Günlük:
18–24 Ağustos 2017

18 Ağustos

Bahçe perişan. Bostan yok oldu. Gıdamızı yetiştirme sürecinde bu yazı ve sonbaharı tanışma olarak tarif etmiştim kendime. Hakkını verdik. Tanışma sürecimiz başladı. Sadece çok muhabbet geliştiremedik.

Toprakla muhabbet benim için çok, belki ileride “amma abartmışım” diyeceğim kadar çok hem de, önemli. Öncelikle dilimizin bana has olmasını istiyorum. Toprakla hikâyelerimi kurmak diye bir tasam var. Tanışınca belki reddedecek beni, ama o da bir hikâye. Kimi arkadaşlarımla kopuşum ortak hikâyemize sahip çıkamamamızdan ya da bir şekilde, o hikâyenin, tek taraflı oluşundan. O yüzden toprakla zamana yayılan, acele etmeyen, yavaş tanışıp, hürmetle ilerleyen bir muhabbetim olsun istiyorum. Benden vazgeçmek istemesin, hatta. Abartıyor muyum, evet. Ama işte sonradan köylü deyip geçiniz, içimden köpüren hâl bu. Sanıyorum en çok da bu yüzden, ne permakültür bilen kızım ve arkadaşlarımdan ne de işi toprak olan çiftçi dostlarımdan yardım istemedim. Neticesi de aynen tahmin ettiğim gibi oldu, heyecanlı bir başlangıç, Vasıf’la aramızda niyet ve görev tarifi kargaşası ve henüz yavaşlayamamış olmanın tüm takvim kaymaları… Bir de sonbahar var, benzer yaşanacak. Daha gün yeni!

Bahardan edindiğim tecrübe, bu sonbahar iki bostan kurmamız gerektiği şeklinde. Birini Vasıf üstlensin, diğerini ben. Muhabbet dediğin ailecek yürütülmüyor. Ya da en az birinin çok derin muhabbeti olmadan diğeriyle, ailelerin yan yanalığı sürece bağlı kalıyor. Çocuklar aynı okula gittiği sürece ya da aynı apartmanda oturulduğu kadar gibi. O nedenle, toprakla muhabbetimi, eğrisi ve doğrusuyla, kendim yürüteceğim bir bostana ihtiyacım var. Vasıf’ın “yenilmeyen şeyler” deyip ektirmediklerini ekebileceğim, yenilenlerinin ne vakit suya ihtiyacı olduğuna bizzat karar vereceğim ve çürüyen ya da kuruyanın tecrübesini içselleştirebileceğim bir bostan. Bunu da aşarsam, bahara Bostan 101’e girebiliriz belki, ailece.

Bu öbek Kaliforniya gelinciklerinden kalan bir öbek. Çiçek yok artık. Tohumları saçarken besbelli burada elimin ayarı kaçmış. Dereotu gibi yapraklar, ama renk! O renk! Sarıdan samana, fıstıktan mavi çama on dört ton (saydım vallahi) renk! Olağanüstü!

Gelecek bahar için en iyi bildiğim, bulabildiğim her türlü yaban otun, çiçeğin tohumunu savuracağım dört köşesine bahçenin.

Bu sonbaharın işleri arasında kuyu tamiri var.

Su, bu bölgenin en sıkıntılı konusu. Bizim arazimizin bir kuyusu var. Yıllar, yıllar önce açılmış. Köylü sarnıç diyor ve içinde kesin define vardır diye bakıyor. Esma Nine bana harita vermekten söz etti, ben “asıl define burası” diye yaşadığım hâli gösterdikçe yüzüme tuhaf tuhaf baktı. Nasıl bir düzen bu! Ölü soyuculuğu, değil mi, tümü? Kaç adım gerin var bu toprakta bakmayıp, öncesinde gelene, sana bıraktığı ağaca, eve dua etmeyip, aksine gömüsünü bulmak için delik deşik etmenin aklı mantığı nedir?

Çok geç etmeden geldi kızlar!

Ayşenur kapmış Gizem’i, de ki genç bir Thelma ve Louise olarak, çıkmışlar yola. Edremit’e Feritlere gitmişler, kalmışlar da. Alen’i de kapıp dün indiler Ayvalık’a, ama bana mümkün değildi. Şemsa’yı yakalamışlar. Bugün de benimle denize sözleri var. Patriça yerine yakında bir yer deneyelim dedik, Cunda’ya attık kendimizi.

