Günlük:
9–15 Haziran 2017

9 Haziran

Gece bir kaşıntı ve bir kabarma oldu ki, öyle böyle değil. Belki lavantalar alerji yaptı dedim ama durulur gibi gelmedi. Ne aloe vera tesir etti, ne buz sürmek, ne de karbonat. Şiştim. Gürcan’ı aradım. Telefonu kapalı. Bir başka araba buldum, atladım gece bir vakit, hastaneye gittik. Alerji. Neye olduğu önemli değil. Tekrar edecek ki tespit edeyim. Bu vesileyle hastanesini de gördüm yeni evimin. Döndüm. Yattım uyudum. Sabah kafamı kaldıramadım hâliyle. Oysa Altan Amca’yla sabah kahvesi sözümüz var birbirimize. Erteledik.

Arada Melisa da aradı, Eren’e uğrayacaklarmış. Gelsek, seni de görsek dedi. Bir başka sefer dedim, hâlime güvenemeyip.

Günüm öğlenden sonra başladı. Ev sakin. Bahçe de. Vasıf İstanbul’da. Fikir Sahibi Damaklar’ı emanet alan genç ekip şahane bir link paylaşmış. “Türkiye Cumhuriyeti, zeytin ağaçları varlığını korumak ve geliştirmek için 1939 yılında bir yasa çıkarmış. Bu yasada özetle şunlar yer alıyor” diyor ve sıralıyor:

“Orman sınırları dışında bulunan ve Devletin hüküm ve tasarrufunda olan yabani zeytinlik, Antep fıstığı ve harnupluklar ve her nevi sakız ağaçlarını aşılayıp yetiştirecekler ile zeytin yetiştirmeye elverişli fundalık ve makilik alanlarda gerekli temizlemeyi yapıp zeytin dikim alanları meydana getirecekler... arasında Bakanlıkça belirlenecek esas ve öncelik sırasına göre seçilen kişilerden, bu işlemleri yerine getireceklerine dair bir yükümlülük belgesi alınır. Fidan dikecek olanlara devletçe maliyet bedeli üzerinden zeytin fidanı sağlanır. Beş yıl süre ile taşınmazın gayesine uygun olarak kullanıldığı Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca tespit edilenlere mahallin en büyük mülki amiri tarafından tapuları devredilir. Bu yolla verilen taşınmazlar hiçbir şekilde veriliş amacı dışında kullanılamaz. Bu taşınmazlar; miras dahil hiç bir şekilde bölünemez, veriliş tarihindeki yüzölçümü hiçbir şekilde küçültülemez. Aksi takdirde Hazinece geri alınır.”

“Dekar başına on beş ağaçtan fazla ve on ağaçtan aşağı olmamak üzere yabani zeytinlikleri aşılı bir hâle getirmeyi taahhüt edenlere Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası’nca, mevzuatı dairesinde ve kanunun 10, 28 inci maddeleri hükümlerine göre, ağaç başına bir liraya kadar kredi verilir.”

“Aşılı zeytinliklerin bakım işleri için zeytin müstahsillerine mahsulün satış mevsiminde ödenmek üzere Ziraat Bankası’nca kısa vadeli ikraz yapılır.”

“Zeytinliklere her çeşit hayvan sokulması, yerleşim sahaları hariç, zeytin sahalarına en az bir kilometre yakınlıkta koyun ve keçi ağılı yapılması yasaktır. Ancak çift sürme ve nakliyatta kullanılan hayvanlara ağızlık takılması şartıyla müsaade edilir.”

“Beş yüz ağaçtan aşağı olmamak üzere yabani zeytin aşılıyanlara veya aşılı zeytinlerinin bakım işlerini en iyi yapanlara Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca takdir edilecek miktarda nakti mükafat verilir.”

“Zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara en az 3 kilometre mesafede zeytinyağı fabrikası hariç zeytinliklerin vegatatif ve generatif gelişmesine mani olacak kimyevi atık bırakan, toz ve duman çıkaran tesis yapılamaz ve işletilemez. Bu alanlarda yapılacak zeytinyağı fabrikaları ile küçük ölçekli tarımsal sanayi işletmeleri yapımı ve işletilmesi Tarım ve Köyişleri Bakanlığının iznine bağlıdır. Zeytincilik sahaları daraltılamaz... Bu sahalardaki zeytin ağaçlarının sökülmesi Tarım ve Köyişleri Bakanlığının fenni gerekçeye dayalı iznine tabidir. Bu iznin verilmesinde, Tarım ve Köyişleri Bakanlığına bağlı araştırma enstitülerinin ve mahallinde varsa ziraat odasının uygun görüşü alınır. Bu hâlde dahi kesin zaruret görülmeyen zeytin ağacı kesilemez ve sökülemez. İzinsiz kesenler veya sökenlere ağaç başına altmış Türk Lirası idarî para cezası verilir.”

Mahfi Eğilmez’in kendine notlarından bu bilgiler. Beraberinde bir dolu ekonomik değerlendirmeyle beraber, kenara koymalık. Ve biz bugün, Üretimi Artırma Reformu diyor, zeytin alanlarına, meralara ve kıyılara sanayi, enerji ya da maden yatırımı yolu açmaya çalışıyor, üstelik de bu yatırımları destekleme vaadi verecek kadar yönümüzü, ufkumuzu kaybedebiliyoruz.

Arada telefonlar da durmadı tabii.

Akşamüstü toparlayınca Melisa’ya haber ettim, hâlâ civardaysanız gelin diye. Uğradılar bir yarım saat. Oldukça hafif bir kahve tonik ikram ettim, kafamın bulanıklığı oranlara yansıdı sanırım. Zarafetle içtiler, tek şikâyette bulunmayıp. Onlar kalktı Feritler geldi. Gudrun elinde kır çiçekleri, Alen elinde tomatillo’lar ve Ferit, bir sepet dolusu güzel ot ve sebzeyle. Hemen bahçeye giriştiler. Lahana grubuna ince ince baktı Gudrun, beyaz lekelerine yapraklardaki ve sadece bu grubun yapraklarında el ele dolaşan kırmızı böceklere… aynı fikirde. Bu böcekler zarar vermiyorlar yiyerek yaprakları ya da bu lekelerin sebebi onlar değil. Biraz daha katmanlı anlattı, takip etmem gerekenleri. Hâlini beğendiler gibi bostanın. Yaşayan bir bahçe nihayetinde. Ürün veren. Kabağıma baktı, güldü. İlk kabağı hasat etmeyi Vasıf’a bıraktığımdan dev gibi diye. Tohumluk olur dedim. Evet dedi, tohumluk olur ama bu noktadan sonra kabağın meyvesini üretmek için sebebi kalmamış olabilir. İşi bitmiş gibi, tohumu var artık.

Şahane bir muhabbetle taçlanmış, dolu dolu bahçe bostan desteği verdiler, hem de eve teslim. Kim daha ne istesin. Ellerinde çapa, otları yola kese malç da yaptılar domateslerin dibine. Tüm alana yayılan yeşile baktık. Çok şanslısın, sirken bu, dediler. Ispanak gibi yemelik. Kayınvalidem duymasın, o kokuşuk otların arasında bolca da sirken var desem ne der acaba. Haklı da. Her şeyi kokutuyor diğer yeşil. Oturduk biraz anlamaya çalıştık niye burada sadece bu yoğun yeşil, başka taraflarında değil de bahçenin… Tomatillo’ları ektik. Kuyudan su çeke çeke suladık. Birer negroni yaptım, ağız tadıyla güneşi batırdık. Portakal ve rezeneli bir enginar salatası, fava, dolma ve salataya eşlik eden “v”eynirleri koydum masaya. Koyunlarının hakkını gözeten çok az tanıdığım var, Ferit ve Gudrun ve Şakir onların belki de tamamılar. Peynirlerini bilirim, yemeyeli oldu ama neler yaptıklarını da takip ediyorum. İltifat ettiler, peynir yok demediler, “v”eynirlerin tadına bakıp hatta keyfini de paylaştılar benimle. Zeytini de yanına katıp uzun uzun muhabbet ettiler, gecenin içine doğru.

Şükür. Hayat dostlarla güzel.

