Günlük:
24–30 Kasım 2017

24 Kasım

Ahmet’in mesajına açtım gözümü, “Dünyada ‘Öğretmenler Günü’ 5 Ekim’dir. Peki, bizde neden 24 Kasım? Çünkü… Binlerce öğretmeni cezaevlerine gönderen, işkenceden geçiren, sürgün eden… Dönemin en etkili öğretmenler örgütü TÖB-DER’i kapatan 12 Eylül rejimi alay eder gibi 24 Kasım’ı 1981 yılında ‘Öğretmenler Günü’ olarak ilan ettiğinden. Kimse demesin 24 Kasım Atatürk’ün Millet Mekteplerini başlattığı tarihtir diye. Zira Atatürkçülük işine gelenin işine geldiği gibi kullandığı bir olgudur. Benim Öğretmenler Günümü kutlamayın…” Çok haklı. Tarih nasıl da unutulacak kadar hızlandı, zaman nasıl oldu yarınını kaybettiği hızla dünü sildi ve biz ne zaman bu kadar bugüne gömüldük? Kimin kutsalı hayatta kalabilir ki böyle bir ortamda? ‘Ben’den öte yaşayan olmaması belki de çok sıradan.

“Kızdığı herkese, her siyasetçiye ‘Liboş’, ‘Dönek’, ‘Yalaka’ diye sardıran…
Sevmedikleri seçilmiş insanlara ‘İMelih’, ‘TÖ’ ve ‘RTE’ gibi aşağılayıcı lakaplarla hakaret etmeyi gazetecilik diye yutturmaya çalışan yazarlardı onların rol modelleri.”

Tanımlama Ertuğrul Özkök’e ait. Rasim Ozan Kütahyalı’nın evrenini tarif etmiş bugünkü yazısında. Buradan hepimize çıkartılacak dersler var, zira kişi refikinden bilinirmiş. Trafikte kuralsızlığın içinde kurallı araba sürmek ne kadar sıradışı ise, böylesi bir evrende adaletli bir dil kullanmaya devam edebilmek de öyle sıradışı kanaatimce.

Vasıf’ın yokluğunda ev düzenim ritme girdi diye yazacağım ve Vasıf okuduğunda yine bana kızacak! Kızıyor. Vallahi de kızıyor. O olmasa konum olmayacakmış, bu bir itiraz ifadesi; bir diğeri onu maymuna çevirmişim! Ne ayıp. Bu kadar aşkla hakkında yazdığım oysa bir de Refika vardır, o kadar! Yine de yokluğu da ayrı bir imkân açtı bana. Üç öğün yemek yapmadan gün geçirmenin, kahvenin ya da sobanın vaktini kendime göre ayarlamanın huzurundan bahsetmeyeceğim. Bunlar iki günde sıradanlaşan şeyler. Ancak yıllarca ev ve dışarısı ilişkisinde alanlarımızı ve zamanımızı bambaşka kurmuşluğumuz aşikâr ve ‘beraber’ iş yapmak yeni bir eğitim gerektiriyor. Her ikimiz için de. Bu biraz, tuvalette klozetin kapağı meselesi gibi. Tuvaleti birlikte kullanmak, tuvaletin temizliğini birlikte yapmak ve biri tuvaletteyken ötekini rahatsız etmemekten öte, klozet kapağına dair de bir birliktelik geliştirmek zaman alıyor. Bu ara, Vasıf’ın yokluğunda, klozet kapağı hep olması gerektiği gibi ve bunu yazmama Vasıf çok kızacak.

Klozet kapağının klozet kapağı olmadığı malum, değil mi?

Cumhurbaşkanı’nı ona yakıştırılan siyasi sıfatlar ya da ideolojik etiketlerinden arı dinlediğimde küresel bağlamda pek çok benzeri olduğu hissine kapılıyorum. Bu son ekolojik açıklamaları mesela. Herhangi bir küresel şirketin CEO’su iklim değişikliğine dair konuşacak olsa, örneğin bir TED konuşması ya da markalaşma konferansı sebebiyle, ancak böyle konuşurdu. Söylediklerini yapıp yapmayacağından bağımsız olarak, hepimizin doğru bildiklerini ilan etme hakları onların da var zira. Elbette, doğduğum, içinde var olduğum, geleceğimi dahilinde inşa ettiğim bir ülkenin, bir coğrafyanın en yetkilisinden duyduğumda bu cümleleri ancak, daha fazlasını beklemeyi hak ettiğimi biliyorum. Dilerim Cumhurbaşkanı Türkiye’nin emanet aldığı bu coğrafi bölgenin ekolojik çöküşünü durduracak adımları tohum ve mera kanunlarını gözden geçirerek atmaya başlar. Kırsalın hayatta kalmasının önemini hatırlar ve turbo şehirleşmeyi durduracak politikaları destekler.

