Günlük:
19–25 Mayıs 2017

19 Mayıs

Ali Ulvi Büyüknohutçu’dan ‘Ali Amca’ diye bahseden katil, onu azmettireni de tarif etmiş, “65-70 yaşlarında, siyah cip kullanan, beyaz saçlı, sürekli kirli sakalla gezen, 1,65 boylarında ‘Çirkin’ lakaplı adam.” Biri Ali Amca, yahu! Diğerinin lakabı ise Çirkin! Çizgi roman dünyası, Marvel falan sanırsın. Bizzat yaşadığımız dünya oysa.

Karısıyla bir çay içmeye gittiklerinde keşif yapmış.

Kayışkıran, sedir mantarı ya da Dilek’in bana öğrettiği, tattırdığı adıyla matsutakeyi bilmeyen, tanımayan, karanfil kokusunu tatmamış; onu var eden faunayı, ağacı görmemiş; kutsiyetin sınır ötesiliğini görmezden gelen; bir başka ülkenin bayrağında aynı ağaca rastlayabildiğini bilse dahi üzerine düşünecek yavaşlamaya razı gelemeyen bir sistemin neticesi değil mi; ‘Ali Amca’yı ‘Çirkin’den aldığı üç kuruş karşılığı vuran?

Ali Ulvi kendini hiç yerli hissetti mi acaba? Beni, attığım her adımda, denizde, bostanda saran, ayıran ‘yabancılık’, onda da var mıydı?

Hava serin. Kayınvalidemin kısmeti! Üzerinde yorgana rağmen üşümüş gece, vasistas açık kalmış evde ve kapatamamış. Aramamış da bizi. Zorlanmış gece. Sıcak su torbasını hazırladık, ikinci bir yorgan daha indirdik dolaptan.

Akşamüstü hava toparladı. Meriç ve Onur geldiler. Macaron’da, kasabanın tüm hayhuyunun ortasında kalıyorlar. Bu hafta sonu sadece 19 Mayıs haftası kalabalığı yoktur orada, üzerine yemek festivali eklenmiştir, sormadım nasıl. Sadece kasabanın en işlek yeri olduğunu ima ettim. İçeride bir avlusu varmış, huzur aradığında oturabildiğin. İyi, peki.

Bir hafta sonu kaçamağına uygun içtik, kokteyllerimizi, biralarımızı, şaraplarımızı ve digestifleri. Zeytinyağlı barbunya ve pilav, yanında da bahçeden salata yedik. Pilavda annem çok iyiydi, en iyisi. Dedem “Ortadoğu’nun ve Balkanlar’ın en iyi pilavı” diye takılırdı, her seferinde. Yağıyla, tuzuyla, nemiyle… Ötesini tatmadım. Belki o yüzden, asla pilavım iyi değil. Bu seferki idare ederdi. Gecenin yıldızı aslında salata oldu. Meriç ile takıntılı/tutkulu kadınlara dair konuştuk. Ortak tanıdığımız birkaç isim üzerinden. Kendimi de katarak aralarına, benzerliklerimiz ve farklarımızla. Elbette bir kadından diğerine aynı kelimeleri kullanmak yetmiyor, tam ifade edememiş olduğumuz kesin demeye çalıştıklarımızı. Ama güzeldi muhabbet. İnişli çıkışlı. Onur ve Vasıf sabırla eşlik ettiler.

20 Mayıs

Sabah ikisi de bindi ve gittiler. Edremit’ten Sabiha Gökçen’e uçacaklar. Vasıf yarın Oslo’ya gidiyor. Evi topladım, yan evi havalandırdım. Termosifonu açtım, su bastı, aktıyla uğraşmadan yıkanılıyor mu burada, bir deneyeceğim yeni duşu. Bahçeye çıktım sulamaya.

Pazardan aldığımız yabani zambaklar açıyor yavaş yavaş.

Bugünü biraz kitap okuyarak geçirmek istiyorum. Sakin. O kadar.

