Günlük:
10–16 Kasım 2017

10 Kasım

Sabahın en erkeninde kalktım, yazımı şekle sokup yollayayım Esen’e diye, ama ne mümkün. Bir yanda evden çıkış, diğer yanda elenecek hikâyeler ve seçilecek fotoğraflar… Ben hep son dakikacıyım. O son dakikanın stresiyle çıkıyor işler benden. Hatta ancak öyle. Fakat bu ara o kadar çok yol ve o kadar karışık düzenler var ki, son dakika demek Esen ve Bülent’in ayağına basa basa dans etmek demek! Fotoğrafları seçtim, sıraladım. Hiç değilse Esen önden alsın malzemeyi diye. Yolladım.

Burada siren yok! Özcan hep yazar, doğada pazartesi yoktur diye. Sahiden buralarda her gün eşit. 10 Kasım bile! Instagram ama, dolu dolu. Facebook biraz daha az. Twitter’dan çıktığım için ölçemedim. Şehirde hayat 9.05 harici sıradan bir cuma olarak akacak, şüphesiz. Siyaset sahnesi ise epey renkli; şok şok şok şeklinde ilerliyor: Elon Musk’ın Anıtkabir ziyaretinden Erdoğan’ın Atatürk demesine, epey farklı işlendi sanki bu yıl tema.

Vasıf tepemde, çantamı hazırladım mı kontrol ediyor. Bazen kendimi ilkokul çocuğu gibi hissediyorum yanında, ama o da tutamıyor ki kendini. Executive! Bu bir yaşam, bu bir dünyayı görüş, algılayış biçimi! Kolay değil beraber yaşaması, hele benim gibi bir diken parçası için ama böyle işte. “Aşk var, çaresiz” dedim ikinci okumamda bu bölümü. Yazarken de gülüyorum gerçi.

Vasııııf! Duy sesimi!

Hafta boyu yaptığım tüm yazlık kışlık ayrımı arkamda, dolap düzenli, eksiksiz, iki pantolon bir tayt, iki tişört, bir kazak ve lastik ayakkabılarımı koydum en, en küçük bavula; indik öğle arabasıyla Ayvalık’a. Saat 13.00 arabasını yakalamak önemli. Baltur 14.45 ama, 13.00’ü de geçince bir sonraki 16.00. İnsan ister istemez yavaşlıyor burada. Arayı, yani Baltur kalkışına kadar ki zamanı, bir yemekle doldurmak zorunda kalmak sıradan bir durum, hatta belki bir de kahve!

Ben temizliği abartmışım, evvelsi gün uyandım otobüs biletimi de temizleyiverdiğime çantamdan. Bir de üstüne, boş boş bakıp bilete, “bu ne zamandan kalmış ki”lemiştim! Dün, düşünürken yolumu, ‘nereden nereye’yi, “bilet” dedim ve gözümde canlanıverdi çöpe atışım.

Ne muazzam bir makine şu vücut. Hatırlıyor her şeyi. Eğer bir hesap günü varsa, evet. Hatırlayacaktır el, göz. Kesin. Çat diye koydu işte önüme göz de el de, attığımı biletimi! Ha, hesap gününü falan beklemeye gerek yok, vicdanı devreye soktu mu insan elinden gözünden utanmayı becerir zaten. Ama evet. Bu değil öğretilen.

Açtım Baltur’a, dedim böyle böyle. Güldü kadın, hatırladı beni. “Aldınız Defne Hanım, ben sattım size ama problem yok. Sıkıntı olmaz.” dedi, “Binersiniz, siz gelin.”

Peki.

İndik Ayvalık’a. Niyetimiz önce bir para çekmek ki hem Vasıf rahat olsun, hem benim üzerimde nakidim. Ardından da Şehir Kulübü’nde bir şeyler yeriz. Yine de önce Baltur’a uğradık. Evet, ben de hatırlıyorum kadını, gülümseştik. “Problem yok, rahat olun” dedi. Olur. Bavulumu bıraktık. ATM’den geçtik ve lokantaya yollandık.

Hava şaka gibi. Bildiğin sıcak! Vasıf da sürekli gelecek günler havası kontrol ediyor, ilk kez ilgimi çektiğini söylemeliyim: Pazar günü Maraton var!

Şehir Kulübü’nde Fikret’le karşılaştık. Zeytin Çekirdekleri programının devamı için gelmişler, kaymakamla görüşmeleri varmış. Ayaküstü muhabbet ettik. Oturduk sonra. Bulgur yapmışlar, zeytinyağlı ve et susuz, ondan aldım bir de kuru fasulye. Üzerine de “tek parça” diye rica ettim, zira Vasıf yemez şimdi, bilirim, bana kadar bir “tek parça bir kabak tatlısı”. Kaymaksız, cevizsiz ama çayla. Bir “tek kabak” geldi ama üçe bedel, dedim “ne bu böyle?”, “tek dedin abla” dedi gülerek garson. Vasıf geriden geriden baktı. Obur mu buluyor beni, ne! Yine de yedim. İyi geldi. O da bitirdi yemeğini, hatırlamıyorum neydi yediği ama o da içti çayını. Çıktık.

Biraz dolanıp sonunda Teknosa’nın karşısında, Belediye’nin yaz başı aromatik otlarla yeşillendirdiği kıyıya yürüdük ve kenarına oturduk yeşillerin; elimde bavul, yanımda Vasıf, beklemeye koyulduk.

Bu poz oradan. Sonra da ben İstanbul’a, Vasıf gerisin geriye eve, Mutlu’ya.

Tıklım tıklım doldu, Balıkesir’de araç. O kadar ki, son binen yolcu için tabure koydu şoför. Normalde olmayacak şey. Öyle oturtulan ben olsaydım kesin arıza çıkartırdım, fakat şoför karısını almış yanına. Herhalde onların bir bilet kontenjanı falan var, telefon edip bildirdi zira. Ama kadının yanına kimse oturmadı, ne ise artık sebep. O en önde, kocasının yanında sere serpe vardı Bandırma’ya.

Yerimi en arkanın önü boş olan kısmına sabitlediğimden bana çok dokunmadı durum. Kucağımda bilgisayarım, yol boyu yazdım durdum. Sıcak oldu ama. Tek mesele buydu.

Vapur yolcu almaya başlamıştı vardığımda, yoldan yollayamadığım yazımı yerime yerleşir yerleşmez yolladım. Çok sövmemişlerdir umarım bana. Son dakikacılığım ve yol çakışması ne kadar ön görmek istesem de… bu kadar işte!

