diye ama ben eminim. Yılbaşı ertesi öğle yemeğine açık bir müessese burası, cumartesi günü saat üç, hiç kapalı olur mu? Sahiden de açıktılar ve hatta normalden daha da dolu. Beyaz şarapta şevketi bostan ve yanına enginar salatası istedim. “Benim şevketi bostan ‘mavi’liyor” dedim, aşçıbaşına. Bir boş baktı, devam ettim, “bir kilo alıyorum akkızı” diye devam ettim, acaba adından mı problem diye değiştirip, temizliyorum, ayıklıyorum, haşlayıp dolaba kaldırıyorum, iki kişi onu anca üç defada yiyoruz çünkü diye anlattım ve ekledim, şahane bir mavisi oluyor! Sonra da sordum, “nasıl oluyor da sizin dolapta duranlar mavi değil” Güldü aşçıbaşı ve yardımcısı, hafif şehla bakan cevapladı: “suyun içinde tut, ‘mavi’lemez”

Şahane!

Yemek sırasında bir yağmur indi, olacak gibi değil. Daha hem kargoya hem de veterinere uğramamız gerek ve mümkün değil bu yağmur altında. Otobüsün saatine de çok uygun hareket planımız, Gürol’u çağırmanın anlamı yok. Vasıf dedi “sen dur, ben giderim.” Peki. Oturdum, kahve söyledim, yağan yağmura baka baka haber bekledim Vasıf’tan. Uzun sürmedi. Nakit gerekmiş, teslimatta ödemeli ısmarlamıştım narenciyelerimi. Kargo hesap kapatmış ve hatta dükkân ama varınca Vasıf açmışlar kapıyı ve paketi de teslim edecekler ancak elinde kart olunca işler karışmış. Ben, yine kimselere emanet edemediğim pazar sepetim, üzerimde bir ceket ve hiç şemsiye çıktım yola. Yağmur sıkı yağıyor. Vardığımda kargoya sudan çıkmış sıçan misali Vasıf saçlarımı tutup kaldırdı yapıştıkları kafamdan, ayrı bir varlıkları olduğuna ikna olmak umuduyla sanırım. Güldük hâlimize. Neyse ki veteriner kısmını halledebilmiş. Köyün köpeklerinin hepsi uyuz. Mutlu da. Onlara ilaç bulmuş, internetten okuya okuya. Onu aldı ki, versin yemeğe karıştırarak. Ben de narenciyeyi teslim almış oldum. İşlerimizi tamamlamış olmanın mutluluğuyla yeniden çıktık yağmura, iki adım ileriye durağa yürüdük. Çok sürmedi, otobüsün gelmesi. Kaloriferi hep çok açar Erkan, biz hep söyleniriz. Bu kez sıcak bir araca binecek olmanın keyfiyle bekledik. Binerken söyledim de. Güldü.

“Aladağ’da çıkan yangından 11 çocuk ve 18 yaşında bir eğitmenin öldüğü cemaat yurdu için belediye başkanının ‘Bizde hiçbir evrak yok burada yurtla ilgili’ dediği ruhsat izni, müfettiş raporunda ortaya çıktı.” diyor haber.

25 Şubat

Sabah ilk iş narenciyelere giriştim. Greyfurt, bergamot ve turunç. Üç acı narenciye. Geçen sefer bergamot ve greyfurta pomelo eklemiştim ve çok güzel olmuştu. Vasıf bile yedi. Bu defa artırdım dozu ve bakalım, olur mu ki? Acı demeden yine de giriştim. Olmadı sonradan bir de portakalla kaynatır, hafifletirim diye.