Fotoğrafı Ayşenur çekti.

Bir dolu bira içtik, şuursuz miktarda patates kızartmasıyla ve hatta ketçapla yanında. Dedikodunun ötesinde dedikodu yaptık, dertleştik, akıl aldık, yara sardık. Kız kıza en şahane deniz kenarı keyfiydi, bu. Denize bile girdik. Hele denizde, benim şehir ve kırsal kıyaslamamdan ne kadar mustarip olduğunu dinledim, kızların büyük olanının. Eh. Yakından bilir beni. Onun dedikleri önemli. Niyetim, yolum ve sebebim baki.

19 Ağustos

Dün biz denizdeyken Şeytan Sofrası’nın altı yanıyormuş. Nasıl bir hoyratlık bu! Nasıl bir gözü karalık ve elbette, nasıl köklü bir gasp ruhu! Sosyal medyada hemen otel yapılacağı, yağmalanacağı post edildi. İstanbul’da yaşadığımız her adımda bunun olacağını bilerek karşıladım türlü çeşitli yağma biçimini. Ama buraya sonradan gelişimden mi, yoksa bile ede, öpe koklaya seçip yerleşişimizden mi, fena dokundu. Küçük ölçekli yerleşim biçimlerinin güzellikleri var. Yönetimde ya da kanaatte önder olanlara temas sıradan bir mevzu. Belediye başkanıyla, köyün muhtarıyla Facebook arkadaşı olmak, sıradan. Kahvede, sokakta karşılaşmak da. Dolayısıyla benim konuya ilişkin ilk post’um “burası Bodrum değil, değil mi” demek oldu, belediye başkanına hitaben, Ayvalık’ın.

Şimdi Bodrum deyince genel yapılaşma değil kastım, bizzat Güvercinlik Koyu.

Şüphesiz, bu, belediye başkanını aşan bir sürece itiraz gerektiriyor. Valiliğin ve Turizm Bakanı’nın dahi nasıl izin çıkartıldığını bilmediği muazzam çetrefilli ve hiçbir şeyin bozamadığı ilişkiler zinciri söz konusu. Yine de Mutluköy muhtarının yanan ormana ilişkin sosyal medya post’u ve belediye başkanının ulaşılabilirliği benim içimde Ayvalık’a toz kondurmama arzusunu besledi.

Yüzümü kara çıkartmasınlar, dilerim.

Sabah Cunda pazarına indik. Otobüs fotoğrafı çekmedim. Kahveye gittik, hep oturduğumuzdan başka masaya oturduk. Suratları hepsinin aşina, geldi sipariş aldı. Hep sipariş verdiğimiz değil hâliyle. “Zeytin ezmeli ve domatesli tost,” dedi Vasıf, ben de “aman, zeytinyağlı” diye ekledim. Boş boş baktı suratıma. Yok ki öyle tostumuz diye.

Şimdi, epey zaman oluyor, zeytin ezmemi alıp gelirdim kahveye ve aynen de bu tostu isterdim. Yaparlardı. Gel zaman git zaman tercihlerimiz değişti, başka tür bir tost imkânsız oldu, yemek ve biz yine gittik kahveye ve ben yanımda zeytin ezmesi taşımadığım hâlde sordum ve yaptılar. Sanmıştım ki menülerine girdi! Değilmiş. Meğer hâlâ bize özel yapılırmış, belki kahvaltı tabağına da ekliyorlardır bir küçük tabak zeytin ezmesi ama böyle bir tost, normal şartlar altında yokmuş.

Elbette ilk tepkimiz “nasıl yani?” oldu, ama anlaşıldı iki dakika içinde durum. Hep servis bölgesine düşen masada oturduğumuz diğer çalışanla istişare etti bizimki ve tostlar yapıldı. Birer de limonlu çay söyledik. Şahane!

Pazara girdik ki Mehmet dönmüş. Ama Orman kapalı. Hikâye anlatıldı, anahtar, uyuyan çalışan, gecenin geç bitişi… Eziyet gibidir sektörün bu yaz hâlleri! Alışverişimizi yaptık, zeytinciyle sohbet ettik, üç cins domates aldık, biraz da bostan patlıcanı ve birer Türk kahvesi deyip Ayna’ya oturduk. Vişne likörlerini şişelemişler. Hâliyle heyecanlandık, Vasıf’la. Acaba bizimki de olmuş mudur diye. Olmuştur dediler. Olmuştur dedik. Tatma heyecanıyla toplandık, minibüse atlayıp Ayvalık’a indik. Araç beklerken çektim fotoğrafı. İyiyiz. Şükür.