21 Mayıs

Ali Duran Topuz yazmışDuvar’da; “İbni Haldun, büyük ‘Batılı’ olmayan bilgin, ‘Tarih’ konusunda uydurma bilgilerin-haberlerin risklerini aktarır ve bunun yedi (Bazı kaynaklar beş, altı, bazıları sekiz nedende topluyor) nedenini saptar: Bilgisizlik. Nakledene inanç. Anlayamama. Peşin hükümlülük. Bilimsel yetersizlik. Seçkinlere yakın durma arzusu. Dalkavukluk.

‘Bilgi’yi bozan yedi nedenden (en sondaki) ikisi ‘iktidarla ilişki’lerdeki bir tutum hatasına denk düşüyor; Ebu Hanife’ye atfedilen sözü doğrular gibi: ‘Ulemanın makbulü sultana uzak durur, sultanın makbulü ulemaya yakın.’”

Aramızdan bir Hrant Dink daha çıkartabilme ihtimalimizin ötesinde sanırım herhangi birimizin İbn Haldun ya da Comte’u sahiplenmemiz ki, dökülemedik sokaklara; “hepimiz İbn Haldun hepimiz Comte’uz”.

Yağmur yağdı. Nisan yağmuru gibi, Mayıs’ta da olsa. Ufak ufak çiseleyip durup yeniden başlayıp sonra güneş açıp ve yeniden. Sis ilgiyle seyretti kuşların su birikintisinde hâllerini. İndi ve sanki evde hiç su kalmamışcasına sahiplendi avludaki birikintiyi. Neşesi yerinde.

Marullar çok güzel. Hele yağmur sonrası hepsi pırıl pırıl! Bir tanesi kalınca yapraklı, koyu yeşil. Yağlı bir lezzeti var. Bir diğeri alacalı. Daha narin. Mizuna ve Yedikule de eklenince yanına, pek lezzetli oluyor. Sarımsaksız ve bol limonsuz salata sosu düşünemiyorum bir süredir. Sanırım bitki temelli beslenmenin en büyük farkı, lezzette aşırılıklar seven bir damak için ‘aşırılığı’ destekleyen malzemenin yeniden düşünülmesi gereği. Herkes zannediyor ki, protein kaynaklarında zorlanılır. Yalan. Herkes sanıyor ki, peynirsiz yapılamaz. Hayır. Tümü çok mümkün, hatta çok kolay. Tek mesele, ki o da bahane bağlamında pek vasat bir tane, uçlara salınan lezzetlerin verdiği hazza düşkünse insan, o uzayan hazzı yaratmak biraz daha çaba gerektiriyor. Şöyle bir peynir rendesi ya da bir ançüez takviyesiyle yırtamıyorsun. Çalışman gerek, nasıl bir lezzetse aradığın, yeniden bakman gerek elindekilere.

Fermente ürünlere elbette el atmadan olmaz, çeşit çeşit turşular ve daha önce katmanlamadığın kadar çeşitli baharatlar işin parçası olmak zorunda, fakat sarımsak! Taptaze yeşillere hele.

Bu ara dolayısıyla böyle. Bir tutam tuzla ezilen kişi başı bir iki diş sarımsak, limon suyu ve içine çırpılan zeytinyağı. Yeşillerin üzerine de bir iki tur karabiber.

Parlak bir günde insan sonsuz bakabilirmiş. Toplarken yeşilleri; toprağı, bir önce kestiğin yaprağın yerine yeşerenleri, karıncaları, örümcekleri ve tümünün bir arada yaşayışını seyredebiliyor insan. Sonsuz bu olsa gerek. İnşaat mühendislerine ve mimarlara zorunlu ekoloji dersi koyulmalı ve stajlarını her dönem arası bir TaTuTa çiftliğinde yapma zorunluluğu getirilmeli bence. Yakından bakmayı öğrenmesi gerek, herkesin. Özellikle de mühendis ve mimarların. Elbette bir ehem mühim sıralamasına yine de kurban gidebilir, ‘kamunun âli çıkarı’ diye tasnif edilip kutsala giren değerler, ancak şüphem yok, şimdikinden daha derin, çok daha geniş bir platformda tartışma gerçekleşir bu sayede. Çok sıkıldım, vasat siyasiler tarafından ‘istemezükçü’ ilan edilmekten. Sanırsın başka diyarda yaşıyor sersemler. O su, o yeşil, o bütünlüğü korunmak zorunda olunan fauna, onun için de değil sanki!

