Günlük:
14–20 Nisan 2017

14 Nisan

Esen aradı az önce. O resmi koymasak olur mu diye. Olmaz. Ankara Metrosu’nda bir Sanat Galerisi var. Galeride bir sergi. Sergi açma kriterlerini bilemem, ama sergide de bir resim. O resim ki, ‘biz kimiz’e dair beni benden aldı. Dursun kaydı. Bu bir günlük. Yarın dönüp hatırlayabilmek istiyorum, gün neydi, kim neredeydi. Ayrıca resim bir Rus tarafından hack’lenmiş, Erdoğan’ın avucuna kırmızı ve mavi haplar yerleştirilmiş. Şimdi onu da koyayım istiyorum buraya, ama Esen’e daha da ızdırap olacak. Gerek yok. Kaydı mevcut. Yeter.

Bugün yolum var, İstanbul’a gidiyorum.

Yolculuk, tam bir yolculuk buradan. Önce otobüse binip Ayvalık’a ineceksin. Ayvalık’ta kendini oyalamayı becerip Bandırma arabasına bineceksin. Bandırma’da —neyse ki ucun ucuna zaten— deniz otobüsüne atlayıp İstanbul’a geçeceksin. Şehrin göbeğinde oturup her yere yürüme mesafesinde yaşamış biri için bu bir serüven! Hakkını vermek için bir kol böreği yapmam gerek, ama artık sonrakine. Anneannem usulü. Çocukken yaptığımız her yolun termosu şimdi bende. Onu da doldurup yanına…

Neyse. Hepsini başardım. Bandırma’dan Yenikapı’ya deniz otobüsünde yerimi aldım. Boş olur sanıyordum. Bu mevsimde bir cuma günü, olsun olsun Bandırma yönüne olur, İstanbul’a gidiş boş olur diye düşünmüştüm. Adam almıyor! Kadınlar, çocuklar, büyük babalar, nineler ve bavullar bavullar… Bu kadar kalabalık referandumdan dolayı mı acaba?

Ön, arka ve yukarıda, vapurun her noktasında diyelim, birer dükkân var. Biri gazeteci sözde. Gazete malum. Yok. Dergiler de epey limitli. Bir tuhaflık Sokrates’in olması. Bir de #tarih’in. Diğer ikisi büfe. Büfe dedirtmezler kendilerine elbette, yukarıda birinci mevkiye (business diyorlar burada) Caffè Nero, aşağıdaki tüm diğerlerineyse (ekonomi oluyor) Seferi servis veriyor. Her şey poşette. Dergi de, kahveye koyacağın şeker de. Hâliyle masaların üstü plastik dolu. Bir de kâğıt bardak. Yeni orta sınıf bu. Eski orta sınıf her şeyi biriktirirdi. Yenisi attığının farkında değil.

En zenginle en fakir arasındaki makasa bakıyoruz ya son dönemde. %1 ile %99 hani. Türkiye’de en zengin %1, toplam servetin %54.3’üne sahipmiş. Parayı değerli yapan ölçü sağlaması. Ekolojiye bir değer biçebilsek... Acaba orta sınıfın ekolojiyle makası nasıl dururdu.

Tam bunları not aldım bir haber daha çıktı önüme, açlıktan ölüp kıyıya vuran deniz aslanları, besleyemedikleri için doğurmayı bırakan pelikanlara dair. Düşündüm ve biz konservelediğimiz sardalyalarımızla hazırız kıyamete, değil mi, diye. Yatacak yerimiz yok. Neyin hazırlığı?

Yukarıya, birinci sınıfa çıktım. Pakette olmayanlar arasından bir simit tost seçtim, arasındaki peyniri çıkarttırdım. Eski usul bastılar. Lastik gibi, ama sıcak bir zeytin ezmeli simitle yolculuğumu geçirdim. Manu Chao özgürlüğün tohumları diye şarkı yapmış. Videosunu seyrettim.