Tam bunları yazarken Adıyaman’da gösteri yapan tütün üreticilerine polisin müdahalesi düştü önüme. Gerçi gazete de karar verememiş; üretici diyor bir yerde, diğerinde işçi. İster istemez aklım lüfer için gittiğim Ankara’da, Bakanlık’tan sonra Kızılay’ı ziyaret ettiğim 2010’a, çadırlara, işçilere ve oradan da ta çocukluğuma, Foça’ya, Çandarlı’ya, çeltik tarlalarına, evlerinin önünde tütün dizen komşulara gitti. Benim çocukluğum dediğin şu yarım yüzyılın içinde, çok uzak değil. Foça hâlâ çok güzel, Çandarlı’yı kaybetmeye ramak kaldıysa da. Ama tarım, zeytin hariç, hiçbirinde kalmamış gibi. Yani tarımı görünür kılan küçük üretici hâli.

Arınç, tuhaf bir açıklama yapmış. Herkes herhalde kendi dünyasını biliyor tek, diye düşündüm. Zira koskoca adam. Yılların siyasetçisi. Laf nereye gider bilmiyor olamaz. Kızmış da demiş, belli ve fakat yine de çok tuhaf. Çok! Gelgelelim Gülenci olmadığı garantili, onlarca yıldır Gülen aleyhtarı olduğunu bildiğim arkadaşlarımın Arınç’ın ilan ettiği rakamlara bu kadar hızlı intibakına da mânâ veremiyorum. Herhalde nüfusunun 80 kişiden ibaret olduğuna bu kadar çabuk ikna olan bir kalabalık daha görülmemiştir dünya üzerinde!

Ve LGBTQİ+ etkinlikleri İstanbul’da da yasaklanmış. Sahiden, nereye kadar?

Neden?

25 Kasım

Bugün cumartesi. Cunda’da pazar var ve evde çok az malzeme. Sabah hazırlandım, indim. Pazar elbette kurulmamıştı henüz. Kahveye geçtim, kendime bir çay söyledim. Dolmuştan indiğimde aldığım iki gazeteyi, Hürriyet’i ve Cumhuriyet’i açtım önüme.

Gün böyle başladı. Işıl ışıl bir sabah, ufka bakar ve limonlu çayımı yudumlarken neden gazetede okumayı seçtim bilmiyorum ve fakat kaçış yok zaten. Eve dönünce bakmaya karar verdim haberin başka herhangi bir yerde, basılı evrenin herhangi bir yüzeyinde yer alıp almadığını, intihar eden işçilerin anısının, sebeplerinin, varlıklarının herhangi bir iz bırakıp bırakmadığını, benim bu merakımın hüznümden öte sebebini, yaşam biçimimle ne kadar uyumlu olduğunu (ve olmadığını), ufku, kedileri ve onlara havlayıp duran köpeği düşündüm.

Bir kediden öğreneceği çok şey var insanın.

Kahvede özellikle sadece çay içtim. Vasıf burada olsa, malum, zeytinli tostla yapardık kahvaltıyı ama onun yokluğunda, “minik minik” deyip sevmediği usulde kurulu bir sofra seçtim kendime, zira ben seviyorum. Pazardan aldığım birkaç yeşil çantamda, oturdum Ayna’ya ve Vasıf’a iki poz yolladım, biri ben, diğeri sofra. Vasıf’tan cevap gecikmedi, bir “vay!” ve bir de kendi.

Hangimizin uyumakta olduğu karışık, benim saça başa bakınca.

Pazarda hâlâ domates, kabak ve patlıcan oluşu pek rahatsız etti beni. Tek bir tezgâhta Brüksel lahanası buldum, patates aldım, biraz maydanoz, arapsaçı ve cibez. Adam olana yeter zaten.

