Günlük:
30–31 Mart 2018

30 Mart

Medeniyeti araba zanneden, akıllı telefon ya da üçüncü nesil kahve içebilmek zanneden insanlık, yatacak yerin yok!

Duvar okumayı en sevdiğim gazete, Hakkı Özdal da “yazdı mı acaba?” diye yazısını aradığım iki isimden, yok üç aslında, biri. Bugün de sektirmemiş, zamanın tüm kabalığı içinde incelikli bir değerlendirme bırakmış köşesine: “Bugün olan, Erdoğan-AKP öncülüğündeki iktidar blokunun devletleşmesinin Hürriyet gazetesine kadar olan kaçınılmaz genleşmesi bir bakıma. Ve bu genleşme, artık kavga etmek ve karşı kampta işaret ederek suçlamak için bir Doğan Medya, hatta belki bir ‘Cehape’ bile istemeyecek noktaya da getiriyor iktidarı. Devlet oldukça siyasetten, indirgenmiş, basit ve kötü siyasetten bile vazgeçiyor. Peki bu ‘dertlere deva’ mı? Kendinden başka her şeyi örtecek kadar genişleme isteği, bir yandan da gerilmek, yıpranmak, incelmek ve yırtılma tehlikesiyle karşı karşıya kalmak anlamına gelmiyor mu? Hürriyet’i her ‘kim’ alıyorsa, 2015’te memleketin tuzla buz edilmiş camlarının kırıklarını almış oluyor aslında.”

Meseleyi şu andan ya da itiş kakış bir itirazdan öte okumayı yücelten, meraklı, eleştirel birey yetiştiren bir eğitim sistemimiz yok. Zarafeti adaletle birleştiren bir görgü de kayboldu gitti, naif insanların alay konusu edildiği bu toz bulutunun içinde. Evvelsi gün Cihangir İslam, Medyascope’da bir açık oturumda “şu anda zindanlarda olan, bana cevap verme imkânı olmayan kimselere eleştiri hakkımı geri çektim” dedi de ne taze geldi!

Ne fena!

İlk turplar kendini gösterdi. Ne zaman toplamalı diye soruyor insan hâliyle kendine. Bu tamam mıdır şimdi, yoksa erken mi diye. Ama kimisi o kadar çıkmış ki topraktan dayanamadım. Bir avuç kırmızı çıktı, biraz daha az da yan tarhtan, beyazlardan. Muzaffer bir gülümseme yerleşiyor insanın yüzüne, indirmeye çalışmak nafile dudağın o yan kıvrımlarını. Gözün gülüyorken beyhude, zaten. Öğle yemeği pekâlâ da turp, çağla ve zeytin olabilir. Yetmez mi? Peki, bir de çorba koyarım yanına.

Turplardan sonra, bir diğer keyif de her akşam uğradığım salata bahçesi artık. Acısı, yağlısı, etlisi… cins cins yeşil yaprağımız var. Mayıs ortasına kadar sürerse bu keyif ne âlâ. Havalar ısındı mı tohuma kaçacak önemli kısmı. Dolayısıyla her akşam toplanıyor, her akşam yeniyor yeşiller. Bu çıtırlıkta yeşili en son Rhinebeck’de yaşarken, bir bostanın akşamüstü uğrayanlar için toplayıp paketlediği salata karışımında tatmıştık. Vasıf’ın da benim de taze kriterimiz Bard’dan eve, Rhinebeck içine inerken durulan ve tezgâhın başında kimse yoksa parası çanağa bırakılan bu salata oldu yıllarca. Culinary Institute of America’ya iki adımda olmasının da etkisiyle bir dolu iyi lokanta, iyi bostan ve olağanüstü dükkânlarıyla bize iki yıl pek misafirperverdi Rhinebeck ve o torba dolusu yeşille yarışacak salata yapraklarını ancak şimdi buluyoruz biz, kendi bahçemizden.

İnsan heyecan duyuyor tabii bahçeciliğe. Taze taze topraktan toplamaya. Şehirlilik ama hâlâ hâkim bünyeye. Martha Stewart bahçe özeniyle sürekli eğrilik düzeltmekle geçiyor ömrüm. Aynı evdeki beyaz kanepeler gibi. Buraya göre değil. Bu bakış da, asla. Kendi ritmi var çayırın çimenin. Sen ne kadar niyet etsen de bir öğrenme sürecin var hem. Olsun olsun daha az böcek temizlediğin, daha huzurla büyüyen bahçen olsun. Hem Martha kaç bahçıvanla beceriyor becerdiğini bilemem ama ben tut yemek yap, tut ev temizle, tut bir de şehirli aklını kullanacak okumalarını ihmal etme ve yine de domateslerin tak yaptığı, limon otlarının bordürlediği bir bahçe kur… Yok artık. Saçmalığın daniskası. Bir de şu 8 + 8 + 8 kuralını asla ihmal etmemek gerek aslında. Israrla, inatla uygulamalı hatta: Sekiz saat iş. O kadar. Gün gün adını koyarak. Ev ya da yemek ve beraberinde bahçe. Artık sekiz saatte ne biterse.

