Günlük:
9–15 Şubat 2018

9 Şubat

Akşamüstü dört gibi geldi Serhan, atladık Altınova’ya gittik. Evine, daha ziyade evinin bahçesine birkaç şey arıyor. Baktık, o bakarken biz de bulduk. Sadece ben hemen alamıyorum bazen. Almak konusunda şuursuz olabilirim —yeri geldiğinde, yani eminsem onun tam aradığım olduğundan— ama eğer henüz şekilleniyorsa fikrim aylarca, hatta yıllarca ‘şey’siz yaşayabilirim. Bizim, mesela, ne kadar uzun süre mobilyamız olmadığını anlatsam kimse inanmaz. Ama öyle. Burada da öyle hissediyorum. Dışarısı için bir değil bir dolu ‘şey’ gerekiyor tabii, ama nasıl bir ‘şey’ benim için ‘şey’den öte olacak, daha emin değilim. Dolayısıyla bir şeyler gördük ve kısmen ikna bile sayılırız bir tanesine özellikle, ama… bakalım.

Oradan atladık, Küçükköy’e. Instagram’dan bir selam almıştım, onu bulur muyuz acaba diye aranırken genç bir hanım nereyi aradığımızı sordu. Bulmuşuz. Ben şu şuyum deyince pek güldük. Dükkânını açtı. Kış diye açmıyormuş. Bahçesine baktık. Atölyelerini dinledik. Ben bir çift küpe dahi aldım, hiç aklımda yokken. Diyorum ya, almakla ilgili problemim yok, yeter ki aldığımı sahiden tam bulayım. Denk geldi bu da. Saat geçiyor, fark ettik ve Serhan’ın ince ince işaretlerini takip ederek kilisenin kampüsüne dair, ayrıldık Küçükköy’den. Burası hızla Alaçatı’laşacak, kesin, dedik. Yoksulluğun, parasızlıktan dokunamamanın getirdiği tüm güzelliğinin gideceğine ikna, hüzünlendik.

Ayvalık’ta kendimize bir park yeri ararken, yani hem AIMA’ya hem de Serhan’ın eve yakın bir köşe, Vasıf kapıyı bir su kamyonetine kaptırdı. Kamyonet “size bir şey oldu mu?” paniğinde, Serhan “Allah’tan kapıdan adım atmamıştın” mutluluğunda, biz elimizde kapının düşen parçası… pek karışık bir andı. İstanbul’da olsa kavga sebebi. Burada herkes şükretti. Bitti.

AIMA’ya pek vakitli girdik. Güzel bir konserdi, aşk şarkıları dinledik. Yemekte az şey kullanmanın ne zor olduğunu konuştuk Mustafa’yla, hangi sebeple emin değilim, Serhan yazı yazarken de kısa tutmanın zorluğunu ekledi. Borges geldi aklıma, hikâyeciliği ile bilinen, şair olan ve neden roman yazmadınız sorusuna da “birkaç satırla anlatılabilecek olan için sayfalar doldurmanın gereği ne?” diye cevap veren… Gerçi, bu cevabını okuduğum röportajı bir daha bulamadım, o da ayrı.

Konserin ardından Hande birkaç lezzet hazırlamış, güzel şaraplar açtılar sunmak üzere ama biz duramadık, niyet ettiğimiz rakıyı içmek üzere ayrıldık, yemeğe gittik ve ben yine şevketi bostan yedim, hem de bol taze sarımsak ve beyaz şarapla pişirilmiş!

Güzel bir gündü, dedikodulu, keşifli, renkli…

10 Şubat

Bayıldım buna! Kaynağı yok, mânâsı da aslında. Ama işte bir omuza dokunuş, bir özelsin diye fısıldama niyetine hesapla ve bak kendine!

Ben tümümüz adına pek hoş buldum, zira ruler of radical compassion ile ruler of radical mysteries’den bir guide of radiant revolution doğmuş! Hoşuma gitti. Bile bile mânâsızlığını Facebook’da bile paylaştım.

