Günlük:
23–29 Mart 2018

23 Mart

Adrian Chen’in yazısına geri dönüp duruyorum. Evet, biliyoruz çerez politikalarını, evet tahmin edebiliyoruz akıllı telefonlarımıza gelen “şuranın fotoğrafını çek” ya da “bak burayı puanla” dürtmelerinden nasıl takip altında olduğumuzu, ama bu hiçbir şeyi değiştirmiyor. Saflık ya da iyi niyet daima daha sıradan bir kusur (!) kötülüğün günah bedeli karşısında. Ve şimdi, Facebook ne kadar değiştirse düzenini ve data paylaşma politikasını, tüpten çıktı bir kez cin. Girer mi hiç içeri? Kim kullanacak bu beceriyi ve kim daha da zeki, daha da kötü kılacak, saflığımızın ya da körlüğümüzün karşılığında kullanma arzusuyla…

Vasıf çok komik! Kafasında şapka bir içeri bir dışarı sürekli çalışıyor. İş yapma biçimlerimiz tümüyle başka. Tüm gün, tuvalet hariç her yerde birlikte olduğumuz on iki ayın tamamlandığı şu saatlerde, biraz daha iyiyiz sanırım. Kabul gelişmeye başladı aramızda. Başka türlü çalışıyoruz. Aynı olmamız gerekmiyor. İkimiz de çalışıyoruz, önemli olan o. Ve her geçen gün daha mutluyum onunla olduğuma ve buraya geldiğimize. Ben uluorta yazıyor, söylüyorum diye bir mecburiyeti yok elbette ve ilk kısmını soracak değilim ona ama ikinci bölümüne dair onun da mutluluğu ortada. Daha ne isterim. Hah! Biter mi istekler: Bir de Refika gelse!

Kışın kullanmalık mantarlar 2018 serisi albüm 1! Kuzugöbeği bu yıl bol. Çok bol. Almayanı döverler cinsinden bol. Perşembe pazarında mesela köylü tezgâhlarında, sokak arasında izvinye satıcılarının yanı başında… her yerde mantar var. Kuzugöbeği mantarı, çıntar falan değil. Bildiğin morel yani, ultra lüks mantar! Pahalı saatinde aldık biz gerçi, ilk haftalarını yakalayayım, bolken diye hesapladım, ilerleyen saatte yağmurlar azalınca köylü de biriktire biriktire getiriyor pazara zira. Naylon torbaların içinde çürümüş oluyorlar. Her halükârda mantar dolu, öyle böyle değil ve biz de bir hayli stokladık. Belki bu saatten sonra az biraz da dondurmak üzere alırım. Bir de toplamasını öğrensem, meralarını bir görsem… tam olacak!

Seren Serengil Demirören’i tebrik etmiş, özlediğimiz Hürriyet geri gelecek demiş. Yabancılığımın boyutu şu ki, ilk kez sihirbaz gören çocuk gibiyim bu lafların karşısında. Tuhaf bir yayılma oluyor yüzümde, gülümsemeyi andıran, hafif aptal ama kesin olan, büyüleniyorum sanki. Anlamlandıramıyor, uzun uzun harfleri seyrediyorum. Bir dostum ne vakit “sabah programı istiyor belli ki” dedi, anladım.

Toplamakla uğraşmayın, yakın gitsin demiş (tam burada o kadar çok sıfat var ki yazacağım), parkın ortasında, ağaçların arasında, insanlar varken hem de içinde, etrafında. On ay aldı. On ay!

Buralarda oralarda her yerde kaygı kaçınılmaz. Tek keyif baharı yaşıyor olmak burada, otlar var mesela tadılacak. İlaç niyetine, acısını kaybetmeden yenilecek. Bahara girerken karaciğere ilaç enginarlar var, sapları limonlanıp yutulacak. Kaygı kaçınılmaz gelen günlerin karşısında ama burada hâlâ yaşamdan keyif almak için sebep var.

