Günlük:
15–21 Aralık 2017

15 Aralık

“[S]abahın ilk ışıklarıyla erkekler bütçe görüşmeleri için toplanıyor… grubun alfa vekili bütçeden en büyük payı alacak… gençler sabretmeyi öğrenmeli… yetişkin bir vekil kendisinin iki katı ağırlığındaki bir bütçeyi ağaca çıkartabilir… ortalık bir anda karışıyor.”

Latif Demirci ile başladı günüm. Tılsımlar üzerine olsun. Zarafeti korumak zor iş, bu devirde.

Bir yandan kirleteceksin. Yani hem Avrupa’nın sanayi atığı akıtıldı Karadeniz’e diye kızacak, hem de derin deşarj diye bir safsata uydurup kendi pisliğini gömeceksin Karadeniz’e. Hem HES’ler yapacağım diye inada tutuşup yerlisiyle o derelerin, Karadeniz’e akan suların miktarıyla oynayacaksın. Zaten laf etmemişsin Dinyeper’e mesela baraj yapıldığında. Sen de kalma eksik tabii. Ne olacak. Hem de sanki yarın yokmuşçasına fosil yakıta bağımlı bir düzen sürdüreceksin. Sürdüreceksin ki iklim allak bullak olsun, yağmurlar olsun bir nebze, kapatamasın Karadeniz’in açlığını.

Hatırla, belki gelir aklına, neden koşa koşa Karadeniz’e çıkıyordu lüferler, palamutlar? Neden orada yumurtlardı bu balıklar? Sonra sor bakalım niye balık yok? Bir düşün hamsi pahalı. Niye?

Sahi, niye dersin?

Yok, hamsi bir yere kaçtığından değil. İnan değil. Ama ne olacak, de tabii. Gazeteler de araştırmasın, takip yapmasın, sorgulamadan dediğini bassın. Kel başa elbette ancak bu tıraş!

İçim acıyor.

#MeToo’nun vardığı yer diye bakıyorum da… fevkalade elbette, yazı da güzel. Erk —(ek) kısmı şart değil— ve iştah bağlamında okunması şart. Bu kadın da olur çocuk da, Fırtına Vadisi de. İştahı bir açılmaya görsün erkin, kadın erkek aslında tanımaz.

Gökhan’la konuşup duruyoruz da bir türlü şekle bürünemedi, bu coğrafyada her yer zeytin hasadından arta düşen yaprak dolu. Yığalım istiyorum araziye, kurusun, karıştıralım az ve kompostla malç arası, serelim toprağa.

Buraların toprağı sadece kaya ve taş. Herkesin derdi zira tillemek. Neymiş, yaban otlar uzayıp sararınca yangına sebep olurmuş. Sok güzelim koyunu, yesin. Hayır, “ya zeytinimi de yerse!” Hay Allah’ım yahu! Çobanlık zaten bunu gerektirmiyor mu, koyuna sahip çıkmayı? Yabani dediğin otun sebebi var. Bunu ben bile biliyorum artık. Geçen yaz birlikte uyandıydık ya Feritlerle, bahçeyi saran otun sebebinin orada, biz gelmeden önce duran tavuk kümesi ve toprağa karışmış muazzam miktardaki tavuk gübresi olduğunu. O fazlayı kullanıp tüketene kadar sirken çıkacak bahçemizde, mesela! Yok etmeye gayret etmenin hiçbir mânâsı, sebebi yok. Hem nasıl güzel kökleri var. Bizim poyraza o kökler olmadan toprak mı dayanır! Yok ama, illa tillenecek. Tilleyin gülüm, tilleyin. Bölgede ada gibi yüksekte kalmış zaten her bir ağaç. Yakında kökleri de vuracak yüzeye, etrafını tilleyip, rüzgâra yağmura açık bıraktıkça toprağı siz.