Yenikapı’da indiğimde yığılı taksileri ve Kapalıçarşı esnafı gibi çekiştiren şoförleri aştım, açıkta müşteri bekleyen ve şansa tanıdık duraktan deyip adımlarımı hızlandırdığım araca bindim. Şoförle seçimi konuşmaya nasıl başladık emin değilim. Sultanhamam hayır diyecek, bak göreceksin, dedi. İstanbul hayır diyecek diye ekledi. Sövdü durdu iktidara. Çanak tutmadım değil, ama bu ne cesaret dedim içimden. Kendime de şaşarak. Tanışmıyoruz. Devir malum.

İstanbul’a dönmenin güzel yanı yemeğini bildiğim şeflerin, aşçıların varlığı. Civan’ı da gördük, muazzam bir sultani bezelye yedik, Leyla ve Şevki’yle, Osman’la ve daha bir dolusuyla karşılaştık. Herkes gitmemiş miydiniz, dedi, referandum dedik. Haa, denildi. Doğru ya.

15 Nisan

Dünyalar güzeli bir İstanbul manzarasına uyanıp bahçeyi düşündüm. Yağacak diyor meteoroloji ama ya yağmur yağmazsa! Bir dolu minicik tohum nasıl bir suçluluk yaratıyor üzerimde… Vasıf erkenden çıktı. Ben biraz oyalandım ama vakit artık. Çıkarım. Bebek’e doğru. Saçımı kestireceğim.

Beşiktaş’tan geçerken gördüm, HDP’yi meydana kilitlemişler sanki. Koskoca meydan. Bir tek HDP standı görünüyor ve etrafında çepeçevre bir polis kordonu. Az ilerideki kilisenin belli belirsiz kapısı da polis kordonunda! Kaymakamlığın önünde de polis var. Az uzak kalınca daha mı bariz görünüyor göze acaba, savaş yeri gibi ülke! Ortaköy’den döndürüldük. Güvenlik görevlilerine “niye” diye sormayı düşündüm, şoför durdurdu, ellerinde sigara, bu adamlara mı soracaksınız diye. Ekledi, yarın alacaklar cevaplarını. Bu ne cesaret, dedim içimden. Tanışmıyoruz. Devam etti, yarın hayır çıkınca göreceğiz bakalım.

Allah Allah dedim içimden, Allah Allah. Ruh değişmiş İstanbul’da. Bir cesaret gelmiş herkese. Hayırdır inşallah!

Bebek’e, ta Ulus üzerinden vardık. Buraya, ki Emirgan’dan sonra bir de burayı ev bilirim, saç kestirmekten başka sebebim artık yok gelmeye. Çok kalabalık ve valeler yok mu, en çok ama en çok onlara tahammülüm yok. Yıldırım’a Ayşe de geldi. Kahve içtik. Lafladık. Bir dolu lafladık. Arkasından yemek yeriz demiştik, ama o Ortaköy’den Bebek’e hayır zincirine gitti. Ben gitmedim. Çekiştirmediğinden değil. Gitmedim. Azsak içim almayacak dedim. Ben gitmesem bir azlar, bildiğimi söylemedim. Ayşe de yüzlemedi.

Kızıma çıktım. Bir cumartesi bana kör ve sağır davranma ihtimalini göze alarak, işinin gücünün ortasında. Nasıl sarıldı! Nasıl sarıldım!

Aslıhan mesaj atmış, beni de delirten bir etkinliğe dair. Vasıf’a dedim. Bu borçlandıran ve cezalandıran sosyallikten öte bir şey değil. Sen, ben, bizim tayfa işgal ede ede tüm kelimeleri, sıfatları ve fiilleri yapılan etkinlikler bunlar. Yol sebebi. Muhabbet konusu. Bir süre de gazımızı böyle boşaltalım hâli. Kalan bir şey var mı peki geriye. Hayır ve ne gam! Tüketiyoruz ya, beraber. Kimseyi dışında bırakmayalım yeter!