Gözdemler uçağı kaçırmışlar!

24 Mart

Pazara iniyoruz, yine günlerden cumartesi. Serhan gelmiş, belki birlikte kahvaltı eder miyiz dedim ama galiba işi var dolu. Becerebilirse yarın uğrayacak. Yine de ikna edebildim Vasıf’ı, Ayna’da kahvaltı ettik. Tohum konuştuk Tayfun’la, Ezgi domateslere tamam dedi. Mimoza liköründen bahsettim Silva Hanım’ın. Arada çıkıp baktım, borcumu ödeyeyim diye. Yoklardı.

“İşkence, ‘devlet otoritesi ve varlığını’ sağlamak amacıyla yaygın ve sistematik bir şekilde uygulanmıştır. Şiddet, insan doğasını dönüştürmenin, onları sadık vatandaşlar olarak yeniden yaratmanın aracı olarak uygulanmıştır. O halde, işkence 12 Eylül için özdür ve onun temel yönetme biçimidir. İşte 12 Eylül’ü sadece insanlığa karşı işlenmiş suçlarla bir arada ele aldığımızda gerçek anlamını kavrayabiliriz. Vesayet kültürü ve darbecilik üzerinden geliştirilen 12 Eylül eleştirileri ve tabii ki yargılama süreçleri bu açıdan son derece yüzeyseldir. 12 Eylül Anayasası, sanıldığı gibi Danışma Meclisi’ndeki müzakerelerle belirlenip halkoyuna sunulmadı. Esas anayasal meseleler cezaevlerinde ve sorgu merkezlerinde müzakere edilmiş ve temel ilke ilk olarak buralarda açığa çıkmıştır.” diye yazmış Ahmet Murat Aytaç. Not olarak kaydettim, dönünce sakin bir daha okumak niyetiyle.

Yerli ve milli hassasiyeti karşısında benim ruh hâlimi Ayşe Teyze bile anlamaz gerçi ve fakat daha öte diyebileceğim de yok Cumhurbaşkanı’nın eğitim hakkımıza dair sözleri karşısında… Tümüyle yabancılaştım sayesinde, asla yerli ve millileştirilmem kabil değil. Bakıyorum kelimeleri oluşturan harflere, aptal aptal.

“Ben anlamamak seni, kimsiniz pardon?”

Neyse…

Otları aldık, patates ve taze iri sarımsaklar, soğanlar. Hâlâ bakla almaya varmıyor elim. Bebe enginarlar kaptık, pilav yaparım diye ama aklıma geldi ki Refika geliyor pazartesi, o pirinç yemiyor. ‘İntolerans’ın var demişler, fındık ve çilek de yanında, yemiyor güzel kızım kıpkırmızı kesmemek için. Ancak yemek yaparım bunları. Peki. Zeytincide durduk. İsmail’le didiştim, “zeytine zeytinyağı koyma” diyor bana hâlâ. Sabunlaşırmış. “E kostik varsa tabii” dedim. Bir duraladı. “Tuzdan,” dedi. Gözelerimi devire devire baktım. Hani az sonra bir daha asla konuşacak konumuz kalmayacak aslında, öyle bir yoldan ilerliyoruz. Ama geri adım atmam da zor. Çok zor. Yüzyıl önce ayçiçeği yağı mı varmış diye devam edesim var, zira. Binlerce yılın zeytinciliğinde, zeytine tereyağı mı döküyorlarmış? Di mi ama? İyi cevap verdi, ayçiçeği yağı dökmüyorlarmış eskiler ama böyle yeşil kalsın diye de dertleri yokmuş. Peki. “Benim yeşil diye derdim olduğunu nereden biliyorsun?” dedim. Medeniyet dediğin bir yeşil zeytin tanesi. Zanaat de medeniyete yenilmeye doymuyor belli ki. Neyse ki Vasıf iyi bir yönetici. Hemen konuyu kâra çevirdi, bize, sadece tuzla işlenmiş zeytin getirmesinin pazarlığına girdi.

