Günlük:
22–28 Aralık 2017

25 Aralık

Saat üç gibi çıktım Refika’dan. İstanbul’da şoför değişim saati. Bir elimde Sis, diğerinde bavul, mümkün değil duraktan bir araba bulmak, attım kendimi caddeye. Çok sürmedi neyse ki, biraz aşağıya, biraz yukarıya hareket edip, Şişli yönünden Ergenekon caddesine dönüş yapan otobüslerin endişe verici rotalarından kurtardıktan sonra kendimi de ki beş, bilemedin sekiz dakika sonra bir taksi durdu önümde ve atladım, bindim. Elmadağ caddesi tıkalıydı. Oyalandık biraz.

Bavul bu kadar büyük olmasaydı, Sis’e rağmen kucağımda, Havabus’ı tercih ederdim. Bu da ne tuhaf isim! Türkçe başla ama İngilizce bitir. “Havabus” diye Türkçeden okusan “u” değil “ü” olması gerek. Ama değil. “Bus” kısmını İngilizce okurken “hava” nasıl oluyor acaba? Ben “hava” kısmını Türkçe “bus” kısmını İngilizce okuyorum. Ne yerli ne de milli çıkar bundan! Neyse. Çabuk vardık Atatürk’e. Yol açıktı. Çantaları koy, sırt çantasından bilgisayarı ve telefonu çıkart, ceketi ve atkıyı da, kediyi kutudan al, kutuyu da diğerleriyle sırala. Geçtik ilk taramadan. Kediyi kutuya koy. Bilgisayar ve telefonu çantaya yerleştir, ceketi giy ki elinde fazlalık olmasın. Sırt çantasını yüklen ve hadi, check in’e.

Check in’i artık otomatiklerden başlatman gerekiyor. Gittim, T.C. vatandaşlık numarasını girdim, uçuş güzergâhı olarak Balıkesir’i seçtim ve o da ne! Böyle bir rezervasyon bulunmamaktadır diyor! Daha neler. Tekrar aynı işlemler ve netice aynı. Evet disleksim var ama özenle kontrol ederek yazıyorum numarayı. Yok! Doğrudan bankoya ulaşmam şart, sıraya girdim. Neyse ki sıraya sokan değnekçi kılıklı görevliye bir yabancı bela olmuştu, bana bakmadı bile. Sıra hızlı ilerledi. “Yedi numara” diye seslendi, bankoların değnekçisi. “Yedi numara değil mi?” diye vardım ben de.

Yedi numara komik bir adam, ilk lafı; “eyvah kedi!” Güldüm. Bavulu kaldırıp banda koydum. Kimliğimi verdim, otomatik sistemde rezervasyonumun görünmediğini söyleyip çantamdan basılı biletimi çıkarttım. “Gerek yok” dedi, sorun yok! Peki. Benim işlemleri yapacak ve fakat kedi de var, onu da çözmesi gerek. Eli karıştı, anladım. Acemi. “Uçakta bir kedi daha var, supervisor’dan izin isteyeceğiz” dedi. Ben tabii hemen diklendim, nasıl diye.

Kedi köpekle uçarken kendi biletini online ya da telefonla alamıyorsun. Popoyu kaldırıp bir THY ofisine gitmen gerekiyor. Orada, hem kendi biletini alıyorsun hem de evcil hayvanına sistemden onay alıp rezervasyon yapıyorsun.

İlk lafım nasıl yani, oldu, hâliyle. Benim acemi görevli sorun yok demeye başladı, yan kontuar devreye girip, sizin iyiliğiniz için diye beni teskin etmeye çalışırken bilmeden körükle gelmiş oldu; “nasıl yani, bileti satan THY, onayı veren THY, bu kontuar THY, uçak THY ve yine de durum netameli ve benim kendi iyiliğim için uğraş verdiğinize güvenmem gerekiyor, öyle mi?” deyiverdim. Seyretmelik bir durum. Acemi olan supervisor’ına durumu anlatıyor, yan kontuardaki görevli beni kendinden emin, iyiliğime ikna etmeye çalışıyor… “Peki ya uçamazsam?” dedim, “bir sonraki uçağa koyarız, illa uçarsınız” demez mi! Neyse ki, buna cevap vermeme kalmadan supervisor sorun olmadığını söyledi, benim biletim ve Sis’in kâğıdı kesildi ve fakat burada bitmiyor tabii iş. Gidilecek ve ‘bilet satın alma’dan Sis’in uçuş bedeli ödenecek. Benim acemi tüm işlemleri cep telefonuyla fotoğrafladı, elime kâğıt tutuşturdu ve Sis’in sağlık dosyası ile benim kimliğim dahil olmak üzere, her türlü değerli kâğıdıma el koyarak beni bilet satın almaya yolladı.