Eve varmak her zamanki gibi olaylı oldu. Yenikapı eşkıyaların elinde zira. İniyorsun vapurdan ve taksiye binip artık varayım diyorsan evime, benim gibi altı saat yol yaptıktan sonra hele, başın belada! Öncelikle bir sırtlanlar sürüsü üzerine yürüyor, “taksi!” diye. İsterim, evet diyecek olursan elinden bavulunu alıyorlar (iyi bir şey sanmamak gerek), sonra da nereye diye soruyorlar ve birbirlerine bavulu devrede devrede seni götürecek olana varana kadar top misali oradan oraya atıyorlar seni. Bir tanesi “4 Levent’le yan yana olur mu?” diyecek kadar kendini bilmezdi, “dolmuş olsan güzergâhın olur bari” dedim ve elinden çekip aldım çantamı. Caddeye çıktım. Boşta bekleyen bir arabaya bindim ve “Harbiye” dedim. Eve, artık.

Eve ama şoföre de derdimi anlatmamazlık edemedim. “Biliyoruz, hepimiz” dedi. “Burası bir rant yuvası. Turist söğüşlemek için organize çalışıyorlar” diye de ekledi. Benim de aktivist damarım tuttu, bunu Beyaz Masa’ya şikâyet edemez miyim diye. Neticede ana arter, neticede ulaşım hub’ında ihale ile durak kazanmış bir ekip, neticede Belediye cevap değilse, kim cevap bilir belki. 153’ü aradım. Aman Allahım! Biz lüfer peşinde ararken çok daha makuldü 153! Şimdi şikâyete göre sayı seçmek gerek. Ben bilemedim, üç dakikalık sürenin sonunda ulaşım bağlantılı olanı seçtim. Karşıma efendi bir oğul çıktı, “buyrun” diye. Ben de tane tane anlattım derdimi. Bilen biliyor beni, tane tane anlattıysam, yazıya geçse kompozisyon olur, on alır lisede. Öyle anlattım. Sorular geldi tabii, “durak bize mi ait?” İBB’yi kastediyor. “Sanmıyorum” dedim, “ama ihaleyi herhalde sizler yürütmüşsünüzdür, zira orada bir durak var.” “Yani bize ait değil, öyle mi?” dedi. Ben de “evet, size ait olmayabilir ama ana arterde, belki zabıta gönderip durum tespiti yapmak istersiniz” diye akıl öğrettim ve tam o sırada Haliç’i geçmiş, Kasımpaşa dönemecinden aşağı iniyorduk ki… hat gitti!

Eve, artık. Denemedim değil. Sahada da, resmi itirazda da.

Hem Suudilerin hem de Hariri ailesinin Türk Telekom’la ilişkisini yazmış Füsun Sarp Nebil. Bir de sormuş, ta başlıktan: “Türk Telekom’un ortakları birbiriyle savaşın eşiğinde mi?

11 Kasım

Termostatı insanın pek enteresan.

İstanbul’dayken de evde kaloriferleri kapatırdık Vasıf’la ve pencere açık yatardık. Serin seven insanlarız ancak yine de sıcak olurdu belli ki, ben yazlık giysilerimi pek kaldırmazdım. Kış boyu evde giyerdim. Mutluköy’de ısı farklı. Yazlık kıyafetle falan gezmek istemediğim gibi, giyinmek iyi geliyor. Soğuk değil hayır. Bence yaşanması makul olan ısıda.

Ve değişmiş böyle böyle termostatımın ayarı! Dün gece resmen uyuyamadım!

Hava zaten sıcak. Kaloriferlerin desteğine gerek olmayan bir hava var dışarıda, hiç hem de, ancak yakmışlar yine de! Kayınvalidem serin buluyor evini, belli ki komşuları da onunla aynı kandan. Yanmasını istemiş olsa gerekler. Başka açıklamam yok! Sıcak geldi, girer girmez. Açtım pencereleri. Serinlemiyor ki, böyle de! Yani altıncı katta olup, önü açık olup yine de serin hava girebilmesi için eve, dışarının da biraz serinlemesi gerek sanki ve serinlemedi İstanbul gece de! Dön dur, mümkün olmadı uyumak.

Bu böyle, bu hava, bu sıcak hava yarına da devam eder de beni perişan bırakır mı ki?

Sabah kendime bir çay koydum. Kızarmış ekmek ve zeytin yağı yetti de arttı kahvaltı niyetine. Saçımı kestireceğim, yolum var Bebek’e.

Berberim çocukluğum demek. Beraber büyüdük ve hâlâ bir o keser saçımı. Yine kesti, biraz da dedikodu yaptık. Hayattan, çocuklardan. Niyetlerden. Şengül’ü gördüm, Boyacıköy’den arkadaşım. O da çocukluğum. Burası ev, işte. Bir nevi. Kocaman gülümsediğim insanlar oluyor, çocukluğumdan olanlar. Mahalle çocukluğumdan. Burada denk geliyorum çokça, hepsine. O yüzden saç kestirmek hiçbir şeye benzemez güzel. Bir de mahalle şu tuhaf kadınlar ve erkekler tarafından işgal edilmemiş olsa!

Biri, mesela, kendini Diane von Fürstenberg zannediyor. İdolü de sanıyorum Carmen Dell'Orefice. O saçlar, o eda! Tanrım! Karşılaştığımızda sadece sahte bir gülümsemeyle cevaplıyorum kendisini, artık o da uzak duruyor zaten. Lütfen. Neyse ki, bu sefer görmedim kendisini. Sahiden komikten öte hâlleri. Bir tanesi de kendini fena hâlde Bayan Kennedy yapmış, öyle geldi! İçeride dahi çıkartmadan gözlüklerini oturuyor, aynaya bakıp bakıp kendini seyretti ben kestirirken saçımı. Kaç saat ya da dakika? Bilmem! Bir de gelip, nereye hazırlandığını bilmediğim adamlar var. Pek önemsiyorlar orada oluşlarını! Bu dünyadaki varlıklarını…

Eskiden burada ve hatta berberimin ustasının dükkânında epey varlıklı kadınlar görmüşlüğüm var, ayna karşısında. Mahalleden arkadaşlarımı da. Herkes epey eşitti, bir zamanlar. Çok da farklı oturmazdı kimse. Yine de, birkaç olağanüstü havalı ve bir o kadar da makul orta yaşlı ve yaşlı kadın hatırlıyorum. Saçlarından eteklerinin boyuna itina içerisinde, pırıl pırıl ve evet, çok sakin. Yani gürültüsüz. Her mânâda. Kim bu diye merak ederdim, her birine bakmaya kıyamayarak. Kim bu diye merak uyandıran yaşını almış bir kadın görmüyorum, ne zamandır mesela. Bu yeniler de, asla onlara benzemeyecekler. Gürültülüler. En kendini cool sayanı dahi, orijinal değil öncelikle. Belki de en çok o yüzden gürültülü. Bir tuhaflıkları var. Hepsinin.