Bizim dört dönümün üzerini toprakla kapatmamız, Altınova toprağı getirtmemiz gerektiği herkesin dilinde. Bana bir bırak, ben nasıl yaparım diyor bizimki. Einstein, yani. Doğrudur. Yapar da. Ama onun bahsettiği iki adımlık, bir hanelik bostan. Ben dört dönümün bereketli toprağı olsun istiyorum.

Hele bir yağsın. Bu hafta yağacakmış. Kurak geçti sonbahar. Yağsın vallahi. Yağsın, fiğ ekeceğim her yere. Yükseldikçe kesip, kendi üzerine bırakacağım. Leonardit kullan diyen de var. Dur hele, diyorum kendime. Önce fiğ, arkasından şu zeytin yaprakları… görelim bakalım. Dile kolay zira, dört dönüm. Bir anda, sihirli değnek usulü, yapılacak bir şey olduğuna inanmadığım gibi, para saçarak deneme yapacağımız bir koşul da mevcut değil. Öğrene öğrene.

Yani, bu baharın bostanı da yine kutucuklara olacak, permakültür bağlamında “niye, niye” diye soran dostlara not olsun.

“Üniversiteden atıldıktan sonra kış günü böyle küçük bir yavru kedi geldi bana, evde hayvan beslememe gerekçelerim hâlâ sürmesine rağmen onu aldım. Böyle bir şeye çok ihtiyacım vardı. Kendime yapılan kötülüğü bir iyilikle karşılamak gibi… Bana çok iyi geldi…” diye yazmış Gönül Soyoğul, Bianet’te kötülüğü iyilikle karşılamaya dair yazısında. Sahiden de fauna veya floraya ilişkin bir muhabbet, iyiliği ve iyiliğin bünyemizdeki varlığına dair inancımızı tazeler oldu. İnsanın insana yaptığı zulüm üzerinden tanıyoruz kötülüğün biçimlerini ve insanın başka varlık biçimlerine layık gördüğü hâlleri onararak kendimizi iyileştiriyoruz. Yine de yeterince yüzleşiyor muyuz acaba, kötülüğün bu kadar hâkim oluşunun arkasındaki sıradan pratiklerle?

Yok oluşumuz kaçınılmazsa, belki de sadece ve sadece bu sebeple.

Yani ormanı yok et, sucul hayat kıvranadursun, dereler kurusun, barajlarla ihya et sermaye gruplarını, yaban hayat silinsin, kibirli gökdelenler ve köprülerle bas binlerce yılın mirası yapıların üzerine, altına tap, yüz yıllık zeytin ağaçlarının altında oturduğunu unutup nükleer diye tuttur, güneş ve rüzgârın adını anmazken ve herkes anbean daha saldırgan, daha yalnız, daha mutsuz olduğunu unutabilmek için plastik bir kartla alışverişe vursun kendini ve yetişemeyeceği ihtiyaçlarını listeleyen parlak dekorlarda boğulsun ve iyilik diye bir şeyin sözü kalsın geriye… Mümkün mü?

Yaktığın ampulün, musluğundan akan suyun ve üzerindeki tişörtün pamuğunun, arkasındaki emeğin sorumluluğunu almadan iyi olmak kabil mi?

Sahiden iyi olmak, bugün, mümkün mü?

Yani kim olursan ol, zulüm gördüğün kadar zulüm de ettiğin bir noktadasın, insan olarak. Kalmış belki bir avuç kişiyi tenzih ederim ama ben bunları yazarken, mesela, dünya üzerinde kapladığım yeri hesaplıyorum da… hani %99 diyoruz ya, hepimiz kendimize! Adaletsizlikten ari birimiz bile yok diyecek kadar kaybettim umudumu, sadece suya dahi baksam görünüyor, kötülük yalan söylemekten, hırsızlıktan, çıkarların için yapacağın alavere dalavereden daha derinde, daha sıradan. Cahil kalmayı, ısrarla kendi hanen ötesine bakmamayı seçmekten daha büyük kötülük yok! Hepimiz, zaaflarımızın çizdiği bir sınırda, bazı şeylere cahil kalmayı seçiyoruz. Öyle ya da böyle.