Orası ayrı bir macera!

Onlarca kişi var belki, önemli kısmı Anadolu’nun bir ucuna dönmeye çalışanlardan oluşuyor. Yüz liraların çok mühim olduğu adamlar ve kadınlar var bekleyen ve hiçbir görevli yok, durumu onların anlayacağı ve belki de kabulleneceği ya da başka bir çözüm üreteceği şekilde anlatan. Gerçek mânâda bir zulüm aslında. İktidar var, yarım pencerelerin arkasında. Bastırıyor kendini tüm şiddetiyle.

Gülümseyerek yanaştım. Burayı hızlı atlatmak isteğiyle. Çabuk çözüldü. Kâğıtları kaptım, gerisin geriye yedi numaraya gittim. Uzattım makbuzları, onları da fotoğrafladı akıllı telefonuyla. Özenle sıraladı her şeyi, bir kontrol daha yaptı. Ama olacak gibi değil. Uzattıkça uzatıyor derken arkamda davudi bir ses, “hanımefendi, bu kadar yer kaplanmaz ki!” Döndüm, kesin bir tanıdık diye ama elbette yedi numaranın yarattığı her bir set çizgi yüzümde ve çok şükür, sahiden tanıdıkmış! Uğraş’la kontrolün arkasında buluşmak üzere sözleştik, yolumuz aynı.

Yine kontrol tabii.

Kutulardan birine bilgisayarımı, telefonumu, biletimi, diğerine sırt çantamı ve ceketimle atkımı koydum. Kutudan Sis’i çıkarttım. Omzuma aldım. Hazırım, geçmeye. Memur ayakkabılarımı da çıkartmamı istedi. Peki. Galoş falan giyemem. Bir kutuya da hemen onları koydum, parmak ucunda geçtim aletten, Sis’le beraber. Diğer yanında kontrolün tabii hemen bir memur geldi, “bilgisayarı açar mısınız lütfen?” diye. Kafamı kaldırdım ama perişan; omuzda kedi, ayakkabı giymek için iki büklüm hâlimle kutularımı kontrol altında tutmaya çalışıyorum, “bir giyeyim şunları ve kediyi yerleştireyim, hemen açarım” dedim. Gülümsedi ve sordu, “yeni bir kanal var mı sizi takip edeceğimiz?” Bir kez daha baktım yerden yukarı, endişesiz ve düz cevapladım, “kanal kaldı mı?” “Haklısınız” dedi. Bir polis memuru ve ben, kontrol noktasında bir ortak kümeden muhabbet ettik. Çok endişesiz, sıradan ve hatta çok tanıdık bir tonda ve fakat usulcacık. Birbirimizi duyacak kadar.

Topladım her şeyi, bilgisayarımı da açtım, gösterdim ve yürüdüm elimde Sis, kutusunda, bavulum ve artık giymeye hâlim kalmamış ceketim ve atkım, içecek bir yudum su için tahammül edebildiğim tek yere girdim koskoca havaalanında. Bir su, bir de kızılcık suyu aldım. Uğraş da geldi bu sırada, oturduk. Laf lafı açtı. Annemden de konuştuk. Hem de yıldönümünde. Demedim tabii. Ölümün yıllarını saymak yaşama yakışmaz.

Gece eve sekiz gibi vardım. Gürol eksik olmasın, eve girene kadar yardım etti, bir eksik olup olmadığına baktı. İkimiz de emin olunca ki her şey tam, evde her şey yolunda, iyi geceler diyerek gitti. Soğuk! Eren demişti, buz gibi, diye. Biz yokken bir soğuk kaplamış köyü ve o sırada bizde soba da yanmadı. Kanepelerin soğuğu emebileceğini bilmezdim. Oturuyorsun, serinlik kaplıyor yüzüne kadar pufu sönerken yastıkların!

