Günlük:
26 Mayıs–1 Haziran 2017

26 Mayıs

Kapıyı açtım ki kapari çiçeği! Bizim kaldırımda dört öbek kapari var!

Mantardan öğrendiğim bir şey mi bu, kanımda mı var ve çıkıyor ara sıra ve fakat bayılıyorum toplayıcılığa. Toplayıp kurutmaya, dondurmaya, saklamaya. Meralarım olsun. Arada kontrol edeyim. Zamanını, kokusunu bileyim. Kollayayım ve vaktidir deyince de bulayım. Büyük haz!

Fotoğrafını paylaşır paylaşmaz Facebook’tan Begüm sıçradı, turşu diye. Turşu dediği herhalde tuzdaki hâli. Ben öylesini seviyorum zira. Bir de yapraklar demiş. O nasıl bir şey ola ki? Kapari yaprağı turşusu?! Toplamalı, denemeli yapmayı.

Çocuğunun kemiklerini olsun alabilmek için canını pazarlık masasına koymak ne demek, hiç düşünüyor mudur konunun muhatapları diye sorup duruyorum kendime. Vicdan, kavrayış, adalet değil hani sıradan, pek sıradan bir entelektüel faaliyet olarak, tümüyle bir zihin jimnastiği bağlamında... Sırf ‘hayatını pazarlık masasına koymak’ üzerine az düşününce bile ne çok şey var yüzleşmek gereken!

Kemal Baba aldı oğlunun olduğu söylenen kemikleri. Ona PTT Kargo ile yollandı. Abone olduğun bir dergi ya da online alınmış bir etekmiş gibi. Kemal Baba artık bir yudum ekmek yer diyorsun, ama o da kolay değil hâlâ:

“Defin yapıldıktan sonra İstanbul’da müdahale edilecek. Şu an kendi sağlığını riske atmamak için herhangi bir besin almıyor. Besin alması doktor kontrolünde ve İstanbul’da olacak. Fiilen eylemini bitirmiş olsa da tıbbi müdahale İstanbul’da olacak. Cenaze teslim alındı. Tümüyle yanmış, kömüre dönüşmüş kemiklerden oluşuyor. Bunlardan kimlik tespiti yapılması Adli Tıp Raporu’ndan da anlaşıldığı gibi mümkün olmadı. Kemikler parçalanmış ve kömür haline dönüşmüş. 90 günlük bir açlık grevi bedeliyle kemikler alınabildi. Böyle olmamalıydı. Çok önceden alınabilirdi. Umarım Kemal Baba’da kalıcı bir rahatsızlık olmaz.

Cumartesi Anneleri kaçıncı günlerine girdiler bilmeyeli oğulları, kızları, kocaları, kardeşleri neredeler? Bir kemikleri olsun var mı sarıp defnedecekleri diye bekledikleri?

Böyle olmamalıydı.

Canan her şeyi bırakıp çıkmış gitmiş, sergi görmüş, bir kafede oturmuş. Sonrası yok. Nereye niyet ettiyse, bilen yok. Herkes merak içerisinde. Arıyoruz. “...nihayet içimdesin” demişti kızına, hamile kaldığında, sonra soyadını düşürdü, ne babasından ne de kocasından tarif olmamak için. Kendi, Canan. Dünya güzeli, zeki bir kadındır. Ön dişlerinin ayrığına güveniyorum. Döner gelir şansıyla, sağlığıyla. Vardır gideceği, döneceği. Tamamlasın da dönsün.

Ve döndü. Yasemin haberi teyit etti: “19:45 güncelleme/çok şükür. Dayanışmaya teşekkür.”

27 Mayıs

Yahu bir insan bu kadar neden zorlanır isimler ve yüzler hususunda. Hem de sıkı tanış olduğu. Elbette bildiği. Şüphesiz hatırlaması gerekeni. Sabah günlük yayınlandıktan az sonra Meriç’ten bir not, “Merve yerine Meriç mi dense acaba?”