Yok olacaksak, sahiden, belki de sadece bu yüzden.

Akşam yemeğini Rezzan ve Tuğrul’la yedim. Ayna’da. Ben girdim ki, onlar da yeni varmışlar zaten. Tuğrul hâlâ ayaktaydı, ceketini çıkartıyordu. Tam sarıldık, “hoş geldiniz”leştik ki Şemsa belirdi arkamızda, meğer o da gelmiş. Günübirlik gibi galiba, “zeytinliğe geldim” dedi. Hoş gelmiş. Masada babası, Tayfun ve Süleyman var, selamlaştık. Oturduk. Ne çok güldük. Güzel şarap içtik, ne tabak konduysa önüme bitiremedim, geç saat galiba, yiyemiyorum fazla. Ama bir karışık ot yaptılar bana, sarımsaklı ve beyaz şaraplı, pek hoş olmuştu; onu keyifle bitirdim pekâlâ. Neden Mutluköy, nasıl bir karardı vesaire; uzun uzun konuştuk zira onlar da bakıyorlar kendilerine göre bir kaçacak köşe ve kıyaslamak en güzeli parametreleri. Rezzan sordu durdu, “yüzüne bir şey mi yaptın?” diye ve Altan amca da çıkarken “değişmişsin, bir havalı olmuşsun, tanımadım seni” dedi ama ben bilemedim. Yirmi dört saati yirmi beş yıllık kocasıyla geçirip havalı mavalı ve de gençleşerek yaşlanmak kime nasip olmuş ki bana olsun ve fakat evet; havanın, yaşama usulünün insanın enerjisini değiştirdiği de bir gerçek. Rezzan bir de fotoğrafımı çekti. Başkalarının görüp de benim kaçırdığım ne varsa ileride ben de görürüm elbet diyor, unutmayayım diye ekliyorum:

Eve döndüm ve okuya okuya uyumaya yattım, Sis tepemde. Şarap bardaklarının boyutlarındaki değişimi okurken düşündüm, Amerikalıların porsiyonlarının mânâsız büyüklüğü üzerinden küçümseyici cümleler kuran yeme içme kişilerine hatırlatmak gerek: Oburluk her yerde.

16 Aralık

Sabahın köründe geldi Vasıf. Dün bir niyet ettiydik, sabah belki pazarda buluşuruz diye ama hava nanemolla, ayrıca akşam ineceğiz zaten Ayvalık’a, konsere. Gerek yok dedim, onca yoldan sonra. “Peki,” dedi ve doğrudan eve geldi. Bu ama benim öğlen pazara inmeme ve işleri toplamama engel değil. Akşamüstü Rezzanlar gelecek. O saate kadar biraz işlere bakmalı.

Yağmur Vasıf için kapıların altına bakmak demek, nereden girecek diye. Artık belli oysa. Sis içinse, durur durmaz çıkmak ve ilk minik birikintiden su içmek demek. Yazık, tabii. Evde kimse su vermiyor ne de olsa!

Kahvaltı ettik birlikte, makinelerimize gömüldük hemen ertesinde de. Gazeteleri tara, mutfağı topla, yerleri sil. Kabaca ev işleri, altından üstüne. Vasıf memnun fakat, dün odasında köşe bucak temizlendi. Raflarının tozu alındı. Büyük tazelik!

