Günlük:
20–26 Ekim 2017

20 Ekim

Yazdan kalma günler bunlar. Uyanınca havanın serin olduğu, bir hırka, bir şal alsam mı dediği insanın ama öğlene doğru çıkıp güneşte kedi gibi gerine gerine yatmak isteyeceği sakin, güzel, ılık günler bunlar. Bazen tüm şu ihtimalleri mundar eden siyasileri yok sayalım diyorum. Onlar yokmuş gibi davranalım. Sahiden de bahçede onlar yok zira. Ta ki makinemi açayım, haberlere bakayım…

Güzel yazmış Hakkı Özdal, kısaca mesele bir yetmez ama evetçiler meselesi değildir, diyor. Örgütsüz demokrasi olmaz. Örgütlenmenin hası da doğada.

Gideceğiz pazara diye, dün yapmadık çok alışveriş. Öğle yemeği alçakgönüllü bir #yeryüzüdiyeti tabağı oluverdi. Sarı, kalın kabuklu patateslerden vardı evde, haşladım kabuklarıyla. Yıllar önce okumuştum, patates kum kum dağılmasın istiyorsan kestiğinde, kabuklarıyla haşla, az diriliğini korurken süz suyunu ve sıcak tenceresinde bırak kuruyarak soğusun. İçinde ısıyla aktive olmuş su, buharıyla pişirmeye devam eder ama kum kum dağılmaz diyordu makale. Bilmiyorum ne derece haklı, ama o zaman bu zaman öyle yaparım. Bu kez de aynen uyguladım. İşliyor her sefer. Hele ardından küp küp kesip, bu kez benim yaptığım gibi, sarımsak ve zeytinyağında kızartınca bu hâl epey önemli oluyor.

Çok sarımsak koydum yine. Birbirimize kokmuyoruz ya, ikimiz de yiyince. Öyle huzurla koydum. Biraz tuz. Biraz biberiye, bahçeden (ay evet, biberiyeler ölmedi) biraz da karabiber. Isınmış bolca zeytinyağına attım patatesleri. Patates kızartması değil bu, hani home fries dedikleri gibi tavada çevirme kızartması. Patatesler kum kum olmadığı sürece, şahane. Olmadılar.

Şimdi, bu sarı patatesler aslında kızartma için ideal. Normalde sadece kızartsam, hiç tasam olmaz ama önce haşlamaya kalkınca, yapan bilir, dağılıverirler genelde. Bu kadar tantana o yüzden yani.

Yanına salatayı Vasıf yaptı. Kırmızı lahanayı ince ince dilimledi. Tuz ve limon suyu kattı, az da zeytinyağı. Ben haşlarken, kızartırken vesaire bekledi salata. Bu arada yumuşadı, ama çok değil. Az suyunu saldı. Biraz daha zeytinyağı ve tere yaprakları kattık hazır olunca patatesler. Sıcak, çıtır dış, yumuşak iç patatesler ruha merhem zaten. Salata da ağız tadı oldu. Diri, ağzın her yanını başka uyaran, iddialı bir salata.

Vasıf içmiyor ama ben öküzgözü suyu kattım yanına.

Cumhuriyet canlı blog açtı. Gelişmeleri saatiyle veriyor. 16:25’de mahkeme Semih Özakça’nın adli kontrol şartıyla serbest bırakılmasına karar verdi, ama Nuriye Gülmen’in tutukluluğuna da devam. Mahkemeye gelmeden ifade vermeyi reddettiğinden mi acaba diye geçti aklımdan bir ama mahkemeye onlar getirmediler kadını zaten diye susturdum tabii. Nuriye’nin 24 Kasım’daki mahkemeye hazır edilmesi kayda geçmiş. Avukatlar itiraz etmişler, “Nuriye ölür”, demişler. “24 Kasım çok geç…”

Yan, yani komşu binaya tayfalar geldi.

Kamyon ve minibüsle geldiler. Uydu çanağından çamaşır makinesine tüm düzenleriyle. Profesyonelleşmiş mevsimlik işçiden daha ağır bir örnekleme var mıdır acaba durumumuzun aynası olsun!

Kadınlar çamaşır leğenlerinde çimento karıştırarak içeriyi onarmaya giriştiler. Tüm bu eşya ve tüm bu kadar insan iki ay zeytinde çalışırken nispeten bildiklerine yakın yaşayabilsinler diye… Okul yaşında oğlan çocukları var, adamlar yatıyor, gökyüzüne bakarak. Kadınlar çalışıyor. Çocuklar merakla köpekleri soruyor, bizi izliyorlar. Mahcup ve belki de biraz oyuncu bir gülümseme ile. Yani, herhalde öyle. Gülümsedikleri kesin bilgi, gerisi benim yakıştırmam. Tanımadığımız, bilmediğimiz kodlarla döşeli dünya. Ve yan yana komşu yaşayacağız. Vasıf, “kütüphane katının perdelerini takalım” dedi. Takalım peki. Onlar geldi diye, ne ağır bir niyet bu.

Perdeler takıldı. Yerlere sürünüyorlar. Yıkanınca çekecekler biliyorum ve fakat önce yıkayıp çektirip sonra assaydık diyemiyorum. Taktık işte.

