Günlük: 2–8 Şubat 2018

2 Şubat

Sabah Cunda’ya indik, pazara. Öncesinde zeytinli birer tost yiyerek üstelik, ah Allah’ım, ne şaşırtıcı! Yine de pek güzeldi, Taş Kahve’de CHP kongresini izleyenlerle birlikte, içeride, vitraylı pencerelerden birinin önünde ve belki de kahvenin en küçük masasında başlamak güne. Pazar, yağmur altında tezgâhını açmış üç beş üretici ve pazarcının soru dolu bakışlarıyla karşıladı, “biz geldik hadi, siz niye buradasınız?!” Yani. Evet yağıyor ama, ne yapacaksın. Güle konuşa yaptık alışverişimizi. Atladık dolmuşa. Eskilerden birine, yeni minibüslerden değil de. Arkasına sepetimizi koyabildiğimiz eski beyazlardan birine… Sonrası komik, zira Ayvalık’tan alınacaklar ve bir de kargo var ve benim yönüm çarşıdan dışarıya, Vasıf’ın tercihi dışarıdan çarşıya. Neyse. Çok didişmedik, Vasıf’ın dediğini yaptık. Dışarıdan başladık. Önce kargo, sonra veteriner (sokakta kaç köpek beslediğimizin sayısını kimse bilmiyor) sonra çarşı… Sağ olsun, Gürol topladı bizi, eve bıraktı.

Yağmur altında bu ağaçlar nasıl güzel! Görmeyi kaybetmemeyi başarabilir miyim acaba, yıllar sonra da…

Eve gelip mutfağa bıraktım malları, malzemeleri ve makinemi açtım. Gün okumadan başlandığında kaçıveriyor ucu dünyanın, benim nazarımda. Vasıf da oturdu masasının başına. Dışarıda yağmur var ama gün çok güzel.

As a flavor, she found chocolate too obvious, too easy a sell.” diyor keçiboynuzunu merkezine alan yazısında Jonathan Kauffman ve kanaatimce bugün İstanbul’da ve hatta Türkiye’nin genelinde işin zanaatkârları arasında tasa olmayan konuya işaret ediyor: Kolay olandan kaçmak! Beceriyi zor olana uygulamak. Mesela “üzerine peynir koyarak satamayacağın bir şey yok, farkında mısın?” diye soracağım o kadar çok ‘şef’ var ki! Diet for a Small Planet’i okumadan ve Lucky Peach’in entelektüel geri planını atlayarak ama David Chang reçetelerini tekrar etmeye mezun olan onlarca gastronomi öğrencisinin izinden gideceği şefler bunlar. Nereye kadar, demek istiyorum. Nereye kadar Onur Baştürk’le gezebilirsin ki ya da Nusret’e burun kıvırırsın? Sen nesin, yani. Değil mi?

Uçurumun Kıyısında Türkiye, hani seyretmeyen kaldıysa diye dursun burada, ama niye daha çok değil. Neden cep telefonuyla film çekilebildiği bir dünyada daha çok dokümanter, daha çok film, daha çok konuşma olmuyor memlekete dair? Ben mi kaçırıyorum?

Bu nasıl bir güzellik!

Vasıf “turşu” dedi, bir dolu turp aldık. Dışı pembe içi yeşil olanı ve bildiğin kırmızıturpu, bir de siyah olanı seçtim, kurdum turşuları ama hâkim olamadım kendime! Turp rendeledim, mandolin kullanarak ama. Rendemin gözleri çok ince, suyunu çıkartıyor rendelediğimin! Neyse. Mandolin kullandım ve turp rendeledim, biraz havuç, biraz da kırmızı (mor mu demeli yoksa?) lahana. Bir tür sauerkraut denemesi.

Göreceğiz bakalım!

…kendi yeter sayısını sağlayacak kadar bir kalabalığın rıza üretmeye devam etmesini sağlamaya dönük, çok yönlü, planlı ve artık bilindiği üzere neredeyse kuralsız bir seçim takvimi…” diye yazmış Hakkı Özdal. Noam Chomsky’ye laf mı sokuşturmuştu birisi?!