Öğlen otobüsü ile indim Ayvalık’a, oradan da dolmuş. Cunda’ya vardım. Yağmur altında nasıl olacak dedim ama oraya yağan bir şey yok. Gelmekte, henüz. Az yaptım alışverişi. Salı günü döneceğiz İstanbul’a. Yığmanın mânâsı yok. Bir sepetlik malzeme aldım, biraz da ceviz ve zeytin. Yeter. Yetsin. Limon yine almadım. Yufkayı ama ihmal etmedim. Kısacık bir alışveriş. Yarım saat oyalanmadım yani Cunda’da. Atladım, Ayvalık’a geri. Vasıf aradı yolda, selen hazırmış diye. Şahane. Derken bir adam gümbürdeyerek bindi arabaya, “neden durmuyorsun?” diye. “Önümde iki araba var, arkamda otobüs” dedi şoför. Bizim bilmemizin imkânsız olduğu bir başka dengeyi işaret ediyor olsa gerek. Onun için bozulması bela getirecek, bizim içinse bozulmasının umurumuzda olmayacağı türden. Hâliyle büyüdü iş. Aradan bir de küçücük kalmış adam dahil oldu, ben otuz altı yıllık öğretmenim diye. Meğer şoför de öğretmenmiş, ben de yirmi yedi yıllık dedi. Buradan bir kavga daha yükseldi. Neyse, indiler az ilerde ve durulur derken ben ortalık bir kadın bindi arabaya. Hani, pardösüsünün altında dağ taşıyormuş gibi kadınlar vardır, o dağın ağırlığı ile sallana sallana yürürlerken çırpı bacaklarını fark edersin ve kütleleri sahiden de dağ gibi, her yöne büyük yerleşirler yanına. Öyle bir kadın. Yanıma, aracın gittiğinin ters yönüne oturdu. Bu önemli, zira kimse oturmak istemiyor terse. Mideleri bulanıyormuş. Bilmiyorum ne demek, benim bulanmıyor. Onun da belli ki. Neyse. Bir baktım selam verdi birilerine ve sonra en arkalarda oturan bir adama seslendi, “yemek hazır evde” diye. Adam bir şeyler dedi ama ben duymadım, ona verdiği cevabı da anlamadım, “ben ancak geldim, sabahtan eve gitmem gerekti, yemek var evde, var, var” gibi bir şeyler seslendi arkaya doğru, ama ısrarla bir şey sormaya devam ettiğini de görüyorum adamın. Kadın sonunda “duymuyorsun ki beni” diye sesini yükselterek ve biraz da sinirlenerek isyan etti. Adam kalktı, belli ki durakta inecek, geldi kadına doğru. Onun cüssesinin yarısı bile değil. Kollar çırpı. Hafif bir de kambur, belki aracın biçiminden, eğildi ve kadına “yeni tamir olan kalbim seni nasıl sevmesin?” dedi. Arabada bir kahkaha, bir alkış.

Kavgaları durdurmuyoruz, ama aşka eşlik etmeye itirazımız yok. Keşke ikisini de yapsak oysa.

Ayvalık’ta indim, önce Kürşat’a uğradım. Sele kurulmuş ve olmuş mu yirmi kilo. “Siz taşıyamazsınız” dediler hâliyle. Sahiden de bir elimde pazar çantası, diğerinde tuzları taşan bir sele, kolay değil tabii uğranacak yerler de varken hele. Gürol yetişti yardıma. Teker teker uğradık, kargoları topladık. Eve gittik, yolda insanın kapasitesini konuşa konuşa. İyiliğin nereden yeşereceği hepimizin tasası. Hepimizin.

Keyifle yerleştirdim zeytinleri, mutfağa. Altına bir tabak koydum, birkaç gün, en azından ilk sularını görene kadar burada tutacağım, sonra kilere asılacak. Damlasın damlatabildiği kadar suyunu. Kırk beş gün dediler, aşağı yukarı.

Akşamüstü geldi Rezzanlar. Elinde bir de Noel örtüsü, hani kar kristalleri ve Ren geyikleri motifi, beyazı ve kırmızısına az da grinin eşlik ettiği. “Üzerine al ki, ısın” dedi Rezzan. Isınmak evet, hep bir konu buralarda.