Evini kurduğun gibi bahçe kuramıyorsun, zira evini inşa etmeye denk bahçe yapmak. Aradaki farka uyandığında Martha sahiden çok sefil kalıyor, hürmetsizlik etmek istemesem de. Yine de Thomas Jefferson bahçesine özenebilirim. Tabii. Neden olmasın!

Erken bir akşam yemeği hazırladım kendime, taze soğan, taze sarımsak, arapsaçı, kendi topladığım yabani kuşkonmaz ve kuzugöbeği mantarıyla. İnsan daha ne ister!

Yarın Memolar geliyor.

31 Mart

Sencer Ayata Türkiye’de yaygınlaşan ihbar kültürü demiş, yazmış T24’de. Ben galiba biraz daha başka okuyorum bu durumu, cahil bakışı elbette, bir bilgiye değil tümüyle kişiye mahsus sezgiye dayanıyor, fakat; kanaatimce, ihbar kültürünün yaygınlaşmasının sebebi, iktidar partisinin “iktidarını” kaybetmesinden duyulan derin endişe! Cumhurbaşkanı Erdoğan her ne kadar kendi kontrolünde tutma arzusunda olsa ve dehşet bir şekilde başarmış gibi görünse de ve etrafında her şey ama her şey değişirken erişilmez ve aşınmaz bir kaide gibi dursa da durduğu yerde, bence, seçmeni biliyor, bu gidişin sonu iyi değil. Kendince omuz veriyor. Ama bu omuzlara gösterilen itibar, bu desteğe iltifat daha da hızlandıracak kaçınılmaz olanı. O da işin ayrı yanı.

“İslam’ın güncellenmesi konusunu bir bardak su ister gibi talep edebilen Türkiye solu hem teorik tutarlılık açısından hem de toplumla girdiği karşıtlık açısından bu meseleyi yeterince tartışmamıştır. Bu tartışmanın özgür bir ortamda özellikle sol tarafından yapılmaması İslam üzerindeki tartışmaların önünde en azından psikolojik bir bariyer olarak kalacaktır. Bu tip tartışmalar etik açıdan ortak bir derdi, hakikat derdini ve tartışma ahlakını zorunlu kılar.” demiş. Bu Cihangir İslam’ın altıncı yazısı, serideki ve devam ediyor. Okumayan yoktur dilerim.

Sabah ilk uçakla gelecekti Memolar, THY değiştirmiş saatleri. Hadi değişir, olur. Olur da, uçuşa otuz altı saat kala haber veriyorlar. İnsanın bir toplantısı olsa, yakalayacağı bir başka aktarması falan, otuz altı saat nedir ki! Fena bozar sıhhati, bünyeyi ve elbette keseyi! Neyse ki bizim durumda bu bir nimet oldu, Vasıf’la birlikte geliyor olacaklar, aynı uçakta ve bu da havaalanı sonrasını kolaylaştırır hiç değilse.

Öğle arabasıyla indim Ayvalık’a. Antalya’ya teşekkür niyetine göndermek istediğim mantarlarımı tam teslim ettim kargoya, Vasıf aradı, “nereye geliyoruz?” diye. Cunda diye anlaşmıştık ama tabii beni Life360’dan takipte. Ayvalık’tayım ya hâlâ. O yüzden.

Dedektif olmalıymış, yönetici oldu. Bana ikisi de bela!

“Cunda’ya” dedim Vasıf’a ve atladım minibüse. Pazara girdim, biraz alışveriş yaptım, tabii, gecikmişim. Ne suteresi kalmış ne de mantar. Olsun. Ezgi, hem Cunda enginarı var demişti hem de mantar. Memolarla ilk yemeğimizi onlarda yeriz.

Ayvalık, en çok da Cunda, turizm mevsimini açmış. Yollar hep birlikte yürüyen gruplarla dolu. “A, orada pazar mı var?” ve “oooo, bak ne güzel kolye”den geçilmiyor. Ayna da tıklım tıklım. Elimde iki sepet girdim yine de. Yer ayırtmıştım neyse ki, koydum eşyaları kenara oturdum beklemeye. Çok sürmedi, geldiler. Memo’nun biz taşınalı beri ilk gelişi. Cunda’ya da gelmemiş olabilir, sormadım bak. O daha güneye gidiyor genelde, Akyaka, Çeşme, Bodrum… Bense Foça’dan aşağıya inmedim pek. Kuzeyi seviyorum Ege’de.