İyi ki Vasıf’tan önce gelmeye niyet ettim, evi ısıtmaya demiştim ama bu kadar soğuk beklemiyordum ısıtmaya.

26 Aralık

Gece yarısına kadar harlı tuttum hem ofisteki sobayı hem de salondakini. Yine de sabah ağzımdan buhar çıkıyor. Vasıf çok laf ettiydi bana, az serinlerle soba yakıyorum diye ama evi soğutmamak esas. Kırarım bu soğuğu bugün, hatta ısıtırım da gerçi. Ama soğuk hâlâ. Kalkar kalkmaz dolayısıyla sobaları yükledim yine. Sis biliyor işini, soba hızını alana kadar yatakta. Çıkmıyor. İki saatim var, etrafı hâle yola koymaya, 08.30’la Ayvalık’a ineceğim, Refika’ya bavul yollamaya.

Abdüllatif Şener, Erdoğan kazansa bile öbür dört beş yılı çıkaramaz, demiş. Bu düzende biz ne kadar gidebiliriz, Erdoğan’ın alternatifi Kılıçdaroğlu ya da Akşener mi derken beni sıkı gerdi bu röportaj. Geçen gün Önder paylaştı, son yasama döneminde, yasalar oylanırken kim Meclis’te, kim değil diye:

Otobüse atladım, Ayvalık’a indim. Yurtiçi’ne vardım ki, sistemler çalışmıyor. Dedi ki müdür, “taşımayın sağa sola, bırakın bavulu buraya ama 10.00’a doğru gelin.” E, iyi de Ayvalık’ta 10.00’a kadar ne yapacağım ki ben! Kahvaltı desen olmaz, yumurta peynir sunarlar, börekçilerde vakit geçmez, atladım minibüse Cunda’ya, zeytinli tost yemeye. İyi etmişim. Masmavi bir gökyüzü, sakin bir sabah. Kimseler yok —zira herkes içeride oturuyor. Tostumu yedim, az yürüdüm, döndüm kargoya, bavulun başına.

Ekip gelmiş, her sefer işimi gören genç kadına “toparladı mı sistem?” dedim. Güldü. “Toparladı” dedi, adresi verdim, yarın elinde olup olmayacağını sordum sağlama niyetine ve ayrıldım huzurla.

Refika’ya bavul almak da vardı tabii ama daha düne kadar merkez ev bizimkiydi, gitmesi, gelmesi, bir şey alıp bırakması kolay yerdeydi ve bavullar da hâliyle merkezdeydi. Şimdi gitmesi gelmesi bir seyahat! Kargoyla çözdük bu seferlik. Artık onun da bavulları olma vakti, galiba.

Stollen yaptım!

Stollen’le ilk New York’ta tanıştım. Sanırım gittiğimiz yıldı, 93. Zabar’s, şehrin görkemli ve eski müesseselerinden biri olmakla beraber hem bizim için pahalı hem de uzaktı, ama olağanüstü ekmekleri için arada bir o yolu tepmeye değer deyip yine de giderdim. New York usulü Yahudi çavdarı denilen ekmeğin üzerine çavdar tanımam. En güzelini de kanaatimce, o yıllarda Eli Zabar’ın dükkânı yapardı. Fırın işini o yıllarda mı büyütmüşlerdi diye düşündüm şimdi, zira hemen ardından EAT diye bir de sandviç dükkânı açtılar, yine pek pahalı ve pek lezzetli, hatta kayınpederle de gitmiştik bir sefer… Neyse. İlk stollen’imi ben bu müesseseden tattım. Kendim yapmayı denedim ve yaptım da hemen aynı yıl. Sonra nedense, aslında belli zira Vasıf’ın ilgisini çekmemiş olsa gerek, yapmadım, ta ki Ütopya için çalıştığım 2003-2004’e kadar.