Dönerken Ayvalık’tan, kargoları topladım. Çağatay kahve yollamış, adres güzel: Defne Koryürek Mutluköy, Ayvalık. Ayrıca bir de sürpriz zarf çıktı kutulardan adıma! Aldım attım çantama otobüsü yakalamak üzere. Bindikten sonra açtım zarfı ve nasıl mutlu oldum bulduğuma!

Eve döndüm ama içeri giremedim, hava çok güzel. Tuhaf elbette bu zamanda bu ısılar ve fakat iyi de gelmiyor değil, zira yağıyor aralıklarla ve tabiat mutlu görünüyor. Boydan boya bir turlayayım dedim bahçeyi ve Dr. Seuss kitabındaki çocuk gibi, Mulberry Street’de neler görmedim ki!

Bahçeye bakmadan pazara inmemeliymişim! Isırganlar, ebegümeciler ve radikalar ve daha neler neler… Hele Vasıf’ın dikildikleri saksının dışına kaçmış kişnişleri! Biraz topladım, bir avuç sığırdilini kattım içine, iki diş de sarımsakla. Harikulade bir öğleden sonra yemeği oldu, yanında tek bir kadeh beyaz şarap eşliğinde.

Arınç’ın o “80 milyonda 80 kişi” beyanından sadece, sadece birkaç gün öncenin haberi hak ettiği değeri görmedi muhalefette. Bir tek Ruşen Çakır konuştu galiba üzerine. Batan botlarını kenarda kıyıda bir haber olarak okuduğumuz Maden ailesi ve çocuklarına “oh olmuş” diyenlere denk geldikçe o yayının altında, içim kıyıldı.

Memlekette sapla samanın uzun zamandır birbirine karıştığı malum. İthamlara dayanamayıp intihar eden Albay Ali Tattar’dan dünyalar güzeli, samimi ve cesur bir kadın, Türkan Saylan’a, yaşadığımız günler bize ağzımızdan çıkan sözü özenle tartmamız gerektiğini, gazetelerde her yazılana, sosyal medyada paylaşılan her şeye inanmamamız gerektiğini öğretmiş olmalıydı. Suçluluğuna dair kesin bir kanaat sahibi olmadığımız anne babaları bir yana, üç çocuğun ölümünü “oh olsun”la karşılamak…

İdeolojik bir açık artırmaya malzeme yapmadan konuları, vicdan ve adaletle düşünmek günden güne zorlaşıyor. Kaybeden her koşulda biziz, hepimiz. Pratik edilmeyen vicdan, işe sürülmeyen akıl yarının cehennemini garantiliyor şüphesiz.

Yarın aylardır aklımda olan peksimetlere girişeceğim. Hazır Vasıf yok, mutfak sadece kabaran hamurlara ait olabilir bugünlerde.

Bilmiyorum tümünü aynı çuvala sokarak nasıl bir muhabbet açıyoruz; kadına şiddete dair bir araya gelip, pankartlara nakşettiğimiz sloganları Zarrab’a kadar ulaştırarak, hangi birinin altını çizmiş oluyoruz? Konuştuğumuz duyulabiliyor mu? Ya da birleştirici olmaktan bahsetmenin bir mânâsı kalıyor mu?

Özlem paylaşmış, ondan gördüm.

“Zarrab konuş annem” diyen pankartı gören inançlı, belki de Cumhurbaşkanı’nın yükselişini borçlu olduğu tesettürlü kadın, ki o da şiddet görüyordur, onun da kız kardeşlerine ihtiyacı vardır kuşkusuz, nasıl hissetmiştir acaba, düşünmeden edemedim.

26 Kasım

Bu sabah erken başladı. Selayla. Bu ara tuhaf zaten, biri bitiyor diğeri başlıyor; bu hafta üç etti saat yedi ve sonra da on birdeki selayla… Herkes yaşlı. Hayatın makul akışı belki. Ama öğlen saatinde idrak ettiğim daha fazlası oldu: Cenazeye gelenler de hep dışarıdan. Meydan araba doldu.

Murat’tan okudum, Baba Nakkaş da gitmiş… Köydeki selalar ve Baba Nakkaş da ta İstanbul’da. O mevsimlerden galiba. Herkesin gittiği. Güzel yaşamak nasip olsun kalanlara.