Saat üç gibi demişti, aynen de öyle geldiler.

Kanada’ya gidiyor Mehtaplar. Son turlarına bizi de katmışlar ve (Aslıhan duymasın) incirleri, geldiler ziyaretimize. Biraz muhabbet, az incir toplama, bol kahkaha, yeni hayatlarımızı rapor ettik. Daha nice buluşmalar diledik.

Etiket Hafiyesi ve Lüfer Koruma Timi anılarımın arasından Gerçek Ekmek’i seçmiş, Mehtap mayasından bıraktı giderken. Mutlu uğurladım. Zeynep ve Mehtap için çok, çok sevinçliyim. Cüneyt’e teslim her biri. Oğul zaten yolunu aldı. Güzel günler görsünler.

20 Ağustos

“Müsaadenizle Hofer’in önermesini tersinden okuyarak başka bir noktaya daha yönelmek istiyorum: Belki de, tarikatlar bir yerde fazlaca görünür ve duyulur olmuşlarsa, o yerin siyasal kurgusunda bir çatlama, çürüme, dağılma ya hasıl olmaktadır ya da zaten olmuştur. Kendimce tarikatlara, tarihsel silsileleri, gelenekleri olması dolayısıyla ‘köklü cemaatler’, Gülenciler, Süleymancılar gibi kendilerini bu silsilelere ve geleneklere alternatif olarak sunanlara ise ‘köksüz cemaatler’ diyorum. Türkiye’nin arz ettiği mevcut manzarada hem tarikatlar hem de bu köksüz cemaatlerin görünürlüklerinin ne zamandan beri tırmanışa geçtiğine bakarak Türkiye (artık Cumhuriyet demiyoruz galiba) diye adlandırdığımız siyasi birliğin ne zamandan beri bir dirlik ve düzen krizi yaşadığını, bu kriz çizgisinin hangi anlarda sıçrama yaptığını bulabiliriz belki.

Ayşe çok ama olağanüstü mânâsında çok iyi yazıyor.

Post-truth ya da hakikat sonrası zamanlarda yaşadığımız iddiası var ya, bana hiç inandırıcı gelmiyor zira bunun özellikle konu edildiği alan siyaset ise, siyasetin hakikatle hiçbir zaman arasının iyi olmadığına inandığım gibi, ulus devletlerin moderninde zaten bir dolu hakikat olmayanın temeli teşkil ettiğinin de unutulmaması gerektiğine inanıyorum, ama bunlar fevkalade savruk kanaatler. Biraz okuma yapayım dedim ve Ayrıntı’nın “Yalan” dosyasıyla karşılaştım. Hakikat üzerine konuşmak için yalandan başlamak gibisi yok. Bol okuma yapmak gereken zamanlar bunlar. Post-truth’a gelene kadar yaşadığımız çağa şahsi gerçeklikler çağı demek da kabil zira. Herkes, hepimiz kendimizden başlatıyoruz tarihi, gerçekliği ve hâliyle netiz, çok netiz yargımızda, belki de hiç olmadığı kadar. Okumak şart. Bolca. Yalandan başlamayı da ben pek sevdim.

21 Ağustos

Şaka gibi!

Yirmi gündür telefonsuzum. Hadi Berlin’deyken bu çok önemsizdi ve hadi Refika atladı yollamayı vesaire ama on beş gündür telefonum KVK’da rehin ve tüm tamir gerektiren yanı camı! Yani herkesin sürekli kırdığı, düşürdüğü, çizdiği ve dolayısıyla en çok bulundurulması gereken yedek parça! Ve yok. On beş gündür yok!

Telefon ettim, suratsızlığı erken 80’ler PTT memurlarını aratır eminim, bir kadın çıktı ve hiç ama hiçbir şey söylememeyi becerdi benim tüm ısrarıma rağmen. Kanaatimce harikulade basın sözcüsü olur, kime layık görürseniz artık. Tek öğrenebildiğim, teslim tutanağının arka yüzünde, karınca duası yazılı genel hükümler arasında, servisin yirmi işgününe kadar sürebileceği belirtilmiş(miş) ve bu süre tamamlanmadıkça benim ter ter tepinmemin hiçbir karşılığı yok(muş).