Ya da benim.

Bu daha gerçekçi bir okuma belki de.

Geçen yıl, Yeniköy’deki kısa ikametimiz süresinde, sahilde yürüyüş yaparken karşılaştığım bir arkadaşım, hâlâ İstanbul’da olabilmesinin tek sebebinin Emirgân’da oturmak olduğunu söylemişti. Yeni bir Emirgânlı için mümkün tabii. Ben ki orada bir Musiki Sevenler Cemiyeti olduğu zamanı bilirim, Çınaraltı’nda… Ne şaşırmıştım ilkokul müzik öğretmenimi orada gördüğümde, ud ve kanunlar arasında. Münir Ceyhun. Açtım baktım da, marşlar bestelemişmiş bir dolu. Bir de ilkokullarda müzik eğitimi üzerine yazmış. Belki Terakki’de vardır arşivi, bir biçimde. Hafif Borges profilli diyeceğim, hatıramdaki hâli. Silik elbette.

Ne Emirgân, Emirgân artık, ne de Bebek kaldı çocukluğumdan geriye. Bir burada, kısa bir saç kesimi süresinde temas ettiğim hayatım ve yol arkadaşlarım var gelmeme, ziyaret etmeme sebep.

İstanbul, canım Boğaziçi.

Bu da iyi! Yani 67 ülkede aynı anda yayımlanan ve Süddeutsche Zeitung, the Guardian, New York Times, Le Monde, El Confidencial, Columbia Journalism School ve BBC’nin aralarında olduğu, dünyanın dört bir yanından 96 medya kuruluşundan, 382 gazetecinin bir yıl boyunca üzerine çalıştığı 13,4 milyonu aşkın belgeden Türkiye’yi ilgilendiren detayların Türkçede yayınlaması suç, öyle mi?!

Sanırsın lise iftihar panosu, bu listeler.

Cihangir’e gitmek üzere otobüse bindim. Bir yirmi dakika aldı Cumhuriyet caddesini kat etmek, öyle trafik var. Otobüs şoförü kendini Ayvalık’ta sanan bir adam çıktı! Akbil’i biten yolcuya, “son durakta iniyorsan problem yok, doldurur basarsın” dedi. Trafikten sıkılıp inmek isteyen bir kadını, “kapıyı açacağım ama dikkat et, arkadan gelenler var” diye uyardı. Hayret ettim. Benim bildiğim otobüs şoförleri İstanbul’un, kırmızı ışıkta son sürat geçen, yolun ortasında yolcu indiren ve yolu boş buldu mu, Sarıyer Taksim minibüsleri misali, yolcusunu sağdan sola savuran şoförlerdir. “Nazar değmesin” dedim. Dilimi ısırdım. Bu arada yan şeritte de bu belirdi:

Belki de 153’ü değil, Turizm Polisi’ni mi aramam gerekirdi?!

Cihangir’de uzun sürmedi işim. Esat Bey’e uğradım, kısacık. Lafladık bolca, o kısacık sürede. Binbir hikâye paylaştık. Oradan veterinere uğradım, Sis’e biraz farklı mama bulur muyum diye. Sis sadece k/d mama yemek durumunda, cins hayvan olup, insan tarafından dar bir genetik havuzdan çoğaltılmasının neticesi olsa gerek, fevkalade hassas böbrekleri var zira. Yolda Osman Amca’yı gördüm. İstanbul’un son abdalını. Hayır dualarıyla uğurladı beni, yine cebinden bir hediye çıkartıp illa takarak bileğime. Son durak Cem’e. Kahvemi aldım, Google telefon konuştuk. Kapatıyordu zaten dükkânı, çıktım. Eve döndüm.

Yarına hazırım. Kayınvalidemin girişteki iskemle/koltuğuna dizdim her şeyimi, çayımı koydum, ılık ılık içmek üzere geceye uzandım. Uyumayı umuyorum.

12 Kasım

Uyuduğumu söyleyemem. Dön dur, bir dört saat kesintisiz olmak üzere toplam yedi saati tamamlamayı başardım yine de. 6.15’de kalktım. Suyumu içtim. Vegan peynirimden taşımıştım yanımda, onu sürdüm bir dilim ekmeğe ve bir de minik muz yuttum. Giyindim. Tişörtüme göğüs numaramı iğneledim, ayakkabıma da çipimi bağladım. Üzerime bir kimlik, az para ve telefonumu aldım sadece. Anahtarı kapıcıya bıraktım. Hafiften bir yağmur çiselerken yürüyerek Divan Oteli’nin önüne vardım. Vardım ki, bizi bekleyecek ve alıp Maraton başlangıç noktasına götürecek araç falan yok! Etrafıma bakındım, İstanbul Maratonu çantalı bir iki kişi gördüm. Takip ettim onları ve yakaladığımda sordum, nereye diye, “Divan’da olmayacak mıydı otobüsler?” Yeri son gelen mail’de değişmiş otobüslerin, “AKM önüne gidiyoruz” dediler. Hata etmişim yeni bir şey yoktur, diyerek. Son mail’i de detay detay okumalıydım.

Biz vardığımızda sıra Gezi Oteli’nin önüne kadar sarkmıştı. Saat de 7.30! Hepimiz dizildik. Bu kuyruk bitene kadar çalışacak herhalde otobüsler!

Çok yavaş ilerledi sıra, zira en önde galiba kontrol ede ede otobüslere bindiriyordu yarışçıları polis, yani en azından işin başında; sonra sanıyorum tabii, baktılar ki kuyruk uzun ve varılacak yerin bir de saati var, hızlandırdılar. İlk yarım saatte 10 metre ilerlemeyen kuyruk sonraki on beş dakikada bizi de aldı, otobüslere yerleştirdi.

Kuyrukta arkamda olan genç bir adam, otobüste de yanımdaydı. Sohbet açılıyor tabii, hem bekle, hem de niyetin aynı macera olsun, milli hentbolcuymuş; koşmak, yüzmek, spor ve kampanya falan derken sordu: “sizin meslek ne hocam?”

Hocam?

Yaş, sanıyorum! Ankara’da değiliz zira.