Evet. Bugün peksimet niyetimi başlatıyorum. Bol okuma yaptım öncesinde. Bol ne kelime. Okumadığım kalmadı hatta, üzerine. Öncelikle Aglaia’nın reçetesi denenecek, zira konuya ilişkin en etraflı yazıyı ilk onun Oxford Food Symposium’da yaptığı bir sunumdan okudum. Food on the Move: Proceedings of the Oxford Symposium on Food and Cookery başlığı altında toplanan 1997 sunumları Google’ın kitap paylaşımından okunmaya açık. 208. sayfasında kitabın Aglaia’nın peksimete ilişkin derlemesini, yorumlarını ve üstüne üstlük bir de tarifini bulmak mümkün. Ben ancak 2000 basımı The Foods of the Greek Islands kitabının 228. sayfasından gittim. Reçete çok farklı değil, ancak sempozyum sunumunda daha çok gelenek ve tarih varken, yemek kitabında daha çok tarif ve uygulama var.

Hamur, iyi bildiğim konudur, mayalı ya da mayasız. Bu ancak, arpa unu ihtiva ettiği için ilgimizi çeken bir mamul. Ayrıca haftalarca bayatlamadan dayanabilen bir hamur işi / ekmek çeşidi. Peksimeti İstanbullular bilir elbette. Kuru, galeta ya da peksimet evlerde hep olurdu ben çocukken. Özellikle anasonlusunu pek severdim, eski bir kaşar ve çayla birlikte neredeyse öğün yapardım kendime. Hatta Beşiktaş’ta Yedi Sekiz Hasan Paşa fırınında, Nişantaşı’nın omuzunda sepetleri kırıkkırak taşıyan sokak satıcılarında bulması hâlâ pekâlâ da mümkün bir mamul bu. Ancak, artık sadece buğday unundan yapılıyor. Benimse tasam buğdaydan ötesini öğrenmek ve ayrıca diyetime farklı hububatlar katarak gıdamı çeşitlendirmek. Arpa, özellikle önemli. Zira hayvan yemi. Yani güçlü olması gerekene verilen hububat grubundan. Protein zengini ve benim gibi hayvansal protein almayanların diyetine girmesi pek de faydalı olacağı kesin.

Peksimetin buğdaydan yapılmayıp eski usul üretildiği, yani denize, süngere çıkanlara uzun süre saklanabilen ve besleyen bir besin olarak hazırlandığı hikâyesine Bodrum’dan aşinayım. Bodrum’un peksimeti bugün Slow Food’un Nuh’un Gemisi envanterine kayıtlı ve hemen tüm etkinliklerde bir diğer değerli ve farklı, unutulmayıp korunması gereken gıdası gambilya ile birlikte servis ediliyor Bodrumlu Slow Food gönüllüleri tarafından.

Peksimetle ama Aglaia’nın kitabından, İstanbul’dan ve Bodrum’dan öte Ugento’da da karşılaştığımda epey heyecanlanmıştım. İtalya’nın güneyindeki bu bölge de, aynı Bodrum gibi, denizle iç içe. Ayrıca, epey alçakgönüllü de bir mutfakları var. Nohutlu, domates soslu pasta epey sıradan bir yemek, buranın evlerinde. Bizim patatesli börek gibi, kanaatimce. Hemen elaltında olanlardan üretilen olağanüstü lezzetlerden. Ugento’ya bir toplantı için gittiğimde olağanüstü bir çiftlikte kalmıştım. Ekolojik üretim yapan ve aynı zamanda odalarını misafirlere açan bir de tesisi olan bu çiftlikte vegan oluşum mutfağı hiç endişelendirmedi. Yemeklerin olağanüstü kısmı zaten bana uygundu ve kahvaltıda da domates sunacaklarına emindim. Ötesi oldu.

Peksimeti ısladılar, üzerine küp küp kesilmiş domates koydular, biraz da kapari ve zeytinyağıyla servis ettiler. Coğrafya bu kadar bütün olabilir! O sınırlar, o bizi ayıran diller, ırklar, duruşlar… Coğrafya bu kadar bir araya getirebilir, hepimizi.

Daha ne isterim!

Sonra bir dolu okumaya başladım, üzerine. Karşıma çıktıkça elbette. Bu arada uzun süre kütüphanem kutularda kaldı. Sonra açtık, yerleştirdik ama uzağıma düştü. Başka işler girdi araya. Şimdiymiş zamanı.