10 Haziran

Alen’den geldi ilk haber, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yedikule Bostanları’na proje çizmiş.

Şimdi, o projeyi biliyoruz, Yedikule Bostanları Girişimi ta 2013’den bu yana, rehabilite etmek istiyorsanız bu bölgeyi, bostanları koruyarak da yapabilirsiniz yapacağınızı deyip duruyor ve Aslıhan da sırf bu süreçte bakın mesela diyebilmek için projeler de çizdi. Kampanya dursun kenarda, şurada da özellikle program yaptık, duyanı çok olsun diye. Yetmedi, toplantılara taşıdık beraberimizde. Ama ne zaman “bostanlar şöyle şöyle…” diye başladıysak, Fatih Belediyesi bize net tavır aldı, bostanlar diye başlayacaksanız anlaşamayız diye. Yıl 2013, 2014 elbette. O tarihten bu yana çok şey değişti, şükür. Fatih Belediyesi’nin inisiyatifinden çıktı, Anakent’e geçti. Alex ve Sevgi sağ olsun, bostanların emektarları örgütlendi, Bostancılar Derneği kuruldu; bostanların tüketicisi örgütlendi Dürtük oluştu. Yıldız’a bin şükran, UNESCO dahil oldu sürece ve rehabilitasyon daha bizim anladığımız parametreler dahilinde konuşulabilir hâle geldi. Yani 2013’de bizi uzaylıymışızcasına kavrayışımızı, sözümüzü, cevabımızı tepe taklak eden, o “verimli bir bostanın üzerine moloz yığıp yangından mal kaçırırcasına süs havuzu yapma projesi” yerine, biraz daha anlayabildiğimiz ölçekte bugün. Ama gel gör ki, kültür aynı kültür. Seçilmişler günün sonunda kendilerini “devlet” olarak görmeye, yaptıklarını açıklamaya gerek duymamaya ve hesap verilebilirlik ilkesini göz ardı etmeye çok meyilli. Kimseyi, hiç kimseyi, ne Bostancılar Derneği’ni, ne de birden çok defa proje çizecek kadar konuyu sahiplenmiş İstanbulluyu davet etmeden projenin ön aşamalarına…

Demokrasi! Büyük mücadele. Yerel bile şaşmışken büyük, büyük, hatta dev bir şehirde… Şimdi Girişim Çarşamba günü toplanacak, İBB ile. İstanbul’da olacağım ben de. Elimde kalbim bekleyeceğim haberlerini.

Ve koltuklar geldi. Vasıf’a yolladım fotoğrafı “aa, herkes gibi koymuşsun” dedi, alay ediyor alçak!

İnsan ‘turist gözü’nü ne vakit kaybeder acaba?

Etrafa bakarken her detayı gören ve heyecan duyan bakışımın yerini usul usul baktığını bir bütün olarak gören bir bakışa bıraktığını hissediyorum. Çok keyif alıyorum gördüklerimden ama yabancılığı gözümün kalmıyor adım adım. Kanıksamak ne kötü şey. Ne hızlı oluyor üstelik.

11 Haziran

Sis, kedi olduğunu idrak etti!

Gece nöbet tutuyor, sanırım banyonun karşısındaki şömine bir başka cana da ev. Bir geniş yarık var kenarında, oradan girip çıkan birisi var belli ki. Gece oturuyor başında ve arada yakalıyor da ama ne? Fare zor. Bir kez yakaladıktan sonra kedi, üstelik ikinci katında evin, mutfakta da değil, işi ne. Sis’se çok mutlu hâliyle. Gece boyunca oturuyor orada ve arada bir kargaşa yaşanıyor. Sonra da komik miyavını duyuyorum. Haber ediyor.