Kabukları soydum, beyaz kısmı ayıkladım (ne kadarı beyaz, acaba diye derdim yok artık), şerit değil de küp ve üçgenler halinde kestim. Meyvenin de üzerinde kalan beyaz kısmı olabildiğince ayıkladıktan sonra, onları da küplere böldüm, çekirdeklerini ayıkladım. Bu meyve kısmının üzerine şekeri koyup biraz beklettim, bu arada kabukları da iki su kaynatıp süzüp acısını atmasına gayret ettim. Çok da değil ama. Eli korkak tutmamak gerek diye telkin ede ede kendime. Ne olacak, sonra portakal katarız gerekirse. İki saat sonra da koydum yayvan bir tencereye ve altını kısık açtım. Bir buçuk saat sonra tamam dedim ve tatmak üzere tabağa bir parça koydum. Bergamot çok fazla!

Portakal gerek buna.

Vasıf derhal itiraz etti, bu hâlinden bana bir kavanoz ayır diye. Peki. Gene de gerekiyor portakal.

Yeniden tutsak olmanın kahrından ölen ineğin hikâyesi beni katıla katıla ağlattı. Kim aptal, hikâyede? Kim şuursuz? Kim barbar? Mazlum kim, mağdur kim? Hala et mi yiyorsunuz siz? Çok tuhaf çalışıyor bizlerin kafası. Hepsini biliyoruz. Her şeyi anlıyoruz. Eğri ile doğruyu ayırma kabiliyetimiz var. Yine de görmek istemediğimizi, görmek istemediğimiz süreliğine hem de, görmezden gelebiliyoruz. Ah canım, yazık o ineğe deyip akşama kaç kişi kebap yedi acaba?

26 Şubat

Vasıf’la dün gece Repentance’i izledik, galiba “tövbe” diye tercüme etmek uygun olur, Tengiz Abuladze’nin 1984 yapımı filmi. Yıllar önce ama çok yıllar önce Vedreba’sını seyretmiştim. Bard’ın muazzam arşivinden çekip göstermişti Peter. O zamanki yaşım ve yer mi, bugünkü ben ve bugünkü Türkiye mi, daha kuvvetli bir film gibi geldi. Aslında ikimize de, Vasıf’a da bana da bu filmi seyretmek bir başka geldi. Repentance, aynı Vedreba gibi yasaklı bir film. Seyredilmesi, gösterimi yasaklı ama çekilebilmiş. Hani bugünlerde deniliyor ya, özgür bir ülke Türkiye. Herhalde o filmleri çekebilmek de özgürlüktü, benzer söylemde. Bu Stalin döneminin tarihteki yerini değiştirmiyor elbette. Türkiye’yi de ne ben ne de Hülya Koçyiğit değil, tarih tarif edecek ileride.

Cezayirli yazar Kamel Daoud bir açık mektup yayınlamış, muhatabı da Cumhurbaşkanı Erdoğan. Metni ilk Ahval’de gördüm. Usulüm artık, elimden geldiğince orijinal habere ulaşıp bir de oradan okuyorum. Huffpost Maghreb’te buldum, bu kez. Kaynak Fransızca. Benim Fransızcam yok. Aldım metni Google Translate’e koydum. Önce Fransızcadan İngilizceye, sonra da Fransızcadan Türkçeye tercüme ettirdim Google’a. Paragraftaki cümleleri saydım. Gazetedeki tercümesine baktım. Tercümedeki cümleleri saydım. Neden eksilterek tercüme edilmiş diye merak ettim, özellikle son paragraf:

Vous n’êtes pas en terre conquise. Comme vos ancêtres qui nous ont colonisés, vous ne prendrez pas racine ici. Seulement une illusion de conquête. Comme tous les colons.

“Fethedilmiş topraklarda değilsiniz. Sadece bir fetih yanılsaması yaşayacaksınız. Tıpkı eski sömürgeciler gibi.” diye tercüme edilmiş Türkçeye. “Bizi kolonize eden atalarınız gibi, burada kök salamazsınız.” cümlesi yok sayılmış.

Neden acaba, dedim. Oysa gazetede romanları yirmi dile çevrilen, 2014’te Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü’ne layık görülen dünyaca ünlü Cezayirli edebiyatçı Kamel Daoud diye takdim edilmiş.