Bu arada, İstanbul’un adalarında

3 Şubat

Dışarıda hava ılık. Ne kadar yağsa ne kadar serinletse de yağmur, serinlemiyor, zira lodos hâkim. Beraberinde bir dolu yağmurla sürekli bir lodos var burada. Lodos havasına çoban havası denirmiş. Koyunlar lodosta daha çok süt yaparmış ve otlar lodosta çıkarmış. Makul olan bu değil mi zaten? Poyrazda kim ne yapsın! Kaçar saklanırsın anca.

Çok şükür, aylardır niyet ettiğim iş gerçekleşti. Evvelsi gün Gökhan’la gitmiş, kontrol etmiştik Özgün’ü. Hâlâ yaprak var mı diye. Vardı. Yine aynı gün Vasıf Kayhan’a sordu, traktörle atlayıp alıp gelir mi, birini de koysa yanına, evet dediydi. Evet ama niye Özgün’den, bizim köyün fabrikası var ya!

He ya, vaar!

Şimdi, hikâye şu. Bizim bahçe, hani şu dört dönüm arazi, aynı zeytinlerin altı gibi taş. Üzerindeki onlarca ağaca rağmen bir dolu tillenmiş, bölgenin toprak kültürüne uyarak. Üzerine biz de eve yakın bölümdeki tavuk damını yıktık. Onun yıkıntısının ve gübresinin bulaştığı/bozduğu bölge de ayrı bir düzen, bahçenin toprağının yeniden toprağa dönüşmesi gerekiyor. Ali eksik olmasın hem kompost hem de malç yollamıştı, ama bizim ihtiyacın sekizde birini anca karşıladı ve ben bir daha diyemedim. Kendime takibini yapabileceğim ve devamlılığını gözetebileceğim bir düzen arayışım vardı. Gökhan yazları Çamlık tarafının bahçelerini yapıyor. Otları çöpe atıyoruz, traktör römorkuna koyup deyince, bize getirirsin demiş, anlaşmıştık ama bir de yaprak toplayalım, onu da yığalım bir kenara istedik, bir türlü olmadıydı. Alilerin bir malç makinesi var, yanılmıyorsam. Yani kırılmış dal yaprak her şeyi içinden geçirip kompost ve malç yapmaya uygun boyuta kıyıveren. Gürol da dediydi, bir zaman Ziraat Odası galiba, bir malç makinesi getirmiş ama kullananı az olunca, malum benzinle çalışıyor bu aletler ve kullanan dolduracak deposunu, gitmiş, kaybolmuş. Bizde ÇKS olmadığı için sormayı dahi düşünmedim odaya ve fidanlığa sorunca da sadece çam kabuğu bulunabileceği söylenince… çareyi yaprakta görmüş, sürekli Gökhan’ı taciz ediyordum bir konuşsak fabrikayla diye. Sonunda, evvelsi gün, yani zeytinin bitmesine ramak kala, biz vardık fabrikaya. O kadar zor işler değil bunlar tabii. Gidince gidiyorsun ama yeni olmak bir yerde, bir konuda… zamanı uzatıyor, mesafe ne kadar kısa olsa da.

Sözün kısası, Kayhan bize iki traktör yaprak taşıdı köyün fabrikasından. Üç dört hafta öncesine kadar yeşil azdı toprakta. Fabrikaların artığı yaprağı koyun sahipleri alıp taşıyordu. Bu bize gelen yapraklar yerde, üzerinden yeşiller alınmış, bunlar kararıyor diye yerde bırakılmış, bol yağmur yemiş, kimbilir kaç haftalık yapraklar. Şahane. Beraberinde iki traktör de Altınova toprağı getirdiler. O, bostan için. Şimdilik iyi başlangıç.

Fideleri başlattık, malçımızı serdik. Bostanı sabitledik, yere ve tarhlara ekeceklerimizi Vasıf’la birlikte kararlaştırdık. Bahar artık. Az kaldı. Benim belim ne kadar izin verecek bu işe ayrı, zira yarım saat yerden ot ayıkladım ve toprak eledim eve dar attım kendimi, bacaklar kanepeye 45 derecede ve sırt yerde!

Bu kadar tıynetsiz olunabilirdi herhalde, daha derinde bir dip yok! Haysiyetini, vicdanını, utanma duygusunu, ayıp ölçüsünü kaybetmiş bir toplum bu. İşletmesinden, işletmeye iltifat eden müşterisine, işletmeyi konu edip yazan ortam köpürtücüsüne… kimse mi dur yahu, ne yapıyorum ben demez?!