Bugün pazar için indik tabii yine, Cunda’ya. Bu defa zeytinli tostta zıplama oldu, yanlışlıkla içine peynir konulmuş. Değişmesi zaman aldı. Dışarıda yağmur, hava gri ve karanlık, tost da gecikince uzadı kahve hâlimiz. Ayşenur’la konuştuk biraz, ona fırsat oldu hiçbir şeye olmadıysa. Haftaya niyeti var, gelmeye.

Pazarda çıraları aldığımız adam, “biraz fazla alın” diye uyardı, “umreye gidiyorum, üç hafta yokum.” Yine badem ikram etti. Enginar aldık, bebelerden. Akşama Erenler gelecek, onlara yaparım diye niyet ettim. Köşedeki tezgâhtan da tere. Su teresi, ama. Nasıl güzeller! Pazar sonrası yine kargo toplamaya indik, Alanyalı üreticim yirmi yerine otuz tane yollamış avokadoyu. Dayanırlar kilerde herhalde. Her gün yesek olur. Mevsimlik nasılsa, domates gibi. Böyle alması da iyi üstelik, pazarda altı lira, markette altı ya da yedi, belli olmuyor. Bu usulle kargo dahil dört liraya geliyor tanesi! Hem de tüm ödediğim, üreticisine.

Kargoda beklemek diye dert de yok, bir zaman sürmüyor buralarda, yerli sayılman. Sıra meselesi değil yani. Gördüğünde girdiğini, başka paketi bırakırken içeri seninkini alarak çıkan biri oluyor hep. Gülümseyerek yaşamak için fena sebep değil bu.

Neyse, topladık paketleri, Gürol da bizi topladı. Döndük eve. Akşam için biraz hazırlık yaptım. Dolaptan hamurları çıkarttım, iki yumru ayırdım, oda sıcaklığına gelsin diye kenara koydum. Erenlerden önce hediye defneleri geldi. Vasıf bahçeye yerleştirdi hemen, ben çalışırken mutfakta. Ben pizzamsıların hazırlığına devam ettim. Üzerlerine koymayı planladıklarımı gözden geçirdim bir, elde pancar ve kereviz yaprakları ile taze soğan var. Biri bunları taşır, kırmızı soğan ve acı biberi de diğeri. Pancarları haşladım, bergamot suyu ve zeytin yağına az taze sarımsakla sos yaptım. Terelerin ikisini yıkadım ayıkladım, şahane bir salata olur bunlar pancarla; terelerden diğerini ama turşulamaya karar verdim.

Çok şey gerekmiyor, akşamüstünden geceye misafir ağırlamak için. Biraz pizzamsı, azıcık yeşillik ve turşu, en sonda da peynirin yerini (peynirsiz ve ançüezsiz bir) gremolata’nın aldığı enginar risotto! Gremolata pek alengirli duruyor olabilir, abartacak bir şey yok, link şurada. Yani, pek mevsimine ve pek pazarına uyumlu, köy içi muhabbeti yükselten masa oldu. Erenlerle bir dolu hikâye paylaştık, niyet konuştuk, gelecek seçimlerde Ayvalık nerede, biraz bilgilendik… Pek güzel bir geceydi!

11 Şubat

Bu grafik Barış’tan, altına da “Ekim 2017–Şubat 2018 arası derlediğim 100 Kadınsız Toplantı’da 466 konuşmacı yer almış. En çok Kadınsız Toplantı düzenleyen kurumlar: Meslek odaları, düşünce kuruluşları ve belediyeler: Konularına göre dağılım: Ekonomi %21, Enerji %11,Tarım/Gıda %10, Kent, Edebiyat, Siyaset %7, Hukuk %5, Diğer %32” yazmış. Yani, bir ülkenin kadınlara seçme ve seçilme hakkını ne zaman verdiği epey yüzeysel bir okuma olabiliyor.

Hem cuma akşamı hem dün gece, kolum kalkmıyor bugün. Sakin ve sessiz geçsin.