Su deposu hep açık. Sinirime dokunuyor zaten. Evet, Vasıf sürekli inip çıkmak zorunda, zira hidrofor ne bela şey oldu, asla ittirmeden çalışmıyor. Yine de o kapak var ya, kapaksa kapalı durmalı bana. Hep açık oysa. Herhalde komşulara bariyer yaptık diye, perdeden, perdeleri aylar sonra şimdi taktık diye, o kapak daha da açık göründü gözüme. Kapatayım dedim. Belki bir metrekareye yakın. Yok yok, olsun olsun 80 × 80 cm. Öyle bir demir kapak. Kapatayım derken elimden kaçtı, diğer elime çarparak kapandı. Hemen gördüm kan fışkırdığını. Diğer elimin parmağıyla bastırdım üzerine. Bahçenin kenarına oturdum. Seslendim Vasıf’a.

İlk iş azarladı tabii. O arada sakin durmaya çalışıyorum. Ben de paniğim aslında. Hiç gelemeyeceğim şimdi ne yaptığım üzerinden diskura. “Sus” dedim. Önce bir el havlusu getir, durumu görelim. İç dış sıkı birer yarık. O kadar. Şükür. Parmak tam. Yara bandı çözer mi diye tarttık bir. Eczaneye gitmeye karar verdik. Sonra saatin geçliği bizi belki son ama kesinlikle daha zeki ihtimale, Ayvalık Devlet Hastanesi’ne gitmeye ikna etti. Ne Gürol ve ne de Gökhan müsait değilmiş. Vasıf dese hastaneye diye, koşar gelirler gerçi ama o da böyle mırıl mırıl, hani sanki yemeğe inecekmişiz gibi araba soruyor. Beğenmediğimden değil. Ayvalık, “Defne elini kaptırmış” diye dalgalansın istemem. Ama bu da çözüm yaratmıyor gibi. Sonunda Meydan Taksi’yi aradı. Ona da demedi tam, lakin araç var tabii ve geliyor. Yani acil dese uçar hepsi gelirken de, şimdi tabii dakikalar bize de uzun.

Vasıf topladı beni, kapıları kapattı. Beklemek uzun geldi evde. Meydana çıktık. Kayhan’a da sormuş bulundu araba, dolayısıyla meydanda biraz geçmiş olsunlandım. Öğleden sonra görmüştüm jandarmayı ve itfaiyeyi, duman görünmese de yangın olduğunu anlamıştım civarda bir yerlerde. Baktık onlardan kalan ekip de kahvenin önünde, az hoşbeş derken, makul usulde “ben bırakayım sizi” dedi. Ben “araba geliyor” dedim ama Vasıf kabul etti. Yolda yakalarız. “Yolda kim kimi durduracak, bekleyelim” hissim, işi Vasıf’a bırakmaya yenildi. Bazen bırakmak gerek dedim kendime. Haklı çıkacağımı bilsem de.

İlyas’mış doktorun adı. Dikiş gerek dedi. İğneler yaptı, ağrı kesici. Davul gibi oldu parmağım. Ama epidural gibi. İpin geçtiğini hissediyorsun, acı yok. Köyün girişinde arazisi varmış. Ayaküstü bir ahbabının arsasını pazarlamayı denedi bize. Olsun. Bölge bu.

Yolda kaybettiğimiz taksi bizi hastaneden aldı, eve bıraktı. Yorulmuşum.

Ayvalık Devlet Hastanesi acil servisiyle ta yaz başı tanışmıştım ilk. Lavanta topladığımız günün akşamıydı Eren’de, bir alerjik kaşınma başladı gece yarısı ve ne yapacağımı bilemeyince yine Meydan Taksi’den bir araba çağırıp gittiydim. Kaçtı döndüm eve hastaneden hatırlamıyorum ama, Şemsa’nın babası gelecek sabah kahvesine diye panikleyip yedi değildi herhalde alerjiyi mazeret ilettiğimde. Bu gece de Çiğdemler geleceklerdi, ben elime su deposunun kapağını düşürmeseydim.

Neyse ki bu kez mazeretim 3 + 2! Bir de bana fena atarlanan bir Vasıf…

21 Ekim

“Nuriye’nin görüntüsü, bakmaya cesaret edilemeyecek kadar kötü” demiş Veli Saçılık, İrfan Aktan’a verdiği mülakatında. Boşuna değil besbelli yoğun bakıma almaları. Herhalde hepimizin korktuğunun yakınlığına devlet de ikna. Mahkemeye getirilmemesi de bundan belli ki. Herkesin var vicdanı zira. Erimiş bir kadından daha yüksek sesli bir çığlık olabilir mi adalet aramaya?

Pazara indik. Sözde Ayna’da yapacaktık kahvaltıyı. Vasıf şöyle bir baktı pazara, sanki ordu doyuracağız, “henüz kurulmamış gel kahveye oturalım” dedi. Anlaşıldı. Ismarladık tostlarımızı, çayımızı da içtik. En azından Vasıf mutlu.