Defne, yine yaptın yapacağını!

Bu hafta hiç pazara inmedik. Yarın Armutçuk var, ama ona da inmeyiz. Eldekilerle ilerleyeceğimiz bir hafta. Böyle bir niyetteyim. Biraz nohut, biraz fasulye ıslattım, komünist başkanınkilerden. Onlarla yapabileceğim ne varsa, yanına Refika’nın ayırdığı, hazırlattığı peynirimsilerden koyarak, biraz da zeytin ve sarımsakla… Bu hafta da böyle geçebilir sahiden.

Vasıf bahçedeki kötü kokulu otları kâğıt makasından hâllice bir makasla biçmeye başladı. Kayınvalidemin tüm “aferin çocuklar” omuz sıvaması, cesaretlendirmesi arasından elbette iki soru sızdı yine de, bizim yeni düzene dair. Olacak o kadar. Biri, benim güneş lekelerine dair, doktora gideceksin değil mi Defne diye ve bahçedeki yabani otlara ilişkin de, onlardan kurtulacaksınız, değil mi, şeklinde. Geri kalandan kabul edilebilir puanlar almış olmalıyız. Sadece “kolay olmayanı seçtin Defne” dedi, giderken. Onu düşünmekteyim hâlâ.

“Yabani ot dediğin henüz varlık sebebini senin çözemediğin yeşildir” demişti biri. Unuttum kim. Ama aklımda sıkı yer etmiş. Bu kokuşukların adını bilen yok. Ona kimse ad vermemiş de olabilir, insan merkezli bu dünyada. Yenilmiyordur belki. Çiçeği yoktur. Çirkin de kokuyorsa, ‘yabani’dir. Ama bir varlık sebebi olsa gerek, zira alabildiğine bu ottan var!

Ceviz ve nar muazzam. Ceviz sahiden yumruk büyüklüğünde yemişler taşıyor dallarında.

28 Mayıs

“Ülkemizde üretilen 49 milyon ton meyve ve sebzenin yüzde 25-40’ı üretim, dağıtım ve tüketim zincirinde kaybediliyor.” diye yazmış Vedat Milör. Böyle yazıları aslında Güngör Uras yazıyor. Keşke Milör de sık yazsa ve diğerleri de. Gerçi bana %25 ile 40 çok geniş, tarifsiz bir aralık göründü. Yine de, okura kalan dört meyveden biri daha tezgâha gelmeden çöpe gidiyor bilgisi ve TÜBİTAK’ın Metro ile birlikte giriştiği proje. İlahiyat mezunu başkan yardımcısı ya da “Cuma namazının sosyalleşmeye ve toplumsallaşmaya etkisi” başlıklı projelerin katıldığı yarışmalarıyla gündemime giren TÜBİTAK’ın hayatta olduğunun işareti bu. Sevinmemek kabil değil.

İstanbullular Urla’yı keşfetti, Duvar’da bir haber. Hemen Ayşe’yi etiketleyip paylaştım. Sonra okudum içeriğini. İstanbullu dediğin/dediğimiz kim? İzmirlisi de içinde değil mi? Şüphesiz gittiğin yere hürmet ortak menfaat icabıdır, ama İstanbul’u acaba İstanbullular mı tüketti ki?! Bunlara dair bir şey yok. İzmirliler sosyalleşsin, İstanbullular geldi şehrimizi mahvetti desin diye yazılmış diyeceğim, o kadar art niyetli değilse de. Sırf dikenlerimi kaşısın diye. Ama sahiden, kim ki İzmirli de? İzmir kimdi, kimindi diye sormaz mı kimse?!

Ötekileştirme sadece iktidara mahsus bir şey değil. Kesin bilgi.

New York Times’ın seyretme önerileri arasında denk geldim, “I Don’t Feel at Home in This World Anymore” Adı yeter. Dursun kenarda, seyretmek üzere.