Biraz hurma kurusu, biraz badem ve ceviz, bolca zeytin ve veynir ve bol tahıllı bir ekmek, turşular ve iki de kokteyl paylaştık birlikte. Tuğrul daha şarap insanı. Bitter’in hâkim olduğu bir tanesi tam da keyif vermedi sanki, her ikisine de. İkincisini net bir martini yaptım, damak da tazeler diye. Sohbete eşlik etti. Saatin 6.30 olduğuna uyanmamızla kalktık sonra da. Konsere gittik, birlikte.

Rezzanlar arada kaçtılar, “çıkışta gelirsiniz belki” diye. Hemen yanda otelleri. Pek de methettikleri için göstermek de istedi. Ama yağmur vesaire derken, ki az buz yağmur değil, gökler boşanırcasına, Eren’in bizi eve bırakma teklifi pek makul düştü. Benim ayağımda giyilmesi fevkalade mânâsız topuklular (ama konsere gittiydim desem de, pek mânâsız, sahiden), cadde Sis’i bile kaçıracak boyutta su birikintileri içinde, Alptekin geldi, atladık arabaya, eve gittik.

Sobada bıraktığım odun bize iyi bir kor bırakmış, dönüşümüze. Bir büyük kütük daha ekledim, sabaha bir ılık kalsın salon diye. Çıktık yattık.

17 Aralık

Sabah uyandık ki, dünün ve gecenin yağmuru olanca hızıyla devam ediyor. İndim, suyumu içtim, ilacımı. Sobayı besledim. Sıcak su hazırladım, kahveyi çektim, iki dilim kek kestim. Vegan. Duble kakaolu. Kahve ve kek ve yatak öyle iyi fikir ki. Vasıf da muhalefet etmedi, şükür. Saatlerce yatakta, fırtınaya, yağmura denk okuduk da okuduk.

İbrahim Abu Thurayyah’ı okudum. “Kafelerin sahipleri ve müşterileri dışarıdan geliyor. Alışverişini akşam gidip kendi mahallesinden yapıyorlar. Buraya hiçbir katkıları yok. Aksine zararı dokundu. Kiralar çok arttı. 2012’de 1.000 liraya tutulan dükkân, bugün neredeyse 4.000 lira. Ev kiraları da çok arttı. Eskiden 300 lira olan evlere şimdi 1.500 lira istiyorlar. Buranın yerlisi zengin değildir. Çoğu insan gitmek zorunda kaldı. Yerel esnaf kepenk kapatıyor. Her gün yeni bir kafe açılıyor. Düşünün bir mahallede yirmi beş tane emlakçı olur mu? Eskiden bir tane vardı. Kiraları da emlakçılar yükseltti.” diyen Balatlıları. Tünel’in mutenalaşmasına katkımı düşündüm, bilmeden elbette ama günahımdan kurtarır mı ki bu beni? Sonra yazarının soyadının otuz kez kullanıldığı hâlde bir kez olsun ilk isminin geçmediği bir kitabı Kavel Alpaslan’dan okudum. Yeni yıla bu kitabı okuyarak girsem. Dedim. Sonra da Alaz Erdost’un babasına mektubuna denk geldim, saatlerce ağladım diyebilirim, bazen yaşlar akarak bazen içimden. Kimse üstünkörü okumasın bunu diledim, dönsün dönsün yine okusun istedim. “Senin sevdiğin şeyleri annemle beraber yiyeyim.”

Yağmur ve fırtına dışarıda, Sis tepemizde, elimizde kahvelerimiz ve örtüye dökülen kek kırıntıları arasında bir dünya işte. Gün böyle başladı. Sakin devam etti, arada durup ağladıysam da.

Güzel bir risotto yaptım, öğle yemeğinde, yazmazsam olmaz.