Marslılarız biz!

Ve rokaların üzerinde sıkı bir muhabbet var.

Kırmızı böcekler irili ufaklı dolanıyorlar. Uğur böceği renklerinde ve anımsatan desendeler, ancak değiller. Bunlar başka ve ben tanımıyorum, kimdirler? Ne yaparlar? Gerçi uğur böceklerinin de, yararı ya da zararı ne, bilmiyorum.

Bilmediğimi biliyor olmanın huzuru, sosyal medyadan soruverdim. Ayşe taktı elbette. Benim bulduğum değil, başka bir tür olduğuna ikna etti beni. Giyindim kuşandım, bir elimde torba, diğer elimde sarımsaklı, arap sabunlu karışım, bahçeye çıktım.

Nisan güneşi yüzümdeki lekeleri hemen koyulttu. Krem güneş koruyucular günlük standart, şapka keza. Gülriz savaş boyalarımı sürmeden çıkmamamı söyledi, başka her şey yalan. Sonbahara bakarız, diye ekledi. Bu fotoğraf burada dursun. Gerektiğinde Gülriz’e göstermek üzere. Bahçe harici hiçbir yerde böyle dolaşmayı düşünmüyorum.

Neyse. Ben teker teker topladım böcekleri. Solüsyonu fısfısladım her yanına turp yapraklarının, ama elimde böceklerle kaldım. Bir torba dolusu böceği öldürecek miyim yani?

22 Mayıs

Sabah Nuray Mert’i okuyarak başladım güne. Kendi evinde sürgün olmaktan, bunu kabullenmekten bahsetmiş yazısında. Sürgün diye tarif etmek, gitmeyi ya da kalmayı enlem boylam üzerinden konuşmak fevkalade romantik geliyor bana. Aslında romantik olmakla değil sorunum, hatta dileyen de oradan ilerlesin, ama gerçekçi olmak zorundayız bugün. Şimdi. Ve boyut değiştirmek zorundayız diye düşünüyorum. Sistemin, o sisteme uyumlu olmayan kimsenin sahip olamayacağı iktidarın, tümünün, her bir oyuncağını, içinde mutlulukla tepiştiği kum havuzunu, kendinin ilan ettiği o oyun parkını terk edip, çıkmamız gerek, diye düşünüyorum. Mahallenin zorba, mızıkçı ve hoyrat çocuklarıyla olandan çok farklı değil seçimimiz. Ya yardakçıları olarak hayatta kalacağız ya da yalnız bırakacak onları, kendi yolumuzu kuracağız. Hiçbirimiz mahallenin eşkıya olacağı belli çocuğunu yola getirmeyi seçmedik. Nedir ısrarımız, bu iktidarlarla? Bırakalım kendi sefaletlerini yaşasınlar. Biz başka bir medeniyet inşa edelim, onların barınamayacağı. Kurtuluş, buradan geçiyor. Özellikle söz konusu olan artık kaçınılmaz bir yokoluş olduğunda. Kalacak bir avucun sığınacağı medeniyet, şu anda mevcut değil zira.

Tam bu notları aldım kendime, Mert’in yazısının üzerine, bu geldi:

“Tüm dünya, bu kuyuda döner durur. İnsanlık denilen her neyse, işte o zımbırtı, ara sıra bir hamle yapıp, iki adım ileri gidebiliyorsa, bunu o kuyudan çıkıp, rutini kırma cesaretini gösterenler sayesinde yapıyordur.”

Çık şehirden, çık.

Her yer Taksim, her yer direniş değil de ne: Burası İngiltere! Sahiden enlem ya da boylam değiştirerek olacak iş değil, en zekisinden, en zarif ya da en yıkıcı göstermekten de geçmiyor kurtuluş itirazı. Sahiden sardı her yanı, irin hâlinde. Kurutmak kabil değil bu cılk hâli.

Kurtuluş bu düzeni terk etmekte. Kum havuzunu, oyun parkını terk edip gitmekte. Kendi kendilerine debelensinler.