Köprüye vardık. Bir müzik, bir renk, bir eğlenceli hâl! Gülümsememek kabil değil. Nihayetinde karnavalı olmayan bir kültürün çocuğuyum. Bu rengin parçası olmak güzel geldi, biraz eğreti hissettiysem de.

Normalde Hayata Destek çadırında buluşmayı önermişti, Ceyla. Bunun için benim arabamla geliyor olmam gerek zira yukarıda, AVM’nin oralarda bir yerde o çadırlar ve ben cesaret edemedim hangi trafik, nasıl bir yönlendirme vs. olduğunu bilmeden yarışa gelişi riske atmaya. Belediyenin bu transferi üstlenmiş olması başlıbaşına bir güvence, öyle ya da böyle alacak ve tam da yarış noktasına taşıyacaklar seni. Aynen de öyle yaptım ve dernek çadırına uğramadım, ancak bu beni hem Hayata Destek tişörtsüz hem de ekipsiz bıraktı.

Önce pek yalnız göründü hâlim. Biraz fotoğraflayayım bari etrafı, dedim. Maraton koşucularının start noktası en önde, arkalarında 15K koşucuları ve onun da arkasında benim parçası olduğum 10K koşucularının start noktası. Birkaç canlı yayın yaptım, sahanın renklerini göstermek niyetiyle. Bir fotoğraf da Hayata Destek’e bağış yapan 65 yol arkadaşıma mail olarak yolladım, “vardım, koşacağım” dedim. Canlı yayını Instagram’dan yaptım. İlk kez kullandığım bir özellik. Kaydetmedim hiçbirini, hep yayın sonunda sildim. Niye ki, bilmiyorum. Refika’yı gördüm, kızım olan değil ama nasıl güzel bir ad olduğuna, bir gün belki, olursa kızıma Refika adını verebileceğime ta ikimiz de 14’ken (Murat ve Selim’le beraber, yelkende, olsa gerek) beni uyandıran Refika’yla. Çocuklardan bahsettik. “Geliyor musun Ayvalık’a?” dedim, gelirken haber etmesine karar verdik, büyük kızını evlendirdiğine önce şaştım sonra hatırladım fotoğraflarını. Güldük. Yıllar geçiyor. “Yalnız mı koşuyorsun, gel bizle koş” dedi. Koşup koşamayacağım bile belli değil demedim, teşekkür ettim. Ayrıldım. Esin’i gördüm, Fatma’yı ve kocasını. Mahmut’u uzaktan gördüm, el sallaştık.

Havada drone’lar, otobanın yanındaki çimenlerde stretch yapan ekipler derken kenara çekildim. Yalnız malnız, burada durmak iyi. Kalmadım gerçi yalnız da. “Defne Hanım,” deyip iki ayrı ekip geldiler yanıma. Tanımıyorum hiçbirini. Lüferler için mi koştuğumu sordular, her iki grup da. Gülümseştik. Çarşı pazarın hâlini konuştuk, yok olan İstanbul’u, doğasını, canlılığını… “Koşsanız lüfer için, valla koşarız” dediler. Hepsi de çok genç aslında, var hâlini hatırlamak için. Demedim ama. Ben de nine değilim ya.

Benim gibi bir diken parçasına ekip gerekmez ama bir amaç var, Hayata Destek için deyip çıkmışım yola ve etrafımdakiler rengârenk tişörtler içinde ve ekipleriyle! Herkes takımını alıp geçerken start noktasına geri durdum biraz. Önce maraton sonra 15K derken, arkasından bize geldi sıra. Kendimi biraz daha canlı yayın yaparak oyaladım. Önden aksın ekipler diye bekledim. Zaten o start anında koşmak kabil değil. Akıl kârı da hele, hiç. Sıkış tıkışlık bir yanı işin; koşmaya değil, yürüyerek Köprü’yü geçmeye gelen o kadar çok ki!

Köprü’ye tam çıkışta Melda’yı gördüm. Onun ekip dağılmış, toplamak için geri döndüler ben devam ettim. Ne çok selfie çeken var! Akıllara durgunluk verir bir hâl bu, zira öncesinde yürüyerek dahi başlasan artık koşmaya başlanacak nokta burası. Hakkını vereceksen İstanbul’un, koşarak geçmek gerek Köprü’yü. Hele kendi derecesini indirme arzusu varsa yarışanın, yürüyenler arasından zikzak yapılacak yer değil, burası. Gel gör ki imkânsız. Herkes grup hâlinde yürüyor, kırıtarak poz veriyor ve ellerinde çubuklu telefonlarını sağa sola sallıyorlar! Bu kadar meraklısı olduğunu düşünmemiştim, Köprü’de selfie pozunun!

Bence İBB selfie günü yapmalı, ayda bir mesela. Köprü’ye çıkışa da fiyat biçsin, 10 dk selfie günü 100 lira. Niye olmasın? Maraton ferahlar hiç değilse.

Evet, ben de canlı yayın yapmaya yeltendim, hem de Köprü’nün üzerinde ama durup yol tıkayarak değil, koşar hâlde. Durmadım hiç ve en sol yanımı hep arkamdan daha hızlı koşup gelecek olur diye boş bıraktım. Yani kesinlikle kabul edilebilir bir usulde hareket ettim. Küfür yemediğime eminim.

Cins cins insan var. Leylek gibi yürüyenler (samimi benzetme), yengeç gibiler (düz bir çizgi çizmeleri zor) ve bağıra çağıra parti kıvamında koşan, yürüyen ekipler… Belki yollanan o bilgi mail’lerinde otobüsün yeri kadar toplu koşmanın adabına dair de birkaç satır yazmalılar. Karnaval başka, partilemek ayrı, yürüyüşün yeri bambaşka. Koşanlar var ve ciddiler yaptıklarında. Onlara ayıp, çok ayıp!

Köprü çıkışında, artık Beşiktaş ayrımından itibaren seyrelmeler başladı. Hayata Destek ekibi bol bol selfie istemişti benden. Orada iyice sağa aldım kendimi, sonra destekleriyle yanımda olup, benimle koşan arkadaşlarıma da yollama niyetiyle. Selfie dediğin zor şey. Olmuyor kolay. Hele orada! Koşanlar arasında komik bile hissediyor insan kendini.

Bu, koşar hâlimle, fena da olmadı.

Acemisiyim belki, selfie’nin değil de koşmanın.