Alışverişlik bir niyeti yoktu zaten, az dolandık tezgâhları. İki armut, bir ayva, soğan ve patates, üç de limon. Öyle. Bugünlük aslında.

Ayna’da yine kahve içtik sonra. Sokaktaki yansıma iyi göründü gözüme, parmak göstereyim dedim her türlü kazaya belaya. Eve dönüşe mısır bulamacı var zaten. Atladık Ayvalık’a döndük. Gözlüğümü aldık, tamirden. Vasıf’ın bir ceketini daha bıraktık temizlemeye. Bir de klima işimiz vardı, onu hallettik. Yan ev üst kat soba mı, klima mı diye aylar süren değerlendirmeyi klima kazandı.

Makul.

Makul, zira ayda birkaç gün kullanılan bir alan bu. Sobayı kullanmayı bilen birinin kalacağı o günlerde kesin olmadığı gibi, sobayı önden yakma ve alanı ısıtma hususu bazen epey müşkül bırakabilir insanı. Klima, her ne kadar beğendiğim enerji türünü kullanmıyorsa da burada, başlangıcında hayatın havayı ısıtma hızıyla epey bir çözüm olabilir.

Aldık.

Hemen adam da yollayacaklar. Sadece bizim duvarların kalınlığı meselesi var, düşünmek gereken. O duvarları delebilecekler mi?

Ankara’dan aldığım mısır unları bunlar. Üç cins vardı, üçünden de aldım. Biri bildiğin mısır unu, diğeri biraz daha irmikimsi, üçüncüsü kalın epey. Hani yulaf ezmesi gibi. Yarı yarıya karıştırdım irmikle ezme kabalığındakini ve akşamdan suya koydum. Ocağın pilotu da altında. Yani ısına ısına şiştiler. Pazardan gelince az daha su ekledim, biraz da taze adaçayı. Kıvamı yakalayıncaya dek pişirdim ama uzun da sürmedi tabii. Üzerine zeytinyağında sarımsak çevirip, bugün pazardan aldığım reyhanları da kattığım domates sosumda pişen nohutları ekleyince (hah, bir satırda reçete) oldu mu sana yemek!

22 Ekim

Bugün, benim tarihimde çok değerli gün. Bir adam ve altı kadın, İstanbul Su Ürünleri Hali’ne girdiğimiz o ilk günün yedinci sene-i devriyesi. Ardından neler neler yaşanmadı ki! Her türlü, hatta her döneme özel biçilen adlarla her türlü hıyanet ithamı ve her türlü tehdide karşılık, bir miktar işbirliği, az biraz kavrayış ve bolca gayret, bolca…

Şimdi geri dönüp bakıyorum su ürünleri halindeki naif halimize, gayretimizin ardındaki sebeplere, her şeye, herkese rağmen vazgeçmeyişimize… Az gittik uz gittik, bir de dönüp arkamıza baktık ki bir arpa boyu yol gitmemişiz diyorum. Herkes çinekop yemeye devam etmiş, uskumruyu otuz yıl sonra döndü deyip talan etmekten geri durmamış, kimsenin boğazına dizilmemiş parmak kadar balıklar…

Yine de denedik mi, kendimizden ötesine ilaç olmayı denedik mi? Denedik.

Şükür.

Taze kuru fasulye pilakisi bu. Kabuğu sert mi sert, o yüzden besbelli asla taze bulunmaması kuru fasulyenin. Al, ayıkla. Hemen haşlanır demişti perşembe günü pazarcı. Almış ve Vasıf’a ayıklatmış, haşlayıp kaldırmıştım. Sirke, limon ve zeytinyağından sosunu yaptım. Fasulyeleri attım içine ama önce kaynar suya atıp içlerine kadar ısınmalarını sağlayıp. Haşladıktan sonra suyuyla kavanoza koyup dolaba kaldırmıştım zira. O hâliyle asla bir araya gelmez sosuyla. Neyse. Isınırken fasulyeler soğanları kestim piyazlık. Önce nasıl keseceğim dedim bu elle, ama Vasıf’a kesmeyi anlatmaktan daha kolay geldi. Zorlanmadım da sahiden. Çatal kaşık tutmayı beceremiyor elim, ama bıçak tuttu! En son da Ferit’le Gudrun’dan kalan son domatesleri dilimledim. En alta domates, üste soğanlar, en üstüne de sosa doymuş ılık fasulyeler. Karabiberle taçlandırdım, birer de kızarmış ekmek dilimi… Daha ne olsun! #yeryüzüdiyeti bu.

23 Ekim

Bugün yol başlıyor. Balıkesir-İstanbul ilk ayak. Ama öğlenden sonra. Ve gün epey yüklü. Dün klimayı takamadılar, ellerindeki araç uygun değilmiş, delemediler bizim 60 cm duvarı. Emin Usta arandı. “Tamam” dedi, Emin Usta. “Sabah gelirim”. İstanbul’da güvenmem sabah gelirime, burada hiç yok güvenesim zira ehlikeyif herkes. Bir çayı, bir sohbeti var herkesin, tamamlamadan kalkmayacağı… Ama geldi! Vallahi de geldi!