Derhal n11 ve Sahibinden sayfalarına daldım, ürünü hem de orijinal, hem de garantili, hem de otuz gün iade süreli ve hem de KVK’nın biçtiği bedelin 2/3 fiyatına buldum! Buldum ama almaya cesaret kolay değil. Ya parça o değilse. Refika telefoncusuna sordu, soramadı (ona kıyamam, gencecik bir kız, evini işini dengelerken bir de bana yetişiyor diye) ama yol belli.

Bu akşam Serhan geliyor.

22 Ağustos

Serhan’a herhalde tarihimin en vasat gazpacho’sunu yaptığım yetmezmiş gibi, deneysel ve elbette vegan olan tabağımı da kör karanlıkta yedirerek ortak tecrübemize unutulmaz bir çentik attım. Feciydi!

Öncelikle gazpacho niye kötüydü:

Ayvalık’ta keşfetmiş olmaktan mutluluk duyduğum sirkeci kadının kazığını yedim, ilk. Felaketler zinciri böyle başladı. İki hafta önce aldığım ve daha kapağı açılırken ağzını sulandıran üzüm sirkesine besbelli yeni üzüm suyu eklemiş, kısa zamanda fermente olacağını umarak belki de, bu havada ve bana söylemeden ondan verdi. Sirke sirke değil. Hafif ama hafif ekşimiş üzüm suyu. Yarım litre boşalttım domateslere ve fayda etmedi. Benim ağzımın tadı olan gazpacho olmadı. Hafif ve lezzetli bir domates suyuna döndü. İlk bu.

İkincisi karanlığın lezzete etkisini bilmiyormuşum!

Bahçe, bir saatten sonra, geçen haftaya göre daha karanlık ve bizim solar lambalar yetmiyor görmeye. Yaparken muazzam keyif aldığım chutney’im, ev yapımı ve hafif isli ketçabım, asla geleneksel ve hatta Alman benzerleriyle aynı grupta yer alamaz patates salatam… Tümü, meğer görülmeyi ve ayrıştırılarak yenilmeyi talep edermiş! Elbette bunları yanına kattığımız bir fasulye köftesi vardı ve onun, o nispeten yumuşak ve kaplayan hâline bu ayrıştırılamayan yan lezzetler, karanlığın içinde, sadece çamur oldular.

Çok yazık.

Neyse ki Serhan şahane. Dedikodusunu yapmadığımız kimse kalmamıştır. Benim ta yirmi iki yaşıma kadar indik, hikâyeleri katlarken birbirinin üstüne ve o kadar derinden ve o kadar doludan yapmamıza rağmen dedikodunun adi yanı kodudan hiç yapmadık. Hiç.

Şahane bir şans, Vermentino bulmuş Metro’da, Sardinya’dan. Akşam serin değil diye çıkartmadım. Bana kaldı. Az insan var sıradanlaştırarak bildiğini paylaşan, özellikle yemek, içmek konusunda. Serhan sanırım listemin başında gelir.

Dün niyetliydik denize ama evde ve okumak ve sükûnet imkânı bir yanda, ütüler diğer, hiç fırsat olmadı. Bugün, “kızlarla gittiğimiz plaja gideriz” dedim Vasıf’a, o da, “Kekik’i deneyelim” dedi. İndik Ayvalık’a. Oradan Cunda minibüsüne atladık. Yol ayrımında indik, başladık yürümeye. Hava sıcaktı Mutluköy’deyken, ama indiğimizden sonra Ayvalık serin ve hatta bulutlu oluverdi. İstanbul etkisi herhalde. Orada yağıp burada rüzgâr olmaması kabil mi? Neyse, yürü yürü ilerlerken denk geldik: “Yakında burada!”

Bahsedilen arazi bir zeytinlik. Zeytin buranın kutsalı. En güvenilecek olanın dahi, en hassas şekilde işleyecek olanın dahi zeytinliğe yapı koyması öncelikle buraların zeytincilerinin itirazını alıyor. Geçtim yasadan, zira onun varlığına güven bu konularda her zamankinden de düşük, iki zeytin kesilse Cunda’da, herkes ayaklanır diye düşünüyorum. Yine de çok emin yazmışlar: “Yakında burada!” Diyorum ya, yüzümü kara çıkartmasın Ayvalık. Nedense pek güveniyorum!