“Dolasıyla, ‘tartışma’ yok, çünkü rakibini ikna etmeye çalışmıyorsun; ‘münazara’ da yok çünkü seçmenin düşüncesini değiştirmeye çalışmıyorsun. Bu görüşe göre, toplum kararını vermiş iki kampa bölünmüş durumda. Bunların hangisi kazansa öbürünü ‘yok etmek’ niyetinde. Yani sadece ‘kavga’ var. O zaman bol bol nefret, bol bol hakaret.
Böyle bir dönemden geçiyoruz.” diye yazmış T24’de Murat Belge.

Soba üstü pizzamsı diyorum Refika kızıyor, neden pizza demiyorsun diye. Diyemem. Bu pizza değil. Flatbread. Türkçesi yok, Google “gözleme” diye tercüme ediyor ama pizzadan, pideye, naan’dan lavaşa hepsi flatbread aslında. Bu da pizzanın izinden gidip fırında değil de döküm tava üzerinde yaptığım bir flatbread ve tüm esprisi ocağı da kullanmayışım, sobanın üzerinde pişirişim.

Ve gayet de başarılı!

Kanaatkâr reçeteler paylaşmanın vakti. Hepimizin her an mülteci olacağı, yabancılığın doğduğumuz coğrafyada dahi bizi sarmaladığı, iklimi, varoluşumuzu tehlikeye sokar biçimde, kendi ellerimizle değiştirdiğimiz bir zamanda Eyüp mandalarının burrata’sının ne kadar başarılı olup olmadığını tartışacağımız benzerlerinden kaçınmak taraftarıyım. O yüzden Fiori adında bir kadının, kraliçesi olduğu Priştine’nin göbeğinde, bunlar boş işler demeyip, hiç tanımadığı bir kadının vegan oluşuna muhabbetle “dur” deyip giriştiği pideden esinlendim ve pazardan getirdiklerimin komposta göndermeye kıyamadığım ama ne yapacağımı da pek bilemeden kâğıtlara sarıp dolaba kaldırdığım artıklarına yüklendim: Beş parça kereviz yaprağına, bir parça taze sarımsak, bir parça taze soğan, iki parça taze sarımsak ve soğan yeşili, bir parça da arapsaçı.

Çok güzel oldu ve tanıyan beni bilir, lezzet konusunda rustic bir damarım hiç yoktur. Fena hâlde şehir şuursuzluğunda uçları arar damağım ve bu, beni fevkalade tatmin etti.

“Under poor soil conditions, the pea seems to be able to assess risk. The sensitive plant can make memories and learn to stop recoiling if you mess with it enough. The Venus fly trap appears to count when insects trigger its trap. And plants can communicate with one another and with caterpillars.” diyor NY Times makalesi, evet. Şuur her canda mevcut. İnsanın farkı galiba kapatabilmesinde.

4 Şubat

Vallahi bravo başkan!

Biz fasulyemizi de nohudumuzu da Ovacık’tan alıyoruz. Böylesi bir gayreti, böylesi bir niyeti ve bu türde bir şeffaflığın nasıl olup da sirayet etmediğine şaşıyoruz! Ovacık’ın yanına nasıl olup da kimse yanaşamaz?

Bugün her şey yeşil. Taze sarımsak ve soğandan bir pizzamsıya su teresi salata eşlik edecek. Yetmezse bir de mercimek çorbası koyarım diye düşündüm, hazırda duruyor. Ama ona varana kadar mor havuç üzeri turp rendesi girdi menüye!

Çok iş var. Nisan’da taşındık tam anlamıyla, arada yazdan çıkarken Gülçin Hanım geldi iki gün, kışa hazırlık yapalım diye ve o kadar. Ne çok şey birikiyor kıyıda köşede! Öncelikle dolabı toparlamak gerek, bakliyatı, unları, baharatları gözden geçirmek, kavanozları tazelemek, cama rağmen böcek yapmışları elemek… İş var!