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Gökhan Oral’ın “Ve çocuk istismarcıları, yüzde 80 oranında çocuğun tanıdığı biridir. Ona hükmedebilen, görünüşte iyi bir baba, iyi bir öğretmen ya da Kuran kursu öğretmeni, kilisedeki rahip… Çünkü bunların hepsi doğru yaşamı temsil eder. İstismarı yaptıktan sonra lunaparka götüren vardır. Çocuğun iyiye olan inancını da öldürüyor. Nükleer bir bomba gibi olur. Böyle durumlarda adaleti sağlayacaksınız. Şimdi kalkıp bu kimyasal hadım lafı üzerinden, bilmem kaç yıldır içeride olan ve daha bilmem kaç yıl içeride yatacak olan birini kimyasal hadım yapacağız diyerek dışarı çıkartırlarsa adalet olmaz. Tüm toplumun inancını paramparça edersiniz. Unutmayın ki; o çocuk o mahkemenin sonucuna gözünü aça aça ömrü boyunca bakacaktır.” sözleri üzerine; Uçan Süpürge Kadın İletişim ve Araştırma Derneği üyesi Selen Doğan’la Ezgi Karataş’ın yaptığı röportaj oturdu. Doğan, “Üretime değil yurttaş sömürmeye dayalı ekonomilerde çocuk yaşta evliliklerin de pazarda bir değeri var tabii. Bu nedenle de önlemeye dönük mantıklı, kararlı eylemler pek olmaz.” diyor.

Yani ha kömür madeninde işçisin, ha sözleşmeli işçi, ha çocuk gelin!

Yakışır müreffeh Batı medeniyetinin bedelini hiç konuşmayan memleketime. Bu mudur hayal ettiğimiz yarın? Bir zamanlar belki. Hani bilmemek suç değil herhalde, değil mi? Şimdi? Israr edilecek usul bu mudur, bugün hâlâ, bunca tecrübeden sonra? Ne olur sanki yok olsak, bu müreffeh medeniyetin karşısında? Beka, onlardan biri olarak var olmaya bağlı diye, illa var mı kalınmalı mesela? Bu tartışılamaz mı? İnatla iyi, inatla adil, inatla muhabbetli kalan bir topluluk olmak da bir hayal, bir ülkü, bir politika olabilirdi hani.

“O kadar acayip ki, kaymakam yalan söylüyor, milli eğitim müdürü yalan söylüyor, bürokrat yalan söylüyor… Tüm bu yalanlar cemaati korumak için söyleniyor.” diyor Melda ve ekliyor “Aladağ, çocukları din adı altında belli bir sisteme entegre etme, onları olağan hayatın dışına çekme çabasının bir parçasıdır. İktidar bu çabasını zaten gizlemiyor. Fethullahçılardan boşaltılan yerlere başka cemaatlerin doldurulduğunu da gizlemiyorlar. Bu çaba kapsamında çeşitli cemaatlerin ihlal ve ihmallerinin göz ardı edilmesi veya gizlenmeye çalışılması da politiktir.”

Sis, tüylü kardeşim. Artık 14 yaşında.

Annem beni omzuna alıp Taksim’e çıkmıştı, Ecevit’e suikast hazırlığını Demirel’in haber ettiği mitingine. Ben Refika ile beraber gittim, pek çok yürüyüşe. Tuhaf bir aralık bu. Anne çocuk olarak eyleme beraber çıkmak. Babaları katmayacağım. Sanki sayıları daha az. Kimisi çok heybetli. Halihazırda politik bir figür olup kızıyla da yolunu paylaşanlar var elbette ama anneler, kalabalığın içinde pek çok kadından biri olup çocuklarıyla yan yana, omuz omuza ya da çocuklarının ardında… Sanki anne çocuk hâli biraz daha başka. Belki anne olan ben olduğumdan.

Her neyse.