Yol boyunca topladım, Cunda’nın florası diye diye. Dokunmamak, bakmamak kabil değil. Cins cins yeşil, cins cins şekil, bir dolu ot…

Kekik meğer bir et lokantasıymış. Adam bize tanıtırken övünçle anlatmaya başladı, antrikot, pirzola, bonfile diye. Teşekkür ettik, durmadı. Gülümsedik. Durmadı. Hay Allah biz veganız dedik, durdu. Bilmiyorum niye durdu, zira en bilen bile bilmiyor veganın ne olduğunu sektörde, genellikle balık öneriyorlar hemen. Belki burada balık yoktur. Biz duraklamayı fırsat bildik. Vasıf hayalleri yıkılmış vaziyette önde, ben arkasında bir ot daha bakarak yol boyunca, Sedef’e vardık. Kendimize bir köşe seçtik ve oturduk. Vasıf bana baktı, “hırka versem mi sana?” dedi. Buz gibi hava. Güldük ve ısrar ettik, birer bira söyledik, bir de patates kızartması. Muhabbet ede ede oturduk. Denize gireriz her halükârda sanmıştım. Otururken iyice soğudu bedenim. Cesaret edemedim sudan çıkıp bu serin rüzgâra maruz kalmaya.

Kalktık.

Hesabı öderken kadınla muhabbet ederim diye niyet ettim, hava da ne soğuk diye. Besbelli yaralar ağır. Hani turizm felaket yılını yaşıyor diyorlar. Bu kenarda duran küçük plaj bile karalar bağlamış besbelli. Onu bir de bize sorun gibilerinden cevapladı kadın. Pek de esnaf değil belli ki, tam da demedi aslında. Biraz kaba ifade etti, demek istediklerini. Sustum.

Zor zamanlar.

Atladık yine dolmuşa, Otantik’e gittik Ayvalık’a. Bayramda Refika gelecek, Yasemin’le. Bir yatak daha olsa rahat ederler. Bir yer yatağı, sediri yapalım diye hesaplayarak çıkmıştık Vasıf’la, iki palet üstü bir sunta platform yapsak niyetiyle… Tam geldi Otantik’teki süngerler ve kılıfıyla birlikte ısmarladık. Ardından da bu başarısız günün, bari dedik, Tık Mustafa yapalım. Geçtik, oturduk. Bizim gibi erkenci iki masayla birlikte. Birinde iki kadın, diğerinde tek bir adam. Sipariş verdik, rakı da söyledik. Bol ot var. Susam ve istifnonun yanı sıra turp, deniz börülcesi ve fasulyesi… Hepsi bol bol var.

Kalkarken Vasıf olukçu sordu, tanıdık var mı diye. Sanırım Tık Mustafa’nın etrafı tenekeciyle çevrili. O yüzden. Meğer varmış. Leyla’nın otelden tanıdığımız Halil Bey bize yazdı numarayı. Hacı Halil’den aldık dersiniz deyip teslim etti. Hacı deyince Vasıf baktı. İçeriden bir başkası hemen kaptı, hacıdır diye ama kahkahayla. Halil Bey açıklama ihtiyacı duydu, “bizim buralarda herkesin bir lakabı vardır. Benim de Hacı.” “İyi” dedim. “Ben anlarım bu işten, Emirgan’da da öyleydi. Lakabımız vardı. Benim de olsun o hâlde. Bir sonraki sefere bekliyorum,” dedim. Çok güldük. Tık Mustafa’nın ekibi bana lakap düşünür de takarsa ne keyif olur aslında. Ayvalıklı olayım diye bir iddiam yok, fakat benim Ayvalık’tan beklentim muhabbet ve muhabbetin daha üst bir noktası var mı lakap taşımaktan beraberinde?

23 Ağustos

Bu ara peygamber devesinden açıldı şansım!

Geçen hafta köy yolunda, dün Cunda’da ot toplarken ve bu sabah da bahçede, hemen bir taşın üstünde!