Buzlukta donmuş porcini ve chantarelle’lerim vardı ve enginarlarım da. Çıkarttım, açılmalarını bekledim ve küp küp kestim her birini. Bir kuru soğanı minicik küpledim, sıçan dişi derler. Öyle. Bir meyer limonunun kabuğunu önce kabak soyacağı marifetiyle az beyaz bol sarı soydum, o kabukları önce boyuna, sonra enine kestim, neticede minicik noktalar hâline getirdim. Arapsaçı vardı, dünden (arapsaçı ırkçı geliyor artık kulağıma, Ayşe’nin arapsaçına döndü deyimine takıldığından bu yana ama ne yapacağız, onu bilmiyorum) onları da ince ince kıydım. Küçük ancak derin bir tencerem var, risotto için ideal. Onun dibine biraz zeytinyağı koydum, soğanları kavurdum, bir avuç rezene tohumu da ekledim, ardından pirinci koyup üç beş tur çevirdim. Pirinç olarak arborio falan değil, bildiğimiz baldoyu kullandım. Kimse sıçramasın, aynı ailedirler. Pekâlâ da risotto oluyor baldoyla. Neyse. Risotto yapımında hep bir şarap var, ilk sıvı olarak. Ben burada anasonlu bir şey istedim kullanayım, şanslıyım rakı, uzo ve pastis vardı evde. Elim pastise gitti. Pirinçler pastisi emerken yan ocakta biraz taze soğanla mantarları pişirmeye başladım ve azıcık sularını toplamaya başladıklarında bir miktar pastis de onlara ekledim. Evet, buharlaştı önemli kısmı ama sulu tuttum. Altını kapattım. Risotto tenceresine ikinci sıvı olarak bildiğimiz su koydum. Ve su eklemeye başlamamla birlikte enginarları da ekledim. Beraber pişsinler. Bir yirmi dakikamı aldı, tümü bu işlerin. Pirinç olması gerektiği kadar pişmeye yakın, yani hâlâ diri ve biraz daha pişsin dediğim bir saatte mantarları ekledim, limon kabuklarını beraberinde ve arapsaçının yarısını. Tuzunu kontrol ettim, ne kadar koysam diye. Karabiber eklememek için tuttum kendimi, masada da konur diye ve bu kadar. Yanına taze sarımsaklı, bol limonlu bir marul salatası ve zeytinle servis ettim. Uzo ya da pastis içer mi diye masaya da getirdim birer bardak ama Vasıf çarşamba gününün özeniyle içmedi. Ama yemeği çok sevdi. “Enginar yerine yer elması da olur” dedi, ki haklı. Olur.

Sonra da saati geldi, açtım yeniden makinemi, oturdum karşısına. Ayın 17’si, aylardan Aralık. Hava 18 derece, kurak bir sonbaharın ardından yağan yağmura rağmen hem de. Ben Mutluköy’deyim, arkadaşlarım İstanbul’da. İklim, hayat, coğrafya, biz ve yükümlülüklerimiz, ihtimaller konuşuluyor.

Ve bu arada elbette, “Neoliberalism thrives on deadlock. One of six humans alive today is starved, while seven out of ten have settled in a city disconnected from direct means of subsistence. Human exceptionalism breeds new transgenic species while committing others to extinction.”

Dursun, okumalık zira. Pirinçden gelsin ayar, risotto’ma.

Akşam Erenlerde yemek yedik. Sepete biraz limon konfi, az kimchi, biraz Vasıf’ın nar ekşisinden, tadımlık likör ve bir kavanoz da vişnelerinden, bir de şarap koyduk gittik. Eli kolu her daim dolu gelen dostlara bir sepetçik bizim ev oldu. Alptekin, Arif ve karısını almaya gitmiş Ayvalık’a, onlar da eklenince uzun ve keyifli bir gece oldu. Kâh ateşin başında, kâh masada, bol bol anlattık, konuştuk. Eren muazzam bir yemek yapmış. Tümüyle vegan. Arif’in hanımı Koreli. Onun alanı kimchi. Biraz mahcup olmadım değil. Düşün ki Fransa’nın kırsalında, Provence falan, bir eve konuk gidiyorsun ve bir başka Fransız komşu hediye tarhana getiriyor. Öyle saçma bir durum tabii. Neyse ki çok zarif, tattı ve “a, ne kadar güzel yapmışsın” dedi; genellemeye düşme pahasına diyeceğim, hani o uzak doğululara mahsus vücudu biraz öne kırarak ve gülümseyerek iletilen iltifatlar kategorisinden. Biraz tuzlu olmuş bana sorarsan. Ama herkes yedi pilavla beraber, yanında kuru fasulye olunca.