Ne kadarını koşarak tamamlayacağımı bilmiyordum, 10K’nin. Koşan biri değilim. Sıkı yürürüm ama koşmayı hep reddettim. Lakin köprü fena geçmedi. Keza Köprü’nün çıkışı da. Gel gör ki, Barbaros Bulvarı’na gelince kendimi salıp koşmak fena fikir göründü. Ne tuhaf oysa, tam da hızla, keyifle inilecek yer! I-ıgh! Yürüdüm.

5K noktasına, ilk su istasyonlarına gelmek güzeldi. Hem yarıladım hissi, hem bir yudum su imkânı. Güzel çöp kutuları yapmışlar. Herkes içip içine atıyor. Pek derli toplu. Bir iki kare fotoğrafladım. İki ayrı ekip de kendilerini fotoğrafladılar, bu kovaların önünde. Bence pek makul. Ama sonra, önümde koşan çiftin bu durumu ne kadar yadırgadıklarını dinledim. Hak da veremedim. Neticede Köprü’deki gibi yol tıkayan bir durum yok, burada. Seyrelmiş bir insan seli, koşuyor ve zaten su için durma noktası bu, sıkışma olacaksa da, normal. Pek beklenir bir sıkışma. Ama zaten bugün en çok herkesin birbirine dair şikâyetini dinledim galiba. Bir kısmı haklıydı, bir kısmı fuzuli. Hepsi de erkekti şikâyetini yüksek sesle ilan edenlerin!

Aynı istasyona ama 7,5K’de, Fındıklı’da denk geldiğimde, durum hiç de parlak görünmedi gözüme!

Dağılmış her yere süngerler ve plastik şişeler! Kaygan bir zemin, suyla. Pis, hatta.

Salı Pazarı’nı bitirirken bir poz daha aldım kendimden ve Instagram’dan paylaştım. “Az kaldı” diye. Sonra da düşündüm, neden yolda da kimsede Hayata Destek tişörtü görmedim diye, bende olmayışını hâlâ sabah çadıra varamamışlığıma vererek.

Son yüz metreler güzeldi, hele Galata Köprüsü’nü geçmek! Bitince 65 arkadaşımı haberdar ettim ilk, sonra da Vasıf’ı ve Refika’yı.

Ben 10K’yi hem yürüdüm, hem de koştum. 10 bin lira demiştim, toplayacağım destek için. Onu da tamamladım, 65 can arkadaşımla beraber. Fakat Hayata Destek Derneği’nin hedefi tamamlanmadı! Niyet eden olur mu, el vermeye, hayata eşit başlamamış olanlara?

Kim onlar deyip, fotoğraflarını da koyayım, kaydı olsun:

Geçici tarım işinde göçebe çalışan ya da mülteci bir anaya doğmuş binlerce bebeğe destek olmak mümkün böyle dernekler sayesinde. 10 liralar, 30 liralar bile muazzam, imkân bulup 100’ler ya da 1.000’ler verememek kırmasın kimsenin cesaretini. O 10’ların herkesin, herkesle paylaştığı bir dünyayı hedeflemesi asıl mucize zira.

Düşünsene, herkesin bir diğerine ayıracağı 10 lira neleri değiştirir, nasıl başka bir adalet getirir bu dünyaya…

13 Kasım

Dün akşam eve geldim ki, Vasıf muazzam güzel bir makarna hazırlamış bana, buharda haşlanmış karnabaharlar ve brokolilerle beraber. Makarna sarımsaklıydı, maydanozlu da. Ayrıca içine azıcık kapari de eklemiş. İki tabak yedim. Dün yarıştan sonra toplayıp çantamı Refika’ya gitmiştim, dükkâna. Orada kızlar bana pazı yaprağına sarılı bir vegan burger hazırladılar, kızımı görme keyfine ilaveten. Sıkı toktum eve geldiğimde aslında, yani. Ama öyle güzel geldi ki Vasıf’ın hazırlığı! Şımardım hemen. Bir de karbonhidrat tabii. İyi geliyor, bunca kayıptan sonra. Enerji bağlamında. Ama asıl Vasıf yaptı diye. Bana hazırladığı ilk tabak!

Sabah fena kalktım. Taş gibi, ki yapmıştım tüm stretch’lerimi. Hem öncesinde, hem hemen sonra, hem akşam yatmadan. Yine de fark etmemiş. Taş gibi kalktım ve fakat nasıl güzel bir gün!

Yavaş geçirmeli.

Dün paylaşmıştım Facebook’tan, Bianet’te okuyup. Paylaşırken de gayet sert, “güçlü?! şart değil sanki… erkek. evet. aksi kanıtlanana denk.” diye not düşmüştüm. İlk like eden Mahmut oldu, yine. Canını seveyim. #metoo’lara cevaben #Idid diye itiraf edebilen bildiğim tek erkek. Tanıdığım hiçbir erkeğin, bir kadını tek kez olsun fakat taciz etmemiş olabileceğine ihtimal veremiyorum, zira. Güçlü ya da güçsüz, her erkek tacizcidir. Aksi kanıtlanana dek. İtiraflar, başlangıçtır.

Vasıf’la o kadar para çektikten sonra, o, paraları evde unutup inmiş ertesi gün Ayvalık’a. Hem pazar hem de kargodan alınacaklar olunca da, cebinde bulduğu 20 lira neyine yetsin, kargoya borçlanmış. Israrla indirdi beni, “gidip ödeyelim” diye. Olur. Zaten pazar alışverişi de olmayınca az şey var evde. Bir öğle yemeği yer, kargoya uğrar döneriz.

Öğle yemeğinden sonra hemen Aras’a gittik. Armağan Hanım gülerek karşıladı benim “borç takmış, tuttum kulağından getirdim” cümlemi. Döndük, Midi’nin önünden kasabanın içine yürürken Vasıf saçını kestirmeye ikna oldu. Midi’de bir kahve içtim ben de. Ardından bulaşık sabunu almak üzere market yolunda Serdar ve Dilek’le karşılaştık. Üç kişi oturdukları masada Dilek karşısındakini eşim diye tanıtmış meğer, ben elini sıkıp o da gidene kadar ama anlamamışım! Son bir yılı dökerken bana, taşındım, evlendim şeklinde, ancak uyandım; evlendin mi sen diye! Evlenmiş sahiden. Adama alıcı gözle de bakamadım üstelik. Güldük. Ben Aykut’la evliydim, o da Nezih’le. Başka bir yaşamdan tanışıyoruz sanki. “On yedi yıl sonra” dedi. Hesap yapmaya yeltendim, o benden sonra boşanmış demek ki… Muhabbet ettik azıcık ve bizim kayık işlerini konuştuk. Arabasızlık asla dert değil burada, hele otobüs kullanmayı makul ve hatta adil bulanlardansan ama bir kayığı olmalı insanın deyince ben; Dilek, “elbette” dedi, “36 adası var bu coğrafyanın.” 36!