Diyeceğim, “Çünkü ‘eleştirildi’ derken, kimi köşe yazılarından, twitter, facebook mesajlarından filan bahsediyoruz. Ana muhalefet partisi misal. Çıkıp iki çift laf etmiş değil henüz. Bir de tabii o çocuğu o hâlde giydiren birileri var herhalde. Kendi kız çocuğuna bordo bereli komando kıyafeti giydirip mitinge götüren anne baba da bu denklemin, yani ölümün kutsanması denkleminin dışında değil.” diyen yazısını okurken Yetvart Danzikyan’ın aklıma geldi. Gezi Parkı’nın çevresinde el ele veren annelerde birleşen kuşaklar, Refika’nın ardı sıra çıktığımda İstiklal’e arayışı “anne eve git, ortalık karışık” diye koruyuşu boyuna bakmadan beni ve dönmeyince ben, aynı benim ona yapacağım gibi, “git eve, ben de geliyorum” ısrarı… O kadar net bir fark, o kadar bariz bir ayrılık var ki Cumhurbaşkanı’nın yanındaki çocukla hâlinden. Annem beni Taksim’e çıkarttığında da, ben Refika’nın peşinden İstiklal’e çıktığımda da üzerimize öldüğümüzün işareti bir kumaş, bayrak ya da kefen, koymamaktı asıl neden. Hiçbirimiz diğerinin yüzünü okşamadı.

Bir hayli düşündüm, çocuğuna o bordo bereli komando kıyafetini giydirerek gelen anne ile annem ve ben arasındaki farkı ve Cumhurbaşkanı’nın dilini, sözlerini, elinin her bir hareketini…

“Siyah ile beyaz arasında tercih yapmak durumunda bırakılıyor ve zorlanıyorsunuz. Farklı renklere, tonlara ve görüşlere tahammül ihtimali giderek azalıyor. Saflarınızı belirlemek ve kendi olmanıza müsaade edilmeyen bir ortamda yaşayabilmek için pozisyon almaya mecbur bırakılıyorsunuz.” diyor yazısında Ahmet Talimciler. Gel de sosyal medyaya sığınma.

27 Şubat

Metin Münir’in bugünkü yazısından bu cümle ve dursun bu şekliyle. Saat yerine istediğini koy. Kimsede olmayandan çok sayıda sahip olma arzusu ile bunlar uğruna iyi olmaktan vazgeçme arasındaki ilişkiyi konuşmaya sebep olsun bünyede.

“Hâsıl-ı kelâm, siyasî İslam’ın hesap ve niyeti dendiğinde ve bugün bulunduğumuz yere baktığımızda 2010 referandumu zerreden öteye bir ehemmiyeti haiz değildir. O referandumda ‘evet’ çıkmasaydı dahi bugün bulunduğumuz yerden çok farklı bir yerde olmayacağımız açıktır. Peki, bu neden böyle?” diye kolektif bir fiyaskoyu yazmış Cengiz. Bizim fiyaskomuzu. Yazı çok güzel. İki yüzyıldır tutmayan maya bana bir aşçı, bir fırın ustası olarak öyle başka katmanlardan da adil benzetme geliyor ki… Anlatamam. “‘Birlikte nasıl yaşayacağız’ sorusu cevap bekliyor. Ya da belki cevap aşamasından çıktı, başka bir mecraya doğru evriliyor.” diye de bitirmiş.

Bu vesileyle Murat Sevinç’in Oya Baydar’a mektubunu da okudum. Atlamışım.

Sis, tüylü kardeşim ve evin reisi. Benim Ünsal Ünlü programıma ya da Ruşen Çakır izleyişime katlanma biçimi, kulağındaki bu kulaklıklar. Hepimiz bugünlerde sobaya yakın durmayı istiyoruz. Bahar geliyor, ince giyinme arzusu var mesela bende. Yakın durmayı daha çok gerektiriyor sobaya hâliyle. Ilık günler bunlar ama, yine de.