Tek seyrettiğim bu ara The Handmaid’s Tale. Her an biraz daha zorluyor sınırlarımı. Her anı gergin.

Yeşil durdurulamaz bir hızla artıyor tarhlarda! Her öğün yesen bitmez. Mizunalar narin. Ama özellikle bir koyu yeşil marul var ki, şahane! Gelecek yıl biraz daha ıtırlı yeşiller de dikmeli. Tereler, dereotları, tarhunlar.

Refika’nın alay ettiği kadar var, köy hayatı bu mu diye. Cem’den rica ettim, kahvelerin yanına tonik koysun da yollasın diye. Kilere koymak üzere, niyet ettim. İçinde mısır şurubu olmayan bulmak bir iş, bilen bilir. Yapmaya da daha vakit var henüz. Bu arada ama, eksik de olmasın. Bahanem bi dolu. Kırmadı, yollarım dedi. Aklıma gelmedi uyarmak. Mühendis, neticede.

Atlamışım. Sanırsın limon yolluyor! Her birinin üçte birini kaplayacak kesekâğıtlarına yerleştirmiş, kargoya vermiş. Tabii kırılmak ne kelime, espresso & tonic’e yeni bir mânâ ekledik bu sayede! Aradım. Elbette perişan oldu, pek güldük. Ya da ben güldüm, bolca. Olmuş olan zaten. Gülmeyip ne yapacaksın ki! Ama kız vermem ben bu mühendise. Kesin bilgi. Önce gitsin Esat Bey’in yanında dursun biraz. Belki sonra.

29 Mayıs

Eren geldi. Dört beş mantar ağacı fidesi, bir bağ bahçesinden taze soğan, gül, karanfil ve lavantalardan oluşan pek hoş bir buket ve tabak dolusu dutla! Mantar ağacının ilk yirmi beş yılında hiç bir verimi olmazmış, ilk hasat yirmi beş yıl sonra yapıldığında o hasat da kullanılmaz, atılırmış. Bir on beş yıl daha beklenir, ancak o vakit alınan hasat şişe mantarına dönüşebilirmiş. Dış kabuğundan bahsediyoruz. Eren, “biz bunu süreklilik, hep burada olacağımıza inanç işareti olarak görüyoruz” dedi. Meyve verdiğini görmesi beklenmez yaşlı İngilizin “daha da gecikmeden hadi ekelim” dediği gibi bahçıvanına, biz de hemen ekelim o hâlde.

Sonra Vasıf’la düşündük. Portekiz bunun en büyük üreticisi. Hem şarap yapıyor olacaksın, kuşaklardır belki de. Hem satıyor olacaksın, kenara para koyabilecek kadar. Hem de birini kırk yıl boyunca sana bir ağacı dikip korumaya ikna edecek ve hatta finansal olarak destekleyeceksin ki mantar ağacı ormanların olsun! Sonra okudum ki, Portekiz’in ormanlarının %23’ü bu ağaç zaten ve 13. yüzyıldan bu yana önemine atıf var, korumacılık var ve şimdi de ‘çiftlikleri’. 2011’de ulusal ağaçları olarak seçmişler, çevresel, kültürel, tarihsel ve elbette ekonomik sebeplerle de.

Güzel konu. Fotoğraflar National Arboretum Canberra’dan.

Keşke daha çok böyle şeyler okusam.

Yabancı olma hissiyatım her an biraz daha artıyor. Yazıya dökeyim dedim, Karabiber’e. İki hafta oldu başlayalı. Kaan sabıra bekliyor. Yazdıkça düşünmek, düşündükçe yazmak güzel nerede ve nasıl hissettiğine dair de… Çok el alıyor! İnsanın kendi kendini önemsemesiyle alakalı belki. Kendinden bakmak, kendinden bilmek, kendine referanslı okumak ve şüphesiz yargılamak. Sürekli geri dönüp ‘ben’ hâlini kırmaya çalışıyorum. Utanç içerisinde, hadi tamam o kadar değil, ama sıkı bir mahcubiyetle… Bir o kadar da empati geliştiriyor kişi ama, bu yolda. Yani hiç yalan söylememiş biri, söylediği yalanla yüzleşmemiş, onun bedelini kendi kendine ödememiş biri, mesela, hiç anlayabilir mi karşısındakinin nerede sıkıştığını ve söylediğini o yalanı?

