Günlük:
2–8 Haziran 2017

2 Haziran

İstanbul’a doğru yol var bugün. Yarın Marul Bayramı. Üçüncü kez kutlayacağız ve yaklaşık bir ay gecikerek, hem de Yedikule’den başka yerde, hem de Ramazan’ın göbeğinde! Göreceğiz, nasıl olacak. Bizim genç liderlerin ilk etkinliği demek adil değil ama bir başka açıdan da, yani ‘bayram’ boyutunda, ‘ilk’leri! Şanslarına OHAL de var, sokak her zamankinden gergin. Bostanlar zaten netameli. Ne kimde kaldığı, ne de ne kadar süreceği belli mevcut durumun… Umuda bağlayıp sanki tamammış her şey gibi yaşıyoruz. Yine de kutlaya kutlaya gitmek gerek. Direnmeyle, dayanışmayla, onarma ve muhabbetle harmanlanmış bir kültür oluşturmak gerek. En şamatalı, en şen, en şakrak bayram olmalı ki dayanışmanın, korumanın ve onarmanın hakkını vermiş olalım.

Bayramlar önemli.

İki yıl önce şöyle yazmışız basın bültenine: “1500 yıllık kentsel tarım alanı Yedikule Bostanları’nı kaybetmenin eşiğinde hırsla, hüzünle burkulmak yerine, itirazımızı kuvvetlendirelim, sırtımızı dikleyelim istedik. Yedikule'nin yağlı marulunu, Langa’nın hıyarını hatırlamanın en güzel yolu bir araya gelmek ve bu bostanların bir vakitler kutlanan bayramlarını yeniden kutlamaya başlamaktır diye düşündük... Hampartsum’dan Marul Bayramı’na, bu kültür İstanbul’dur, gün gelir anlatılır.”

Kültür nedir de, sor Türk Dil Kurumu’na, pabuç kadar cevap veriyor: tarihsel ve toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan her türlü değerlerle bunları kullanmada, sonraki kuşaklara iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların tümü!

Kültür dediğin yani, aslen sana biricik bir ritüeller kümesi.

Destanları, kahramanları, yenilgi, varoluş, yokoluş hikâyeleri ile katmanlanmış kimi muamma ve seçme gerçeklerini örmek, ördüğünü kuşaktan kuşağa belletmek adına düzülen bir seri aktarılabilir ritüel.

İnsan içerisinde var olduğu bir kültürü en temelden yeni ritüeller yaratarak değiştirebilir yani. Bu desen değil, şu desen, bu malzeme değil o malzeme derken yeterince katmanlar ve niyetince kutsar ve kutlarsan, alt kültür üst kültür diye ad takmaya gerek yok, düzeni değiştirecek akıntıyı oluşturabilirsin. Dini bayramları daha fazla tükettirebilmek için dönüştürebilen ya da bayramları birbirine kırdırarak kalabalıkları kontrolü altında tutan bir sitemin karşısında dayanışmanın, korumanın, onarmanın bir kültür yaratıp akabilmesi, akıp sürükleyebilmesi için en sıcağından saran, tutkuyla kucaklayan, muhabbet dolu, şen şakrak bayramlar şart! “Bella Ciao” gibi şarkısı olsun Fırtına’nın, Amazon Ormanları’nda da yankılanacak, mesela. Yedikule Marulu’nun bayramı, Hevsel’in marulunu taksın koluna bir dans uydursun. Direniş, dayanışma, koruma ve onarma öyle şen, öyle umut veren renklere, seslere bulansın ki, başka her şey lekeli bir gri kalsın.

Çok sevmiştim şu duvar yazısını, ta 2013 Haziran’ıydı:

Begüm’e kapari yaprakları topladım. Sardım sarmaladım. Bir sepet dolusu yeşilliği de Vasıf topladı, akşam yeriz İstanbul’da diye. Ayşenur, Alen, Dilek ve Aslıhan’la buluşuyorum yemeğe, Cavit’te. Refika da gelirim belki dedi. Gelir de. Altı kişilik bu salata dedi, yeter size. Vasıf bu bahçeyi yaptığımızdan beri biraz hasis mi oldu, ne? Hiç de usulü değildir oysa! Bir sepet yeşil kime yeter ki?