Keyifli bir gece oldu. Vasıf’ın eğri büğrü oturuşu kimsenin dikkatini çekmedi. Makul bir saati geçmiştik, döndüğümüzde. Misafirperverliklerini suistimal mi ettik dedim içimden, telafi etmek gerek ilk fırsatta, bizde.

18 Aralık

Zor yazı. Ahmet Murat Aytaç yazmış. Her hafta bekliyor ve okuyorum. KHK’lar birer kara bulutsa, KHK mağdurlarının yazdıkları çeperden parıldayan güneş ve Aytaç da benim için öyle işte. Her hafta bekliyorum. Her hafta özenle okuyorum. Bu ama zor yazı. Bu yazdığını tam kavrayacak donanımda olmadığımı hissettirdi, sezebiliyorum ve fakat… ama dursun burada. Dönüp okumak istiyorum: “Bu da olmaz yahut olmamalı” dediğimiz her şey, tam da bizim onun olmaması gerektiğini düşündüğümüz şekilde yapılıyor. Hep daha fazlasının yapıldığı, her şeyin daha kötüsünün mümkün hâle geldiği bu aşırılıklar dünyasında yaşıyoruz. İnsanlar siyasal gücün zevkine sunulmuş bir “kurban” olmaya uzanan yolun çok kısa sürede kat edilebileceğinin bilinciyle yaşıyorlar. Bilindiği üzere, hâkimiyetin mutlak biçimi olarak sadizmde, beraber olduğunuz kişi eşitiniz değil, hazlarınızı tatmin edecek bir kurban statüsündedir. Sadizmin bürokrasinin alt düzeyinde yarattığı tahribatı görebilmek için, kurban kesiminde vazifeli kasapların göz bebeklerinde yansıyan manzaralara bakmamız yeterli.”

Gazetecilik yapmak öncelikle iyi eğitim istiyor. Ardından vicdan ve dahası, cesaret istiyor. Bunları bünyesinde bulunduran sayısı her devirde limitli. Belki bazen biraz daha fazla, ama her yazan illa gazeteci değil kanaatimce ve öyle ya da böyle, bir gazeteci yitirmenin bedeli de bu sebeple çok büyük. Hem eğitimli hem vicdanlı hem de bunların gereğini yerine getirecek cesarette birini kaybetmenin yasını tutmayı bilmek gerek. Kaç kişinin özlediğini Tolga Tanış’ı, merak ediyorum, mesela. Cüneyt Özdemir’inse YouTube’u yeni keşfetmişliğine inanamıyorum. Yetmiyor, haber alma kaynaklarımı Ekşi Sözlük’ten falan kontrol etme ihtiyacındayım, mesela bir tanesi var ki, YouTube’da, Özdemir kim dedirtecek bir özen ve disiplinle haber yapıyor, New York’tan ve yok. Bilemiyorum, gazeteci mi! Ve evet, Cüneyt Özdemir iyi başladığı bu YouTube sürecini gayet popüler bir usulle piç etti. “Iğğ”lar ve “hmmm”lar arasında tekrarlanan kendi şaşkınlığı ve birilerinin var olduğuna emin ancak boşluğa konuşma heyecanı ile haber verir vaziyette değil artık.

Sahiden, Tolga Tanış nerede?