Yağmur var yok, bakıp durdu Vasıf cep telefonunun uygun aplikasyonlarına ve nihayetinde benim dün verdiğim kararın makul olduğuna vardı: Gökhan bahçede çalışabilir bugün. Aradı. Yeni yol tarafına çıktık bizi alsın, birlikte geçelim köye diye. Yolda durdurdum arabayı, gelip geçerken hayran olduğum ağaca bir de yakından bakabilmek için. Top top sarısı mimoza gibi, dallarıysa salkım söğüt misali. Olağanüstü!

Vasıf dedi ki “madem Gökhan götürüyor bizi, sanayide de bir duralım.” İkisinin arasındaki ilişkiyi çözemediysem de “tamam” dedim. Beni markete bıraktılar, fırın kâğıdı ve bulaşık deterjanı alayım bari dedim, “siz işinizi görürken.” Çok sürmedi Gökhan beni toplamaya geldi, yalnız. “Vasıf Abi’nin daha işi var sanayide, biz yanına gidelim” dedi. Bilmedik sokaklarından birinde, bir marangozhanenin kapısında durduk. Vasıf burada herhalde diye çıktım arabadan ve kel bir horoz karşıladı beni ve tavuklar. Hem de paçalı!

Başladık konuşmaya marangozla. Adlarını da söyledi ama yok tabii, kalmadı hiçbiri aklımda. Daha çoklarmış. Kuş gribine kaybetmiş birkaçını. Yumurtalarını gösterdi. Her gün beş yumurtası varmış ve burada gezerlermiş. “Bizim köyde çakal gelir diyorlar ve beslemiyorlar pek” dedim. “Kapatacaksın kümese akşamları. Koruyacaksın” dedi. “Kestiniz mi hiç?” diye merak ettim. Böyle beslediğine nasıl bakıyor son noktada merakıyla. “Kıyamam” dedi. Tavuk yiyemiyormuş zaten. Anca kendi tavuklarının yumurtasını. “Çoğaldılar mı?” diye merak ettim bu kez, hiç yatmamışlar kuluçkaya. “Keşke” dedi.

Şuur adım adım açılıyor.

Vasıf bambaşka bir dükkândan çıktı. Ahşaplar arkada, bagajda, cam arka koltukta benim yanımda, elimizde parlak bantlar çıktık yola. Vasıf bir kurutucu yapacak; mantarlar, otlar ve domatesler için!

Eve vardık, Vasıf’la Gökhan çıktılar bahçeye çalışmaya. Ben mutfak emekçisi, ben Külkedisi. Pazardan taşıdıklarımızı işlemeden nereye bahçeye! Sadece tarhların yerini işaret etmek için lazımım, gerisi hikâye. Gün bitti böyle!

Birer Refika yaptım Vasıf’a ve bana. Gül şerbeti, safran cin ve gül suyu ile. İki üç damla da lime gerek, bu kez katamadım ve eksiği belli oldu fakat, kızımın gülümsemesi gibi.

25 Mart

Doğan Medya’nın satışına dair okunulası tek yazı bu oldu, Ayşe Düzkan’ın aklına sağlık; “bundan bize ne diyenler, bir dahaki sefere kapılarını açan otele sığınmasa mı acaba?”

Pelin yine yazmış da yazmış, dilde tüy, kalemde mürekkep misali nereye kadar anlatılabilir bu gelmekte olan? Geçtim hükümeti, şirketleri, pırtlak gibi biten gastronomi okullarına bakıyorum. Herkes yakınından tutacak zira, bu da benimki ve iklim değişikliğinin mezunları öğrencilerin kariyerlerine etkisini ders konusu yapanı yok… Oysa çok düz mantık: İklim değişikliği = gıda krizi ve kariyer = gelecek!