Gürcan götürecekti, işi çıktı. Bir genç arkadaşını yolladı. O bırakıyor beni Koca Seyit’e. Yoldayken Selin aradı, tasalı, dedi bu zeytin kanunu ne olacak. Tüm yol onunla konuşarak geçti desem yalan değil. Ardından Murat Bey, Edremit’ten. Nasıl oldu da Sanayii Komisyonu’ndan geçti, geçirildi tasarı diye. Anlattı, anlattı. Bildik hikâye. Kâbus gibi. En örgütlü, en nüfuzlu üretici grubu belki de bu zeytinciler ve salonu, toplantıyı terk edecek kadar ötekileştirilmişler görüşmelerde; seslerini duymamaya yeminli gelmiş kulaklar ve nadan.

Biraz da tabii, dayanışmanın, direnişin bölük pörçük, kopuk olmasından. Yani daha hâlâ konuşulmuyor Fırtına’yla Bergama’nın kardeşliği. Altın Ring kâbusundan en çok güney Marmara zeytinlikleri etkilenecekken bir Marmara Savunması’nın parçası değil hâlâ Ulusal Zeytin Zeytinyağı Konseyi. Beş yıllık kalkınma planlarını inceleyip Meclis’te Fırtına ya da güney Marmara zeytinlikleri adına karşı lobi yapan platformlarımız da yok. Ancak dozer girerken harekete geçiyoruz. O da yerelde kalıyor. Canını dişine takmış bir avuç insanda bitiyor iş. Komisyonlar o yüzden sağır, Cumhurbaşkanı o yüzden istemezükçüler ilan ediyor bizi, sürekli.

Bu elini taşın altına koymamak için yeter sebep mi? Elbette değil. Ne var ne yok yapılabilecek, zeytin aşkına harekete geçmeli. Buket’i aradım. Ulaşamadım. O da yolda, Edremit’e doğru. Önder’le konuştum. Sonra da Ferhat’la. Bakalım.

THY zamanında kalktı, zamanında indi. Elimde sepet barbar şehrimdeyim, yeniden. Harbiye’ye, kayınvalidemin evine yerleştim. Asansör hâlâ çalışmıyor. Mustafa Efendi’nin söylenmesinden ekiplerin erkenden gittiğini anladım. Eh, tırmandım ben de.

Cavit’te hep olduğu üzere pek muhabbetle karşılandım ama yeter mi, mutfak bile çıktı selamladı. Yeşilliklerimi teslim aldı, hıyar suyumu, nanemi masaya bıraktı. Refika da geldi. Kızımın her yaşını bilen ve tüm bu geçmişe rağmen bir sözüne hâlâ mahcup olup yüzü kızaran insanlar var, burada… Barbar İstanbul’umda çok kalmamış olsalar gerek.

3 Haziran

Selin’in o tutkulu ruhu yok mu, muazzam. Sıktığı yağda da, tasasının peşinde çözüm arayışında da her bir hücresi dahil yaptığına. Muazzam. İçimi titretiyor her defasında. Mustafa Bey CNN Türk’te anlattı, komisyonda yaşanılanları. Bu iyi bir başlangıç. Basının gerisi çok limitli zira. Hep bu konuları yazan bir avuç gazeteci, diye geçiştiriliveriyor konunun takipçileri. Yine de bu sabah ana akım medyada bir hayli geniş yer almış zeytin, her ne kadar zeytinden ötesine uyandıran okuyanını çok, çok azsa da. Serkan güzel bir sayfa hazırlamış, tam hafta sonuna layık. Fotoğraflı, geniş yerleşmiş, maddeleri ayrılmış. Okumayanı kalmaz. Eline sağlık. Selin saçını başını yoluyor, milletvekili listeleri çıkartmış, kaç zeytinci mail attı vekiline diyor, duruyor. “Sanayinin Geliştirilmesi ve Üretimin Desteklenmesi Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” uzun adı. Bir torba kanun aslında. Zeytinlikleri kurtarsak meralar var, kıyılar var.