Şehrin ekmekle ve ekşi maya ekmekle 80 sonrası imtihanı benim tecrübemde epey yüklü. Ütopya da bu tecrübelerden biri. Az hatırlayanı var yazık ki. Ama ekşi maya ekmek üreten, daha 2000’lerin başında Erzurum’a gidip atalık tohumdan iyi buğday ve çavdar bulmaya çalışan, Fransız danışmanı ile İstanbul’un ve Türkiye’nin sınırlarını aşmayı deneyen bir işletmeydi. Ömrü daha uzun olabilirdi, olmadı. Sebepleri bambaşka bir muhabbetin konusu. Ama orada ekşi maya hamurdan croissant ya da çavdardan simidin yanı sıra stollen de yapmışlığımız var. Her üçünün de ilgilisi o yıllarda bugünkünden epey, epey azdı.

O vakit bu vakit, stollen yapmadım. Ve şimdi vegan bir düzende gönlüm böyle bir yeni yıl lezzeti istiyor!

Hadi bakalım.

Önce kuru meyveleri ve şekerlemeleri lezzetli bir içki ile şımartmak, şişmanlatmak gerek! Her birinden 1/4 ölçü olmak üzere: Kuru üzüm, kuru vişne, (sahiden küçük) küplere kesilmiş kuru kayısı, zencefil şekerlemesi ve reçelin içinden çıkartılıp (sahiden küçük) küplere kesilmiş portakal, bergamot ve incire, bir ölçü rom ekledim. Konyak ya da portakal likörü de olur ve hatta şöyle lezzetli ve koyu demli bir çay da mümkün elbette, ama rom vardı. Rom yakışır. Bu karışımı en az iki saat kendi hâline bırakmak gerek.

Hamur biraz netameli.

Eğer stand mikser dedikleri o hamur yoğurabilen mikserlerden varsa tecrübe ya da teknik bilmek gerekmez ama yoksa, brioche yapmış olmak, onu elle yapmayı, yağı hamura yedire yedire yoğurmayı becerebilmek fena olmaz.

Önce 1/4 ölçü un ve 1/3 ölçü ev yapımı badem sütünü bir küçük paket maya ve iki tel safranla karıştırdım. Yarım saat bıraktım kendi hâline, kabarsın. Ön hamur, bu.

Sonra bir derin kaba 3 1/2 ölçü un, 1/4 ölçü şeker, bolca toz zencefil, az tarçın, biraz mace, biraz dövülmüş karanfil, iki çimdik tuz, bir limonun ve yarım bergamotun kabuklarının rendesini kattım. Ön hamurumla beraber 1/3 ölçü aquafaba (bunu ayrıca yazmam gerek, ama nohut haşlama suyu) ekledim ve yoğurmaya başladım. Hayli sert, tıkız bir hamur. Bir araya gelmeye başladığında mermer tezgâhıma aldım ve toplamı 2/3 ölçü olan ve sıvı olmayan hindistancevizi yağını kata kata bir yirmi dakika kadar yoğurdum.

Bu yağ kısmı önemli. Hindistancevizi yağını, bu iş için, daha sıvıyken küçük buz küplerine doldurup dolaba koydum. Hemen sertleşiyor zaten, sonra da her bir küpü üçe dörde bölerek hamura yedirmesi kolay hâle getirdim. Yağın, tereyağı olması hâlinde brioche’da nasıl çalışacağına vakıf olmaktan olsa gerek, aslında hiç zorlanmadım ve hatta hamur çok daha kolay kabul etti yağı diyebilirim.

Yirmi dakikanın sonunda hamurun çok güzel bir görüntüsü var, ışıltılı ve yumuşak, yapışmayan ama esnek! Bu noktada romdan süzdüğüm meyveleri kattım hamura. O şahane görüntü yerle bir oldu tabii! Bir beş altı dakika da hamur meyveleri kabul etsin diye yoğurdum. Ve tamam! Üstünü kapattım, dinlenmeye bıraktım.

İçine bir de bademezmesi koymak gerek. Bunun için bir ölçü çekilmiş bademi 1/2 ölçü pudra şekeri ile rondo benzeri bir makineye koydum ve aralıklı çalıştırarak bu karışımı hamursu bir usulde bir araya gelmeye ikna edecek kadar, ama çok da değil, azar azar aquafaba ekledim. Normalde bademezmeleri beyazdır, benimki kahverengi oldu zira ne şekerden ne de beyaz undan vazgeçtim, bu lüks yılbaşı ekmeği deyip ama bademezmem ‘ev yapımı’ diye bağırsın hoşuma gitti. Bir küçük numara yaptım, tariflerin hemen tamamı acıbadem esansı koymayı öneriyor, ben bergamot kabuğu rendeledim içine biraz.