Koskoca makine. Takılacak duvara ki, delsin. Vasıf da geçti yanına. İçeriden mi delelim, dışarıdan mı, bir değerlendirmeden sonra içeri karar kıldılar. Su, pislik her şey olacak. Kaçtım. Vasıf orada nasılsa. Ne kadar kâbus olsa, olmaz. O tutar dizginleri.

İki saat sürdü. O arada servis de geldi, birlikte taktılar klimayı. Çalışıyor anladığım ama gidip bakmadım. Vasıf “tavan dahi battı” dedi. Emin Usta çözer miymiş ki dedim, “aklımda” dedi. “Aklımda benim de, soracağım.”

Emin Usta İvrindili çıktı. Buradan değil. Buraya yerleşmiş ama. “Kimse yok çalışmaya” diyor, o yüzden yalnız çalışıyormuş. Bizdeyken arayanları oldu. İşi bol belli ki. Yine de benim döndüğüm pazara ok’leştik, gelecek, boyayacak duvarı, tavanı.

İyi bari.

Kış öncesi, belki Gülçin Hanım’ı da kapıp gelsem mi, dönüşe. Nisan-Kasım arası fena idare etmedik iki başımıza. Bir büyük temizlik yapsak el ele, kışı da atlatırız belki böylece.

Abdülmecid Efendi, oğlu Ömer Faruk ve kızı Dürrüşehvar’ı harita başında tarih dersi çalışırken resmetmiş. Hani, şu, köşke adını veren Abdülmecid Efendi. Hani dört beş adamın bastığı sergiye evsahipliği eden… Hani, çıplak insanlar ve hayvanların hakaret sayıldığı. Üzerine az dinlemedim Vasıf’tan. İmparatorluk olmayı, harita okumayı, bu resmin öznesi bir veliahtın, dağılan bir coğrafyanın okumasını… “Anı/Bellek”e kapak da seçmişti. İçindeki yazıyı ben bulamayınca arşivde, Sezin paylaştı. Tam şurada.

Ama bunlar dünün hikâyeleri. Eski dünün.

Yeni dünde, Abdülmecid Efendi Köşkü’nde sergilenen Ömer Koç koleksiyonu eserlerine saldırının kışkırtıcısının Abdülmecid’in bilmem kaç kuşak sonraki yeğeni olduğunu iddia eden Nilhan Osmanoğlu olması var.

Kayıpların hangisine yanalım, yoksa bunlar daha da eski dünde vardı zaten deyip omuz mu silkelim… Bilemiyor insan. Bildiğim, böyleleriyle dünya daha sert, daha kavgacı, daha tekdüze ve hüzünlü.

Evden çıkmadan kalan adaçayını kurumaya astım, reyhanları masaya dağıttım, onlar da kurur böylece. Gudrun’un verdiği biberler kurumuyorlar kolay. Gölgeye çektim. Kurusunlar ki tohumlarını alabileyim diyorum. Ben gelene kadar bakalım, belki kururlar biraz daha. Kalan fasulyeyi limon kabuğu, sarımsak ve karabiberle (biraz da limon suyu, şarap yerine) makarnaya kattım, az kalmış tereyi de unutmadan. Leziz oldu. Daha ne çok örnek çıkar aslında #yeryüzüdiyeti’ne. Buralar zira hep yeryüzüne yakın. Mesele uzağa düşen şehirde. Oradayken aynı ben, böyle pişiriyor muydum acaba? Yoksa özendiğim daha çok malzeme mi vardı… İkincisi sanki.

Oturduk taşın kenarına Vasıf’la. Tüm ustalar gittikten sonra. Yedik. İyi de geldi. Bu fasulye lezzetli. Almalı, dönüşe.

Şimdi hazırlanıp çıkma vakti, Sis kutuya, eşyalar aşağıya. Kapılar kontrol edilecek. Yol var, önce İstanbul’a.

24 Ekim

Dün gece gördük Refika’yı. Evdeydi, off günüymüş. İşimizi tamamlayıp, Perim’e de denk geldiğimiz muhabbet ve kahkaha dolu bir on dakika ertesi, bir şişe erken hasat yağ kapıp Zeynep’ten Kurtuluş’a vardık. Evden kaptık, çıkardık. Yemeğe gittik birlikte. Lafladık. Dedikodulaştık. Başka türlü bir usule gidiyor artık. İzin ister gibi sormuyor sorduğunu, fikir almak üzere soruyor ve dinliyor da. Dinliyor derken, dediğimizi uyguluyor mânâsında değil. Duyuyor. Görüyorsun yüzünden, tartıyor. Paketliyor. Kategorisinde bir alana yerleştiriyor. Gerekince çıkartacak, düzen zaten böyle kurulur. Savunmada ve itirazda değil. Bildiğini okuyacaktır yine de şüphesiz, ama bildiği de kategorisinde bizim dediklerimizle yan yana olduktan sonra, daha geniş bir saha bu.