Buket bizi bir grup altında topladı. Gıda, ekoloji ve iklim aktivistleri markasız, beraber ve kendi bildikleri usulde ama dirsek temasından öte, kol kola.

Marul Bayramı tahminimden güzel geçti. Bostanda olmayışına ve gecikmeli kutlanmasına hayıflanıyordum. Hâlâ derdim var o kararlarla ve fakat bu hâliyle de bir başka oldu. Öncelikle pek güzel katmanlamış ekip. Ekolojiyi, kutsallarımız üzerinden konuşan Mustafa Hoca, topluluk kurma aracı ekoloji olan bir gencecik topluluk Permakamp ve çocukları, üretici ile beraber çalışan tüketici örneği olarak Dürtük, yeme içme eyleminin sektöre dönüşmüş hâli gastronominin temsilcisi genç şefler, bahar sonu yoğunluğunda bostanını bırakıp gelemeyen tüm Yedikule Bostancıları adına Özkan Abi ve izleyiciler arasında Yedikule Bostanları Girişimi, Roma Bostanı, Gümüşdere Bostanları, Kadıköy Kooperatifi, Kuzguncuk Bostanı, Bostan Hikâyeleri ekipleri ve elbette Slow Food aktivistleri, Fikir Sahibi Damaklar… Çok, çok kalabalık değildi. Bostanda olduğuna benzemedi. Yine de beklediğimden kalabalık oldu. Güneşli bir Cumartesi, Kadir Has’ın bir salonunda, bundan daha iyisi de kolay değil, hani.

Kaydı da tam şurada, burada dursun.

Bu bahar yıllar sonra ilk kez yeniden ekildi ve hasat edildi marul Yedikule’de. Sadece orada değil, Permakamp’ta ve Edremit’te de. Permakamp’ınki minicik. O dev marullardan değil henüz. Elime alıp fotoğraflamasam olmazdı. Güneş sağ olsun, iyi ki getirdi. Galiba artık haritalamak gerek marulu. Pembe Domates Ağı’nın pusulası bu, izlemek gerek.

Bu zeytin işini çözsek yetecek mi? Meranın, kıyının sorumluluğunu alan bulmak şart. İklim aktivistleri yetmez taşımaya itirazları, gıda da, ekoloji de. Süt üreticileri gerek, keçiciler nerede? Ya peynirden para kazananlar, hele yerel, yöresel peynirden?

“Sanayinin Geliştirilmesi ve Üretimin Desteklenmesi Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” aslında bir Yırcalaştırma projesi. Tasarı zeytin, kıyı ya da mera demeden sanayi, enerji ve madene daha fazla alan açmak üzerine kurulu. Ergene’yi Yatağan’ı, Bergama’yı unut hadi, de ki kararttın gözünü, de ki memleketin âli menfaati müreffeh Batı’yı yakalamakta; ama bu mudur müreffeh Türkiye’nin yolu? Yani zeytinden, hayvancılıktan, sütten peynirden ekmeğini kazananı yevmiyeli işçiye çevirecek bir tasarıya kim neden omuz omuza verip beraber itiraz etmez ki?! Müreffeh bir toplum olmanın yolu sermaye birikimini artırmadan geçer sanılıyor hâlâ. Asıl mesele onu dağıtabilmekte. Sermayeyi yayabilmekte. Zeytin alanlarını artırmak, her ailenin zeytinliği olmasına destek vermek mesela, çok daha müreffeh bir topluma dönüştürecektir Türkiye’yi, kanaatimce. Ya da meraları yerel otları ile ıslah edenlerin öncülüğünde yükselecek bir peynir üretimi… Nedir bu mühendislik tutkusu! Nedir iktidarı, sermaye yönetmekte görmek?

Asıl iktidar herkes için çalışabileninki. Benim kızımla kendi oğlunun aynı yarında buluşacağını bilerek herkesi kollayanınki.