İki saat sonra hamuru ikiye böldüm. Mermer tezgâhımı hindistancevizi ile yağladım ki kolay çalışayım. Hamurları kalın bir pide açıyormuş gibi açtım. İçine bademezmemi yerleştirdim. Hamurun yarısını bademezmesinin üstüne kapatıp, tepsime bir kırk beş dakika daha dinlenmek üzere yerleştirdim.

Fırında otuz dakika kaldılar. Çıkarken asla çıtır falan değil bu ekmekler. Pişmemiş deyip uzun tutmaya gelmez, hemen renk alıyorlar zaten. Aynı brioche gibi. Çıkınca üzerlerine yine hindistancevizi yağı sürdüm ve pudra şekeri serptim. Dört saat kadar serinlemelerini bekledikten sonra da sıkı sıkı streç folyo ile sardım. Bunların biri yarın Vasıf geldiğinde açmalık, diğeri hafta sonu, Gözdemler geldiğinde!

Okumayan kaldı mı Ahmet Şık’ın dünkü duruşmada izin verilmeyen beyanını? En son ne demiş mahkeme heyetine, “Umarım siz kendiniz gibi bir mahkemede yargılanmazsınız!” Bu kadar omurgalı, bu denli adil kalabilmek, bu zamanda, bunca adaletsizliğin karşısında… Ahmet Şık hepimize ilham olmalı.

27 Aralık

Sabah, hem de çok erken, zeytinle başladı! Tam Bartın’da, Bartınlıların istemediği bir termik santral için kesilen zeytin ağaçlarını okumayı bitirmiştim ki, Cumhurbaşkanı’nın Tunus’tan zeytinyağı ithal edebileceğimiz demeciyle karşılaştım! Şüphesiz zeytin, zeytinyağı üreticileri akıl etmezler Bartınlılarla omuz omuza vermeyi. Bartınlılar da ihtimaldir ki zeytin, mera ve kıyı yasasına itiraz döneminde dışında kaldılar, nerede daha önceki zeytin alanlarına dair kanun değiştirme karşıtı hareketlerin. Bu bizim en derin zaafımız. Bizi çaresiz bırakan yanımız. Ayrı ayrı ve yapayalnızız. Oysa Karadeniz İsyanda ile Ayvalık Ticaret Odası’nın çıkarları bir. Hem de ezelden beri!

İndim, sobaları yaktım. Her gün biraz daha iyi ısı. Soğutmamak gerek, kesin bilgi. İki dilim ekmek kızarttım, zeytin, biraz zeytinyağı. Çay yaptım. Vasıf’ın Spotify hesabından müzik açtım. Saat şöyle 9.30 olana kadar yavaş ilerleyeyim, yavaş başlasın günüm.

Kayades ne demek bilmiyordum. Nasıl tanıdık ve ne hüzünlü. Derinden idrak mümkün mü, hüznün ötesine geçip. Aynı Ayvalık Ticaret Odası ile Karadeniz İsyandadır’ın ortak çıkarı gibi; bizi de Müslüman, inançsız ya da Yahudi, her şeye ama her şeye rağmen bir tutanı tarife yarar mı?

İnsan, tuhaf varlık. Bir yandan içi katılırken, omzu çöker içine kavrulurken diğer yandan camların silinmesi gerektiğini, kedinin huzuruna hayran olup çektiği bir fotoğrafta görüyor.

Boz ayılar oturur ve günbatımını seyreder, kediler gözlerini dikip ateşi izlerken hazdan bahsetmemek kabil değil. Haz, önemli bir yanı bünyenin kanaatimce ve beslenmesi gerekiyor. Tüm zorbalığa, baskıya, adaletsizliğe rağmen dans etmek, şarkılar söylemek, muhabbet etmek, güneşin doğuşuna hayranlık duymak ya da her hilalde sevdiğine seslenmek ve el ele gökyüzüne bakmak mesela… şart! Ve biz, aynı gıdayı sefilleştirdiğimiz gibi, hazzı da ya ayıplar ya da lüksle bağlar olduk. Mizahını, şarkısını kaybedenler nereye gider acaba?