Vay!

Kesin bir kayığımız olmalı.

Yolun en sonu da bu, pazartesi günü.

Bir kargo da Esat Bey’den vardı gelen. Onu alıp oturduk durağa. Kısmet, Rıfat Usta’yla tanıştık. O tanıştırdı kendini merakla, komik hâlimize bakıp, bu erken kış vakti, otobüs durağında oturuşumuza mânâ vermek gayesiyle. Sevdim o alttan gülümseyen hâlini. Alptekin’in de işlerini yaparmış, evi bildi tabii. “Hayırlı olsun” dedi.

Eve geldik ve Esat Bey’in kargodan bunlar çıktı!

14 Kasım

Vasıf dün sabah “başka bir kahvaltı yok mu?” demişti, biz de yulaf aldık. Evde muz var sanıyordum, kalmamış ama dondurucuda siyahlamışlar vardı, kek yaparken (bir vegan için muz ya da elma püresi stoku olmazsa olmazdır) kullanmak üzere tuttuğum. Onlardan iki taneyi çıkarttım. Gözdem’den kalan cevizlerden biraz ayıkladım ve kenara koydum. Sade suya bıraktığım yulaflar yumuşayıp, hatta helmelenince içine muzları ve cevizleri kattım ve altını kapatıp tabaklara bölüştürdüm. Üzerine Vasıf’ın getirdiği o harikulade akağaç şurubundan döktüm. Saraylara layık!

Hava çok güzel. Sakin ve sessiz bir gün geçirmek istiyorum. Belki biraz börek yaparak, çok değil.

Şemsa düşürdü aklıma, yoksa ne vakittir açma yufkadan börek yapmıyordum.

Anneannemin becerisiydi, çocukluğumda. Yola çıkarken yazları, Ege’ye, kaplumbağanın arkasına biz üç torun, aramıza kolböreği dolusu kutular, anneannemin yanında da termos olurdu, içinde kahve. Evet, Nescafé elbette ama o zamanlar böyleydi işte. Çay nasılsa bulunurdu yolda, ama anneannem kahvesiz olamazdı. O termos şimdi bende. Bir Stanley ve bunca, bunca yıl sonra hâlâ sıcak tutmayı içine konulanı beceriyor! Her neyse. Kahve ve termos başka hikâye.

Kolböreği önemliydi zira dedem açma yufkadan diye tutturur, anneannem de yazın başlayacağı bu yol için daima açma yufkadan yapardı böreği. Bizde ölçüdür o yüzden. Hazır yufkadan da yapılır, zira açma yufkadan nasıl çıtır çıktığını anladıysan böreğin, her tür yaparsın aslında. Ama ölçü o çıtırdır. Becerebilmek tatmayı gerektirir yani. Özler de insan. Ben de en çok, ama en çok New York’dayken özledim böreği (bir de simidi). Kimseden öğrenmeyi becerebilen biri değilim. Okumam, sebeplerini anlamam gerek önce işin. Kimse öyle öğretmiyor zira, hani okulları geçelim, evde el vermek bağlamında. Özellikle o yıllarda. Neden ve hangi un, nasıl esner yufka, nasıl yırtılmaz, merdane olmaz mı, oklava mı, nişasta mı arasına, un mu, niye… Yol göstericim iki kadın oldu, Ayla Algar ve Paula Wolfert.

Kütüphaneden aradık Vasıf’la, çıkarttık. Eline alır almaz açılan sayfalarında yirmi yıl öncesinin izlerini bulmak muazzam şey. Onlar sayesinde tepsi böreğini, kolböreğini hatmedip, suböreğine yeltenmiştim. IKEA’dan alma bir board ve takılıp sökülebilen dört ayak üstünde, sözde kullanmayınca kaldırılmak niyetiyle kurulan ve sonra kaldırılamayan bir tezgâhta; Refika araba koltuğunda, ben her yanım un… Ne günlerdi! Yaban elde, feta, Yunan feta’sı, Fransız feta’sı, Bulgar feta’sı derken, asıl varyasyonun kullandığım un olacağına kanaat getirip iki ay boyunca her gün tepsilerce börek pişirmiş ve yarı pişmiş, tam pişmiş, acaba dondurmak mümkün mü diye bir hayli de deneye girişmiştim. Sanıyorum King Arthur ihya oldu siparişlerimle ve Mehmet’le Vasıf’a hikâyeler çıktı, yıllar boyu anlatılacak. Ama asıl sürpriz evi taşırken İstanbul’a, köşe bucağa, ama üst kat gardıroplar dahil, sinmiş unlardı. Ne çok muhabbetim oldu bu iki kadınla o günler boyunca! Müteşekkirim.

Neyse, işin geçmişi bu ve ben o vakit bu vakit, aralıklarla yapmakla beraber açma hamurdan börek, ne vakittir dokunmamıştım oklavalarıma, ta ki Şemsa Aglaia’yı ziyaret etti ve hamur açmaya girişti. Özlem tepti herhalde. Bugün bir böreğe de ben niyet ettim, hem güneşte oturup bir bardak şarapla yemenin keyfi var! Kaçırmamalı!

15 Kasım

Bugün niyet Edremit’e, pazara. Aslında pazar değildi hedef ama o da yanına eklendi, asıl Tıflıpaşa’ya uğrayacağız. Evde olağanüstü iki pekmez varken tahinsizlik öldürüyor zira beni.

Sabah 8.30 arabasına atladık. Ben olsam eski garajda iner, Körfez Birlik’e binerim. Vasıf dedi, “belediye otobüsü ile gidelim.” Peki. Yeni otogarda indik. ‘Aşti.’ (noktasıyla) yazıyor otogarın önünde, yani ‘Aşti.’ Ayvalık Otogarı. Aşti bildiğim bir de Ankara’da var. Vasıf’la araştırmaya giriştik, neyin kısaltması diye. Google arama komik cevaplar çıkarttı. Sonunda nokta olmasa yutması mümkün cevaplar hem de. Neticede anladık ki, TAV gibi bir firma bu. Ana sayfalarında bilgi yok gibi bir şey, web sitelerinin. Merakımız da geçti zaten.