Ferit detaylı düşünmüş yeşilin yayıldığı bölgeye dair. Bahsetmiştim, “bu kısım çok basılmıştı, inşaat sırasında ve her ne kadar çimento vesaire gibi malzeme yoktuysa da bol sigara izmariti vardı ekibin arkada bıraktığı, çivi, tel, keskinin yanı sıra. Koyunların sahibi komşum Kayhan traktörle girip bir tur bu bölgeyi sürmüştü ben gelmeden. Tam da o sürdüğü bölge böyle bir yeşil, gerisi başak ve dikenken,” diye. Alen acaba komşun sana iyilik olsun diye gübre mi döktü toprağa dedi. Üstelik gözüm gibi baktığım kabakların domateslerin coşmuşluğunu da ona bağlayarak. Yok daha neler! Sürmesi zaten iltifat, traktörünü sokup bahçeye. Üzerine para verip tanımadığı adamın arazisine gübre dökmemiştir, dedim. Kıskanma domateslerimi demedim ama Yedikule’lerin ne kadar bodur kaldığını hatırlattım. Gübre olsa onlar da azardı. Gudrun fotoğraf istemişti, Nazım Bey uğrayacakmış onlara. Sorarız dedi. İki ayrı yeşili de, sirkeni ve kokuşuk olanı, elimden geldiğince adil fotoğrafladım.

Ferit tavuk gübresi dökülmüş olabilir o bölgeye, eskiden deyince uyandım ama. Biz geldiğimizde burada kapalı ve alçakça bir dam vardı, tavuk kümesi demişlerdi. Yıktık. Temizledik. Bir kısmına depoyu gömdük ama deponun çukuru diğer kısma toprak oldu. Kimbilir kaç yıl boyunca orada oturmuş, gecelemiş tavukların gübresi vardı altında…

Herkes aylardır buraya ne yapmam gerektiğini söyleyip duruyor. Sezgisel bir şey, daha başka açıklaması yok. Ben beklemek ve sıradan bir üretime bu toprak nasıl cevap verecek görmek istemiştim, kibirle girişip, seni onaracağım demeden. Şimdi biraz biliyorum arızası ne olabilir, ki arıza mı değil mi diye bir daha bir daha bakmam gerek. Zaman gerek. Acele, şehrin telaşı. Buranın ki beklemek olsun.

Kampanya gibi haber yapmış Hürriyet, zeytin gelinlerini anlatmış, “Para tükenir ama kendi toprağın tükenmez…” diyor Gülseren İdiz. Balıkesir Edremit, Tahtakuşlar köyünden ses ediyor.

Akşamüstü Serkan, beraberinde Selim ve Ayvalık’tan iki dostları uğradılar. Arif ve karısıyla Eren’de tanışmıştım. İki üç gün arayla yeniden bir araya gelmiş olduk. Serkan Şirince yolunda. Selim’i zaten hep seyahatte görüyorum. Az muhabbet ettik, neredeler neler oluyor diye. Sonra daldan dala atlaya sıçraya Sivriburun’lara, İran’ın kuzeyine, ekşi maya ve siyahın da siyahı çavdar ekmeğini koklaya koklaya votka içmeye, turşu kurmaya, biberlerin acısına, yosunlara ve tanıdık bir dolu insana uzanan hikâyeleri paylaştık. Bira içtik, üzerine birer votka yuvarladık, glacé. Sonra da çıktık köyde dolaştık.

Vasıf’ın olmayışı koydu bana. Çok keyif alırdı bugünden.

12 Haziran

Ev sakin. Bahçe desen öyle. Sabah altı değildi suladığımda. Öyle güzel ki sabahı buraların. Mutfakta dağ gibi oldu bulaşık. Tek kişi ne üretirsin ki?! Üretirsin, hele kafanı kaldıramazsan makinenden ve kulağın telefonla birleştiyse zeytinin, meranın, kıyının peşinde…

Sanırsın memleket güllük gülistanlık, bir Eygi eksikti! Yetmezmiş gibi pembe vagon uygulamasının tartışılabilirliği, bir de Eygi girsin topa! Diyorum ya, Marvel romanı gibi memleket! Neredesin Kamala Khan!