Diyorum hep, bir kediden öğrenecek çok şey var.

Vasıf geldi.

28 Aralık

Bildiğin uyku tutmadı! Niye, en ufak fikrim yok. Ve ne rüyalar! Yani, gözümü kapattığım kısa sürelerde. Kalktım. Saat daha dört! İndim sobaları yaktım. Vasıf’ın daha bir süre iş yapmaması gerek, post-op dedikleri altı sekiz hafta. Ağır kaldırmayacak, dinlenecek. Üşümemesi gerek. Bence şahane. Otursun dinlensin zaten biraz. Zaten soba işini Vasıf beceremiyor. Yakmak yetmiyor zira, güzel bir kor yakalamak gerek. Onu yakaladın mı bacayı en kısık seviyeye alıp bıraktığında içine bir kütük, muazzam güzel ısıtıyor. Vasıf’sa, yani nasıl desem, kendini ısıtan şekilde yakıyor sobayı. Oysa bir kapasitesi var bu aletlerin. Onu yakalamasını sağlamak gerek.

Çay koydum. Bulaşıkları yerlerine kaldırdım. Açtım biraz gazeteleri okumaya. Guardian’da haber, çocuklar artan bir biçimde savaş silahı olarak kullanılıyor demiş Unicef. Çapar Kanat’ın, bir üretici ve bir örgütçünün, geçen gün yaptığı paylaşım düştü aklıma, buldum çıkarttım: “Zorla, evet, darbelerle, hatta kanla küreselleştirilen dünyada rekabet; sermaye değil, emek + çocuk işçiler üzerinden gerçekleşiyor.” Sahiden de öyle. Sadece saati iki buçuk liradan ucuz işçi değil, bildiğin taciz ederek, tecavüz ederek, öldürerek. Bu son kısmın, bu dönemde, sanayileşmeyi, küreselleşmeyi, tek tip ve önemsizleşmeyi iliklerimize kadar hissettiğimiz bu dönemde, çılgınca artması rastlantı olmasa gerek!

Refika keşke çıksa gelse buraya.

Zira ezildiklerini düşünürler ama ezilene empati yapmayı pek düşünmezler.” diyor Gergerlioğlu. Beni bir hayli düşündürdü. İktidar hırsı herhalde, diye. En ihtirası yok gibi görüneninden, en cevvaline herkesin, ama herkesin derdi birinin, birilerinin üzerinde iktidarını kurmak. Belki o yüzden bu kadar ayrı ayrı ve yapayalnızız.

Vasıf’a da kendime de stollen kestim, çay koydum yanına. Yukarıya, yatağa çıkarttım onunkini. Ben sobanın yanına kuruldum. Gazetelerimi açtım. Sabahtan biraz işim var yapacak, yatak değişecek, sağın solun toplanması gerek. Pazar da var bugün hem. Artık haftada bir, o da üç saat gelen bir Sevil Hanım var, ama ona pencereler düşer ancak. Sabah sakin başlasın. Gerisi koşturmaca.

Pazara Vasıf’ı indirmedim. Hızla gidip alacağım birkaç bağ sebze var niyetimde, o kadar. Hem cumartesi ineriz birlikte, daha güzel. İndim, pazara vardım. Hâlâ üç beş patlıcan ve domates satıcısı ve tek de olsa kendini bilmez bir bakla tezgâhı var, ama gerisi artık donanmış kışlıklarını. Brüksel lahanaları, mor ve beyaz lahanalar, cibezler, brokoli ve karnabaharlar, pembe greyfurtlar, portakallar ve limonlar… Havuç aldım, kereviz, biraz Brüksel lahanası ve bolca arapsaçı, greyfurtlara dayanamadım, dört tane kaptım, marul aldım salata için, biraz da tere. Tereleri alırken tezgâhtar yine plastik torba tutuşturdu elime, “yok” dedim “almayayım, savaş sebebi bu.” Yandan oğlan çocuğu (deve kadar olmuş ama büyümemiş) atladı, “ben giderim, savaştan mı korkacağız.” Döndüm, üzerimde komik, sahiden komik bu koşullarda, beyaz, doktor önlüğü gibi bembeyaz bir kaban, “aklını mı kaçırdın sen, çoluğun çocuğun yok mu senin? Petrol için ölmeye değer mi?” deyiverdim. Hâlâ ben erkeğim, ben savaşçıyım, ben öldürürüm ruhunda vücudu, gergin bakıyor bana. “Giderim” dedi, “çocuğum da var şükür.” “Allah akıl fikir versin sana” dedim, “ölmeye değil yaşamaya bak ki göresin büyüdüğünü.” Anca o vakit anladı dediğimi. Yine de renk vermemeye çalıştı ama vücut gevşedi, gözün ışığı değişti. Ah be oğlum, nasıl gaza gelirsin sen kimbilir, diye geçti içimden. Tam o sırada yine gözü parladı, “senin gibi olsa herkes ben bu torbaya para ödemem her sefer” dedi, sevinçle. Ah aptal oğlum dedim, yine içimden, senin olduğun bu dünyada Osman iki aydır tutuklu diye hınçlandım. Tezgâhı belleyeyim de uğramayayım bir daha.