Peksimet yapması epey kolay bir mamul. Fotoğrafları takip ederek Aglaia’nın sempozyumda sunduğu reçeteyle uygulayan, yapar. Bu ilk peksimet denemem ve arpa oranı buğdayla yarı yarıya. Elim bir tanısın arpayı istedim. Bir de bilemiyorum tabii, ne kadar artırabilirim arpa oranını. Bununla başladım.

Bu arada bir iki değişiklik yaptım oranlarda, kaydetmekte fayda var. İlki, tarifteki maya miktarı kanaatimce çok yüksek. Eğer benim gibi bol ekmek yapmışlığı varsa bu tarifi uygulayanın, netice üründe maya tadı alma ihtimali yüksek. Kullandığın malzemeye aşinalığın arttığı oranda tadını ve kokusunu ayırt etme yeteneğin artıyor, malum. O nedenle mayayı 1/3 miktarına düşürdüm, önerilenin. Gerekirse mayalanma zamanını uzatırım dedim ama gerekmedi de. İkincisi, önerilen şaraplar elbette Ege’nin bu yakasında yok. Ben taneni yüksek bir kırmızıya pekmez katmayı seçtim. Ağız tadına göre ilerlemeli bence, oran yazmayacağım. Elazığ’dan bir boğazkere ile Ege taraflarından bir öküzgözü bambaşka oranlar ister, herhalde. Üçüncü olarak da, tarifte bal diyor. Vegan bir düzenleme yaptım ve pekmez kullandım. Hem şarapta hem de üzerine eklenerek çok mu tatlı olacak acaba dedim, ama hayır. Aksine.

Halkaları Aglaia’nın önerdiği gibi yapmadım, simide benzetmeyi istedim. Hamurun buğday oranı istediğim şekli vermekte beni hiç zorlamadı. Her şey bittiğinde bunları nerede saklayacağım şimdi sorusuna da bir ip çözüm oldu.

Bana da gururla seyretmek düştü.

Bu reçeteyi bir dahakine nohut mayası ile deneyeceğim. Geleneğinde ekşi maya olsa gerek, yani ekmek yapmaktan arttırıla arttırıla korunan bir maya ve içinin irili ufaklı boşlukları belki daha mânâlı, domatesten yahnilere, yemeğe katık etmeye ancak nohut mayası sanki daha gerçekçi bu hamur işi için. Kimi tariflerde karşıma çıkan arpa, nohut unu ve buğday karışımıyla da muhabbetli.

27 Kasım

Bugün davası var Nuriye Gülmen’in. Sabah savcı serbest bırakılmasını istedi mahkeme heyetinden diye yazdı gazeteler.

Bugün de peksimetle geçecek. Bu defa, çok daha yeni bir kitap olan Vefa’s Kitchen’dan yapacağım. Vefa Alexiadou’nun tarifini seçme sebebim bir oran buğday ununa üç oran arpa kullanması ve sıradan olmayan ve peksimeti bir defada çok üretecek bir mutfağın tercih etmeyeceği şarabı kullanmayışı. Daha saf bir tarif, diyelim.

Hava yağmurlu ve aynı zamanda da sıcak. Evde otururken soba yakıyor insan, ama burnunu dışarı uzatınca da pişman oluyor. Sis de aynı hisle dışarı çıkma derdinde, ama yağmur! O yağmur yok mu! Sürekli söyleniyor bana, beni dışarı bırak diye. Açıyorum kapıyı. Bakıyor dışarıya. Biraz daha söylenip ama uzun uzun da durup o eşikte, sonra içeri giriyor. Bir yarım saate yeniden tekrar etmek üzere tümünü bu tiyatronun.

Komik kardeşim benim, tüylü.

Vefa’nın tarifi kısacık. Burada da mayayı aynı miktarda azalttım. Bu maya miktarları bana bin yıl önce Amasra’da misafir olduğum köyü hatırlattı. Tunca Yönder’le Can Şenliği’ni çekmek üzere yollardaydık. Devamlılık asistanıydım ama mekân bakmaya o sabah yanına katıldım yanlış hatırlamıyorsam prodüktörlerin. Ahır edilmiş bir kilise ve içinde havuzu olan bir hamam hatırlıyorum, yerlerinde duruyorlar mıdır hâlâ acaba? Bazlama yapmıştı bahçesini kullanmak istediğimiz bir evin sahibi ve tüm o sıcacık ekmek keyfinin ve üzerine koyduğum peynirin tadını, kokusunu yaş mayanın nasıl da bastırdığını hatırlıyorum. Göz göz, güzel bir hâli vardı, biraz da English muffin’i hatırlatan. Ama zorlanmıştım yerken. Aceleye mi getirmişti acaba yoksa böyle mi yapıyordu hep, hiç bilemedim. Bin yıl öncesi. Ben o vakit de ekmek yapıyordum ama böyle şeyleri sormanın misafirperverliğe zararı, ayıbı olmayacağını öğrenmemden önceydi.