Bulutlar çekiliyor, yavaştan. İki altımıza sera kurulacakmış, fideleri için üreticilerin. Yani onlardan önce davranmışlık acelecilik mi acaba demedim değil. Bizim malça rağmen yeşeren ön bahçe, olmayan bostan ve bakılması gereken ileriler cabası. Bahara içeride iş bırakmamak gerek, belli ki giremeyeceğiz akşam olmadıkça!

Vasıf buldu çıkarttı, Pentagon Papers, Fiji, nar suyu ve bir çiftlikten tabağa projesinin Amerika'yı şekillendiren gıda deviyle ve tamamının suyla alakasına dair… “A Kingdom from Dust”! Çok acayip hikâye, uzun bir okuma. Hele bir çay koyup gel, cinsinden.

5 Şubat

Sabahın karanlığı hakkını vermiyor renklerin! Akşam yaptığım man’oushe (Beyrut ziyaret notlarında olmalı neyin nesi olduğu) kızarıp tazelendi, üzerine Leyla’nın zeytinyağından ve Muhammed’in nar ekşisinden ekledim, akşamdan bir kaşık avokado ezmesi vardı kırmızı soğanlı (hayır, guacamole sayılmaz, ne lime var içinde ne de kişniş) onu Vasıf’a verdim, ikimize birer kaşık da fasulye favası koydum… Kahvaltı işte!

Duvar’da “Kindarlığın en sakil halini resmeden, anti-Kürtlüğü her akşam milyonların evine taşıyan ‘Mehmetçik dizilerini’, hatta savaşı ‘girdik’, ‘soktuk’, ‘parçaladık’ sözleriyle manşete taşıyan medyayı şimdilik bir kenara bırakalım. Aile içi çatışmanın, kıskançlığın, hasedin, komplonun, riyakârlığın, sahte gülüşlerin etrafında örülmüş bu tür ucuz ‘beyaz’ dizilerdeki bir replik, kısa bir diyalog, ufak bir sahne bile ülkedeki siyasal veya askeri düzenin zihniyetine, toplumsal anomaliye, ezen-ezilen veya iktidar-tebaa ilişkisine ve güçlünün beklentilerine dair önemli işaretler içerebiliyor.” diyen İrfan Aktan’ı ve Ahval’de Cengiz’in yazısını okurken aklıma her perşembe ve her cumartesi pazar yerinde tezgâhlarla plastik poşet kavgam geldi. Bir yandan en az savaş isteyenler kadar iyi örgütlenmemiz gerektiğini düşünüyorum, diğer yandan hepimizin bir Counterpart kahramanı hâlimiz düşüyor aklıma… Ot toplamak, nakış işlemek, mantar avlamak ancak bir boşluk yaratıyor bu karabasandan. Sonra yine içindesin.

Ne yazık ki çocuk istismarının, çocuk gebeliklerinin ve çocuk yaşta ‘evliliklerin’ altında yatan tek neden olmasa da nedenlerden biri yoksulluk.” diyor haber. Zira böbürlendiğimiz bu medeniyet eşitlik, muhabbet ve dirlik üzerinden hesaplayanların değil, GSMH’yi (kimbilir belki de hafriyat dolu kamyonlar üzerinden) hesaplayıp böbürlenenlerin medeniyeti… Evet. Hâlâ çocuklarımızın ‘gırtlak’ yükünü onları evlendirerek çözmek zorunda olanlardan oluşan, cehaletle suçlayamayacağın kadar yoksul bir topluluk bizimki.

Bugün okumalara bırakacağım kendimi zira yarın mutfak inecek. En azından kiler dolabı. Ve elbette buzdolabı. Ama önce bir son pizzamsı denemesi. Bu kez bol, çok bol kırmızı soğan (hepsi filizleniyor, filizli olanları diktim, gerisini kıydım da korudum), bol kırmızıbiber ve biraz da sumak! Az zeytinyağında dönecek. Hayır, pişirerek değil, hani marine eder gibi. Öyle. Bir on, on beş dakika, çok değil. Sonra hamura sıvanıp sobanın üzerine atılacak. Mis!