Sabahın köründe kalktık, Vasıf’ın randevusu var. Takıldım peşine. Neme lazım. Soracağı soruları unutur diye değil de, yani. Ya gerekirsem. Refika’nın randevularına girmeyeli kaç yıl oldu yoksa, Vasıf’ı takip sebebim bu değil asla. Ve iyi ki de gitmişim. Sigorta saçmaladı. Bunca yıl, bu kadar harcama sonrası kuru bir olur böyle hatalar durumunu kabul etmekte zorlanan bir ben miyim acaba? Masadaki çalışan kızları bile hastanenin, “oluyor inanın” dedi. “Yerli ya da yabancı firma da fark etmiyor, inanın” diye ekleyerek.

Ben hiç niyetli değilim ikna olmaya bu usule.

Beklerken Vasıf’ı CNN Türk sabah haberlerine takıldı gözüm. Buyrun! Geçen yıl aynı dönemle kıyaslamada %50 daha az balık, diyor… Niye acaba?! Döndüm eve, Google’ladım, acaba kim ne haber yaptı bundan diye.

Bu tarama son yirmi dört saat taraması. Hiçbiri eski değil. Teker teker aradım, açtım, okudum. Nedir yani, muhabirler kafalarını suya daldırıp mı sayıyorlar balığı da böyle farklı haberler?

Ayrıldım Vasıf’tan. Bir turlayayım, diye İstanbul’u. Özlemediğim açık ama, belki…

Öğlen için sözleştiydik Ayşenur’la, yemek için. Ne zamandır gitmiyorum, yemek asla vegan olmadığından aslen. Özlememekten değil. Şemsa illa peynir ya da tereyağı, o da değilse ançuez koyuveriyor etsiz olanlara da. Eksilterek yapılan da aynı şey değil. Hem mutfağı oyalıyor insan, hem de yemeyi istediğim yemek değil bu. Civan’da mesela halihazırda bir dolu sahiden vegan ve sahiden şefin istediği gibi, niyet ettiği gibi tabak varken ve olmayanı da eksilterek değil, yeniden düşünerek üretebilirken; ya da Mehmet’in ekibi, aynı masada, aynı görünen iki tabağı tümüyle farklı diyetlere göre kurgulayabilirken, Şemsa’da o tabaklar eksilerek ancak vegan. Benim kandan zira Şemsa. Başkası istedi diye yapamıyor. Onun gönlü düşecek ki yapsın. Anlıyorum. Sahiden anlıyorum. Benim gidişim dükkâna ama beni de ekibi de yoruyor bu sebeple. Değmiyor. Bu kez ince kıyılmış yeşille beraber bir çıtır yemek niyetiyle seçtim Kantin’i, Ayşenur da peki dedi. Ne vakittir oturmadığım masasına oturdum. Midem küçülmüş lakin. Ne çıtırı ne de salatayı bitiremedim. Güzeldi.

Begüm’ü gördük, Melis’i, Fuat’ı, tüm Ayvalık ekibini diyeceğim, Ali ve Emine hariç Kürşatları… Sonra eve döndüm. Vasıf’la buluşmaya ve yola çıktık yine. Bu defa Beyrut’a.

25 Ekim

Dün gece çok uzun sürdü pasaport kontrol!

Uçak boşa yakındı. Yayıla yayıla oturdu herkes. Üstelik 2 + 4 + 2 yayılımında koltuklar, Boeing bilmem ne, Vasıf’a sorsan söyler şimdi. Ben bilmem fakat. Büyüktü uçak. Kesin bilgi. Ve boştu. Ona rağmen bir saatten fazla sürdü bavula varmamız, pasaportu geçip! Önümüzdeki herkese bir beş dakika kesin ayırdı memurlar. Az değil. Biz ise hemen geçiverdik. Hafiften gülüşerek memurla, hatta. Niyesini merak ettim. Kim girerken sakıncalı acaba. Vasıf belki Suriyelilerdir dedi. Malum Lübnan kendi nüfusuna oranla çılgın bir rakam kabul etti, kıyaslamayla biz kimiz. Yine de kesmedi beni bu açıklama. İnsan merak ediyor, niye bize bu kadar hızlı, diğerlerine evrak ardınca evrak diye.

Sabah kalktık. Ben ful yedim. Bol bakla ve nohuttan. Yanında çay ve Arap ekmeği dedikleri yassı ekmeklerden, pitamsı. Vasıf yulaf ezmesi yedi, badem sütlü ve muzlu. Yeşil çay içti. İşi var aslında, onun için buradayız ama bir kırk beş dakika çalışıp çıkalım yürüyüşe dedi, Anton’u da kattı yanına. Çıktık sokağa. Benim burada epey ahbabım var aslında. Kemal’den Barbara’ya… Hiçbirini aramadım, haberdar etmedim. İki gün geçireceğim hepi topu. Olmaz. Sığmaz onlar, ben ve Vasıf. Bir başka sefer belki. Dolayısıyla kendi niyetlerim var. İlki bir fırın.