Helloooo? Kimse var mı orada? O öğretilen tabakları, pastaları kekleri yapacak bir yarınımız yok ki!

Kanaatkâr reçeteler peşindeyim ne vakittir, bir kitap olmasına değecek parametrelerini de oluşturabilirsem kastettiğimin, değmeyin keyfime, zira çok inanıyorum gerekliliğine.

Mesela bu çikolatalı kek!

Depression cake denilen bir tip fırın mamulünün izinden gittim yaparken. Nemli, çikolata lezzeti dolu dolu ve saklamaya da gelen türde, bayatlamıyor hemen yani.

Bu tip kekler 20. yüzyılın başında, Birinci Dünya Savaşı’nı gören ve ardından ekonomik buhranı yaşayan toplumların yemek tariflerini ‘elde-ne-varsa’yla yeniden şekillendirdikleri bir zamanın hediyesi bize. Haz almak, bir direnişse, buyrun.

Depression cake tarifi şöyle:

1 1/2 C un
1 C şeker
1/4 C kakao
1/2 t tuz
1 t karbonat
1 t vanilya
1 t elma sirkesi
1/3 C nebati yağ
1 C su

C’ler Amerikan ev ölçü birimi cup, t’ler yine aynı ölçü grubundan teaspoon.

Aslında çok şaşırtıcı değil, raflar dolusu gıda bulduğun (iyi ya da kötü) marketler çok, çok yeni insanlık tarihinde. Hep yoktu buzdolapları ve illa kek falan pişmezdi evlerde. Elbette. Ama hani, en lezzetli, en lüks olandır ya, pasta ve onun temeli olan kek ve hatta Mari Antuanet’e çakılıp durulur ya, ekmek yoksa pasta yesinler dedi diye (evet pasta değil, brioche o dediği, biliyorum)… Hayır Mari’nin onurunu kurtarmak bana düşmedi tabii, yani oradan çıkmadım elbette yola. Ve bu tip mamule merakım vegan olduğum için de değil, ama neden hem tereyağı hem yumurta hem de süt giriyor keke diye düşünüp durduğumdan aslında, aklım almadığından bu ‘bol-buldun-bula-kendini’ hâlimizi.

Sahiden de, niye?!

Yani, bizler nohut kahvesi bilen, menengiç kahvesi içen ana babaların çocukları olarak ne vakit üçüncü nesilden başkasını içemez olduk diye de bir merakla, bir bakıma. Ben de üçüncü nesil kahve içtiğimden yani, vegan olduğumdan değil.

Neyse, uzun bir açıklama oldu ve pek de karışık. Henüz parametreleri oturmadı kanaatkâr reçetelerin tabii. Azaltma/kanaatkârlaştırma örneğini kayda geçirmek de bu arada gürültüye gitmesin.

Aklımda bu sorularla depression cake tarifini gözden geçirdim, sirkeyi çıkarttım zira yoktu elimde, üzüm sirkem keskin gelir diye düşündüm ve yeniden yaptım.

200 g un
100 g şeker
1 çimdik tuz
80 g kakao
15 g kabartma tozu
500 ml kahve
40 ml zeytinyağı

Aslında kahve değil su da kullanılabilir rahatlıkla, kimyasına kekin en ufak bir zarar vermeyecektir ama evde artmış kahve vardı, su ekleyerek 500 ml’ye tamamladım. Kakao kanaatimce tek lüks ürün bu yeni reçetede ama karbonatı niye değiştirir ki insan! Karbonat gibi, temizlik dahil, her şeye uygun bir mutfak malzemesi yerine kabartma tozu kullanmak en zeki hareket olamaz herhalde. Yine de yumurta, süt ve tereyağı içermeden de içinde hepsi varmışçasına lezzetli!

Olabiliyor, yani!

O hâlde neden yumurta, süt ve tereyağı kullanıyoruz yaparken?