Resmi görünce Engin yazmadan tutamamış kendini, üzerine acaba miso mu sürülse diye. Anladım, rengi beğenmedi. Bir pizzanın kızarması beklenir, hatta ne muazzam örnekler var, kararmış. Yani elbette. Ama önce, hele bir taban yap. Üzerine koyduğunu sünmeden taşısın hele. Sonra bir hamur olsun ki elinde, o tabana eşlik eden kabarcık balonlarla dolsun kenarlar. Yani. Bunların hemen tamamını un, su ve tuzla yap, sonra yakarsın fırını da. Yazdım, anlattım nasıl yaptığımı Engin’e. Miso’yu unuttuk. Hamur konuştuk azıcık. Gelirse bahara, fırının da başına koyacağım onu!

Fırın! Evet, bu hafta sonu fırını yakacağım artık, kesin. Odunla iyice ısınmış taş fırında bu hamuru denemenin vakti geldi!

6 Şubat

Yani, herhalde sürmesini beklemiyorduk. Unutulmuş, açık kalmış bir pencere gibi nefes aldığımız, bir büyüğün bir gün fark edip “cereyan yapıyor” diyerek kapatacağı… Biliyorduk elbette! Bu sabah Ünsal Ünlü verdi müjdeyi. Hayırlı olsun.

Önder hesaba vurmuş, sadece tırnağın ucu kısmı şu; “Sadece 2018’de toplanacak alkol vergileri neredeyse Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın bütçesinin iki, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın iki buçuk, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın dört ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın ise beş katı.”

Birbirine telefon edenleri Graham Bell’in askerleri olarak adlandırmak gibi bu, yani Sharp ne kadar etkili olabilirdi ki ayaklanmaya değer sebepler olmasa? Yani evde her şey yolundayken komşunun karısı gelip fitne fücur sokabilir mi kadınla erkeğin arasına? Mesela yıllarca itiraz üzerine itiraz iletilen bir dönüşüm projesini duyan olsa, “isteseler de istemeseler de” tavrı yerine bir müzakere ortamı yaratılmış olsa... Gezi’de kamp kuran olur mu? O kampı yakmaya yeltenenler olmasa, revirinden kütüphanesine bir itiraz köklenip, forumlar can bulabilir mi? Otpor’a Sharp’a vs. sardırmaya gerek yok.

Muhabbet dirlik sağlar, duyulmayanlar, yok sayılan, susturulanlar ayaklanır. Bu işin standardı. Ayaklanmaya sebep vermemekte marifet. Ayaklananlar zira, ister tarihten alırlar yöntem ister işbirlikçinin birinden; önemli olan onlar için direniştir ve zeki olan, hadi beceremedi diyelim ayaklanmaya sebep vermeyecek ortam kurmayı, bari “neden?” diye sorar. ‘Niye’sini merak eder. Yani, geçinmeye niyeti olan.

“[T]üm parti taraftarlarının ‘ötekisi’nin HDP taraftarları olduğunu, ‘sakıncalı bulunan konular’ın aile ve arkadaşlar arasında bile konuşulamadığını, herkesin kendi takip ettiği medyayı tarafsız bulduğunu ve toplumun en çok ‘Suriyelilerin evlerine dönmesi’ konusunda uzlaştığı…’ diyor Bilgi Üniversitesi araştırmasını haber yapan T24. Haber iletmekten fazlasını yüklenen Kadri Gürsel “‘Yankı Odası’ etkisi, insanların sadece kendi görüşlerini paylaşan bir medya ve sosyal çevreyle sınırlanmaları sonucunda, alternatif fikirlerin erişimine kapalı olmaları halini anlatıyor.” diye işin global iktidarları destekleyen tarafını da yazmış. Yani, evet. İktidarlar, özellikle Erdoğan’da tarif bulan tarzda iktidarlar, ötekileştirmeyi bir yönetme usulü olarak benimsemiş olabilirler ancak bizler de yarattığımız yankı odalarıyla onların ekmeğine yağ sürüyoruz.

Evet, oku oku nereye kadar, bilen var mı? Dolaplar bekler. Mum gibi olana dek, bilgisayar sadece Hart to Hart’ın eşliğine yarar!

But Jonathan!

7 Şubat

Dün bir hayli alay etti Vasıf benimle, Hart to Hart’la dönüşümlü olarak Pandora-Felsefe dinledim diye YouTube’dan. Araya Medyascope da girdi gerçi ve işleri yaparken çeşitli sohbetlerim oldu hâliyle.