“Yani yürüyemiyordum biliyorsun, zor yürüyordum ama ben yürümeyi başarabilirim, diyordum. Kendim yemek yiyemiyordum, ben kendim yemek yemeği başaracağım, yani bunlar öyle kısa sürede olan şeyler değil ya da beni gören çocuklar ağlayacak, arkadaşlarım tanıdıklarım ya da sokaktaki herhangi biri, yani sokağa çıktığım zaman yediden yetmişe herkes bakıyordu, yani aslında insan olarak görmediklerini biliyordum ya uzun bir süre o bakışlar, o kadar ki kendime artık hani şöyle dedim ‘sen bir starsın’...”

Güzel yazmış Metin Yeğin. Dün okudum ama Alaz Erdost’un mektubu o kadar doldurdu ki içimi, bu sabah geri döndüm, Hacer’e hakkını vermeden geçmeyeyim istedim.

Kalp diye bir şey var.” Evet. Daha ne diyeyim. Yok dediğin her şeyi var bilen bir kalp var.

“Bilinen anlamda kolonizasyon, bir ülkeyi ucuz emeğini sömürmek, doğal kaynaklarını yağmalamak için işgal etmektir.
Filistin söz konusu olduğunda, bir de oradaki halkı toprağından söküp atma durumu var… Ne demek isteğimi merak ediyorsan, bugün dünyada yaklaşık 10 milyon Filistinli yaşıyor ve bunun Filistin toprağında (Batı Şeria, Gazze ve Kudüs’te) yaşayanı ama Siyonist rejim tarafından rehin tutulanı 3,7 milyon…
Geri kalanı yurtsuz, sürgün, mülteci… Aslında Filistin halkının başına gelen, bazı bakımlardan Ermeni halkının trajedisine benziyor…
Filistin’in kolonizasyonunun (sömürgeleştirilmesinin) bir özelliği daha vardı: Sömürge halkları bağımsızlıklarını kazanırken, self-determinasyona kavuşurken, Filistin’de tam tersi oldu… Velhasıl anakronik bir durum söz konusuydu…” demiş Fikret Başkaya.

Bana Slow Olive’deki ısrarımı hatırlattı. Belki bir sonraki toplantıya davet eder mi ekipler?

Bu öğlen yemek yok, kahvaltı ile bitecek mutfak. Ortalık toplanacak ve biz yola çıkacağız, İstanbul’a doğru. Sis hazırlıkların farkında, Vasıf’sa hemen sürekli örtünüp uyuyor, bir kenarda.

Neyse ki zeytinler sularını saldılar biraz, gitmeden asabilmek güzel olacak kiler tarafına.

İnsanın kızının evinde uyuması güzel şey.

19 Aralık

Sabahın köründe girdik hastaneye. Vasıf, her er kişinin illa muhatap kalacağı prostat meselesiyle yaz başı hızlı bir tanışma yaşadı ve hızla tepesine çıkan bu yeni dostuyla bugün radikal bir ilişki düzenlemesine gidiyor. Bugünü ve yarını ve ihtimaldir ki buradan çıkana kadar ki kısmını haftanın, kaydetmeyeceğim. Huyu dünyalar güzeli kocam zaten her hafta endişeyle açıyor yazımı, bu defa ondan acaba nasıl ve nerede bahsettim diye; her ne kadar aşkım ve düşkünlüğümden ötesi olmasa da kapladığı alan kalbimde! Dolayısıyla bu birkaç gün hiç not tutmayacak ve aklımda, gönlümde kalanları haftaya tartacağım, tortu ne diye. Onları kaydetmek üzere. Belki.

Bu da hasta kayıttan hatıra.

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında). Alıntıların yazılışı kaynağında olduğu gibidir.}

aile, Ayvalık, bahçe, balıkçılık, bostan, Defne Koryürek, Günlük, iktidar ilişkileri, kedi, Mutluköy, reçete, tarif, toprak