Derken denk geldim, Duvar’da. “Hoş bu ara çevremdeki birçok kişi gibi ben de sadece İstanbul’a değil Türkiye’ye yabancılaşmış durumdayım, kendimi buralı hissedemiyorum. Fransız devriminin öncü isimlerinden Sieyès Terör Döneminde 20 yıl kadar ortalıktan kaybolur. Sonra tekrar ortaya çıktığında bu 20 yıl ne yaptığı sorulur, o da ‘hayatta kaldım’ der. Ne kadar süreceğini bilemediğimiz/kestiremediğimiz zor bir süreç yaşıyoruz, birçoğumuz hayallerini ertelemek zorunda kaldı. Sanırım Türkiye’de çoğumuz Sieyès gibi sadece hayatta kalmaya çalışıyoruz.” Barış Tuna demiş.

Burak paylaşmış. Bugün İstanbul’un fethedilişinin yıldönümü. 564’üncü. Yazmak, söylemekten daha da tuhaf geliyor insana. Fethin yıldönümü neden kutlanır ki! Askeri bir başarı bu. İstiklali kazanmak gibi de değil yani; hani işgale, baskıya, zorbalığa başkaldırıp kendi egemenliğini kurmak değil bu ‘fetih’ denilen. Tarihi bir olay, kabul. Bir o kadar tarihi değeri olan nice şey var ama. Mesela Alexander Fleming’in doğumu. Yani kim diyebilir, devrim değil penisilini fark etmek! Bir dönem başlangıcı değildir, penisilinin fark edilmesi, keşfi demek, pardon, kimin haddine! Bahse girerim fakat Fleming’i bilen arkadaşlarımın sayısı dahi bir elin parmağı değildir. Neden askeri başarılar daha çok yıldönümüyle taçlandırılır. Nedir bu iltifat yenmeye, fethetmeye ve sahip olmaya?!

Cumhurbaşkanı 15 Temmuz’da sokağa çıkanlar Gezi’dekiler değildi, demiş. Az düşündüm niye yine diye. Kabataş’ta başörtülüye saldırdılardan, camide içki içtiler yalanına neden bu ülkeyi mağdurlar ve zalimler diye ayırıyor sürekli iktidar? Bunca yıl sonra ve sahiden alınmış en yüksek oy oranlarına rağmen, neden?! Neden bizi ayrı kümelere hapsetmeye çalışıyor? İyice iteleyip, ötekileştirip, öfkelendirdiğinde ne olacak? Eninde sonunda hepimiz burada değil miyiz?

Ben Gezi’deydim. Kızım ve kocamla beraber ve yaşadığım sürece tekrar edeceğim, kurtuluş yok tek başına. Ya hep beraber, ya hiçbirimiz!

30 Mayıs

Bu bir yıldönümü işte!

Vasıf’la İçişleri Bakanlığı müfettişlerine verilmiş ifademiz var gerçi ama, kaydı burada da olsun, hep olsun:

“Bir parkın yapılaşmasını istememek terörist yapmaz insanı.
Bir parkı savunmak için örgütlenmek, terör örgütü kurmak değildir.
Yasaya aykırı, hukuki dayanağı olmayan bir yapılaşmaya fırsat vermemek için bir parkta nöbet tutmak, çadır kurmak da anarşi yaratmak değildir...
Asla.
Bunların tümü sahip çıkmaktır; coğrafyana, adalete ve demokrasiye.”

Bütün mesele bu gayretle muhabbet kurmakta ve haysiyeti koruyabilmekte.