“1970’li yılların sonlarında işçilere sahip oldukları çocuk başına yarım litre şişe sütü verildiği dönemleri hatırlıyorum. Sütler, Süt Endüstrisi Kurumu (SEK) fabrikalarından temin edilirdi. Babam her akşam işten elinde 3 şişe süt ile gelirdi. Ertesi gün işe giderken boş şişeleri iade etmek için yanında götürürdü. SEK kurumunun fabrikalarında temizlenen şişelere tekrar süt dolumu yapılırdı. Şişeleri kırmak ya da atmak israf ve devlet malına zarar olarak görülürdü.” diye anlatmış Bülent. Aslında yazı harikulade bir şeker yazısı, neden satılmamalı fabrikalar, satılanlar bize neye mal oldu anlatmış. Sahiden, sata sata hâli bu. 70’lerde adetimizdi babamla, Rumelihisarı’nda, şimdi balık lokantası olan vapur iskelesinin yanında, hâlâ da duran büfeden alırdık sütümüzü. SEK’in şişe sütüne bayılırdım zira hem araçla giderken sallanmaktan bence hem de dışarının soğuğunda beklediğinden bizi ve elbette, yağı darmaduman eden teknolojiye muhatap kalmadığından süt, üzerinde, yani şişenin boynunda, bazen iki parmağımı (babam ölçtürürdü bana) geçen miktarda kaymak olurdu ve o kırmızı kapağı açıp parmağımla almama izin verilen sabahlar muazzam bir hikâye olarak hâlâ hatıramda. O süt de başkaydı, şişelerin dolaşımı da üzerindeki kaymak da, her sabah yeni geleninden almanın keyfi de… Hep merak ederim, Danone ile Pınar arasındaki koku farkı kimsenin zihnini meşgul etmez mi diye. Sütse süt, teknoloji ise aynı teknoloji ve yine de Pınar’ın, benim SEK sütümün kokusuyla uzaktan yakından bir akrabalığı bulunmayan kokusu, bir kuşağın süt algısını biçimlendirdi.

Kuşlar muazzam!

Memleketin yaygın kültüründe, kadın ötekidir. Çeşitli biçimlerde kontrol altında tutulur ve kontrol edilemeyen de çeşitli şekillerde aşağılanır. Biliyor, hemen her gün bir başka örnekle yüzleşiyor, tecrübe ediyoruz. Tartışılacak şey değil. Peki bu sözlükten kelime çıkartarak engellenebilecek bir şey mi acaba, hani kadınlar kelimelerle mi aşağılanıyorlar sahiden? Kadını kontrol altında tutma sevdası ona iffetsiz diye saldıramayınca, saldırmayacak mı ki? Ya da kelimeler sözlükten çıkınca kullanılmaz mı oluyor? İffetsiz bir kadın, diye dava dilekçesi doldurmayacak mı bir adam, mesela? Bana aynaya “çirkin görüntüleri yansıtma” diye talimat vermek gibi geldi bu ve benzer yerden yazmış Murat Belge de. Başka usuller gerekiyor. Bambaşka ve vakit hiç bu yana artırılamıyor aklımızın hiç de fena çalışmadığı, hiç olmadığı kadar iletişim içinde olduğumuz ve olanların saklanamadığı ama yine de hiç olmadığı kadar da karanlık bu zamanda.

Bahçeye çıkmalı. Daha çok. Daha çok!

Her şey ama her şey uyanıyor.

28 Şubat

Sabah çok çılgın bir yağmurla başladı. Ama öyle böyle değil. Yer gök birbirine karıştı derler ya, öyle. Çatıdan akanlar bir yandan, kapı altından girenler diğer. Yazın tamir edilecek çok şey var. En çok bademlere tasalandım, bu iri damlalar ve gümbür gümbür esen rüzgâr ne yapar diye. Yağmur dindi ve baktık, her şey yolunda. Bahar o kadar kolay gelmiyor belki ama sıkı sıkıya tutunuyor da gelebilmek için.

