Ağaçlara inanıyorum.
Hafıza Defteri
Ağaçlar - I

ÇINAR

“Düştüm bir ormana, yol belli değil”

Yakınma değil hayal: Düşsem bir ormana, yol belli olmasa. Çocukluğumun en –ve nadir– güzel anları. Ağaç dibinde oturmak; sırtımı bir ağaca yaslamak; bir ağacın altında boylu boyunca uzanıp, her seferinde sayılarını karıştırsam da yılmayıp başa sarıp tek tek saymaya çalışmaya devam ederken aralarından gökyüzünü seçtiğim yaprakların arasında gezinmek. Yaprak yoksa dallara takılması gözlerimin.

Ünye’de yol kenarındaki güzel ağaçları gördüğümde “Şimdi şurada yatsam, saatlerce ağaçların arasından gökyüzüne baksam” diyorum Barış’a; çocukluğumu anlatıyorum.

Yaşım küçük. Okulların kapanmasını bekliyorum ki köye babaannemle dedemin yanına gideyim. (Sevmiyorum okulu zaten, ilk gününden başladım sıkılmaya, kaçıp kaçıp eve dönüyorum ya da daha gitmeden karnım ağrımaya başladığından, günü evde geçiriyorum. Öğretmenimin anneme “Belki de döndüğünde sizi evde bulamayacağını düşünüyordur” dediğini yıllar sonra öğreniyorum.) Otobüs yolculuğunun uzun saatler sürmesi, yol boyu midemin bulanması umurumda değil. Ulaşacağım yerde benim aklım.

Köye varır varmaz babaanne ve dedeyle kucaklaşıp, evde biraz vakit geçirip, yapılacakları sıralamaya çalışıyorum zihnimde. Bir koşu gelinciklere, papatyalara, minelere bakılacak, kopmuş olanları kollanıp minik bir demet hazırlanacak pencere önüne koymak üzere ki anlasın herkes benim orada idiğimi.

İznik’te Nazlı ile Hüseyin’in
bahçesinde gelincik;
çocukluğuma gittim görünce.

Koşa koşa Cemafer Hala’ya gidilecek sonra, büyük halaya. Kocaman bahçenin içinde tek katlı masal evi. Bahçedeki dev ıhlamur ağacına sonra çıkarım, ilk gün değil. Pata küte içeriye girilecek. Gerçek boyunu bilemediğim, bana o zaman kocaman gelen Süleyman Enişte sobanın başında (Evet, yaz kış soba yanar köyde) kahvesini pişiriyor, birazdan çay bardağına koyup içecek. Büyük Hala hecelerine basa basa sıraladığı sevgi sözcükleriyle sıkı sıkı sarılacak bana, şeker ikram edecek.

Orada biraz oyalanıp diğer sevdiğim adrese koşacağım, camiye. Kütüphanesi var çünkü. Küçücük, eski, ahşabı bol bir cami. Yan taraftaki merdivenlerden soluksuz çıkıp kütüphaneye atacağım kendimi, kütüphaneci Ömer Amca’nın yanına. O da çok güzel karşılayacak beni. Raflara göz gezdireceğim, Hüseyin Rahmi’lerden Reşat Nuri’lerden Ömer Seyfettin’lerden bir kitap seçeceğim, kocaman ahşap masaya oturacağım. (O masada okuduğum “Yüksek Ökçeler” en az kırk yıl sonra neredeyse tümüyle aklımda.) Biraz sohbet edeceğiz kütüphaneciyle, anlayacak ki gözüm dışarıda, tutmayacak beni. Yolum Yukarı Dere.

Nefes nefese kat edeceğim yolu. Kovalayan mı var? Yok ama Evliya Ağacı beni bekler. Gövdesi o zamanki gözümle birkaç insanınkine denk. El ele tutuşsak, kollarımızı açsak ancak çevreleriz sanki dev gövdeyi. İşte benim ilk gerçek evim; kendimi ait hissedebildiğim, dünya dışı dünyalara açılan ilk kapı; tümüyle yalnız kalabildiğim ilk huzurlu mekân; sırtımı yaslayabildiğim güvenli ilk dayanak.

Çocukluğuma dair iyi sahnelerin de hafızama kaydedilmesini sağlayan yaz günlerinin başkahramanları babaannem ve dedem yok şimdi. Canının istediği an, duruma uygun kafiyeli ölçülü bir dörtlük uydurabilen; yüz yaşına yakınken ağzında kendi dişleriyle öldüğünde ömrü boyunca belki birkaç kez doktora gitmiş olan, çünkü hastalandığında “Ben ağsunladım [efsunladım]” diyerek kendini iyileştirmeyi bilen; bana “Ağ pamuğum” diyen; bayramlarda ablamla kendimizi köyün diğer çocuklarının yanına katıp kapı kapı dolaşarak topladığımız şekerleri elimizden alan; biraz komik biraz cefakâr biraz gaddar babaannem. Beyaz tenli, upuzun saçları örgülü, mavi gözlü Azime. Birlikte ormana mantar ya da kozalak toplamaya çıktığımızda çam ağaçlarının gövdesindeki şifalı iliçlerin varlığını bana öğreten; yerde yemek yemekten hiç hoşlanmayıp “Karnıma mı yiyorum sırtıma mı belli değil!” diyen; salatayı limonlu değil de sirkeli seven; sobanın üstünde kaynayan çayı eksik etmeyen dedem Kâmil.