Otobüs yirmi dakika sonra hareket etti. Yoldan toplaya toplaya Burhaniye’ye girdi ilk. Bu kısmı çok seviyoruz Vasıf’la ben, zira kimi evleri bu kasabanın, çok, çok güzel. Özenmişler, besbelli. Para varmış. Bakışları da hayata başkaymış herhalde. Eski köşkü restore etmek falan değil (ayıp ya da yanlış mı, elbette değil ama), tasarlanmış, mimar elinden çıkmış evler bunlar. Yaşıyorlar da hâlâ. O da bir başka güzel. Otobüsün camından çekebildiğim kadar kare çektim, bir güzel günde de buraya dolaşmaya gelelim dedik. Bu transit geçilen yolun ötesini de görelim.

Edremit’e vardığımızda ona geliyordu. Diyorum ya, yavaşlamayı öğretiyor otobüs kullanmak. Etrafına bakmayı da. Güzel his bu. Vasıf da hatırladı sağını solunu. Yürüdük biraz, girdik pazara. Pazar çok güzeldi; lahanalar, dalında sumaklar, melkiler, ısırganlar, tereler… Henüz işlenmemiş hâlinde satılan sakız gördüm, ilk kez. Kocayemiş aldım, “biz dağ çileği deriz” dedi satıcısı. Bir başka satıcıyı ikna etmeye çalıştım kenara attıkları yeşilleri geri taşımaya, hatta daha fazlasını da toplayıp biriktirmeye. Kompost yapabileceklerini anlatırken yörük bir kadın daha yanaştı, “de hele” diye yeniden anlattırdı. Hepsinin öyle ya da böyle bahçesi var. Hurmaları alırken Meyvelitepe’nin tarifini paylaştım. Bir başka köşede adamın biri bana şehirli muamelesi yapıp “kültür mantarı diye aldığının orijinali bu” dedi, ben üç farklı melki hakkında bilgi sorarken. Vasıf “lafı tıkmadın ağzına” dedi, imalı gelmedi sözü, “yok canım” dedim. Adam toplamış getirmiş. Satmaya. Ben tepesinden tepesinden soruyorum. Kısa yoldan bilgi veriyor. Hem kaç kişi var böyle benzetmeyle ifade kuran. Herkes siyah beyaz, memleketimde.

Sokak arasında terk edilmiş bir güzel ev daha gördük.

Pazarcılardan biri, tezgâhlı değil de, yerde serili mallarının üzerinden dedi, “sahibi öldü.” “Çocukları da beğenmiyorlar ki gelmezler, bakmazlar” diye ekledi. Hep beraber asıl mirasın kültür olduğunda karar kıldık. Korumak, yaşamak ve yaşatmak kültürle alakalı olmalı. Oradan Tıflıpaşa’ya geçtik: Bir kabuksuz susamdan tahin, humus için; bir kabuksuz susamdan çifte kavrulmuş tahin, keyif için; bir kabuğu alınmamış (yani, kepekli) susamdan tahin de, sağlık için aldık. Helva muhabbetini eksik bırakmadık. Öyle çıktık.

Dışarıda kazanlara denk gelince durdum yine. Kalın bakırdan tava dedikleri sığca (sığ deyince kimse yanlış anlamasın, 20-25 cm derinliğinde) kazanlar. İki de kulp var yanlarında. Bu defa zor dedim, elimdekilerle ama muhabbet ettik. Ayvalık’a da bir dükkân açmak istermiş, At Meydanı’na, hem kalay da yapıyormuş. Ne iyi olur dedim. Benim çok kalay işim çıkar sana.

Öğle yemeğini Cumhuriyet’te yiyelim istedik. Ama benim tersim dönmüş. Başında kimse olmadığı için ikisinden boş geçip üçüncüsünden alışveriş de yaptığımız yufkacıya sorduk. İşaret etti. Caddeye çık, meşeden sola gir. Peki, ancak yolda bir tezgâh dolusu sweatshirt görünce Vasıf, durduk. Seçmesi, benim sağa sola bakınmam derken, yolum, yönüm yine şaştı! Köşedeki Türk Telekom bayisine sorayım dedim. “Kapandı orası” dedi, bilirkişi edasıyla genç adam. Genç kadın zaten dünyadan habersiz. “Geçen hafta falan mı?” diye sordum şaşkınlıkla, “geçen ay açıktı.” “Yo” dedi, “çok oldu orası kapanalı.” Yüzüne demedim ama hem içimden defalarca hem de en az bir defa Vasıf’a söyledim, sersem! Bilgisiz cahil! Kasabasının en mühim yeme işletmesi ve kapandı diyor! Büfenin önünde oturan benden büyük bir adamı kestirdim gözüme, bilirse o bilir diye. Gösterdi yolu. Pat diye de bulduk. Ne kapanması, şıkır şıkır açık. Dışarıda bir masa seçtik oturmaya ki, Şakir belirdi yanımızda. Meğer motor ehliyeti için inmiş şehre. Kısmette karşılaşmamız varmış. Susam konuştuk. “Ek, öyle de kolay ki hasadı” dedi. Tohum verecek. Bir de toprak yapmak için fiğ ekmemi önerdi. “Ek, uzundur o zaten. Uzasın, kestiğinde de yerinde bırak” diye akıl verdi. Güzel akıl. Uygulamalı. Etsiz ne var ne yok dedik, Vasıf gitti seçti. Şakir ısrarla sadece çay içti.

Eve Körfez Birlik’le döndük. Bir dolu, içleri yeşil dolu çantayla!

Doldu yine raflarımız, tabaklarımız. Çok şükür!

Akşama patates çorbası yapmaya niyet ettim. Soğanı, adaçayını, sarımsakları ve patatesleri, tuz ve karabiberle birlikte ve sırasıyla koydum zeytinyağıyla tencereme, hepsinin ısısı aynı olunca iyi su ekledim, kaynamamış ama sıcak. Kıstım altını. Kenara son dakikasında çorbanın içine katmak üzere iki tutam alacağım mace hazırladım. Okumalarımı açtım. Günlük gazeteler önce.

“Modellik yapmak için bulunduğu Çin’in Şanghay kentinde hayata veda eden 14 yaşındaki Dzyuba’ın ailesinin ekonomik yetersizlikler yüzünden genç kızın cenazesini ülkelerine götüremediği ortaya çıkmıştı.” diyor Hürriyet, mini minnacık bir kız çocuğuna dair. Bu kız ki muazzam paraların döndüğü bir sektörde, şüphesiz ailesini geçindirmek için çalışıp, öldüğünde… 14 yaş yahu!