Öncesi de vardır eminim ama benim kısa ve fevkalade kişisel tarihimde French Laundry’nin başlattığı sebze tadım menüsü ve 2000’lerin başında Alain Passard’ın eti tümüyle bırakmasıyla kayıtlı, ilk. Yani, bir über şefin, etten, balıktan, peynirden başka bir yönde, onları ihtiva etmeyen bir alanda mükemmeliyeti hedeflemesi yeni değil. Mesela Passard etten rahatsız olup yol değiştirdi. Yıldızlarını da kaybetmeden, ustalığını yükselterek. Keller ise yol arkadaşı çiftçilerin ürettiklerini sergileyebilmek, o ürünlerin hakkını verebilmek için yaptı menüsünü. Yani, yol tek değil ve bende etsiz menülerin izi ta o vakitten. Mehmet alay ettiğinde benimle, deli daha hastalığı döneminde, lokantamda et satmayışımla, bunu cevap vermek istemiş ve kendimi Passard ya da Keller gibi gördüğümü düşünür demiş, geri durmuştum. Ama eminim zaten o da biliyordu et satmadan da büyük bir isim, üstat bir zanaatkâr olunabileceğini. Sadece İstanbul’un limitli, hatta sığ yeme içme ekonomisinde yerinin olmayışına vurguydu, herhalde. Zira bizde kavrayış odur ya, şef olacaksan illa her şeyi tadabilecek, lezzet bağlamında her şeyi merak edecek ve her daim o lezzetleri en muazzam haz noktasına taşıyabileceksin diye… Müşteri az ve fevkalade yargılayıcı olunca, öyle tabii. Her şeye peynir rendelenir, her sosa soya sos katılır ya da ançüez… cips teknolojisi. Umami’yi katla ki doyamasın yemeye. Yani, itirazım bunların eklenmesinde değil tabii, dünya mutfağı katman katman bu ‘artırıcı’larla dolu, kurutulmuş yosunlardan fermente limonlara ve yetmiyorsa bütçe ya da zanaat bir fiske de tuzota ama bunsuz yapabilmeyi, konfor alanından çıkıp saf ve yine de yüklü lezzet yaratabilmeye niyet etmek azımsanacak iş değil. Bir badem çorbası yapmayı deneyin mesela, içine tavuk suyu ya da inek sütü eklemeden. Kolay iş değil.

Şimdi, neredeyse üç tane on yıllık bir dönemin sonrasındayız, benim limitli tarihimde bile ve hani, nesi özel denebilir ama Noma’nın bu ‘sebze sezonu’ güzel, çok güzel. Neticede yeme içmenin değerini belirleyen iklim, coğrafya ve ondan sonra da aşçıbaşının geliştirdiği yaşam felsefesi, muhabbetinin üslubu ve zanaattır. Proteinin nereden geldiği değil. Yaşasın başka türlüsüne cüret edebilenler!

Canım Green Vernissage!

Bu küçük hanım ‘tohumunu çatlatan ilk domates’imiz oldu bu yıl. Adı yeşil cila! Sahiden koyu bir yeşili var, parlak bir kabuğu. Bize bir atalık tohum takas sistemi aracılığı ile ta anayurdundan geldiydi. Geçen yıl ektiklerimizden. Yani, ikinci yılımız birlikte ve ilk o uyandı! Sabah bir baktım ki yarım santim boyu olmuş bile!

Onu White Queen ve Black Icicle izliyorlar. Refik’in iri pembe ve dilimli pembesi fotoğraflanamayacak kadar minik birer uç hâlindeler. Karnabahar hızlı çıktı, Brüksel lahanalarımız da. Turp, bezelye ve pancarlar dışarıda hareketlenmişler. Ve don bekleniyor bu gece. Hafif don diyor meteoroloji ama bizim için hafif diye bir şey yok. Don, dondur. Minicikler dışarıda ve biz bu akşam İstanbul’a uçuyoruz!