Bu fırın, tüm diğerleri arasında benim man’oushe’unu tatmak istediğim fırın. Man’oushe ya da bizim okuyuşumuzla manuş, za’atar dedikleri bir ot ve baharat karışımına katılmış susam ve zeytinyağı ile sıvanmış tandır ekmeği. Çoğul hâli. Tekine ne dendiğini hatırlamıyorum, manuş aşağı manuş yukarı, onu öğrenmeme gerek kalmadı. Bizde nasıl ki çorbadır kahvaltı ya da simit ve peynir. Burada da manuş yeniyor. Üzerine peynir koyanı da var, labne, et koyanı da var, çiğden ya da tandır edilmiş. Ben ilk kez Barbara’nın elinden yemiştim. Kitabından denemiştim de yapmayı. Ama görme derdim büyüktü. Yapılışını. Hani sokakta yendiği hâlini.

Bulduk fırını. On metrekare ya var ya yok. İki kişi arkada fırında çalışıyor. Bir adam telefonda ve kasada. Bir de gidip gelen, paket taşıyanlar var ki çalışanlar mı yoksa müşteri mi, kestirmesi zor. Birer tane istedik. Yaptılar. Yedik. Güzel tabii, ama yetmez. Dükkân küçük, dolayısıyla çıkmıştık dışarı. Geri döndüm. Muhabbet ettik biraz. Burada herkes birkaç dil biliyor. Konuşmak kolay. Arada karışan şeyler var, multigrain dersen anlamadıklarını multicereal diyince anlıyorlar. Öyle farklar. Ama muhabbet başladı mı zaten kolay. Başladı. Dedim ben yarın geleyim, sabah. Kaçta açıyorsunuz. Beşte dedi, öğleden sonra üçe kadar. Beş erken dedik, gülümseştik.

Yarın.

Ayşe ırkçı olduğu için ‘arapsaçı’nı kullanmak istemediğini yazmış, arada ona denk geldim. Arapsaçı acaba ot mu, diye düşündüm. Olabilir yani. Geçen hafta aldığım arapsaçı minibüste az yer kaplamadı, oraya buraya sarkarak, diye düşündüm. Ama herhalde ot değil, kıvırcık zorluğudur tabii. Hakkı var Ayşe’nin. Gönlüne göre dost versin. GDO ile ilgili yazarken bile kırmamak, adaletli olmak için çalışan güzel arkadaşım!

Sergi gezdik, iyi bir tane değildi. Yani işlerin yan yanalıkları bağlamında insanda en ufak bir heyecan uyandırmayanlardandı, ama bir iki tanesi ilgimi başka çekti. Son 60 yılda 160 defa yerle bir edilen bir köy ve aidiyet bağlamında mezarlıkların belirleyiciliğini konuşan bir tanesi, mesela. Forensic Architecture diye bir ekibin işi. Durdum düşündüm. Aklıma “Referandum, Kerkük, Melih Gökçek’in istifa yolu, Baykal’ın beyin röntgenleri, Kavala’nın gözaltına alınması, imamların nikâh hevesi, ABD vize krizi derken Türkiye’nin gündemi her zamanki gibi akıl almaz bir hızda ilerliyor. Bunun bilerek yapıldığını sık sık düşünmeden edemiyorum.” diyen Aris Nalcı geldi. Hayat başka türlü sorgulamalara, pratiklere nasıl da kapalı ülkemde, diye. Kendine kavruk. İçine içine. Bir de gidene sallanan parmaklar yok mu? Gitmeli herkes oysa, şöyle ufuk bulmaya...

Yürüdük, uzun uzun. Beyrut’un epey güzel bir bölgesinde. Bir dolu ağaç, olağanüstü evler ve ima ettikleri yaşam biçimlerinin içinden geçe geçe.

Bir evi çok beğendim. Kırık dökük yanlarıyla belli ki elinde avucunda kalmamışların. Ama bir güzel ruh var ki devam ediyor. Yaşam kalitesi artık iknayım, satın alabilme kabiliyetinle alakalı değil. Taş üstüne taş koyarcasına, kuşaklar boyu inşa ettiğin bir hayata bakış, hayatı karşılayış biçiminin devam edip edememesiyle alakalı. Hani derler ya, analı babalı büyütsün. Ben de dileyeceğim, anandan gördüğünden eksiğe düşmeyesin. Ve bu ne araba, ne de çul sırta geçirilecek. Ben günbatımından keyif almaya devam eden bir Refika’nın hayatının kızıl günbatımlarıyla şenleneceğine eminim zira. Evinde güneşe doğru bir koltuk hayal edeceğine ve yorgunluğunu orada atabileceğine. Bu evler, Beyrut’ta gördüğüm bu evler bana şehrin dayanma gücünün yaşam biçimini koruyabilmekten geçtiğini ima etti. Hani diyecek okuyan, amma da attın. Yirmi dört saat olmadan mı bu kesin kanaat! Doğru tabii. Ama hani, konuşuyoruz işte. Kimse de yük altında değil ya, kanaatim böyle diye!