23 Mayıs

Şüphesiz bu, hepimizi canından bezdiren dönüşümün ilk muhatabı biz değiliz. Bir Batman, bir Hulk şüphesiz yoktan hayal edilmediler. İstanbul’u Gotham diye tasvir etmek ancak eksik kalıyor, benzetmesi ayıp değil. Peki sürekli çok paylaşılan capslerin muhabbetinde bu tokadı Ali Ağaoğlu’na, Ethem Sancak’a, … Cengiz’e çakacak bir süper kahramanımız neden yok bizim? Ne ‘En Kahraman Rıdvan’ kaldı, ne ‘Avanak Avni’ ne de ‘Abdülcanbaz’, ‘Bezgin Bekir’ dahi terk etti bizi.

Demeter diye bir marka vardı, 90’ların başında, New York’ta Ad Hoc diye bir dükkânda bulup da tanıdığım. Toprak, yağmur, hıyar, domates, çöp gibi kokuları vardı, pek steril bir grafik tasarımla taçlandırdıkları. Hıyar muazzam yeşil hissiyle ve domates, kelimelerini bulamadığım ıtırlı, karabiber diyeceğim ama ıtırlı hâliyle favorilerimdi. Refika’yı doğurduğum yıl hep onları kullandım, parfüm niyetine. Sonra öğrendim Chandler Burr’dan ki, naneli diş macunundaki nane tümüyle bir kimyasal denklem ve Demeter de aslında bu kimya bilgisi üzerine kurulmuş bir marka. Yoksa ‘çöp’ diye bir parfüm yaratmak mânâlı değil. Ama çöp dahil, her türlü kokuyu kimyasını analiz edip imal edebilmek muazzam bir endüstri! Buna Pınar sütü diğerlerinden ayıran kokuyu da ekleyebilir miyiz acaba?

Tüm bunu neden hatırladım, çünkü ellerim domates kokuyor!

Ozan bu toprağı iyileştirmem gerektiğini söylüyor. Oysa aynı toprakta mutlulukla boy veren bademler, narlar, incirler, çitlembik ve cevizlerin yanı sıra hızla boylanan ve şimdiden dört yeşil meyve taşıyan domatesler var. Hiçbir şey eklemeden! Restorasyona inanan biriyim. Ozan’ın önerdiği usul de işgalci bir müdahale değil, aksine. Yine de, eğri bakmadan geçemiyorum. Restore etmem gerekiyor mu, diye. Zira, pazara inerken bakıyorum toprağa. Ağaçlar yol boyu öyle güzel ki. Altlarına bakıyorum. Toprakları hep taş. Hep. Taşlı ve ıslanınca yapış yapış olan bir toprak. Bizim bahçe gibi. Yağmur sonrası bahçede gezmenin neticesi mesela, bir parmak topraktan topuk sahibi olmak. Şimdi bu basılıp, kapanıp, sertleşiyor olabilir mi acaba, her yaz? Sürdükçe havalandırıyoruz diye düşünmeleri bundan mı? Derik’deki zeytinlikler öyle değildi mesela. Taşlı bir toprak değildi zaten ve hiç sürülmeyen, hiç bakılmayan hâlleriyle bile bir hayli yumuşak görünüyordu. Elbette kompozisyonları farklı, ama Derikliyi toprağı sürme fikrinden caydıran, bu uğraşı vermeye gerek yok ile buralıyı sürmemek konusunda ikna edilemez kılanın toprağın var olan kompozisyonu olamaz mı?

Yine de malç fikrini seviyorum tabii. Dilek de önermişti. Hatta, hiç beğenmemişti tarhlar yapmamı. Malç varken diye... Biraz daha okuduktan sonra sorularım olacak Ozan’a.

Bugün İstanbul’a yolum var. Vasıf dönüyor. Kızımı göreceğim.

24 Mayıs

Referandum öncesinden buna benzer bir fotoğraf var, gözümde kalan. Çekemediğim. Beşiktaş meydanı. Barbaros Hayrettin Paşa’nın yamacında HDP standı ve meydanı çepeçevre saran polis barikatı. Bu fotoğraf 140 Journos’dan. Nuriye ve Semih’i gözaltına alıp anıtı bariyerle çevrelemişler.