Fotoğraflar Açık Radyo ve NTV sitelerinden; terör nedir, nedir insanı terörize eden, nasıl değiştirirsin barışı gerginliğe... örnek niyetine.

Haysiyet.

Bütün mesele haysiyeti koruyabilmekte!

Vasıf’la bindik otobüse, Ayvalık’a indik. Bizim için bir terzi, bir lostra salonu ve bir örücü bulabilmek zaruret! Harbiye’yi o yüzden çok sevdim ben, yaşarken. Yok oluşuna tanık oldum gerçi, bir İnci Pasajı’nın ve çanta, şemsiye tamircilerinin, lostra salonlarının ve tuhafiyecilerin ve yine de bir örücüm vardı, tamir eden incecik trikolarda açılan delikleri, bir ayakkabıcım vardı yamultup durduğum topuğa şeklini verip burnunu da vurduğum, düzeltip teslim eden. Ayvalık bu bağlamda daha bereketli olur diye ummuştuk. Göreceğiz. Bugün, aldığımız kumaşlar yıkanmış, çektirilmiş ve kurutulup derdest edilmiş çantada, iniyoruz. Vasıf’a gömlek dikilecek!

Kumaşları %100 pamuklu, tiril tiril gömlekler olacak ama Vasıf’ın sevdiği gibi: slim. Örnek gömleği de bıraktık. Yarısını kaparo, gerisini teslimatta diye not aldı. Çıktık. Vasıf telefonunu bırakmış, geri döndük sonra gerçi.

Otantik’e uğradık, minderler hazır. Akşama gelecek. Döşemeciye uğradık, haftalar önce verdiğimiz iki koltuk ne durumda diye. Kesin başkasının işlerini yapıyor bu arada. Hep aynı hikâye zira. Bugün zımparasını yaptım, hafta sonuna kalmaz teslim ederim diye. Eh. Serhan tanıştırdı. Sabırlı ve uyumlu olmak için bana yeter sebep. İşini iyi çıkartsın bakalım.

Bir bakla yemeği yedim, ikinci bir tabak daha. Ben koymam, burada sıcak bakla içi yapıyorlar, yemyeşil, içine de havuç koyuyorlar. Pek tatlı. Hani baklanın tatlılığı malum. O yeşil hâlinin ama başka latif, başka muhabbetli. Vasıf da aldı bir çatal, hak verdi. Sahiden lezzetli.

Dönüşü de otobüsle yaptık. Murateli’nden Mutlu’ya geçiş yolunu pek seviyorum! Yolda dere kenarından asma yaprağı toplayan kadınlarla karşılaştık. Otobüs onlara bu kez bedava. Herkes ellerindekine baktı, kolay gelsin dedi, gülerek girdi kadınlar başlarının bağını tazeleyerek. Çok güzel. Her şey. Ben bile buralıyımdır şu an, sadece mutluluk biçimi üzerinden.

Zeytin kanunu 7. kez komisyonda! Bülent, benim haysiyetli dostum, yazmış yine, “Bitkisel hayatın ne kadar yıkıma uğratılsa da eninde sonunda geri döndüğünü, tekrar yayılmanın ve serpilmenin bir yolunu bulduğunu biliyoruz. Çok zaman alıyor ama böyle oluyor. Bitkilerin yüz milyonlarca yıl boyunca hayatta kalmak, varlıklarını sürdürmek için geliştirdikleri yöntemler, yollar, stratejiler insan aklının bilme ve anlama kapasitesinin çok üzerinde. Zeytin ağaçları biz gelmeden önce de buradaydı, biz gittikten sonra da burada olacak.”