Ben böyle deyince reel politik anlatıyor herkes. Bilmiyorum sanki. Çıkalım bu pis kum havuzundan. Reel politikmiş. Ulusun bel kemiği mutluluktur. Başarının getirdiği mutluluktur. Mutsuz bir ulus, mesela, Misak-ı Milli falan umursamaz. Ne kadar kaşırsan kaşı milliyetçiliği, satar gider herkes günün sonunda. Her kampanya zira, milliyetçilik dahil, başarıyla bağlar birbirine takipçilerini. Mutluluk da bu bağlamda, sermaye birikiminde değil, sermayenin yayılımındadır. Az ya da çok, herkese pay düşmesindedir, önünde havuç tutularak yürütmekte değil kalabalıkları.

İstanbul’u saran barbarlığın sebebi, en derinde yığılı kapkaranlık bir mutsuzluk değil mi ki?

7 Haziran

Buldozer gibi geçti günler!

Mutluköy’e taşındığımdan bu yana ilk kez her gün not alma imkânım olmadı, ilk kez not alma hızım olanların çok, çok gerisinde kaldı! Ne notu! Üçüncü gün bugün ve ben bulaşık dahi yıkamadım, zeytinin derdinden kafamı kaldırıp, kulağımı telefondan kurtarıp! Ama az önce güzel haberler geldi, “Sanayinin Geliştirilmesi ve Üretimin Desteklenmesi Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı”ndan zeytine dair maddeler çıkartılıp, yeniden görüşülecek. Bir yandan içim içime sığmıyor ama diğer yandan zeytini kurtarmak demek merayı kıyıyı kaybetmek demek de olabilir, bir noktada. En derinden endişeliyim. Demiş komisyon başkanı dün, konunun sahibi yok ki, diye. Ne diyorsunuz siz, gibilerinden. Hepsi bir, oysa. Zeytini merayı iklim aktivisti savunamaz mı? İlla süt birliklerini mi sokağa dökmeli? O zaman da örgütlü üretici endişesi kaplayacak sistemi! Hah! Peki. Nasıl olacak bu iş… Yine de mutluyuz, hepimiz. En örgütsüzünden örgütlü bir itiraz yaratılabildi, dar zamanda. Ses duyurulabildi. Daha önce komisyona kadar gelip söz alamayan zeytinci, şimdi dinleniyor. Mustafa Bey “12 Haziran gününe kadar dört beş gün daha kazandık.” diye müjdeledi. Ölümü görüp sıtmaya razı olmaksa da, insan seviniyor tabii. Sabahtan beri Ankara’da bakanlar ve komisyon üyeleriyle görüşmeler yaptılar. İsim isim listelemiş. AKP grup başkan vekili ve tasarının bir hışım geçirildiği Sanayi Komisyonu’nun da üyesi Elitaş, BST Bakanı Özlü, GTH Bakanı Çelik, ve komisyon başkanı Altunyaldız’la iki saat sürmüş toplantıları. Bitap olmalılar… Yeter ki duysun kulaklar.

“48 saatimiz var diye başladık”, dedi Önder. Şimdi üç tane 48 saatimiz var.

Selin’i havaalanından döndürdük. Otobüsler hazırlanmıştı üreticileri Ankara’ya Meclis’e taşıyacak. Onları da durdurdu belediyeler, Salı’ya erteleniyor tüm gövde gösterisi. Zeynep’in elinde, daralta sıkıştıra yine de dev boyutta dört dosya olmuş, 250 bin imza var ve change.org’da her an artıyor sayı üstelik.

Anlatılır yanı yok, gayretlerin. Ve süreci değil neticeyi kayda almak adil, bir tek. Gazetecisi, bürokratı, vekili, belediye başkanı, üreticisi ve tüketicisiyle koskoca bir ekip asıldı ucundan ve yasa tasarısını genel kurula gelmekten geri çevirdi. İyi ki varlar! Bu gece herkes biraz daha umutla uyuyacak. Tasası tutkusuyla katmerlenen Selin bile.

Bundan sonrası yeni bir macera.

Ali ve Lale’nin şansı bu! Onların geleceği gece zeytinde nefes alma imkânım oldu! Hemen bulaşığa giriştim, az derleyip topladım evi. Vasıf yok, şimdi o İstanbul’da.

Ayna’ya gittik, yemek yemeğe. Ben bir şey yapamadım zira. Yol boyu telefonlarım da susmadı. Dereli köyü zeytine duayla açmış iftarını.