Aşağıdaki fotoğraf da aynı gün. Kim çekmiş bilmiyorum. Ahmet “Ambulansın peşine takılan uyanık taksi şoförü” demiş paylaşırken, daha iyi söylenemezdi…

Unutmuyorum, lüferde avlanma boyu uzatıldı diye protesto eylemi yapan gırgır reisleriyle de ateş başında oturmuştu yine bir vekil. Sosyalleşme biçimi olarak cenazeye gitme kültürü mü acaba?

Ne diyeyim. Kum havuzu bu. Burada oyun oynayacaksan ölüme yatıyorsun, evet. Ama kimin umurunda? “Açlık grevi dinimizce uygun değildir” demiş, TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Said Yüce. Mesela! Öncelikle Sünni bir İslam devletinde yaşadığımızı teyit ettiği için minnettarım. Yani başka bir dince uygun olup olmamasını, grevi başlatanların inanıp inanmamasını kaale almaksızın, hem de insan hakları komisyonu başkanı olarak değerlendirmesini paylaştığı ve yerimizi hatırlattığı için sahiden müteşekkirim. Bu leşin leşi kum havuzunda dilediği kadar oynasın, buradan kuracak bir muhabbetim yok. Yine de sormadan geçemiyorum, Mavi Marmara’yı din kardeşlerimize yollamamış mıydık biz? Nihayetinde her ambargo altındaki halka yardım falan yapmıyoruz, Filistin’i ‘bizden’ saydığımız için almıştık tüm riski göze ve öyle gitmişti Mavi Marmara, değil mi? Peki, Filistin açlık grevinde. Nasıl oluyor bu şimdi? Dinen uygun olup olmadığı mevsime, saate ya da ülkeye göre değişmiyordur, değil mi? Merak ediyor insan tabii, gazetecilerin öyle bir hakkı yok ama evde de çıkmamış mıdır soran kimse Yüce’ye, Filistinliler Zerdüşti mi yoksa, diye!

Kayınvalidemde kalıyoruz bu sefer. Apartmanlara mecburi kılındı malum iki kapılı asansör. Kanaatimce bir başka sektör ihyası, ekonomiye zorlanan bir büyüme daha. Ama bu bina mecbur edilmese, herhalde daha uzun yıllar devam ederdi 60 santimetrekarelik sallanıp duran bu asansörle. İyi bir şey mi emin değilim, zira bu modelin ustası da yoktur artık, eminim. Yine de sardı beni bir merak katları inerken, eski asansörler nereye gider?

Sabah Refika’yla Cem ve Gizem’e gittik. Refika hep aç! Saçları kısacık. Çok fıstık. Cem’le Gizem didişiyorlar. Hava güzel. İstanbul gergin. Dakika bir gol bir, otobüs az kaldı ezecekti beni! Sanırsın bu şehirden değilim, burada büyümedim, sanırsın yeniyim bu ormanın işleyişine… Sükûnete ve özene çabuk alışıyor insan. Refika Berlin’e iki gün gidip gelmek gibi dedi, insan kötüyü unutmaya çok hazır.

Bu fotoğraf Refika’dan. Ekibinin yemek imal etmeyen, geri planda çalışan iki üyesi, Arzu ve Eyüp’ü heyecanla anlatırken paylaştı. Anne düşünsene, aralarında kombucha tarifi paylaşıyorlar, diye. Sabahları bir bardak içiyormuş Arzu Abla. İyi geliyormuş.

Haklı. Binbir güçlükle tetiklenen bir dönüşümü içindeyken gözlemleyebilmek, büyük keyif.

Doktora gittim. Sokaklarda gezdim. Son sergiyi görmemiştim Salt’ta. Gezdim. Esen fotoğrafımı çekti. Aralarından en dudakları yamuk, gözünü devirmiş olanını seçmek için içim içime sığmıyor. Çıktım, biraz daha yürüdüm. İyi geldi. Civan’la sohbet ettim. İtalya konuştuk biraz, biraz savaş geçirmiş gibi duran İstiklal’i… Bir yemek de beraber yedik Refika, Vasıf, ben. Envanter dökmeden önüne, öyle yapma böyle yapmalısın demeden bir gün geçirdim kızımla. Çok iyi geldi bana.