Çıktık, her birinin üzerini örttük, kimisi benim sinir olduğum plastik tülün altında (işe yaramayacak diye endişeliyim) kimisi zeytin çuvallarının, kimisi kalın plastiğin ve kimisi de kalın kartonların. En çok marullara tasalanıyorum. Onları bana veren Seher Abla geçen hafta ölmüş ve ben daha yeni kavradım adı geçenin o olduğunu. Hayattayken adını bellememişim. Şehirlilik matah bir şey değil, bu birey hâlimiz iyi değil. Birbirini bilme, öğrenme ve belleme çok değerli. Öldükten sonra öğrendim adını, her otobüs yolculuğumda muhabbet ettiğim kadının. Bu marullar onun hatırası dolayısıyla ve dayanırlar mı ki?

1 Mart

“Ahmet Yıldırım, İbrahim Ayhan ile birlikte, önceki gün vekilliği düşürülen iki HDP’li siyasetçiden biri. Yıldırım aynı zamanda tarihimizde Cumhurbaşkanına hakaretten dolayı vekilliği düşürülen ilk isim oldu. Cumhurbaşkanımıza gelince, o herkesi dilediğince ‘eleştirmekte’ özgür. Mesela alçak, zalim, kapkaranlık, cahil, tiksinti verici, vatan haini, lümpen, terör örgütünün maşası, ahlaksız, mandacı artığı, ruhu kirlenmiş diyerek, ‘eleştirdiği’ kişilerden biri de bir barış imzacısı olarak bizzat benim. O kadar söyleyeyim… Bunların hakaret değil, eleştiri olduğunu mahkeme tescilledi. Üstelik mahkeme haber linkinde de göreceğiniz üzere, bunun ‘doğal ve hayatın akışı gereği olduğunu’ da ekledi. […] Sözün özü, eğer Cumhurbaşkanı değilseniz, kimseyi eleştiremezsiniz. Cumhurbaşkanına hele hakaret etmeye hiç mi hiç cüret edemezsiniz. Milletvekilliği sizi kurtarmaz.” diye yazmış Sevilay Çelenk. Dursun burada.

Vasıf sabahın köründe çıktı, havaalanına. Zagreb’e gidiyor. Benim bugün katılacağım bir konuşma var, Bahçeşehir Üniversitesi’nde. Kayınvalidem apartmanın yükünü omuzlamış, tadilat yapıyor herkes için ve dışarıda kar var. Sis Refika’da. Refika iki adım uzakta. Benim kırk saatim var bu şehirde. Bu kez karla karışık güneşin altında.

Rezzan’ı gördüm, Gonca’yı. Üç gün önce kulaklarını çınlattığım Sinan’la karşılaştım. Söyleşi fevkalade tuhaf kaldı, diğer katılımcıların açtığı muhabbetlerin arasında. Japon kadınlarının ekonomiye katılımıyla büyüyecek ekonomiden, Jetgiller’de izlediğimiz teknolojilerin neden yaygın kullanımda olmadığına kadar 50’ler fütürizmi hakimdi muhabbete. Ben biraz daha Mad Max 3’de takılmış gibiydim. Bilmiyorum kimin hayali tutacak, emin değilim insanın geleceğinden ama siber güvenlik üzerine konuşan bir avukatın, hepimizin beyaz masa örtüsünün bir ucundan tutarak şekil vereceğimiz benzetmemi tekrar etmesinden umut buldum. Umudumu kaybetmemek için de erkenden ayrıldım konuşmalardan. Yürürken, güneşli güzel bir öğlen saatinde ne kadar yabancılaştığımı fark ettim, biriktirdiğim beyaz porselenlere.

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında). Alıntıların yazılışı kaynağında olduğu gibidir.}

aile, Ayvalık, bahçe, bostan, Defne Koryürek, Günlük, hayvan, kadın hakları, Mutluköy, pazar