Basta’ya niyet ettik, bu akşam yemeğinde. Hem Kaan hem Derin iş başında. Ben sadece humus ve salata yiyebildim. Bir ısırık da dürümden ve zor tuttum ikincisini istemeyeyim diye. Bugün çok yedim ve yol beni zaten zorluyor. Sistemim kaldırmıyor yolculukları.

Asalettin’i aradım. Seçmen kâğıtlarımızı almak üzere. Ondaymış, almış. İçim rahat. Dönüp huzurla yatabiliriz artık.

Refika aradı. Yarın, o da oy verecekmiş. Büyük sürpriz. İnanmıyor oy vermeye. Detay detay anlattım. Endişeli bünye zira. Sonunda sandıkta buluşmaya karar verdik.

16 Nisan

Erken kalktık. Kahvaltıyı kayınvalideyle yapacağız.

Önce sandığa.

Refika bizi otobüsten iner inmez gördü, ta karşı kaldırımından Cumhuriyet Caddesi’nin. Birlikte girdik. Önce ben verdim oyumu, sonra Vasıf. En son da Refika. Dame de Sion’un kapısından çıkarken Refika döndü ve şaşkın şaşkın açarak gözlerini sordu, “evet basacaktım, değil mi?” Şaklaban. Onu işe uğurladık. Biz yürüyerek kayınvalideme geçtik.

86 yaşında! Giyinmiş, geçen hafta Belgrad’dan aldığı bastonu gösterdi gururla. Aldık, çıktık. Mıhitaryan Lisesi’ne, sandığına gittik. Yolda şehrin alttan alta yaşamaya çalışan renklerini idrak ederek… Paskalya, mor salkımlar dolusu ferforje ve ıhlamur piçleri.

Kahvaltıya Elif’e uğrayalım dedik. Seçim sebebiyle geçe almışlar açılış saatini. Topağacı’na yöneldik. Kruvasan tıklım tıklım dolu! Bekleme listesine koydular bizi. Şen ve onca yıldır hiç görmediğim kadar mutlu ve aydınlık Leyloş ile iki yaşın tüm deliliği içinde oğulu gördük yolda, beklerken. Alanur’u ise masada. Selamlaştık, sarı yakıştı bu kadına.

Akşamüstü Ali ile Aslıhan’a geçtik. Ali tüm eve sarımsak sıkmış sanki, öyle iştah açıcı kokuyor. Aslıhan sandıkta, ta Beykoz’da. Birer kokteyl yapalım dedik, vişne likörü bile kattık, gün batımı Zorlu’nun ardında seçim sonuçları düşmeye başladı.

16 Nisan’a dair tek bir not bırakmak istiyorum aslında, unutmayayım diye: Bahar böyledir, bir ısınır bir soğur ki tohumlar çatlasın.

17 Nisan

Herkes pek bedbaht görünüyor, oysa beş benzemez bir araya geldik ve ‘hayır’da uzlaştık! Bunun demokrasi adına nasıl önemli bir kazanım olduğunu göremiyor olmak, hâlâ bir maç gibi kazanmak ya da kaybetmekten okuyor olmak makul mü?! Dün bana çok dokundu, Refika arayıp da, “işte, demokrasi işlemiyor, oy vererek değiştirilebilecek hiçbir şey yok” dediğinde. Olur mu hiç! Onun dahil olduğu döneme bakıyorum sadece, geçmişi katmadan bile belli, besbelli. Büyük bir dönüşümden geçiyor Türkiye. Büyük şehirlerde özellikle. Şehre döndüğümden beri en çok gördüğüm herkesin, simitçiden taksi şoförüne herkesin çenesinin açıldığı, sözünün rahatladığıydı. Bir cesaret gelmiş sanki. Bu değişimin habercisi değilse, ne ki?