Anlamadığım, neden ‘tecavüzcü Coşkun’ damgası vurulurken kendilerine, erkekler seslerini çıkartmıyorlar. Sebebini var mı bilen?! Pembe bir vagon gerekecek kadar kadınlara karşı barbar ve saldırgan olduğunu kabul etmek değil midir bu suskunluklarının yegâne izahı? Hani, omuz omuza diyoruz ya, faşizme karşı. Hani nasıl ki dönüp Cumhurbaşkanı’nın kimi çıkışlarına “mütedeyyin kesim niye tepki vermiyor” diye soruyoruz ya… öyle. Neden sadece biz konuşuyoruz, bu zırvalık yeter diye ve telefona sarılıyoruz istemiyoruz diye.

Ha Eygi ha Trump! Saçmalıyor deyip ciddiye almamak diye seçeneğimiz yok.

Körfez karman çorman. UZZK biraz daha mesafeli bir kampanya götürüyor, Üretimi Artırma Reformu yasa tasarısından zeytinlikleri çıkartmak için. Yıllardır veriyorlar mücadele. Vardır bildikleri. Bir diğer taraftan da oysa, üreticinin Meclis’e inme arzusu var. Kendini gösterme. Köylerden birinde, Edremit’in, muhtar, ancak ölümüz çıkar buradan diyecek kadar ciddiye alıyor zeytinini. Vekillerle bu bakışın buluşması şart. Yoksa daha onlarca kez gelir bu tasarılar Meclis’e ve daha nice kez kampanya yapmak gerekir geri çevirmek için.

Yine de karar karardır. UZZK inmeyeceğiz dedi. Edremit büyük oranda karara uyuyor. Ayvalık tercihini gitmekten yana kullanacak. Belediye başkanıyla, Ticaret Odası ve üretici temsilcileriyle iniyorlar. Araçlara Kazdağları’ndan inen ekip de binecek.

Herkesin endişesi zeytin yasasının delinmesi. Ama bir diğer endişe de hükümet tarafından damgalanmak. Bu damganın hak edilip edilmemesinden ziyade bir torbaya dönüşüp tüm niyeti içine alması ve konuşmaların, diyaloğun sona erme ihtimali. Bu nasıl bir Demokles kılıcıdır!

Sıkı sallandık! Sis atlamaya hazır pozisyon aldı. Tencereler muazzam çınladılar ve köpekler ile eşekler ancak her şey olup bittikten sonra bağırmaya başladılar. Anlaşılan Melda bir tweet atmış, yılanlar çıktı ortaya, deprem falan geliyor olmasın diye. Nerede varmış bilmiyorum yılanlar ama bizim bahçede kurbağa bolluğu vardı, doğru. Takip etmeli, kalacaklar mı aynı miktarda yarın, mesela. Sıkı sallandık ama. Tek katlı ve taş bir binada olmanın farkını ilk kez anladım. Bu sallanma İstanbul’da, eski evde, altıncı katta olsaydı…

Artık Refika da buraya gelse.

13 Haziran

Anadolu Meraları çok güzel bir paylaşım yapmış, şiirli, görselli. “Komisyon şimdi toplantıda,

Zeytin kurtuldu, sıra merada, Toprağın, koyunun, otun aşkına, De ki: #meraanadoludur

Dans ede ede, şiir yazıp şarkı söyleye söyleye kampanya yapmayı istiyor insan, neticede tasamız para değil, ev değil, hisse değil; birimizin de hepimizin de ihtiyacı olan, biricik faunamız, zeytiniyle, merasıyla, kıyısıyla bozulmasın diye.

Ayvalık Ankara’da bu sabah. Zeynep iner inmez fotoğraf yolladı. Beraberlerinde 286 bin imza taşıyorlar, ülkenin her yerinden gelen. Az iş değil. Daralta sıkıştıra 4 ağır dosya olmuşlar. Önlü arkalı bastıkları hâlde imza verenleri. Her bir partinin grup başkan vekiline teslim ettikleri gibi Üretimi Artırma Reformu yasa tasarısını değerlendirmekle sorumlu Sanayi Komisyonu’na da ulaştıracaklar.

UZZK sevmemiş olabilir bu atağı ama Ayvalık da kanaatimce üzerine düşen sorumluluğu başka türlü taşıyamaz. Hiçbir şey olmasa o kadar imzanın emaneti var üzerlerinde, gidip ortak bir çift sözü iletmek mecburiyetindeler Ankara’ya.