12 Şubat

“KKTC’de ismi ‘Milli ve Manevi Dayanışma Derneği’ olan bir dernek KKTC AKP temsilciliğini üstleniyor.
Geçtiğimiz günlerde KKTC’nin ünlü, köklü Afrika gazetesinde Afrin harekatına ilişkin çok eleştirel yazılar yayınlanıyor ve hemen arkasından da gazeteye yönelik barbarca bir saldırı oluyor.
Polis bu saldırganları yakalıyor, yargının önüne çıkıyorlar, hakim bir para cezasına (on yedi bin TL) ve hürriyeti bağlayıcı kısa bir cezaya hükmediyor.
Sonra ne oluyor biliyor musunuz, KKTC AKP temsilciliğinin başındaki kişi elinde bir zarfla, içinde on yedi bin liranın olduğunu söylemeye gerek yok herhalde, mahkemeye geliyor ve cezayı vezneye yatırıyor.
Barbarları savunmak, cezalarını ödemek AKP’ye yakışıyor mu bilemem, rivayet muhtelif ama adında milli ve manevi sıfatları olan bir derneğe ne kadar yakışıyor, bunu da tartışalım.

Çok acayip, değil mi?

Eser Karakaş yazmış. Katman katman okumalık, katman katman tartışmalık bir hikâye. Ders konusu etmek, kişi ya da parti isimlerinden ayrı, etik konuşmaya malzeme saymak gerek. Belki vaktiyle CHP’yi, DP’yi ya da ANAP’ı böyle konuşabilmiş olmamız gerek, şimdi konuştuğumuzda kimsenin alınmaması, AKP’ye saldırı saymaması için. Ama saya saya nereye kadar. CHP de bozuluyor, onunla ilgili bir meseleyi ders çıkartacak konu sayıp konuşmaya kalkınca!

Neyse. Karakaş eklemiş; “Küresel ölçekte ise 2012–2016 yılları arasında silah satışları 2008–2012 dönemine oranla yüzde sekiz buçuk artışla soğuk savaş döneminin son senesi diyebileceğimiz 1990’ı yakalamış bulunuyor.”

Çok acayip, fevkalade karanlık zamanlar bunlar.

Belki de bu coğrafya üç yüz yıldır ilk kez küresel, belki de sahiden yakaladık muasır medeniyeti. Ne kadar nefret etse de mütedeyyin kesim İttihatçılardan, belki de onların mirasını en sıkı sahiplenen onlar oldular. Neden Uruguay değiliz, niçin bizden bir Mujica çıkamaz, nasıl oluyor da kötülük bu kadar rahat, bu kadar konuşulmadan ve hâliyle itirazsız sıradanlaşabiliyor? Bir asker milleti olmaktan mı acaba, göçebelik olamaz zira Sarıkeçililer var, ayıp oluyor. Demeye çalıştığım bir tür ganimet üzerinden kurulu bir ekonomiye şehit vermenin (hani kurşun atan da, kurşun yiyen de misali) alışkanlığı mı acaba, yoksa şimdilerde tarif ettiğimiz üzere Sünni ve erkek olmayan her şeye “geçirme hakkı”nın garantisi karşılığı bir paralel evrende mi yaşıyoruz? Bilmem kabil değil. Bildiğim, otobüste Ayvalık’a inerken muhabbet açan genç kadının Bulgaristan’dan ilk dalga göçmen ailesini “oralarda zulüm başlayınca Müslümanlara, kaçmışlar tabii” diye anlattığı ve benim cevabım “bizim başkalarına buralarda yaptığımız gibi”nin sağır sessiz çukura düştüğü. Empati nasıl kaybedilir ki? Ya da bulmak için yola çıksak, hangi zamana gitmeliyiz?

Ahval’de Cengiz barışı “farklılıklarımızı ve bunlardan doğan çatışmalarımızı birbirimizi katletmeden muhafaza etme” bilgeliği olarak tarif ederken, Artıgerçek’de Yetvart Danzikyan da şöyle demiş, “Velhasıl. Bu Türkçü İslamcı tarih okumasının sonuçlarını, daha doğrusu bu okumanın iktidar olmasının sonuçlarını yaşıyoruz. O yüzden de ‘Savaşta bunlar olur’ dendiğinde kimse çıkıp ‘Neden savaştayız?’ demiyor. ‘Barışta bunlar olmaz, insanlar ölmez. En kutsal şey ölüm değil hayattır’ demiyor. Daha doğrusu diyor da, diyen kendini hapiste buluyor.”