Babaannem ve dedem öleli çok oldu. Evliya Ağacı eminim yerli yerinde. Yıllar sonra, yani babamın öldüğü yirmi küsur yıldan sonra ilk kez bu yaz, yeniden yanına gitmek var aklımda. Yine bir koşu çıkıp gövdesine sırtımı yaslayıp saatlerce kitap okurum kimseleri görmeden ve kimselere görünmeden, huzurla.

AKASYA

“Ona çiçek yolladım / Akasyalar açarken”

Kilisenin yan tarafındaki akasyaların açtığını müjdelemiş Paylin’e Tomo Abi, o da bana söyledi eksik olmasın. O zamanlarki evimin yolunun üstü halbuki, gün içinde kaç kez geçiyorum önünden kim bilir ama bilmiyorum ki akasya olduğunu ağacın. Duyar duymaz koştum gittim uzun uzun seyretmeye, rüzgâr esiyordu.

Dünyadaki ve Burgazada’daki nazenin varlığı Tomo Abi’nin… Evlerine girdiğimde salonun kapısında bekleyip elini yumruk yapıp benim yumruğuma dokundurarak verdiği selamı; masa etrafında birlikte çalışırken bir yandan aklımızın mideye indirmeyi beklediğimiz çay eşlikçilerinde olması; ha diktim ha dikeceğim derken, sırtından eksik etmediklerine bir yenisini eklemeyi beceremediğim yelekleri; evin içinde ya da bahçede belli aralıklarla “Oryort!” diye çınlayan sesi; şakaları, paylaştığı hatıralar, hiç dinmeyen merakı.

Çiçekleri iyi bilirdi Tomo Abi, iyi ki bana akasyayı öğretti.

Burgazada’da kiliseye komşu akasya.

ERGUVAN

“Şarab-ı erguvan bulsa içer ta subha dek zahid”

İlkokuldaymış, kompozisyon yazmalarını istemiş öğretmenleri: Büyüyünce ne olmayı hayal ediyorsunuz? Öğretmenlikler doktorluklar mühendislikler arasında Dieter ağaç olma hayalini anlatmış. “Ağaç olmak istiyordum gerçekten” dedi bana; “Düşünsene, dallarında kuşlar, sincaplar, böcekler yaşıyor!” İstanbul’un neresinde hangi ağaç var, hangisi ne zaman çiçek açıyor bilir; Anadoluhisarı’na, Eyüp’e, Beykoz’a ağaç görmeye götürür beni. Diz boyu karda çekiştirir kolumdan, ağaçları görelim diye Yıldız Parkı’na gideriz sabahın köründe bata çıka.

Bir gün de erguvan ağacını anlattı Dieter, yani “der Judasbaum”u. Çiçeklerinin İsa’nın gözyaşları olduğunu söyledi, güzelim renkleri de ona ihanet eden Yahuda’nın (Judas’ın) utancından mütevellitmiş meğer. Bu ağaca asmış kendini havari.

Bir ortaçağ elyazmasından:

Yahuda kendini ağaca asıyor.

O anda erguvandan kavağa geçtik, çünkü Billie Holiday’in puslu buğulu sesi çınladı kulağımda, anlattım Dieter’e. Komünist öğretmen Abel Meerepol ağaca asılmış iki Siyahi erkek bedeninin fotoğrafını gördüğünde yazmıştı şiiri, 1937’de. Sözler bestelendiğinde de sahnede seslendirme cesaretini Holiday göstermişti. (Meerepol yıllar sonra, 1953’te, idam edilen Rosenberglerin çocuklarını evlat edinecekti.) İki sulu göz, ağlaya ağlaya dinledik şarkıyı.

Southern trees bear a strange fruit
Blood on the leaves and blood at the root
Black bodies swingin’ in the Southern breeze
Strange fruit hangin’ from the poplar trees

Evimin önünde üç ağaç yan yana: ayva, nar, erguvan. Onlara her baktığımda Dieter’i anıyorum: Bana “karlar kraliçesi” yakıştırması yapmasını; iki metreye yakın boyuyla yukarıdan ayaklarına el sallayıp gülümseyerek “Zavallı ayaklarım, ne kadar uzaktasınız” deyişini; evimi yerleştirirken sırf ondan istemeye mecbur kalayım diye en sevdiğim bardakları en üst raflara koymasını; pişirdiği güzel yemekleri, sofralarımızı.

Şimdilerde erguvan coştu. Dieter burada olsa sabaha dek içerdik şarabımızı.

_
{fotoğraflar: Nihal Boztekin}

ağaç, aile, babaanne, çocukluk, dede, hatıra, Nihal Boztekin