Bölgenin yani Körfez’in zeytincileri, UZZK ve kimbilir daha kaç oda ve dernekten temsilci Ankara’dalar. Sanayi Komisyonu’nu, evet sanayi, toplantılar öncesi ikna etmeye çalışıyorlar ki maden ve sanayi yatırımlarına zeytinlikler açılmasın. Bergama hatırda. Bölge muazzam şekilde madencilerin iştahını cezbediyor. Taş olsun, altın olsun, dalıp almak için kıvranan kıvranana. Mustafa Tan beyanat vermiş, maden lobisinin baskısı bu diye. Büyük mücadele. Emanet ağaçlara hürmet etmek gerek oysa. Geçen yıl Slow Olive’de GTH Bakanlığı yetkilileri ‘hâlâ meyve veren en eski ağaç’tan zeytin getirmişlerdi. Neredeyse 17 yüz yılı görmüş bir ağaçtan bahsediyoruz. Seni beni değil, Roma’yı, Bizans’ı, Selçuklu’yu, Osmanlı’yı gömmüş bu ağaç ve hâlâ ayakta!

Hürmet.

Azıcık hürmet!

Bu arada daha güzeli olamaz, Ramazan vakti, üstelik de ikindi saatine, lokma hayırı anons etti şimdi imam! Ben yabancı olabilirim ama doğru köydeyim.

Vasıf kokuşuk yeşilleri kesmeye girişti. Bir makasımız var artık. Çarşıdaki bahçe mağazasından aldık. Orak istiyor ama Ayşenur’la var tecrübem, ta İhsangazi’de. Tarlaya terlikle girmişliğim dahil, bu işin kör cahili olduğumuza o kadar iknayım ki, orak dedikçe Vasıf ürperiyorum. Acaba neremiz kopar bu maceranın neticesinde, diye!

31 Mayıs

Eren’in çiçekleri ve dutlarına yulaf ezmesi eşliğinde kahvaltı! Daha ne isterim.

Dün akşamüstü minderler geldi. Vasıf çok mutlu. Evin eski balkonunun demirlerine inşaattan artan tahtaları çaktırdı, şahane bir daybed yaptı. Ona da minder ısmarlamıştık. Gelen onlar. Bir heyecan sabah hadi taşıyalım dedi.

Ayak diredim, biraz okumak istiyorum diye. Tutamamış kendini. Toprak arabasına yüklemiş, taşıyor. Video seyrettiğimin çok küçük bir kısmı. Sesini duymuyor insan brilliant derken, Vasıf’ın. Kendiyle pek dost. Çok, çok mutlu.

Hemen poz verdi.

Bugün yavaş gün. Bu kadar çalışmak bile fazla. Okumak ve ayak uzatmak da hak olarak tesis edilmeli bu yeni yaşamda. Bitmiyor yoksa ne ev, ne bahçe ne de yemek! Öğle rakısı dedim Vasıf’a, tamam dedi. Budur.

Felix’inki kadar hüzünlü değilse de, onu saatleri gibi oldu bu tabaklar. İki sevgili, iki tabak, zeytinler ve sarımsak. Peynirimsi yalnız, çok başarılı. Tüm ekibe ayrı ayrı aferin. Katmanlı, isli ve iki dilim yeter derecede yoğun lezzette! Ben sözde yabancılığım üzerine yazıyorum. Bu gidişle asla bitmeyecek.

Aslıhan’la rakı atışmasının cevabı geldi! Alen’le baş başa selfie. Eh. Cuma görüşüyoruz. Asmalı’da. Ramazan’da Safa kapalıymış galiba. Oysa ne iyi olurdu, Yedikule’de yapmak buluşmayı!

Sis bir canavar oldu çıktı! Gece gündüz bahçede, damda ve kuytuda. Neyse ki annem iyi eğitmiş, ıslık çalınca miyavlayarak cevap veriyor, buradayım diye. Her sefer kaybettiğimde ıslık çala çala turluyorum ve bir yerlerden çıkıyor söylene söylene. Yine ne var, der gibi. Çok mutlu. Avcılığı keşfetti! Deli gibi yiyor tabii, bir de hiç görmediğim kadar çok su içiyor. Kum kabının hâlini kedisi olanlar tahmin etsin.