Belki de her iki kitap da, bu kitapları yazan, o reçeteleri derleyen, düzenleyenler de, geleneği takip ederek bu kadar çok kullanıyorlar mayayı. Ya da hızlı olsun istiyorlar (sanmam gerçi). Oysa daha azı da yeterli. Bir ara pek moda olan Lahey’in No Knead Bread’ine bakan hakkımı verir. Ekşi maya yoksa da güzel ekmek yapılır, kaşığın ucu kadar maya ile de. Ortam ısısı ve süre minnacık mayaya gereken desteği zaten veriyor. Aceleye gerek yok. Zaten yavaş olsun benimki.

Neyse.

Maya miktarını yine bir öncekinde kullandığım kadar kullandım. Ancak mayanın kabartacağı un miktarı da bu tarifte fazla, öncekinden. Olsun. Beklerim biraz daha gerekiyorsa dedim ve giriştim. Rezene ve anason tohumlarından zeytinyağına ve pekmeze epey benzer her iki tarif de. En önemli farkları arpa ununun buğday ununa oranı. Bu fark da peksimetleri şekillendirirken kendini gösterdi, halka yapamadım ancak sonuç ne süre olarak ne de lezzet, bir öncekinden çok da farklılık göstermedi. Muazzam kolay ve bir o kadar da lezzetli bir peksimet oldu. Fotoğraflar şahidim olsun!

Nuriye yine serbest bırakılmamış.

Kadınlardan herhalde daha çok korkuluyor. Hani tartışalım işlerini geri almaları adil mi değil mi, varım buna ve keşke bu tartışma canlarına mal olmadan ve şeffaf yapılsa, ama Semih tam da olması gerektiği gibi dışarıdayken Nuriye değil ya, kadın olduğundan herhalde diyorum. Kadın olduğundan.

Böyle şeylerin olabilmesi bir tarafa, bizler böyle haberleri okurken katıla katıla ağlamıyoruz ya… en çok o koyuyor bana. Kaç kişi seyretmiştir acaba, o köle satışını, hani CNN’in yayınladığı? Burnumuzun dibinde gerçekleşiyor her şey ve biz kafamızı çevirerek geçiyoruz, Suriyeli deyip mesela. Başkasına kızarken mültecileri sınır dışı etti diye ya da şaşarken köleliğin devam edebildiğine.

28 Kasım

Seksenlerin ortasıydı, deli gibi okurken Borges’i muazzam bir şansım oldu ve Boğaziçi’nin kütüphanesinde ödevimi kurduğum zemini Borges’in sağa sola verdiği röportajlardan inşa ettim. Bir tanesinde o röportajların, Borges’in “roman ya da hikâye yazmak niye, şiirle anlatabilecekken” dediğini hatırlıyorum. O vakte kadar şiir yazdığını hiç bilmeyişimi yine Borgesvari değerlendirmiş, şair hatırlanmak isteyen bir adamın bende usta bir hikâyeci olarak bıraktığı izin yıllar içinde onu yeniden şekillendirmesine, bende var olan Borges’e bir hikâye kurmuştum. Ödevim asla varması gereken yere varmadı. Filistin ve İsrail tarihini iki ayrı gelecek, iki ayrı insan gözünden tümüyle aynı kronolojide yazmayı denemiş ve pek hüzünlü günler geçirmiştim.

Sabah sabah Borges’le uyanınca biraz şiir okumak şart oldu.