Sis çok komik. Saate ayarlı sanki. Gece nöbette. Sabah altı olmadan söylenmeye başlıyor, hadi kalkın kapıları açın diye. Saat dokuz on arası temas istiyor, oturulacak yan yana. O istediği kadar gelecek ve sonra gidecek. Kalkarsan yine yanına gelmek isteyecek. Sonra saat on altıya kadar örtünün altında. Derin uykuda. Hem de horlaya horlaya! Arada panikle kalkıp, söylene söylene tasına gidip yemek yiyip ya da su içip ama yine örtünün altına dönerek. On altıdan sonra bahçe. Kıyı köşe koklamaca, bahçe kapısı önünde nöbet tutmaca ve arada sahanlığa inip göbek açık cilve yapmaca… kurulu düzeni var. Tık sekmiyor!

Saat on altıda görüşülecek deniyor madde. Hepimiz kalbimiz elimizde (yoksa çıkacak yerinden zira) takipteyiz. Benim Meclis’i izlemeye takatim yok. İçim almıyor. Neyse, Mustafa Bey de çıktı yola, yetişmeye çalışacağım diye haber vererek. UZZK orada olacak yani.

Ve zeytin Üretim Reformu Yasa Tasarısı’ndan çekildi!

Ne mutluluk! Bu sevinci meralar için de yaşamak mümkün olur mu acaba?

14 Haziran

Yüz gün oldu. Artık kalıcı zarar ve ölümden öte ihtimal konuşulmuyor Nuriye ve Semih için. İnsan kendi bedeni üzerinden konuşmamalı bu ülkede. Değer vereni yok, canın. Ne kitleler ayaklanıyor ne de devlette bir duyanı var bu eriyişin.

Rıfat Doğan paylaşmış, Torbalı’dan bu fotoğraf. Kırk bir dönüm alan tıraşlanmış. İddiaya göre iki bin zeytin ağacı varmış! Yani bu, yasa delinmemiş hâlimiz. Bir de sanayi, maden ya da enerji yatırımına müsaade eder hâle gelseydi…

Korumak muazzam bir kelime. Korumacılık. Korumacı olmak. Korumak üzere fanusa koymak, korumak üzere envantere almak, korumak üzere yetiştirerek çoğaltmak… Bir metafor olarak korumak! Ve muhafazakâr kanattan olmak. Muhafazakâr olup yine de ilerleme diye, refah adına diye en radikal usulleri savunmak. Muhafazakâr olup yok etmemeyi, tüketmemeyi değil, daha çok tüketebilmek için ne pahasına olursa olsun üretmeyi savunmak. Arada bir alan olması gerek, konuşacak.

Bahçeme bakıyorum ve sirken otuna, toprağa kattıklarına… Her toprağın yabani otunun faydası var. Bir daha iknayım. Kibir tehlikeli. Mühendislik çok tehlikeli. Topluluklar da kanaatimce yabani otlarını oluşturuyorlar. Bir topluluk çeşitliliğini kaybetmiş, yaşam bereketini kurutmuşsa yabanileri başlıyor boy göstermeye. Tek mesele, topluluğa mühendislik uygulamayı seçende. Aynı bağa bahçeye Round Up’la girmek gibi, ad verip, lekeleyip kapattıkça içeri, onarımı da güçleşiyor işin. Oysa aradaki alan, sirkenle kokuşuk yeşilin muhabbetini çözerken oluşacak.

Kabalamış salsify’lar (tekesakalıymış, Türkçesi), tohuma kaçmış kabak ve turplar. Olmuyor değil, oluyor işte. Bir sonraki mevsime ne çok şey öğrettiler bize!