Bir de siyah kedi var, yan bahçede. Bebeleri olan ve bebeleri besleyeceğim diye sıskası çıkan. İlk karşılaşmaları çok komikti. İkisi de arkalarına bakmadan birbirlerinden kaçtılar. Şimdi ama, Vasıf diyor ki, pek enteresan bir ilişkileri var. Selamlıyorlar birbirlerini. Bulaşmıyorlar. Bence Sis’in bu dam, duvar gezme hâli biraz da meraktan, orada ne oluyor. Feci cool bir kedi, Sis. Asla yaklaşıp bakmıyor, olur olmaz patisiyle dokunmuyor. Mesafeden izliyor. Bakıyor. Bakıyor. Sonra gidiyor. Bir sonra, biraz daha yakınında ama sanki ilgisizmiş gibi oturmaya başlıyor.

Başladım kaparileri toplamaya. Tarhların uzakta olanının yanında bir hayli var. Mantardan kalma bir gül makasım var. Belgrad Ormanı’nda girdiğim yerler bazen dikenli kimi sarmaşıklarla dolu, geçmesi güç oluyor diye almıştım. Kullandım da, ama hani yılda kaç kez ki, duruyor. Burada işe yaradı. Kapariler de dikenli bitkiler. Tut kopart derken şehirli ele batıyor. Eldiven ve gül makası çözüm oldu. Utanç vesikası.

Ama bahçe büyük keyif! Bir avuç bezelye ve arpa şehriyeyle yaptığın yemeği şenlendiriyor!

1 Haziran

Vasıf dün paylaşmış. Ben bu sabah gördüm. “Serkan Taycan on yıl önce sıradan bir günde çekmiş. Beyinlerimiz istisna hâlinde değil henüz. Fotoğrafta hiçbir endişe göstergesi yok, şaşırmış bakıp duruyorum, erken bir sonbahar günü, araçlar geçiyor, insanlar yürüyor ellerinde torbalarıyla…”

Ne kadar uzak şimdi. Hiç olmamış gibi. Biz hiç böyle yaşamamışız sanki. Kapısında buluşmamış, en üst katına sergiye çıkmamış, sinema günleri bilet kuyruğuna orada girmemiş, buluşmak üzere orayı seçmemişiz sanki, hiç!

Bugün artık iniyoruz pazara. Evde biraz zeytinyağlı olsun, hiç değilse. Bir fasulye için erken midir ki?

Otobüs zart diye yanımda durdu, daha evin önünde kapari toplarken ben, hadi geliyor musunuz diye. İki adım meydanda durduğu yer ama muhabbetli buranın servis biçimi. Denk geldiyse durmaktan geri kalmıyor. Hadi bindim bir mahcubiyet, bekletme Vasıf diye seslenerek. O da şaşkın bu iltifata, yavaşlayıverdi tabii. Gülerek bindik. Selamlaştık herkesle. Az ötede bir daha, yolun kenarında bir daha dura dura çıktık köyden. İnerken çıkarken birbirine el vererek. İyi günler dileyerek şoföre. Bu bir rüya değil, değil mi? Çimdikleyesim var kendimi.

Taze nohut gelmiş. Sıskam, beyaz sakalını seveyim amcam indiriyor arabadan, çocuk tezgâhlara dağıtıyor. Nasıl tutarlar akıllarında acaba, kime kaç bağ nohut verdiklerini? Her yerde taze yaprak, cins cins fasulyeler, kabak çiçekleri. Vasıf değişmiş pazarın rengi dedi. Haklı. Enginar ve bakla rengi değil artık. Erkenci şeftaliler ve can erikleri de var. Biraz boncuk ayşe aldım, biraz domates. Yemeğe katmalık. Hâlâ salatasına hazır değilim. Bizim bahçedekileri seyrediyorum da olmadılar daha, ki erkenciler. Aglaia sürekli “imreniyorum” diye yazıyor, “bizimkilerin önünde senin domatesler” ve ben bakıyorum, yeşiller hâlâ. Minicikler. Mevsim erken. Minicik salatalıklar aldık, kayınvalidem usulü hızlı bir turşu için.