Neyse, güzel yedik, izvinye ve mantarlı bir pilav, midye gibi kızartılmış çöpte enginar, fava, sarma ama şarap içmedik. Orman’da birer erken kokteyl içeriz dedik, onlara da açılış olsun.

Pazar yerinin kıyısına oturduk, Özlem de geldi. Sohbet ettik her an yağacakmış gibi bir göğün altında. Ama yağmadı. Sonra yüklendik, yola çıktık. Gürol Bey geldi bizi toplamaya zira ben cesaret edemedim artık, ne dört arabasını yakalamaya, ne de Memoların bavullar, Vasıf’ın çanta ve benim sepetlerle bizim minibüsten otobüse koşturmaya. İyi denk geldi fakat. Gürol Bey’den rica ettik, Şeytan Sofrası’na çıkmasak bile, hastanenin oralarda, yüksek bir noktada dursak da bizimkiler coğrafyayı anlasalar diye. İkiletmedi. Hatta aldı bizi, kıyıdan, Küçükköy dahil gezdirdi, Sarımsaklı plajların ucuna kadar götürdü. Gri gökyüzü, henüz ıssız oteller ve biz… Vasıf’a fenalık geldi. Ev yönüne döndük. Aycan her ne kadar Memo’nun omzunda uyuduysa da güzel bir tur oldu kanaatimce.

Ev bahçe yemek. Bolca sohbet, biraz şarap. Yarına odaklandık, sabahtan kahvaltı, sonra izvinye avına zeytin altına yürüyüş diye. Saat on gibi herkes köşesine çekildi. Ben yine bilgisayarımı açtım, Refika nerelerde baktım. Memlekete de ardından. Gece böyle bitti, “Şimdi Atatürk Kültür Merkezi’ni Türkiye’nin bir numaralı opera binası olarak yapıyoruz. Buna da biliyorsunuz çok bağırdı o Geziciler. İstediğiniz kadar bağırın, çatlayın, patlayın, bak yıktık. Ve inşallah kısa zamanda da orada dünyada sayılı muhteşem bir opera binasını çok amaçlı olarak yapıyoruz.”

Peki. Peki dedim kendi kendime.

De ki ben dışarlıklıyım, de ki ben zaten Gezici, hatta entel dantel de, alay et dilediğince ve yerli ve milli diye ilan et dileğini… ve dön oryantalist bir Taksim Kışlası’nı iste, ısrarla ama en yerli ve milli olan AKM’yi yık! Olmuyor, omurga tutmuyor. Ben çatlayayım patlayayım da, sen nereye kadar? Çamlıca’daki betonarme yapı da pek şık hani! Laf sokuşturdum saymazsan, ne var ki bu yerli döneminden saklamaya değecek, söylesene?

Anneannem didişirdi televizyonla. Ben televizyonsuz didişiyorum, haberi dahi yok muhatabımın.

Işığı kapattım, makinemi yere bıraktım ve örttüm üstümü. Gözlerimi kapatırken gülümsedim, iyiyim zira. İstanbul’dan çıkalı kavgam bitmedi olan bitenle ama gayretim çeşitlendi, dünyam yavaşladı ve direncim arttı. Tam bir yıl oldu bugün. On sekiz aydan önce hiçbir şey şekilli değildir benim aritmetiğimde, Refika’dan bildim. Ondan öğrendim. Altı ayda anca idrak eder bünye değişimi, sonraki on iki ayda uyum göstermeye başlar adım adım. Toplamda on sekiz ay ister tamamlanması süreçlerin. Bizimkinin on iki ayı geçti bile. Bir sonraki altı için niyetler de önümde. Nereye gitse Vasıf, İstanbul ya da başka, koşarak dönüyor Mutluköy’e. On dörtlük kedi Sis, gençleşti ve hiç olmadığı kadar hayatında maceraperest. Refika en yakınında tutmasa da yaşamanın hayalini, epey yakın duruyor buraya, bize belki de. Hiç değilse. Ben, iyiyim. Bu bir yılı burada tamamlayacağımıza inanamayan dostlarımın kıkırtılı notlarını okuyor, komşuların muhabbetinin değişimine tanık oluyor ve Vasıf’la bir niyetimizi daha tutabilmişliğimizden pek gururlanıyorum. 365 gün sonra hâlâ şehirliyim. Köylü olmak kolay değil. Takıntılarım, önceliklerim hâlâ çok şaşıyor ama sepetim bile yerde sergilerini açan kadınların iltifatını alacak kadar tanış artık buralarla. Ben de yerleşirim herhalde. Sanki hiç başka yerde değilmişimcesine.

Ama bir beş on yıl sürer herhalde. En iyi ihtimalle.

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında). Alıntıların yazılışı kaynağında olduğu gibidir.}

bahçe, bostan, Defne Koryürek, Günlük