Limits

Of the streets that fade in the setting sun, 
there must be one (which one, I can’t say) 
that I’ve already walked for the very last time, 
unaware of the secret limits I obey.
There must be someone whose almighty rule 
causes this hidden order to be fixed, 
someone who weaves and then unravels 
the dreamlike shadows with which life is mixed.
But if there is a law and a measure to all things, 
an end to experience, an end to recollecting, 
who will remain to tell us whom in this house, 
we’ve already said goodbye to without suspecting?
Through the dawning window, the night withdraws, 
and from my dim table, strange shadows recede. 
And among the stack of books that have cast them, 
there must be one I’ll never read.
Somewhere in the south, there is more than one gate 
with earthen urns in which cacti grow, 
a gate inaccessible as a print in a book, 
and into whose portal I never will go.
There’s a door that you have closed forever. 
There’s a mirror that offers a pointless view. 
You think the crossroads stand wide open, 
but there’s only a four-faced god watching you.
And among your memories, there is at least one 
that is lost forever, beyond repair: 
No one can watch you walk by that fountain. 
Neither sun nor moon remembers you were there.
You will never recover what the Persian poet 
meant in his language of roses and birds, 
when, standing at sunset, as light disperses, 
you try to place things into memorable words.
And what of that flowing river and that lake, 
and the vast yesterday over which today I bend? 
They will all be lost, as Carthage was to Rome, 
erased by salt and by fire in the end.
At dawn, I think I hear the tremors 
of busy crowds moving through the day. 
They are all who loved me, and all who forgot me. 
Space, time, and Borges are now slipping away.

Bu, Paul Weinfield’in tercümesi. Orijinal dili İspanyolcadan İngilizceye.

İlk dört satırı kaç kez okudum acaba, diye hatırladım. Bir kütüphane müdürünün gün batımı / adım adım ilerleyen körlüğü bana ulaşan şiirini ya da hikâyelerini nasıl biçimlendirdi ve yine de benim detay detay hayal etmeme, örneğin yuvarlak tapınağı ya da Babil kitaplığını ve hatta demirlerin ardında bir aşağı bir yukarı dolanan kaplanı ve sırtındaki desenlerin sarısını…

Bir başka anım da Terakki’den. Son yıl olsa gerek. Edebiyat dersindeyiz. Şenay Hanım, elbette. Anlatıyor o, kimbilir neler ve ben kâğıdıma bir şeyler çiziktiriyorum. Arkadan geldi, göz ucuyla baktı ve devam etti anlatmaya. Sonra odasına çağırdı, belki o akşamüstü, belki hemen. Hatırımda değil. Karaladıklarımdan benim bir sıkıntım olduğuna kanaat getirmiş. Evden kitabı getirmem gerektiydi, ertesi gün. Ancak ikna ettim ki, “Borges ve Ben”den alıntıydı. Ezbere bildiğim dört beş hikâyesinden biri.

Bugünü Borges okumaya ayıracağım, akşamüstüne dek. Ta ki Ayşenur ve Emine ve Ali’yle buluşacağız, o vakte dek Sis’le yan yana, bir şiir, bir hikâye, bir röportaj… artık ne düşerse önüme yine ve kimini yeniden okuyarak geçireceğim günümü. Reza Zarrab’ın gündemi kapladığı bir zamanda, aynı o kahvenin kenarında, ha bire havlayan köpeğe istifini bozmadan ve umursamadan durarak güneşe karşı, birlikte oturan kediler gibi.

Ayvalık’a 4.30 arabasıyla indim, kargoları topladım. Minibüs durağına gittim ve nefesim kesildi. Bu durakta araba beklerkenki manzaram. Nasıl şanslı olduğuma şükrettim.

Gri bir akşamüstü, biraz erken girdim Ayna’ya. Ezgi’yle bol yazışmıştık peksimetleri yaparken. Her iki versiyondan da örneklerle girdim. Tattılar, anne kız. Aralarındaki farklar ve her birinin farklı üstünlükleri… konuştuk. Bence burada yapılıyor olması ne de hoş olur! Kahvaltılarından, sundukları yahnimsi yemeklere her şeye eşlik eder.

Ezgi güneş gibi bir kokteyl hazırladı bana, beklerken. Sonra da masamıza peksimetle yaptığı bir salata koydu. Pek güzeldi akşam. Emine’nin artık ışığı duvarları delip geçiyor, Ayşenur’un sesini çok özlemişim, son dakikada yetişen Alicimle hesap nasıl kapatacağız hâlâ dert ama pek özlemişim hepsini. Zarrab’tan zeytine, konuşmadığımız kalmadı galiba.

Ayşenur, benim resmi fotoğrafçım. O çekmiş soldakini, sağdakini de ben. Peksimet salatası, Nihal Hanım’ın.