Yani tüm hürmetimle, yurtta sulh cihanda sulhtan daha derine inmek gerekiyor, “faşizme karşı omuz omuza” diye yürüyüş sırasında slogan atmanın ötesine niyet etmek gerektiği gibi. Hepimiz ve herkes nasıl oluruz, ona bakmak gerekiyor. Hele ölen çocuk kimden olsa fark etmez, yasını taşıyan annedir bildikten sonra ve herkesi ve her şeyi yaratan bir Allah varsa inanılan. Ama hayır, savaş bir kömür madeniyse, ölenlerin tali hasar sayılıp ve çeyreklere konulan hedefler tutturulduğu sürece yıl sonu bilançolarına yansıtılmadığı… herkesin Allah’ı paradır. Bilge aranmaz böyle cehennemde.

Şemsa geldi akşamüstü. Serin buldu evi. Ayşegül de serin demişti. Bense bir pamuklu elbise ve balık ağı çoraplarımla oturuyorum ve ısı pek iyi geliyor hatta. Her köşeye baktı, kendi düzenini kuruyor zira zeytinliğe ve hâliyle teftiş hâlinde inceledi sağı solu. Sadece bizde değil yani. Biliyorum. Yoksa insan bir hayli ürperebilir, detay detay mutfağının raflarına, dolaplarının içlerine bakan birinden. Pizzamsı yaptım, bergamot dinlendirdiğim bir cinden, eskitilmiş (aged, başka nasıl tercüme edilir?) bir negroni ikram ettim. Veynirin ne çok tatla dolu olduğuna şaştı. Risk almak üzerine konuştuk biraz ya da ben aslında gereksiz hırpalamış olabilirim onu. Beklentim var, herhalde. Ama dönüşüm ve dolayısıyla sıçrama risk almadan olmuyor. Çıtayı hep taşımak gerek, konforsuz bir alana. Öyle ancak… Şansı niyetine denk gitsin. Aldığı tüm riskler onu veynirin şaşırttığı gibi şaşırtsın, gülümsetsin. Bana bir pancar ezmesi/rendesi getirdi, zencefilli. Veynire çok yakıştı. Bir de zeytinyağı ve elma püresiyle yapılmış müsli taşıdığı zarif bir kâse.

13 Şubat

Sabah güneşi Altan Amca’yı selamladı.

Badem sütü çok çabuk ekşidi! Acaba bademleri suya koyduktan sonra, şişmeye, dolapta tutsaydım, ömrü uzar mıydı?

Çünkü, çok çalıştım ve boşluk bırakmadım.” demiş Kolsuz Agop. Doğrudur. Sıradışı bir karakterdi. İşinin en iyisi. Mitolojik olanlardan, her mânâda. Gitmiş. Huzurla yatsın, dilerim. Bende de bir anısı var:

New York’tayız. Refika iki yaşını biraz geçmiş. Burada kalacaksak okulu vesaire demiş, ev bakmaya girişmişiz, malum, okulun iyi olduğu mahalle ya da özel okulsa fiyatı vesaire derken bir paralel evren var. Oradayım, oradayız. Derken bir gece Vasıf geldi eve ve dedi ki, “Boston’dan bir teklif var.” “Nedir?” dedim, merakla, “ben catering yapıyorum, Boston bu bağlamda şahane” diye tartıp biçerken içimden. Anlattı. Ama durgun yüzü. Niyesini anlamak için bildiğin, hani en adisinden, en yarışçı anne ya da diyorlar ya insan kaynakları, hah, onun usul kariyer sorusu sordum, “buradan sonra ne yaparsın?” “MoMA’ya bile müdür olurum” dedi. İyi, iyi değil mi? Sonra arayınca biliyorum orada, ama o an duymadım sesindeki boşluğu, sadece “MoMA”ya müdür fena değil, değil mi?” demeyi becerdim. Durdu, daha da durgun “ama istemiyorum” dedi. Ne istediğini sormayı becerdim; onu ne kadar iyi bir kariyer adımı olacağına, çocuk için, okul için Boston’un New York’tan daha iyi olacağına, Boston’da bir peynirci olduğuna ve benim meraktan çatladığıma tanışmak için şahane fırsat olacağına vesaire ikna etmek yerine ve o gece karar verdik, dönüyoruz İstanbul’a diye. Ertesi gün aradık anneleri ve başlattık süreci. İki ay koyduk, önümüze. Kayınvalidemler de geldi, son bir ayında hatta. Dönüşler zordur, bebek hâliyle Refika ve evde kayınvalidemlerin oluşu bir yana, dönüş paketlemesi, hesap kapatmaları, anlaşma/kontrat iptalleri derken… neyse iki ay sonra evdeydik, İstanbul’da. Annem havaalanında beni gördüğünde bembeyaz oldu. 44 kiloya düşmüşüm, farkında değilim. Önce B12 iğneleri vurdurdu, baktı renk yerine geldi ama cilt toparlamıyor Karmen’e taşıdı beni ve orada anladık vaziyeti: Siğilmiş meğer yüzümdekiler! Kayınvalidem girdi devreye, belki biraz da gereksiz biçimde kendi üzerine alınıp hâlimi ve Kolsuz Agop’tan bir randevu aldık. Kayınvalide, kayınpeder, Vasıf, Refika hep beraber benim siğillerin peşine randevuya, muayenehaneye vardık. Orta boy, tıknaz, sütlü kahve denilen renkte yeleği, içinde gömleği, gözlükleri… Çok büyük bir oda hatırlamıyorum, belki de biz çok kalabalıktık ama çok sigara içtiğini unutmam kabil değil. Baktı minicik minicik yüzümü kaplayan siğillere ve “ne oldu?” dedi, “ne oldu da oldu bunlar?” Anlattım, yani anlattık. Under his eye, durumu, odadakilerden hiçbirine dair şikâyetim olmadan ama hepsinin parçası olduğu yüklü iki ayı anlattım. Baktı bir daha. “Geçer” dedi. Bir şey yapmayacak mıyız? “İnançlı mısın?” diye sordu, cevabını bilerek, “inançlı olsan git yatıra işe derim ama sana faydası yok. Sen tıbba inanan birisin ve tıbbın buna çaresi yok. Ha, yakabilirim ama yüzünde leke olur ve yeniden çıkmayacağının garantisi yok. Ne zaman ki bu siğilleri umursamazsın, o gün geçecek.” Peki. Kolsuz Agop teşhis koydu, tedaviye gerek görmedi. Israr edecek hâl yok. Pek mutsuz ayrıldık, muayenehaneden. Ben, gencecik hâlimle ve zayıflığımın artırdığı zarafetim/kırılganlığımla daha da tasa oldum ki bizimkilere, tuttular, bu defa da beni Gureba’ya götürdüler. Orada, işinin ehli uzmanlar yakarak temizlemeyi seçtiler yüzümü, ama aynen Kolsuz Agop’un dediği gibi, leke olmaması için bin uğraş, doktor randevuları, kullanılan kremler vesaire hiç para etmedi, yerine hep yenileri geldi. Bir gün, yine yüzüme krem sürer ve incelerken siğilleri(mi), güzel bir sonbahar ışığını aynadan görüp güldüğümü biliyorum; “güzellik başka yerde.” Bıraktım kremi. Artık ikna, “budur taşıyacağım yüzümde ve alışsam daha iyi” diyerek… Ertesi gün uyandığımda biri bile yoktu.

Kolsuz Agop’un gittiğini okuduğumda ilk aklıma gelen, acaba yok saydığımda gideceklere ekleyebileceğim olup olmadığı oldu. Tılsımlar üzerine olsun Agop Kotağyan’ın. Bana sadece bir anı değil, ders bıraktı.