Anneannem Firuz ilk Napoli’de içmiş. Hikâyesini şöyle anlatırdı, vakti kerahet deyip kendine bir cin tonik koyduktan sonra. Önden gitmiş. Ev tutacak. Yerleşmek üzere, dedemi bekleyecek. İnmiş Napoli’ye. Otele eşyalarını bırakmış. Azıcık Fransızcası var. Sokağa atmış kendini bir cesaret. Herkes pek keyifli, masalar, güneşliklerin altında. Oturup kahve içiyorlar, içki içiyorlar. Çok keyifçiydi. Sahiden, pek bilirdi keyif yapmayı. Canı çekmiş. Üç kuruşu var büyük ihtimalle. Yine de oturmuş, garson gelmiş yanına ne istediğini sormuş. Ne diyeceğini bilememiş ama gözüne kestirdiği bir çiftin masasına bakmış. Muhabbetine, keyiflerine ikna, ondan istediğini işaret etmiş garsona, kıpkırmızı, pırıl pırıl. Campari spritz gelmiş. Acısına bayılmış, ferahlığına da. Anneanneme Napoli Campari olmuş, gün batımında.

Canına değsin dedim, Vasıf’la kendime birer tane hazır ettim.

15 Haziran

Bir hafta sonra yine pazara iniyoruz. Vasıf’ın gömlekler de hazırdır. Alıp döneceğiz.

Aile büyüdü. Bir sıpa, bir memesi dolu eşek, bir hamile eşek ve bir de başlarını bırakmayan baba eşek! Sabah köpek söyleniyordu. Besbelli başına bela saydı, dönüp dönüp arkasını eşeğe diş gösterip gırlıyordu. Eşek de tam inat, o ne vakit dönüp yoluna gitmeye kalksa bir adım onu takip eder şekilde atıp yine öfkelendiriyordu köpeği. Nedir acaba birbirleriyle dertleri?

Kabalamış salsify’ları eşeklere vereyim dedim ama yanaşmadılar bile. Bol sinek var, titretip duruyorlar kulaklarını ve sallıyorlar kuyruk yine de yetmiyor besbelli. Yürüdüler gittiler. Köpeğe acıdım, dönüşte su koydum kapının önüne. Köpekler gülümseyince çok komik oluyorlar. Gülümseye gülümseye geldi, kuyruk kalça sallaya sallaya. İçti.

Sıcak!

Pazar güzeldi yine. Barbunya aldık, domates güzel artık. Azıcık biber. Patlıcanlar sera değil belli ki. Minik seçtim, silkme yaparım. Kabak çiçeği aldım, şehirde yediklerim hiç kesmiyor beni. İstanbul ağzı herhalde, daha tatlı, daha soğanlı istiyor gönlüm.

Biberlerimiz de vermeye başladı!

Yemek yaparken seyredecek bir şeylerin olması çok iyi geliyor. Açtım ne bulurum diye ve son bölümüne denk geldim Handmaid’s Tale’ın. Bu dizi en gerilimi yüksek filmden daha çok gerdi beni. Okuduğumda böyle hissetmemiştim. Şimdi daha gerçek, daha mümkün geldiğinden mi?!

Bir avuç pirince üç soğanla bol baharlı, tarçınlı, üzümlü ve fıstıklı, bir o kadar da taze otlarıyla bir iç yaptım. Boyları da büyüdü bu kabak çiçeklerinin. Doldurması daha kolay. Dizdim. Pişirdim. Her bir patlıcana sekiz diş diye hesap edip taze domates de kıyarak silkmeyi ocağa koydum. Barbuna az soğan ama bol sivri biber kattım, domatesini tazeden dilimledim de pişirdim. Yaz güzel şey, birkaç patlıcanı demokratik lüks saydığım balkon kızartmasına sakladım. Tuzlayıp yemelik, bir yudum rakıyla belki…

Şükür, tümüne. En karanlık, en kapalı vaktinde ufkun, yazla birlikte yeşeren zeytin, mera ve kıyı dayanışmasına. Şükür muhabbete. Şükür. İyiliğe ve şikâyet etmeden, mazeret üretmeden gayret göstermeye odaklanmalı. Hayatta kalmaktan öte, belki de tazelemenin yolu bu karanlık ve kokuşuk kültürü, en beklenmedik, en ayrık hissiyatı yeşertmekle alakalı.

Gece yarısı geldi haber, meralar da çekilmiş Üretimi Artırma Reformu yasa tasarısından.

{Fotoğraflar ve video: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında)}

aile ilişkileri, bahçe, bostan, Defne Koryürek, Günlük, hayvan, köy, Mutluköy, pazar, zeytin