Dönüp düşünüyorum memleketi, her kovduğumuzla biraz daha anamızdan gördüğümüzden eksik yaşıyoruz oysa…

Evi ister istemez fotoğrafladım durdum. Bir adam Vasıf’la konuşmaya başladı, galiba Fransızca. Uzaktım, tam duyamadım. Oradan döndüler İngilizceye. Binayı niye fotoğrafladığımı sordu sanıyorum. Orada oturuyormuş. Vasıf hangi yıl yapılmış diye sordu, 50’ler dedi adam. Vasıf sonra söylendi, “50’lerse ben de Vasıf değilim”. Ona belli ki daha erken göründü. Ben ısrarla çok güzel olduğunu anlatmayı denedim adama. Adam yılmış, “yaşarken değil” dedi. Belli ki düşmüşler maddi bağlamda. Herhalde altyapı dağılmış. Yoksa nasıl güzel olmaz ki yaşamak bu binada? Adamın muhabbete giriş biçimi, vücudunu tutuşunu düşündükçe, altyapısını toplayamadığı hâlde bu evde oturmasa, bu eda nasıl yaşardı ki ruhunda?

Öğlen yemeği Tawlet’de yedik. Abu Kassem’ın za’atar’ından aldık, sumak da ve biraz gül suyu. Tawlet’i anlatacak yeni hiçbir şeyim yok. Olağanüstü bir proje ve düşündürdü; iyi bir şey yaparken, o iyi şeyi yapmaya emek harcayanların ekmeklerini kazanması neden ayıplanır bizde diye. Ayıplandığından belki de çıkmıyor böyle zeki işler. Böyle işbirlikleri. Böyle çözümler. Aynı hissiyatı Barbara’nın çorba kitabında da edinmiştim. Ne iyi, şahane adaletli bir proje kurdu ve kariyerine, ekmeğine de katkısı olacak. Bu doğru bir denklem diye.

Bir de dükkân var bulmak istediğim, orada olduğunu umduğum başka bir za’atar var zira aradığım. Yolda zeytinciyle karşılaştık. Kasalar dolusu yeşil zeytin ve vitrininde yağlarla. “Bu erken hasat mı” dedim, “evet” dedi. Diğeri, eski yağ. Su gibi şeffaf olana zeytin çiçeği suyu dedi. Koyu renkli bidona ise üzüm sirkesi. Gülümseştik. Alsam bir şişe dedim, ama sıkma biçimini seyretmediğimin yağını taşımak ağır geldi.

Fotoğrafları Vasıf çekti. Yola devam ettik. Dükkânı şansa bulduk, ama bulduk. Aldım bir inovatif za’atar daha. Biraz da Refika’ya malzeme. Vegan peynir burada da var. İnsanlar ‘başka çözümler’in her yerde peşinde.

Odaya girdim ki, Ayşe’den not var. 2012 yılında insan gıdası amaçlı 29 GDO’nun onaylanması için başvuran Türkiye Gıda ve İçecek Sanayi Dernekleri Federasyonu yani TGDF, İTÜ’ye bir iklim değişikliği ve tarım raporu sipariş etmiş. Adı “Türkiye’de İklim Değişikliği ve Tarımda Sürdürülebilirlik”! Ayşe sağ olsun, tutmuş çıkartmış. Koydu önüme. Gıda adaleti aktivistleri için bu, TGDF’nin GDO talep niyetleri ile birlikte okunmalı, tabii. Yine de ötesi var. Dursun burada, temelde hepimizin yarını hakkında epey fikir verici bir çalışma.

26 Ekim

Biz uyurken dün gece Beyrut’ta bir otel odasında, Silivri’den çıkıp evlerine geçmiş yedi kişi, yedi insan hakları savunucusu. Güzel bir sabah bu. Diğerlerine de güzel bir sabah nasip olsun en acil vakitte. Adaletle uyanılan bir sabah gibisi yok zira.

Erkenden çıktım. Erken dediysem yine de buldu onu, Vasıf’la düzen kur, kahvaltı et vesaire ama yine de çıktım. Niyetim fırına gitmek. Elimi kontrol ettim, tazeden sardım. İyi görünüyor. Hani izin verir de hamura dokunabilirsem diye hazırlığım. Sakin bir sabah. Yürüye yürüye vardım fırına. Vardım da, sabah ışığı mı başka, o evler ne öyle! İnsana kendi düzenini sorgulatıyor. Köşelerden bakışı geniş kurmayı unutma diyor. Her mânâda.

Vardım, fırına. Pek muhabbetle karşıladılar. Az sohbet. Kahve sordular. Bilemedim. Arkaya izin verir mi, diye sordum. Fırın tarafına. Elime baktı, kullanabiliyor musun diye. Eh dedim, yoğuramam ama açarım. Güldü. Önlük verdiler. Başıma da bone. Hani tertemiz değil. Ama onlar takıyor, bana da taktırdılar. Doğru iş tabii. Peki. Bana bir pazu hamur verdiler. Güldüm, içine de katabilir miyim za’atar diye. “Olur” dedi. Dün sormuştum menüde görüp, yok demişti. Karıştırmak için de yoğurmam gerek. Sol elle yaptım. Zorlanmadım. Küçük oklavaları var. Önce onunla açıp sonra elle genişletiyorlar. Aynen öyle yaptım. Yumuşacık bir hamur. Esnek, laf dinleyen cinsten. Ben açtım ve üstünü de yağlı za’atar karışımından sıvadım. “Sana çift yazacağım” dedi, “çok koydun.” Küreğe aldılar hamurumu, fırına sürdüler. Bu kısma ben karışmadım artık ama filme almama hayır demediler. Hemen pişti. De ki bir dakikada. Öyle hızlı. Müşteriye nasıl paketlerlerse öyle tabağa koydular. Dün sormuştum zeytinli bohça yapıyor musunuz diye, yoktu, ıspanaklı tattırmıştı. Bu sabah zeytinli yapmışlar. Siyahla değil. Yeşille. Benim tadıma uymadı. Daha turşu gibi zeytini. Ekşi. Ama ekşi de seviyorlar zaten. Her şey ekşi. Benim fazla za’atar koymam da ekşitti işi. Sumak var ya içinde. Ama dün tatmadığımı tatmamı sağladı bu ekşilik: hamur tatlı. Bizim lahmacun gibi bir hamur, ama içinde şeker var. “Tatlı bu” dedim, “azıcık” dedi, “azıcık şeker var hamurda!”