“Başta söylediğim gibi Türkiye’de çıkan dergiler büyük bir niceliksel sıçramayı göstermiyor, okur sayıları itibariyle de kitlelerle buluşmuyor. Birbirleri arasında derin tartışmalar yok. Eğer dergiler fikirlerin üretildiği ve dağıtıldığı araçlarsa nitelik ancak böyle kamusal tartışmaların sonucu değerlendirilebilir hale gelebilir. Bir kitabı tek başına değerlendirebilirsiniz, ancak periyodik bir düşünce dergisi ancak temaslarındaki gücüyle değerlendirilir. Bu yüzden dergi sayısı artsın, iyidir; ama dergilerin ve portalların niteliğini artıracak olan hem edebi hem de siyasi tartışmanın mekânları haline gelebilmeleridir.” demiş Dinçer Demirkent. Sanıyorum bunu New York Times’ın dijital abonelerini katlamasıyla paralel okuyup kendi gazetelerine bakması gereken çok genel yayın yönetmeni var Türkiye’de.

Yürüyüşe çıktık Vasıf’la. Çok değil. Önce Hatıra ile Doğan Abi’nin tarafa. Sonra geri. Nostalji yönüne. Laleler çıkmış. Papatyalar da. Dönüşte Vasıf’ın ahbabı Ahmet Öğretmen’i gördük, biz yürüyüşe çıkarken taksi ile geldiğini gördüğümüz bir çiftle konuşurken. Durduk. Taşınacak yer arıyorlarmış. Herkesin parametresi başka. Kadın fazla sakin bulmuş, adam da “pis sokaklar” dedi. Ahmet Öğretmen “gelmeyin, buralar güzel değil, insanları falan” diye girişti. “Biz memnunuz” dedik ama pek muhabbetli olmadı sanki usulümüz. “Dilerseniz bir kahveye buyurun” dedik, döndük evimize.

Bence, bizce, bu köye gelecekler yazlıkçı olmamalı. On iki, bilemedin sekiz on ay oturacak insanlar gelmeli ve ev almalı buradan. O zaman köy mânâsını kaybetmez zira. Gelişecek de olsa, natürüne uyumlu olur.

Vasıf da ben de sıkı takipçisi olduk McMafia’nın. Reza’nın sıradanlığına uyanmak tabii bizimki. Başka mânâsı yok. Ya da memleketin nasıl da küresel bir düzene entegre olduğunun başka boyutta idraki, ama biraz okuma gerek deyince… önce dizinin yayıncısı/prodüktörü BBC sayfasından başladım ve rhino’lardan Çeçen markasına (yazım hatası yok, mafya değil, marka) nasıl da cahili olduğuma uyana uyana okudum. Acaba Cüneyt Özdemir, mesela, McMafia’yı okumuş muydu New York’da mahkemenin önünde, bir başına haber yapmaktan pek müftehir, yayın yaparken?

Reza’dan Hakan Atilla’ya, Türkiye’den Kuzey Kore’ye düşünürken hep, Mehmet’in Wharton’da aldığı derslerin arasında, hukukun açık kapılarını nasıl bulacağı da olduğunu hatırlattım kendime.

Hiç değilse adları dursun şurada, hatırlayanı bırak, hakaret etmeden, çemkirmeden, ötekileştirmeden, hani sahiden okuyanı olacak mı belli değil zira

14 Şubat

Dünün devamı Duvar’dan geldi, “140 milyarlık narko-ekonomi: Türkiye’nin Escobar’ı kim?” Ben daha pozitif sorayım, suçlamadan ama muhabbetle; Türkiye’nin Misha Glenny’si kim?

“Ucuz et” meselesine dair Zuhal yazmış, başka da kimseden çıt çıkmadı.

Yağmur falan demedi Vasıf, çıkalım diye ısrar etti. Peki, çıkalım. Ama aşağıya doğru, tepe yönüne… Yolda ilk Kayhan’la karşılaştık. Koyunlar, köpek ve kendi yayılmışlar aşağıya. Ben önce huzursuz oldum, yanımızda Mutlu var. “Bir şey olmaz” dedi Vasıf. Kayhan’ın keyfi yerinde. “Tam çoban mevsimi” dediydi bir tezgâh, pazarda. Sahiden de her yer ot ve sürekli. “Nereye?” diye sordu hâliyle. Yürüyeceğiz, aşağıya diye yön gösterince biz, “orası eski Ayvalık yolu, çamurdur şimdi” dedi, ama sonra ayağımızda plastik botları görünce, “babamlar, dedemler orayı kullanırlarmış, taştır döşemesi” diye ekledi.