Ayrıldım.

Vasıf’la geleneğimize uygun bir çay içtim kahvede, pazarı seyrederek. Kalabalık, hiç sabah geldiğimiz zamanlar gibi değil bu öğle saati. Sanırsın yaz vakti, öyle canlı, öyle hareketli. Yine askıya çay bıraktım, tezgâh açan köylü kadınlara diyerek. Döndüm, araba beklemeye caddeye çıktım.

Eve döndükten az sonra, hem de temizlik devam eder ve ben mutfakta aldıklarımı ayıklar, yemek için hazırlık yaparken Fatma aradı, “evde misiniz, gelelim” diye. “Ayakta her şey, yarın olsa” dedim ama derken çok İstanbullu geldi sesim ama hadi geline çevirmeyi becerdim şükür. Sevil Hanım’la hızla toparlandık, çok geçmedi geldiler karıkoca, elleri dolu. “Kapıdan uğramak istiyorduk” dediler, içeri kadar sokabildik. Oturmadılar ama iki yağ getirdiler ki ikisi de birbirinden değerli! Biri ilk organik sertifikalı yağları, bu bir merhale, kutlamamak kabil değil. Ama ikincisi ders niteliğinde! Yıllardır erken hasat zeytinyağına hayran ekim sonunu bekliyoruz ailece. Refika hepimizden heyecanlı, gelen yağı kaşık kaşık içmediğimiz kalıyor; öyle seviyor ve tadını artık bir yıldan diğerine, eğer sıkıma girme ve tatma imkânımız varsa bir haftadan diğerine konuşmayı pek seviyoruz. Heyecanlı ve düşkün zeytin öğrencileriyiz. Sahiden. Ve bu yola, eksiği yok, Kürşatlar düşürdü bizi. Ta o zeytinlikteki evde bizi ağırlayıp, Şemsa’yla beni zeytinyağıyla mayanoz yapmaya ikna edip, ben çırpar Şemsa dökerken beraber bekleyip, tadıp… ne güzel bir ziyaretti o! Otlarıyla yağıyla, zeytin üreticisinin kim olduğuyla, dedikodudan içten itiraflara, muazzam bir 101 yaşatmışlardı bize. Şimdi de bu yağ! Verirken “tut” dedi Mustafa, “bak sıcak hâlâ. Az önce sıkıldı çünkü. Yani 27 Aralık zeytinyağı bu. Tat lütfen, yemek yap, kahvaltıda tat ve gör. Biz erken hasat diyoruz ama bunun eksiği ne!” Sonra da geldikleri hızla gittiler, Şubat’ta, bebek geldikten sonra aileye, buluşmaya sözleşerek.

Sahiden de tattık Vasıf’la, nasıl nefis bir yağ! Akşam yemeğimiz böyle başladı, zeytinyağı ve kızarmış ekmek! Biraz da zeytin, yanına. Salata. En son da zeytinyağlı bir kereviz yemeği. Sulu sulu. Tatlı niyetine, geç bir saatte de stollen, çayla beraber.

Bir de Refika’nın vardığını haber alsak!

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında). Alıntıların yazılışı kaynağında olduğu gibidir.}

aile, Defne Koryürek, ekmek, Günlük, kedi, pazar, reçete, tarif, yolculuk, zeytin, zeytinyağı