İklim değişikliğine hayvansal üretimin etkilerini bir durup okuyunca, vegan olmasa da keki bunlarsız yapar insan, diyorum ve fakat medeniyet 7/24 açık bir şehir ve marketleri. Başına geleceği bu kadar hak eden bir tür dünyaya gelmedi!

Saat altı gibi Alptekin aradı, bir yere gidelim mi diye. Olur, ne iyi fikir! Bir saate gelip aldılar bizi Eren’le. Bay Nihat’a gittik. Bize uydular, tümüyle yeşil yedik. Bir dolu hikâye paylaştık ve akkızı da muazzam yapmışlardı, çok lezzetli oldu gece.

26 Mart

Sabah üçte Refika’yı uyandırarak başladım, beşte çoktan kalkmış, sobayı yakmış ve dünden hazırladığım hamuru tezgâha çıkartmıştım bile. Sabah girdiğinde içeri bir fincan kahve ve bir elmalı galette vermek istedim. Ev dediğin sabah fırın mamulü koktu mu başka oluyor.

Hamuru zeytinyağını dondurarak yaptım. Biraz meşakkatli, minik buz kalıplarına yağı koyup dondurucuya bırakıyorum. Unu da eleyip aynı şekilde dondurucuya yerleştiriyorum. İkisi de yeterince soğuksa, katı yağla yapılan hamur kadar güzel sonuç alabiliyorum. Bu hamura biraz limon kabuğu ve bolca da kekik koydum. Elde Amasya elmaları vardı, erimez bunlar, bilirim. Bari limon suyu, kabuğu ve kekikle birleşsin, sabaha uygun olur dedim. Olağanüstü az şekerli bu galette. Kekik ve kabuğunun kokusuna güvendim.

Yedi değildi, girdi içeri. Fıstığım! Bugün onunla geçecek, evde, sokakta ve her yerde! Özlemişiz, çok. Hiç göstermesin kötü gününü. Nasıl da güzel geldi, muhabbete niyetli. Bizimle vakit geçirmek üzere. Büyük iltifatlar bunlar. Ben yapamadım mesela anneme, babama. Bizim çok yüklüydü eteklerimiz hep ya da ben kızım kadar olamadım belki de.

Öğlen Ayvalık’a indik, ben bankaya uğramak istedim, Vasıf’ın da parlak bantlara ihtiyacı var. Bir de kargolarımız vardı, testerenin dişleri kırılmış, bir parça bekliyordu Vasıf. İndik, birlikte. Belki Cunda yaparız dedik ama ne mümkün. Ama Dilek’le karşılaştık. Refika’dan gençtik tanıştığımızda, şimdi her ikimiz de İstanbul’dan uzak, bu kasabadayız ve Refika’yı gördü ilk kez! İşin eğlenceli yanı, Dilek’le konuşurken, yemek yedikleri köşede, içeriden bir kadın çıktı Refika diye! Ayvalık’ta kızımın tanıdığı bizim tanımadıklarımız da varmış derken tanıştık, Eren bahsetmişti daha dün gece hem de, Alev diye, burada saçını kestirmiş ve pek güzel bir kesimdi diye. Pek güldük, dünya küçük, kızımızsa pek büyümüş. İşlerimizi hallettik, banka eksik kaldı. Sıra numarası veren alet bozulmuş ve pek saçma bir kalabalık olmuş neticesinde. Gerek yok gerilmeme, dedim, kızımla geçecek böyle güzel bir günde! Çıktım. Bizimkiler de nalburda işi bitirmişler, hadi o halde. Öğle yemeğini evde yemek üzere atladık döndük eve. Ben girdim yine mutfağa, hazırlık peşine. Güzel bir mısır irmiği lapası yaptım, üzerine de bolca soğan soteleyip koydum, hem tazesinden hem kurusundan, çam fıstıklı ve kuş üzümlü, azıcık ekşiltip bir kaşık sirkeyle.