Patates çorbası ve börek ne iyi geldi! Kış artık, yavaştan. Ne kadar güneşli de olsa gündüzler, gece uyarıyor, geliyor diye… Dün Joan Didion’ı izlemiştik, bu gece Alias Grace. Soba yanıyor, kedi mutlu. Refika aradı, sesi sağlam. İyi.

Daha ne ister insan!

16 Kasım

Ve bu sabah kahvaltı tahin pekmez!

Vasıf, “ben çocukken de sevmezdim tahin pekmez” dedi. Bense bayıldım. Her iki pekmezden de tattım, sabah. Sadece çifte kavrulmuş olanla. Beni 100 kilo yapar bu lezzet! Demek ki bazı sabahlar Vasıf’a ayrı, kendime ayrı hazırlayacağım kahvaltıyı ya da haftaya nasılsa yok ve havalar sıkı soğuyacak. Sobayı yakmalı sabah ilk iş ve çayı beklerken tahin pekmezi hazırlamalı.

Olur valla!

Geldiğimden beri kanepe kılıflarıyla uğraşıyorum. Havaların hâlâ güneşli ve sıcak olmasını şans bilip yıkadım, tek tek. Üst baş burada daha çok ve çabuk kirleniyor. Bu kanepelerin beyazı da, hâliyle, nasıl oturup kalktığımızı gösteriyor. Grilemişti, kol koyma yerleri artık. Ama ağır her bir parça. Makinenin kazanı büyük, dokuz kiloluklardan ama yine de sıcak suda, uzun programda yıka deyince dört ayrı yükleme oluyor, iki kanepenin kılıfları. Bugün son yüklemeyi yapacağım. Yırtıklar oluştu, daha da oluşacak kesin. Çuvaldızım hazır. Yarı kurumuş kılıfları geçirirken kanepeye dikmek de gerek.

Bu kanepeleri IKEA’dan aldım. Ben alırken iki minderliydiler. O yıl ilk kez gelmişti model, diye hatırlıyorum. İkincisini “fırsat köşesinden yakalamıştım. İki yıl içinde kalktı imalattan ve yerine üç yastıklı modeli geldi. Onları beğenmiyorum. İyi ki vaktiyle bu iki yastıklılara denk gelmişim, cebimde imkânım olmuş üstüne.

Annemle teyzem yıllarca iki kanepeyi değişe değişe kullandılar. Biri kol takar öteki minder inceltir, bir bakmışsın yepyeni olmuş. Tanımakta zorlanırsın, öyle değiştirirlerdi. Onların zamanında kumaş büyük sorundu. Kadife sevmezdi bizimkiler. Basma kesmezdi. Şimdi Harmancı Giz Plaza denilen yerde, yanlış hatırlamıyorsam Harmancıların ihracat artığı kumaşlarını sattıkları fabrika mağazası vardı. Annem özellikle beyaz, kalın pamuklu ama farkı olan kumaş arardı orada. Fitili olan, içinde ağarmamış pamuk parçaları taşıyan vs. Duvar kâğıdında da benzerdi tercihi, kendi yatak odaları hariç. Orası için krizantemlerin yoğun olduğu iri çiçekli, şimdilerde belki İngiliz diyeceğim bir pano seçmişti. Salonaysa kabartıları hazerana benzer, ama tümüyle beyaz bir model. Yerli markalarda güzel desenler olurdu ve katalogdan seçilirdi, hatırladığım. Sonra duvar kâğıtçı gelir, tutkalını hazırlar ve ıslata ıslata kâğıtları yapıştırır duvara… Teyzem nereden alırdı kumaş bilmiyorum, belki beraber ararlardı. Hatıram eksik ama teyzemin seçimleri daha koyu renkli ve daha parlak olurdu.

Bunlar Türkiye’nin yok yılları, unutmamak gerek diye düşünüyordum yazarken. Her şeyin yerli olduğu, yok denilen ama işte varmış meğer diye fark ettiğim yılları.

Sonra bir kısa dönem istemedikleri kadar malzeme oldu İstanbul’da. Hatta teyzem bir seferinde fiyatına yana yana bambu duvar kâğıdı yapmıştı salonunu, güzel bir yeşildi diye hatırlıyorum. O yerli değildi. Seksenlerin sonu, doksanların başı olsa gerek. Şimdi yine hiçbir şey yok! Kumaş almaya İMÇ’ye girmeye gör. Ölü toprağı derdi anneannem, aynen ondan serpilmiş. Onun yerine hazır perdeler alıyoruz, en ucuzundan en pahalısına ama hepsi aynı model. Duvara renk yapmak da oturup kova başında damla damla boya katmaktan çıktı. Yerli yabancı birkaç firma var, kataloglarından; yetmedi mi, Pantone numarasını veriyorsun, hazırlayıp yolluyorlar. Zaman zaman bir kahverengiye ya da yeşile bakıp ve bolca da grilere, “bunda pembe var”, “bunda çok sarı var” deme rahatlığımı düşünüyorum da, Refika’ya ya da Vasıf’a… Boyadığımız masalara, iskemlelere borçluyum sanırım.

Alçak Facebook hatırlattı!

Bu fotoğrafı 2012’de Mehtap çekmişti. Belgrad’da şahane bir sabah, aslında porcini peşindeyken ve ardı ardına telefon çalıp balığa dair ihbarlar, balıkçılara dair derin dedikodular gelirken; ansızın çıkmıştı karşıma bu canım chantarelle! Ne çok özlediğimi hatırlattı ormanı. Hele gördüm ya İstanbul’u, nemli ve sürekli çiseleyen hâlini. Biliyorum vardır hepsinden bir dolu oralarda şimdi.

Paylaştım Facebook’ta özlemle ve bir alçaklık da Hakan yaptı!

“Hadi, atla gel”leyip beni, sanki gelebilirmişim gibi, sonra da topladıklarını paylaştı, özlem fotoğrafımın altına. Gerçek bir alçaklık! Bu zarif versiyonunu chantarelle’lerin, sonbahar sersemleri bana sorarsan, kurutmaya bayılırım. Kokuları sanki üçle, dörtle katlanır böylece ve kışın, katıldıkları bir makarna ya da pirinç yemeğine, hatta bir patates, soğan kavurmasına, muazzam bir katman eklerler.

Ormanı özledim bak, İstanbul’dan ayrı kalmak koymasa da.

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında). Alıntıların yazılışı kaynağında olduğu gibidir.}

aile, Ayvalık, bahçe, Defne Koryürek, Günlük, İstanbul Maratonu, köy, mantar, Mutluköy, pazar, taksi