Turşuyu kurduk. Begüm ölçüsü tuz ve kayınvalidemin dadısı usulü asma yaprağı ile güneş. Güneşe koyduk. Ben yarın gidiyorum, iki gün yokum. Vasıf takip edecek. Kayınvaliden her gün suyunu alıp, boşaltıp yani, yeniden üzerine dökmek gerek dedi. Bir tür oksijen katma gayreti, denkleme. Musluklu bir kavanoza koydum. Alttan boşaltması kolay olur üzerindeki yaprakları ve turşuyu aşağıda tutan taşı bozmadan, rahatsız etmeden. İki kişilik kabak çiçeği dolması yapılır mı, yaptım. Fasulyeyi de pişirdim, birazını haşlayıp da yemek isterse Vasıf diye ayırıp. Sıfır kılçık pek diriydiler. Kilosuna beş lira verdim, ama hak ediyor. Deniz börülcelerini ve deniz fasulyesini de hazırladım. İstanbul’da ölüm gibi gelir bana deniz börülcesi ayıklamak. Burada çok mu taze yoksa mevsim mi etkiliyor, fasulyedeki gibi, bilmiyorum. Çıt çıt. Hemen hazır oluyor. Akşam güzel bir masa olacak.

Dışarıdan sesler gelince baktım da gördüm. Evin önüne arabalar kurulmuş, kaldırımda bir grup insan. İndirdikleri bir basit sahne vs. belli ki akşama bir şeyler var, köyde. Çıktım kahveye. Sordum. Akşam iftar var dediler. E sormaz mı kimse kapı çalıp böyle kurarken. Yok. Zaten kahveye de kurmaya başlamışlar. Benim yabancılığım, belki de bu sınırlarla alakalı. Sınırlar hususunda, mesela kahveciyle benzeşmiyoruz. İndim, ekibin yanına gittim. Ekip başınız kimdir dedim, tuhaf bir kafa işaretiyle bir grup insanı gösteriyorlar. Anlamadım. Tekrar sordum. Ve tekrar. Yıldırım Hoca, dediler. Yıldırım Hoca diye seslenince herhalde aslen Vasıf yaşlarda ama sakallı bir bey, buyurun dedi. Sınır meselesine dair farkı sezdiğimden, derdim kime sordunuz buraya yerleşirken demek değildi, aksine kapı açmaktı, bir ihtiyacınız olursa diye. Bu evlerde ben oturuyorum diye girdim söze, gülümseyerek. Cevap beklemediğim yerden geldi. Hani, çalışmadığım… “Ama ben oturmuyorum, problem orada zaten, biz böyle güzel evlerde oturmuyoruz.”

Kendimi Harbiye’de, yeşil ışıkta caddeyi geçerken birden durmamış bir otobüsle burun buruna bulmuş gibi hissettim. Feci öfkeli. Dikenli. En yabancı.

Döndüm girdim evime. Ne hâlleri varsa görsünler, deyip.

Haber 19:05’de geldi, zeytin yasa tasarısı Sanayi Komisyonu’ndan geçti, diye. Gazeteler çok sefil. Atılan manşete bakıp haberin tam ne olduğunu anlayan beri gelsin.

Mücadele daha şimdi başlıyor, bu tasarının Meclis’ten geri döndürülmesi için gayret vermek şart ve kimsenin neyin mücadelesini vereceği hususunda yol bilmesi, yön seçmesi kabil değil böyle habercilik yapıldığı sürece.

{Fotoğraf ve videolar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında)}

bahçe, bostan, Defne Koryürek, Günlük, hayvan, Mutluköy, pazar, uyum, yabancı, yüzleşmek, zeytin