Benim ziyaret edilmekle ilgili pek tuhaf hislerim var. Yıllar önce bir yaşlı kadınla karşılaşmıştım, Pangaltı’da, tam metro girişinin orada. Oturmuş, beyaz, küt kesim saçlarıyla beni seyrederken göz göze gelmiştik ve ben koşturuyordum yakalamak üzere treni. Zaten koşturmasam da durur muydum acaba, bilmem ki. Yine de kaldı benimle görüntüsü ve o kadar tanıdık hissetmiştim ki ona kendimi, saatler geçip oturtamadığımda, kendimi ziyaret ettiğim kanaatinde huzur bulmuştum. Ve bir başka sefer, yıllar sonra, hem de yakın vakit bugüne, bir bebek, bambaşka yönden gelen bir kadının arabasından bana bakıp ama bilerek sanki yani bana bakmak niyetiyle, kocaman gülümsemişti. Bu ve benzeri hikâyelerimde bir tür katlanan zamanlar hissim çok yoğun, izlerim kendimi kendimce ve mitolojisi işin benim içimde tekrar eder durur.

Peygamber devesi peki ne?

Okuduklarım abartacağım bir şey olmadığını gösterdi. Herkes sürekli karşılaşmış, peygamber devesiyle. 1.800 türü olması bir yana, evcil hayvan olarak beslemek dahi mümkünmüş.

İkbal aradı, Kadıköy Kent Konseyi’nden arkadaşları ile bizim köyün country club’ına gelmişler, kahvaltıya. Yanlarına gittim. Girer girmez muhtarla karşılaştım. Onunla gittik yanlarına. Oturdum, muhtar durmadı çok. Bir sohbet, bir sohbet, kafamızı kaldırdık ki dörde geliyor! Oradan bize geçtik, incir toplamaya. Bu incir harikulade. Ne çok seveni var ve ne çok da veriyor yemişini!

24 Ağustos

Ali Bey, komşumuz, geççe bir saatte geliyor, saat 8:30 otobüsüyle de gidiyor. Buranın onun asıl evi olduğuna ben ihtimal veremiyorum. Hani bağ evi derler ya, bana burası, yani komşu arsa ve içindeki ev Ali Bey’in bağ evi benim nazarımda.

Her neyse.

Ali Bey, iyi bir bahçeci. Küçücük arsasında zeytini, cevizi, bademi, kayısısı ve güzel de bir asması var. Asması bizimle sınırı olan tele sarılmış. Hep diyor alın diye. Anlamamak kabil değil. Ağaçlar bir kişinin kullanımından öte veriyor, verdiğini. Asma farklı değil. Sizden taraf sizin diye işaretledi. Çatlarız yemeye kalksak hepsini. Arada Vasıf gidiyor ve topluyor, yiyoruz. Ben gidiyorum ve topluyorum, turşu kurmaya kullanıyorum. Ama yine de var, yine de var. Dün o kadar söylendi ki Vasıf, tamam topla dedim. Sirke yapalım. Gitti kocaman bir leğen dolusu topladı. Şimdi, dedi. Şimdi yıka, dedim, kendi niyet ettiğim işlerin arasından. Yıkadı. Yıkadı da aslında üzerlerinde tek bir ilaç yok. İçerlek. Ne egzoz ne de kuş pisliği değmiş olabilir. Yine de yıkandı üzümler. Şimdi, dedi. Şimdi bırak süzülsün ve dışarıda kalsın. Niyetim yıkayarak üzerinden elediğimiz sporlara yeniden yerleşme fırsatı vermek. Biraz ekmek mayası yapmak gibi bana. Sirke yapacaksan ve sirke anası yoksa elinde, sporlara güvenmeyeceksin de kime güveneceksin!

Üçe böldüm üzümü, temiz kavanozlara yerleştirdim, biraz ezerek. İçlerine tek ama tek bir(er) nohut koydum. Ağırlıklarının üç misli su ilave ettim ve ağızlarına ince tülbent sardım. Böyle iki hafta duracaklar. Şeker hiç eklemedim. Üzümlerin suyunda var olan şekerin yetmesini umuyorum.

İki hafta sonra duruma bağlı olarak süzüp de kaldırabilirim, böyle de bir süre bırakabilirim. Göreceğiz.

Ve yarın Vasıf’la ben 25’i deviriyoruz.

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında). Günlük’ün “19 Ağustos” notlarındaki ilk iki fotoğrafın kaynağı sosyal medya ve Birgün; fotoğrafçıları bilinmiyor.}

bahçe, bostan, Defne Koryürek, gazpacho, Günlük, köy, Mutluköy, paylaşmak, pazar, post-truth, toprak, üzüm