Erişkin bir ilişki arzulayarak geçti hayatım annemle. Benim kararlarımı başkalarının kararı gibi görsün isterdim, karışılmaz yani. Ne yirmimde ne de kırkımda, beceremedik. Muhabbet de edemedik, o yüzden. Ben her daim defansta büyüdüm.

Belki Refika’yla başka türlüsünü becerebiliriz.

25 Mayıs

İDO çok kalabalık! Hiç beklemiyordum. Kendime bir çay bir de simit aldım, son nakdimi sabah taksiye vermiş olmanın mahcubiyetiyle kartımı uzattım. Bu arada da simitten ısırdım. Kart çalışmadı. Bir daha denedik. Olmadı. Yine. Olmadı. Belki şifreyi yanlış giriyorsunuz dedi, hayır. Yanlış değil. Az önce üstelik girişteki eczanede kullandım! Adam arkamda uzayan kuyruğun huzursuzluğuyla bir on beş dakika sonra deneyelim dedi, ama dememe kalmadı, siz yiyin, afiyet olsun. Çözeriz.

Şimdi, bilmiyorum, denizdeyiz, kaçacak yer yok diye mi tasa etmedi yoksa yüzüme bakıp da mı güvendi, ama nihayetinde şirket işletmeler bunlar. Günün sonunda canı yanar, üç kuruş üç kuruştur. Yine de bana nasıl iyi geldi. Sanırsın çocukluğumun usulü. Sanırsın bakkal, annen öder sonra dedi. Sanırsın dünya zaten hep böyle dönüyor. Biliyorum değil. Hiçbiri değil. Neticede, onun canını bir simit ve çaya yakmanın bana hiç faydası yok, geleceğime güvendi. Güvendi ama. Ne güzel bir şey bu! Bir saat sonra gittim yanına, ancak hafifledi sabah alışverişi yolcuların. Yine denedi ve işledi. Gülümseştik.

Memleket sahiden Yunan tragedyası ile Marvel romanı arası bir kıvamda, Gölge Adam nereden çıktı şimdi?! Birisi Fehmi Koru’nun ipi çekildi, demiş; bir diğeri lafı ortaya atıp kaçmak yok demiş ve bu arada ortaya ısıtılıp sunulan yazı (bir başka okumayla iftira) 2010 yılında yazılmış! Bir de koro olsa, biz perişan seyirciye neler olduğunu anlatan ya da bir Batman’imiz olsa keşke...

İDO’ya Baltur bağlıyorum, bu kez de öyle yaptım. İDO kalabalıktı ama Baltur boş, yol boyunca inen binenle dört kişi olmadık, son bir saatteyse sadece ben vardım yolcu. Herhalde gelenler ev açmaya gelenler, arabalarıyla girdiler bölgeye. Sordum şoföre, doğru dedi. Ramazan da geçsin, okullar kapandığında başlar bizim iş, ama trafik başladı. Yolcu azken çekilmiyor, diye ekledi.

Ev, iyi. Sis çok kızgın değil iki gece bıraktığıma onu. Bol bol söylendi, sonra da geldi oturdu kucağıma. Dışarıdan Kayhan’ın atının sesi geliyor. Kişniyor. Sürekli. Niye? Bahçeye çıktık. Ve vayy ve vay!

Bitmeyen gelincik baharına sarılar eklenmiş, turplar çiçeğe durmuşlar ve iki gecede otuz santimetreden fazla büyümüş çiçeği taşıyan boyları! Kabaklar çiçek sahibi bile değillerdi ben giderken, kabak var üzerlerinde. 

Domatesler şahane, son parti de yeterince büyümüş, toprağa alma vakti gelmiş! Muazzam şey yaşam, engellenemiyor.

{Fotoğraf ve videolar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında)}

aile ilişkileri, bahçe, bostan, Defne Koryürek, deniz otobüsü, Günlük, hayvan, Mutluköy, uyum, yabancı, yolculuk