Fena iş çıkartmadığımı düşünüyorum ama… Sahiden elim belim ağrıdı.

İnternete getirilmesi planlanan (ve yeni yasaklar getirmesi pek muhtemel) düzenlemeye itiraz nasıl geliştirilebilir denince herkesin aklına bir vakitler radyolara getirilen düzenleme ve siyah kurdeleli protestolar geliyor. Bugün mümkün mü? Kaldı ki, mesela bir Medyascope için siyah kurdeleli protesto yapacak kaç kişiyiz?

Öğlen Serhan’la yemekte buluştuk, çarşıda. Geçen hafta Rezzan’la gittiğimiz dükkân. Ben bir başıma şahane bir enginar yemiştim diye sürüklediydim onu da. Bulamadıydık ayrı. Bu sefer varmış ama. Dilek’i de gördük, güzel kirpikli, güzel gözlü arkadaşım! Kaç seferdir sarılıp görüşelim diyoruz, bu bahar söz. Bin yılın hikâyesi var, buluşacak.

Serhan geçerken bir bamya ayırtmış, ben de peşinen iki enginar istedim. Afiyetle yedik, ben değil sadece. Vasıf da yedi bir enginar, nohut üzerine, Serhan da yedi, bamya ertesi! Hepimiz severek süpürdük tabakları. Ustanın yemek ertesi çıkıp bizimle sohbet edeceği tuttu, bir sigara molası alıp kendine. Enginarı nasıl yaptığını anlatırken baharla beraber günde kaç tane ayıkladığından, her sabah sekiz ila on farklı yemeği kaç saatte hazır ettiğine epey bilgimiz oldu ve hatta enginarların dış kabuğunu körpe mi kart mı diye tatmaktan mayıs başı artık dudağının karardığını, zehir mi ne diye karısının tasasını anlattı ve derken asıl can alıcı sorusuna cevap verdi Serhan’ın: “Kaç limon gidiyor otuz enginara, yemeğinde? Çok gidiyor olmalı, tadından belli,” “on, on iki?” diye vurguyla ekledi sorusuna tahminini Serhan ama usta yok dedi, “beş, bilemedin altı!” Son eklediği asıl bomba oldu fakat, “bir kaşık da limon tuzu koyuyorum.”

Dondum.

Ne iltifatım kaldı ne bir şey. Boğazımda düğüm düğüm her lokmam, enginar bana zehir oldu. Vasıf da Serhan da dondular. Devam edemedik sohbete. Kalktık.

İstanbul’da anlıyorum, über kaos, vasat zanaat, ticari kaygı ve her an bir önceki saliseyle yarışan talepler… Limon tuzu ne ki! Sahiden, ne ki limon tuzu. Yedirmediği yok ustaların, baharat namına, et deyip vesaire, ama burada… Bu yemeğini bilen, ağzının tadı yerinde, aceleye getirilemez, bir çay içseydin ustalar diyarında, bu coğrafyada, bu kasaba boyutunda neden düşer bu limon tuzuna, mesela? Beş limon kâr etmenin mânâsı kaç liradır ki hesabında? Annenden mesela, enginarı öyle mi yedin diye soran olsa, ne der usta acaba?

Peki, bir daha nasıl yerim şimdi orada!

Kalktık, yürüdük.

Sessiz ve becerebildiğimiz kadarıyla başka konulardan seçip muhabbeti Şaban Usta’ya uğradık, koltukların kılıfına bakmaya. Oradan Hane’ye vardık, birer kahve içmeye ve dönüş yolunu kargoya göre düzenleyip arada bir de Serhan’ın eve uğradık, hayırlı olsun ne güzel olmuş, demeye. Ariflere komşu. Ev sahiden güzel olmuş. Cunda evinden daha mı aydınlık ne! Güle güle otursun.