Bu fotoğrafları Refika çekti, anne ve baba hâlleri niyetine. Bolca vakit geçirdi bahçede, babasıyla. Ne hoşuma gitti! Instagram’dan paylaşmış, ne yaptığını bilene bir bira ısmarlayacağım diye. Çok güldük gelen cevaplara.

27 Mart

Dün gece Vasıf’la birbirimize baktık ve ne güzel, dedik, yan evde uyuyor. Tabii, geç kalktı. Falafel’li, piyazlı bir tabak yaptım. Hemen fotoğrafını çekti, anne evi kahvaltısı demiş paylaşırken. Falafel’i çok güzel yapar oldum, bol yeşil koyuyorum, yani bol taze soğan, bol maydanoz ve bol nane ve biraz da tane kişniş katıyorum, kimyona ilaveten. Bir kaşık un gerekir hep, onu da nohut ununa çevirdim. Çok lezzetli oluyor. Özgür’ün getirdiği hibeşten koydum yanına, azıcık da kendi yaptığım domates sosundan. Bir demet su teresi de yeşili oldu.

Oh! Şükür!

Gazeteler yazmış, Kanal İstanbul’un ÇED toplantısına halk katılamadı diye. Yani kimisi katılamadı demiş, alınmadılar diye, kimisi salon doluydu, gelenler kapıda kaldı diye açıklamış. Benim tecrübem çirkinliklerin bilerek ve isteyerek yapıldığı yönünde. Denizlerdeki yok oluşu konuşan STK’ların ya da denizler hakkında söyleyecek sözü olan küçük ölçekli balıkçının gırgır reisleri karşısında eşit bir yer almasını gözetmeyen bir sistemin, fikir ve niyet sahibi Cumhurbaşkanı olan bir projeye itiraz edeceklere kapı açmamış olduğundan şüphe duymam zor. Özenle küçük salon seçilmiş, saat bilgisi geciktirilerek verilmiş ve itirazını dile getirmek için yol tepenlerin niyetlerini ifadeye alan açılmamış olduğuna eminim. Ama tarih ileriye değil, geriye doğru yazılır, 2023 hayalleri değil bu süreçte yaşanılanların kaydıdır yazıma kaynak olan. Kanal İstanbul ve kanaatimce yapılmasının tek/gerçekçi sebebi olan İğneada projeleri, büyüme gayreti olarak değil, inatla yapılanlar olarak geçecek kayıtlara, eminim.

“Cooking an egg in an iron spoon over open fire is really no more precious and probably a lot less elitist than cooking an egg in $300 sous-vide machine, she said in a recent interview — except that women tend to do the former and men the latter.”

Bu arada kaşık 250 dolar. Kanaatimce eleştiriye açık, cinsiyet-bağlamaz-elit-durumlar bunlar…

Refika Cunda’yı sever, okumalarımızı tamamlamışken çıkalım dedik. Öğle arabasını yakaladık. Ayna’ya gittik, yağmurlu bir saatti, dar attık kendimizi içeri. Bu fotoğrafları Instagram’da paylaşırken böyle isimlendirdiydim. Orijinallerinin kalmaması geri ne sersemlik! Öyle de hâlimiz ki!

Birer bardak şarap içtik, Refika hepimiz kadeh tokuştururken çekti bir fotoğraf ve benim el ve parmak, hani kadehi tutar ve tokuştururken bile “e.t. phone home” mesajı vermiş, güldük.

Akşamı evde yemek yiyerek, birer kokteyl eşliğinde, Vasıf yanı başımızda uyurken ve hikâyeleri hikâyeler takip ederken bitirdik Refika’yla. Beğendiği evleri konuşuyorduk dün, bu geceye de sarktı az. Başka bir gözü var kızımın, ta tekli yaşlarından biliyorum. Bana tuhaf gelen ilk bakışımda ama baktıkça anladığım ve fark ettiğim niyesini. Gizli bir gözü var, kimseninkine benzemeyen. Dinlemeye çalıştım bolca dolayısıyla. Ev, zira, gün gelip ya gelirse yanımıza, evimiz de olabilir belki hayaliyle.