Herhalde bir buçuk saat dolaştık. Yolu esas aldık. Sapmadık hiç. Yağmur yağdı, güneş açtı, bir daha yağdı, bir daha açtı güneş ve çamurlara girdik, ayağımızdaki çamuru birikintilerde yürüyerek temizledik ve ne çok şey gördük, nasıl güzel geldi.

Eve, sıcacık eve girmek de arkasından başka güzel tabii.

Burada olmak güzel.

“Ne diyor? Mesela ‘ananıza saygı gösterin’ diyor. E bunu demeyen yok ki? Tarihteki her insan topluluğunda, ortalama aklı temsil eden her ahlakçı söylemiş bunu. Söylemese zaten döve döve kovarlardı, ya da hatırlamaya değer görmeyip unuturlardı.

Marifet bunu söylemek değil. Başka neler diyebilirdi de demedi, onu düşünün. Anan kafir olsa – yani seninle aynı kutsal değerleri paylaşmasa – ne yapacaksın? Anan kâfir olmayıp ‘evladım bu Müslüman şeyine bulaşma, evde otur sana börek yapayım’ dese ne yapacaksın? Anan Gestapo tarafından sorguya çekilip örgütü ele vermeye meyletse ne yapacaksın? ‘Lezbiyen oldum evladım, Şukufe Teyzeyle tanış’ dese ne yapacaksın? Biyolojik ananla taşıyıcı anan mahkemelik olursa ne yapacaksın? Anan Alzheimer olup saçmalasa yahut ölümcül kanser olup ‘öldürün beni’ diye yalvarsa ne yapacaksın? Anan altınlarını yastık altına istifleyip senin dünyayı kurtaracak projene destek olmayı reddetse ne yapacaksın? Bir ahlak teorisi bu sorulara cevap veriyor veya vermeye teşebbüs ediyorsa değerlidir; yoksa sade suya tirit bir klişeler yığınıdır.” demiş Sevan Nişanyan. Sanırım Rilke’nin, Malte Laurids Brigge’nin Notları’nda “mümkün müdür” diye başlayıp devam ettiği o üç-beş paragraf gibi ezberden okunabilir bir not bu, hani daha iyi söylenebilir miydi diye şaşa şaşa.

Saçma sapan bir film Cloverfield Paradox, ama öyle böyle değil. Not düşülecek tek yanı, olayların geçtiği uzay üssünün bildiğin Türkiye olması. O kadar. Gerçekliklerin çakıştığı ve dolayısıyla makul olanın tanınırlığını yitirdiği bir boyut!

15 Şubat

Happy birthday Refika’m, iyi ki doğdun güzel kalpli, adaletli, muhabbetli kızım!

Sen olmasaydın, senin sınamana denk gelmeseydim ben, ben olmazdım. İyi ki varsın. Şansın, yolun, ufkun açık olsun.

“Hikyayet, yaxod, tohaf, luğet, xasta, fenaliklerin, dualer… bunlar baskı hatası değil, ‘Ermeni ağzı’ da değil, güncel Türkçe telaffuz. Osmanlı yazısı ünlüleri göstermediği ve yazımda Arapça/Farsça orijinale sadık kaldığı için çoğu zaman gerçek telaffuzu anlamak imkânsızdır; Ermeni (ve Rum) yazısıyla yazılmış metinler o açıdan hazine değerinde.” diyor Sevan Nişanyan. Gazete Duvar’da Kocayan ailesinin Ermenice alfabeyle Türkçe yazılan 100 yıllık mektuplarını okurken not düşmek gerek; yok ettikçe yok oluyorsun.