8 Şubat

Sabah Serhan’la buluştuk kahvede, bu kez Macaron tarafında. Vasıf’la ben birer mercimek çorbası içtik, simitle, Serhan yumurta yedi, peynirli börek eşliğinde. Arada Refika’yla takipleştik. Yolda bir havlucu gösterdi bize Serhan, pazen çarşafları kumaş namına ilgimizi çekti Vasıf’la benim. Hep girdiğimizin ilerisinden girdik pazara, Vasıf baktı “senin yufkacı yok” dedi, sonra da çan, boncuk ve keser çeşitliliğinde tezgâh açan adamın yokluğunu müjdeledi. Demiştik Serhan’a “kimse olmuyor erken saatte” diye. Bu ki bizim normalde geldiğimizden bir saat geç! Girdik yine de, başladık dolaşmaya. Biraz tere, biraz arapsaçı, biraz brokoli yaprağı, biraz kereviz, bebecik enginarlar ve elbette taze sarımsak ve taze soğan, biraz radika, biraz cibez ve en son, muhabbetimiz pek neşeli, pek karşılıklı otçu amcadan böreklik karışık ot. Yanına bir arapsaçı da o ekledi. Yer elması aldım, onu da turşu deneyeceğim. Daha ne olsun. Yüklendik. Serhan’la birer kahve daha içtik, pazarın kahvesinde. Askıya kahve de bıraktık, ayrıldık, bizim bileyici keşfimiz var bugün.

Dün yürürken Serhan gösterdiydi, önceden tavsiye ettiği ayakkabı tamircisinin, aynı zamanda kasabanın en iyi bileyicisi olduğunu söylemişti. Vasıf yönetirken yönümüzü atladı sokağı, arkadan dolaşınca, kendimizi nalburda bulduk. Temizliğini yaparken dolapların, mutfağın tepesindeki lambayı da temizlemeye yeltendim de ince fırça olmadan zor, onu fark ettim. İki fırça seçtim, bir de Vasıf’ın ceketini yamamaya bir bant. Orada bir daha sorduk, bileyiciyi. “İki yönde de birer tane” dediler, ben deyince “ayakkabıcı olanı ne yönde?” diye, “ha en iyi odur, Yıldız Çeyiz’in karşısında” diye yön gösterdiler. Peki.

Çıktık.

Ben şüpheciyim bileyici hususunda. Evde taş var, bileğitaşı. Onu hatmetse ya Vasıf, bileyici arayacağımıza diye içimden söylene söylene, biz vardık bileyiciye. Özenle çalıştı. Seyrettik, oturup. Tam tahmin ettiğim gibi, biledi bilemesine ve hani genel geçer bıçaklarım olsa veririm de ama bıçağı tanımadan, onun yüzüne, gözüne, burnuna, kaşına bakmadan yaptı işini. Bıçak girdiğindeki bıçak değil, değişti.

Bunu anlatabilir miyim, bir bıçak daha getirsem, değiştirmeden yüzünü bıçağın bilemesini rica etsem?

Limon confit’lerimi başlattım. Kırmızı limon ve bergamot ve kumkattan da denedim. Kırmızı limonların tamamını sıkmaya kıyamadım, bergamotların da. Yarın biraz daha bildiğin sarı limonlardan almalı ama ne olacak. Tuzlanmış usulde durabilirler böyle. Zaten su bırakacaklar daha ve bir hafta içinde bu tuz da eriyecek ve işlemeye başlayacak turunçgillerin etine. Bir tek belki kumkatların tuzunu fazla koymuş olabilirim ama ne olacak. İki haftaya turunçlar başlar, bir sıra turunç, bir sıra bu kumkatlar da olabilir erimediğini görürsem tuzun!

Mutfak, hayat gibi. Hata da yapsan dönüşmenin yolu hep açık.

Suya koyduğum bademleri sağdım, çıkan posadan biraz daha tarator yaptım, kalanını ne yapsam diye Refika’yı aradım. Yer elması turşularımı kurdum. Bir grup tohumu daha çimlenmeye bıraktım. Vasıf paylaşmalık tohum aldı, öğretmen Ahmet’e vermeye. Koyunları hatırladım, zeytin sonrası izinleri çıkmış dolaşıyorlar, seyrettim sabah inerken otobüste. Refika’yı yerleştirdim tepeye, yukarıdan baksın bu hâlimize diye.

Hafta başının sorusuydu bana, küresel servetin yüzde 82’si en zengin yüzde 1’in elinde, peki küresel tarım alanlarının ve su kaynaklarının ne kadarı şirketlerin elinde?

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında). Alıntıların yazılışı kaynağında olduğu gibidir.}

Ayvalık, bahçe, bostan, Defne Koryürek, Günlük, pazar, toprak