8 Haziran

Sabah sakin ortalık. Zeytin derdindeyken ben, tabiat ana suladı bostanı. İklim değişikliği sert bir gerçek. Bu bölgenin hep bildiği nisandan sonra asla yağmur yağmayacağı. Sadece komşumuz Ali Bey değil, kim varsa adının hakkını veren ve zeytinci, emin anlatıyor, Madra dağı ve Kazdağları çeker yağmuru, buraya ancak Midilli’ye de düşüyorsa düşer yağmur.

Hah! Yağıyor bal gibi.

Hem de gün aşırı. Bazen şimşekli gök gürültülü, bazen usul usul nisan yağmuru gibi.

Ali ve Lale uyurken sulayayım diye çıktım, pıtır pıtır düşmeye başladı taneler. Bıraktım kendi hâline. Ama domatesler iriledi. Kabak artık hasat edilecek boyutta. Biber de var tek tane ve mısırlar! Aman aman o mısırlar! Bu ne hız!

İçeride ettik kahvaltıyı, zeytin, veynir (Refika kızıyor peynir demiyorum, peynirimsi ya da veynir diyorum diye ama peynir değil bunlar, hayvansal ürün değiller; ayırmak şart) ve ekmek yedik. Kahve içtik. Sonra da pazara indik. Koltukçudan da geçtik. Bitmeyen bir masal gibi adam. Cumartesi yollayacağım dedi, söz. Yarın arayıp kaçta demezsem kabahat benim.

Pazar yine nefes kesici. Dondurmak üzere ayşekadın aldım. Çıt çıt kırılıyor. Sıfır kılçık. Bayrampaşa boyu enginarlar var artık, onlardan da aldım, ayıklanmış. Donduracağım bunları da. Biraz soğan, biraz yabani semizotu derken zaten yine sepet doldu. Lale ve Ali zeytin de aldılar. Oturduk sonra kahveye, orak satın alan bir adam seyrettik. Yere vuruşunu, iki orağı birbirine vurup dinleyişini. Böyle mi alınır bunlar ki? Nedir duyduğu? Aradığı?

Biz pazardan çıkarken hava nemli ve sıcaktı bile. Acaba bu nem zeytin ağaçlarına ne yapıyor?

Her yer kurbağa dolu ve Sis avcıların yüz karası, kurbağaları patisiyle az ürkütüp sonra da oturuyor seyretmeye. Bırak yakalamayı, hiç niyeti yok kovalamaya. Ama onlarcalar. Her an. Her yerde!

Bostan bence kontrolden çıktı.

Her yerde o kırmızılar. Domatesler hariç, bir de tek bir tür marul, hepsinin üzerinde el ele tutuşmuş aşıklar gibi ikili ikili geziyorlar. Yarın hem Altan Amca gelecek hem de öğlenden sonra Ferit’le Gudrun. Bir ilaç olurlar dilerim bu duruma. Ne kadar cehaletini yüzüne vurup dursa da, tabiat ana, bostan yapmak pek şahane.

Gidip geldim, sonra da zeytine daldım. Akşam üstüne kadar yine oku, paylaş, telefonlaş bir trafiktir gitti. Hem mutlulukla herkes arıyor birbirini ve z raporu veriyor olup bitene dair, hem de gelecek haftayı kestirmeye çalışıyor ekipler. Önder şahane bir not iliştirmiş, makalesini paylaşırken; “Bu akşam rakının yanında zeytin ve peyniri hak ettiğimizi düşünüyorum.” diye. Rakı sizin olsun, ben Eren’e gidiyorum, lavanta hasadına.

Geldikten sonra düşündüm, görgüsüzlük yaptım galiba. Görmemiş olunca, ilk hasat heyecanı belki. Herkesin küçük bağlar yaptığı lavantadan kendime biçip şuursuzca eve getirdiğim miktara baktıkça!

{Fotoğraf ve videolar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında)}

bahçe, bayram, bostan, Defne Koryürek, Günlük, iktidar, kültür, Marul Bayramı, Mutluköy, pazar, ritüel, sermaye, yolculuk, zeytin