Muhabbet ve keyif içinde çıktım az sohbet ertesi. Tawlet’e uğradım, iyi bir şarap dükkânı nerededir diye. Beş iyi Lübnan firması var elimdeki listede. Onlardan almak bir yana, neyin ne olduğunu diyecek bir yer sordum oradaki ekibe. Mutfağa davet ettiler. Kibbe çıkıyormuş fırından. Kadınlarla sohbet ettim az. Gülüştük kibbe üzerinde ben tatmayınca. “Ayıp” dedi, “yenmez mi?” Affettirmek için kendimi masaların üzeri için hazırlanan çiçeklerden birini kaptım, uzattım affet dercesine. Kesti kulağının üzerine yerleştirdi. Dedim “o zaman bir poz bana.” Yaptığı kibbe’yle ve kulağında çiçeği poz verdi.

Çıktım, elimde Aziz’in adresi ve harita. Otele doğru yola koyuldum. Yolda bir dondurmacıya denk geldim. Vasıf demişti, şahane bir gül dondurmaları var diye. O dondurmacı bu mu değil mi bilmem, acaba sorbe bulur muyum diye girdim içeri. Varmış. Tek mesele kapları kalmamış, sadece kornet var dondurma koyabildikleri. Tamam dedim. Yemeyiveririm korneti. Sorbe sütsüz yumurtasız değil mi, emin olayım. Evet. Vegan.

Biraz fazla tatlı. Buna bir denge gerek. Belki bir kahve? Ama sevdim. Buraya gelirsem bir daha bunu iyi yapanı da bulmak isterim kesin.

“Glifosatın dünya genelinde (tarımsal + tarım dışı) kullanımı 1994 ile 2014 arası 15 misli arttı (56 bin 296 tondan 825 bin 804 tona çıtkı). 1994–2014 arası dünya genelinde kullanılan toplam glifosat miktarının %72’si son on yılda kullanıldı. Türkiye’de ise glifosat kullanımı, Gıda Tarım Hayvancılık Bakanlığı verilerine göre 2001’de 305 tondan 2013’te 4500 tona çıkarak, 15 misli arttı.” diye bitiriyor yazısını Ayşe. Data toplamakta ne kadar kötü olduğumuzu düşündüm tabii. Bu rakamlar, resmi rakamlar.

Öğle yemeğinde kalabalıktık, Lisa’ya gittik. Şahane bir villa! İçinin ne kadarı yaşam biçimi, ne kadarı sahte ‘mış gibi’ diye düşündüm. Çözemedim. Yemekler güzeldi. Zaten bu kadar et yenilen ve yoğurtsuz yemeğin az olduğu yerde bu kadar çok ekşi ve bu kadar çok yeşil beklemiyordum sanırım. Falafel yedik, firik bulguru vardı, yanında narlı semizotlu ve naneli bir de salata verdiler. Dün gecekinden sonra sıradan görünüyor aslında. Dün gece Baron’da sahiden bambaşka tekstürler bir araya getirilmişti sebzelerden oluşan tabaklarda. Bademler, soğanlar, cins cins turunç… Hiçbir şey idareten değildi diyeyim. Haşla, sosla değil. Kes, kıy, katmanla, otla, baharatla ve sosla. Burada mesela bu kadar güzel olabileceğini keşfettim kimyon ve nar ekşisi beraberliğinin, yeşilde. Hele yeşil ıtırlıysa.

Yemekten otele yürüyelim dediler. Bana harika. Ardından ben şarap dükkânına giderim dedim. Vasıf önce gelmeyecek gibi oldu ama sonra bir odaya uğrarsak gelebileceğini müjdeledi. İyi. Döndük odaya. Elimizi yüzümüzü yıkadık, Vasıf Pınar gelmiş bile dedi. Pınar? Sahi mi? Şahane. Aşağıda onu da aldık, Aziz’e beraber gittik. Şehrin benim dolaştığımın ters yönünde, centrifikasyonun tavan yaptığı belli bir bölgesinde, Beyrut’un Peck’ini bulduk.

Centrifikasyonun getirdiği hijyen çok acayip! O en son model ciplerden, zırhlı duran araçlardan yansıyor bir de.

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında)}

Ayvalık, Beyrut, Defne Koryürek, GDO, Günlük, kent, pazar, şehir, yolculuk