Sabah gene köründe kalkacak, ona sandviç sözü verdim, bir de kahve. Gökhan gelecek almaya. 10 falandı herhalde, herkes kendi köşesine çekildi, yatmaya.

28 Mart

Refika gidince pek sessizledik sanki. Etraf toplayıp, düzen kurmaca yeniden şimdi. Hafta sonu Memo gelecek, gelinle beraber. Yarın Vasıf da gidiyor İstanbul’a… Bugün bolca çalışmakla geçecek. Besbelli.

Elden ele dolaşmış kötücül bir emanet, bitmeyen bir hınç, itiraf edilmesine cesaret edilememiş bir sistematik kıyım girişimi.

Çocuklarına kıymakta zerre tereddüt göstermeyen memleketim, nereye kadar, derken, sorarken Yıldıray Oğur’un yazısı çıktı karşıma.

Bu fotoğraf karesi üzerinden yazmış, “Ağrı dağına o kadar yakın ki karla kaplı görkemli dağ kadraja sığmamış. Tepede taşların yanında tam 208 insan var. Günlerce yürüyerek sonunda İran sınırından Türkiye’ye geçmeyi başardıktan sonra tepede dinleniyorlar. Çünkü önlerinde yürünmesi gereken koskoca bir Türkiye var.

Savaştan kaçıyorlar. Ne kadar gidebilirlerse… On binlerce yıl, sayısız yazı, bir o kadar konuşma, tartışma, defalarca yeniden başlama, deneme, yine deneme ve neticede şu durum ve bizim, her şeyi bilen hâlimizle ilaç olamazlığımız. Tek zerre bile. Büyük başarısızlığımızdır bu fotoğraf, kolektif başarısızlığımız.

Ve yaşasın! Nihayet etkinlik de açıldı, Slow Olive, yani senden benden daha eski, senden benden sonra da var kalacak zeytin ağacı üzerinden hal-i pür-melalimizi konuşacağımız toplantılar silsilesi sosyal medyadan ilan oldu.

Penaltı korkusu bu. Başka açıklaması yok.

Hikâyeyi herkes biliyor artık, bu kez bir versiyonu Meclis’te gerçekleşmiş. Adamın biri, kim olduğu gazetelere geçmemiş, üzerinde “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” yazan bir tişörtle Meclis’e girmek istemiş. Düşünsene onu tarayıp içeri almakla görevli memurun hâlini!

Penaltı korkusu. Yenilecek gollerin sayısını bile bilememenin kâbusu…

Nereye kadar, peki?

Bak bu daha da iyi:

“Metnin sosyal medyada gündem olması ve bazı kullanıcılar tarafından ‘Demirören’e satılan Hürriyet’te giderayak, Lenin’in şu şiir gibi sözünü spot yapan koca yürekli editör…” benzeri yorumlar yapılmasının ardından haberin spotunda revizeye gidildi.

Akşam ama kalan falafel’ler ve bolca patates kızartmasıyla acısını çıkarttık günün. Alienist’in son bölümünü seyrettik bilgisayar ekranından.

29 Mart

Burada tam bir yıl olmasına iki gün kaldı. Vasıf’ı yolcu ettim, pazardan az bir şeyler aldım ve koluma sepetimi takıp cebime de çakıyı koyup evden iki adım aşağıya zeytinliğe indim. Yabani kuşkonmaz ve sarmaşık topladım. İyi ki gelmişim buralara, iyi ki gözüm başka bir yere gitmenin kıymetini sezdi, iyi ki o başka yer burası oldu.

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında). Alıntıların yazılışı kaynağında olduğu gibidir.}

aile, Defne Koryürek, Günlük, iklim değişikliği, reçete, tarif, zeytin