Nüfusu artmayan, hatta düşen Tunceli’de ve ona paralel, yani nüfusu artmayan Ovacık’ta, hepi topu altı bin nüfuslu bir beldede, hem de Belediye Başkanı Fatih Maçoğlu’nun “Burası sekizinci büyük tarım ovası ilan edildi ve burada inşaat dahil herhangi bir şey yapılmaması lazım.” diye işaret ettiği toprakları ihaleye çıkartmanın mânâsı ne ola ki? Sahiden, Ovacık’taki arazide kim ne yapacak, ihaleye çıkartılsa da alınsa? Hadi rant diye bağrışalım da, orada rant ne olabilir ki? Asıl mesele başkanın arazisini daraltmak, imkânlarını daraltmak kanaatimce… Başka bir usulün olabilirliğine dair minicik umudu yok etmek. Alternatifsizleştirmek. Yani, başka türlü açıklamak kabil değil, bu niyet edilen bir şeyi almaktan çok, başka bir şeyi yok etmekle alakalı. Ne olur ki, yoksa, altı binlik bir belde, kendini kuşatan kamu arazilerini ekip biçse ve yarattığı ekonomi kendi çocuklarını okutmaya yarasa? Sahiden, ne olur ki? Fena mıdır, yani?

Senin bir hapishanede olmandan duyduğum hayreti ise asla yenemiyorum.” demiş Müge Sökmen. Ben ise bizim, bizlerin dışarıda olmasına şaşar hâldeyim artık. Siğil gibi göremiyorum da hâlâ, bu sistemi. Yok sayamıyorum. Pizzamsılar ve tere turşularıyla eğliyorum kendimi ve lüferi dahi konuşamayacağımızı görüyorum, nerede nasıl bir yarın istediğimizi.

Sabah pazara indiğimizde aldık, bordo bulamacını ve Vasıf da ilk bahçe oyuncağını edindi: Bir ilaçlama zamazingosu. Nasıl da müftehir kendiyle! Ve haklı. Zeytinlerden birinde mantar buldu Doğan Abi. Araziyi dengesine oturtana dek, biz, bulabildiğimiz tek makul çözümün uygulayıcısı oldu Vasıf. Bu fotoğraf da tacı olsun, işaret kalsın.

Neyse ki Ruşen Çakır var. Ege’de, Midilli’ye vurduğunda cesetleri çocukların da Ruşen Çakır konuştuydu, bu defa Meriç’i de atlamamış. Adalet, olmadığında katman katman yıkıyor.

Daha önceki gün notlarım arasına almışım, Demirkent’in röportajı üzerine, bugün de T24’de Barış Soydan yazmış ve “…yazılı medyayı ölümden kurtaran formül ortaya çıkıyor: İyi araştırılmış, güvenilir haberler.” diye özetlemiş. Hazır yeri geldi, kaydı da dursun; Hürriyet amiral gemisiymiş! Daha neler? Hürriyet artık bir cruise gemisidir. Kesin bilgi.

Maçka Forumu paylaşmış bu fotoğrafı. @NurseliGozuacik galiba çekeni ama @otekilerpostası da kullanmış, bilemedim. Bildiğim, bambaşka usullerin mümkün olduğu. Toplantıların yapılabileceği, planların, projelerin paydaşının mahalleli olabileceği, itirazlara başka açılımlarla cevap bulunabileceği ve İstanbul bu deneyime sahip! Yedikule bostanlarına ama bostanları ve bostancıları koruyarak rekreasyon alanı yapmanın binbir başka yolunu çizerek, anlatarak, proje hazırlayarak sunan mimarlar tanıdı İBB, moloz döküvermek yerine bir sabah ansızın bostanın birine! Burada da, de ki, gerekiyor, de ki vallahi de billahi de düzeltilecek, ne gereği var Maçka’nın forumunu, yazarını, çizerini, (kesin vardır, hem de onlarca) mimarını, çocuğuyla piknik yapan kadınını, sabah koşmaya çıkan delikanlısını katmadan, kepçeye davranmanın? Sahi, nereye gideceğiz bu kadar muhabbetsiz? Cengiz’in bahsettiği bilgelik bize hiç mi nasip olmayacak? O kadar mı sefiliz?

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında). Alıntıların yazılışı kaynağında olduğu gibidir.}

aile, Defne Koryürek, Günlük, köy, Mutluköy