29 Kasım

Acaba hafriyat kamyonu, beton mikseri ya da bir TOMA’nın sebep olduğu kazaların adaletle yargılandığı bir günü görecek miyiz? Bu kaçıncı? Hepsini “iş kazası” diye görsek, hele, iş cinayetleri kategorisinin konuşulmasına imkân açabilir miyiz, bir gün?

Zarrab’ın suçlu olup olmadığına karar verecek jüri seçilmiş. Dağılımı şöyle:

  1. Erkek, Orta Asyalı, ilkokul öğretmeni.
  2. Kadın, güzel sanatlar mezunu, teknik tasarımcı.
  3. Kadın, hemşire, eşi emekli avukat.
  4. Kadın, hastanede çalışıyor.
  5. Kadın, daha önce jüride bulunmuş. Dini kitaplar okumayı seviyor, yatırımcı, panelist.
  6. Erkek, lise öğretmeni.
  7. Erkek, inşaat mühendisi.
  8. Kadın, hemşire, Harlem’de yaşıyor.
  9. Erkek, daha önce jüri üyeliği yapmış. Ekonomi yüksek lisansı var.
  10. Kadın, metin yazarı, Manhattan’da yaşıyor.
  11. Erkek, spor eğitimcisi, spor programları izliyor.
  12. Erkek, gençlik yıllarında kız kardeşi öldürülmüş. Grafik tasarımcı, eşi avukat.

Merak etmemek mümkün değil. Tanımadığım on iki kişiye emanet edebilir miydim ben, mesela, kaderimi? Ya da Türkiye, nasıl teslim ediyor? Bu dava burada, bu ülkede olmalıydı. Bizim savcılarımız ve bizim adalet sistemimizin en doğru uygulayıcısı olmayı meslek edinmiş avukatlarımız aracılığı ile sınanmalıydı alınan kararların, bu kararları uygulayan siyasi, memur ve bürokratların ahlakı, doğruluğu. Burada, bu ülkede bizlerin vicdanında tartılması gerekiyordu, en şeffafından sunularak sebeplerin, sonuçların ve yürütücülerin temizliği. Burada, bildiğimiz 80 milyonun vicdanında ve burada, güvenebileceğimiz bir adalet sisteminin sınırları, kuralları ve adabı içerisinde gerçekleşmeliydi bu mahkeme. Türkiye, tanımadığı 12 kişiye teslim etmiş durumda, kararlarının onurunu. Kahrolmamak kabil değil.

Geç okudum. “Ne Şam’ın şekeri ne Arap’ın yüzü (veya zekeri).” diye yazmış Ahmet Murat Aytaç. Dursun kenarda, yüzleşmenin katmanları bunlar.

30 Kasım

Sabah pazara indim, perşembe bugün. Ama pazar yok. Yani var da, saat dokuz ve kimse hazır değil. Hep uğradığım tezgâhlardan geçtim, sordum; “hava soğuk, erken kurmayız artık” diyeninden, “müşteri yok, herkes öğleni bekler” diyenine ama arada iki gram malını yukarılardan bir köyden getireninin de “saat altıdan beri buradayım” diye cevaplayışına… pek çok renge şahit oldum. Pazar başka göründü gözüme. Cumartesi, Cunda’daki pazarlardan farklı, daha çok kış sebzesi buldum. Arada bakla görmeye şaştım. “Ayvalık burası” dedi bir kadın. “Buranın mı ki?” diye sordum tezgâha, değil tabii. Ayvalık burası derken İstanbul burası demek istemiş gibi geldi. Dolu çantamla çıkarken pazardan Mehmet’e denk geldim. İki satır lafladık, onda hurma kurusu varmış. Şu cennet hurması ya da Trabzon hurması denilen hurmanın kurusu. Annem “kaki” derdi. Ben de hâlâ öyle derim. Mehmet’e de dedim, beni “Trabzon hurması” diye düzeltti. Döndüm onunla, tezgâhına. Yarım kilo kadar aldım. Döndüm minibüs durağına. Pek güzel göründü çantam, ceketim, atkım.

Yine Ayna’ya gittim. Bu sabah sözleşmiştik Ayşenur’la kahvaltı diye. Niyet o. Sonra koşa koşa eve… Vasıf geliyor bugün!

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında). Alıntıların yazılışı kaynağında olduğu gibidir.}

aile, Ayvalık, Defne Koryürek, Günlük, hayvan, kedi, Mutluköy, peksimet, vegan