Bir radyo mülakatı verdim, sosyal girişimci olarak. Emin değilim terminolojiden ve fakat onurlandırıcıydı. Saçmalamamak kolay değil, iltifat karşısında. Tevazunun tecrübeyle geliştirildiğini düşünür oldum; kibir gibi görünenin illa kibir olmama ihtimali, ne yapacağını bilememekle alakalı olabileceğini de. Birbirimizi biraz daha fazla el üstünde tutsak, belki daha fazla onurlandırsak becerilerini, başarılarını tanışlarımızın, hep beraber daha sakin, daha tevazu dolu bir topluma yol alır mıyız? Alırız bence. Olmaz değil.

Bugünün en muazzam anı SALT’ta Refik’in işini görmem oldu. Borges’in Babil Kitaplığı’nı kurmuş. Tanrı’nın parmak izine denk bir kıvrımdan giriyorsun ve arşivin rüya görmesine tanık oluyorsun. Bilse, bendeki karşılığını bunların Refik, neresinden çakıştığımızı konuşabilsek ne keyif olurdu! Ama Bally kokuları ve aynalar arasında yazılımını test eden birini ne kadar taciz edebilirsin ki! Ayvalık’a geldiğinde fakat…

Aslında bugün Dünya Çiftçi Mücadelesi Günü!

Ne zamanlardan geçiyoruz diye anlatacağız bugünleri, ehemle mühimi fena karıştırmış ama farkında değildik, diye.

18 Nisan

Bugün niyet etmiştim Sis’i doktoruna götürmeye, ama o kadar yol gidecek yarın. Bir kez soksam kutusuna ve tüm kutulu yol hâlini tek günde bitirsek dedim, Refika’yı aradım. Yattı aklına. Ardından benim doktorum da saatini değiştirince randevumun, MSA’daki ders saati de karıştı. Marul Bayramı için geleceğim yine, herhalde, ne kadar belli değilse de zamanı. Zeynep eksik olmasın, anlayış gösterdi, o vakit yaparız dedi.

Günüm birden bire bomboş!

Gazeteyi kâğıttan okuyacağım bir köşe buldum. Al sana gazete!

Geçenlerde reislerin ve bir belediye başkanının katılımcı olduğu programda da açtılar telefon, sordular. Hep soruyorlar, herkes soruyor heyecanla “nasıl, kampanyalar etkili oldu, değil mi?” diye. Hayır diyecek olsam içlerindeki umuda kıyamam, direnmenin mükâfatı olduğunu görmek istiyor herkes. Ama, evet desem tam bir yalan. İşte. 18 Nisan 2017 tarihli Milliyet gazetesi. Kendi köşe yazarı, Güngör Uras, kimbilir kaç kez yazdı konuyu, kaç kez işaret etti yok oluşa, düşen stoklara, ama editör hâlâ fiyat üzerinden atıyor başlığı... Yatacak yerimiz yok, sahiden hiçbirimizin yatacak yeri yok!

Çıkıp kitapçıya girdim. Orada da çıktı karşıma:

Sarıkanat ya da çinekop yemek ne demek ki, tarih koyasın! Te allaam!

Evet direnmek ömre bedel, ama şehirde değil. Şehir sağır ediyor. Duyduğunu dinletmiyor. Yediğini hazmettirmiyor. Gördüğünü idrak ettirmiyor. Yok oluştan hepimiz sorumluyuz. Şehirden çıkmak gerekiyor.

22 yıllık flörtün ardından tiroidimle bu yıl başladım ilaç almaya, doktor artırmam gerektiğini müjdeledi. Boş bir günün kârı 5+2 dizisinde artan ve azalan ilaç reçetesi oldu.

19 Nisan

Çantamı topladım. Geldiğimden ağır dönüyorum. Arkamdan gönderdiklerim de cabası. Vasıf’la indik. Ne güzel bir sabah, şehirden çıkmak için! Çantamı SALT’a bıraktım ve Refika’ya geçtim. Sis’i koyduk çantasına ver elini taksiyle devriâlem!

Yollar fena tıkalı. Sabah trafiği, elbette. Yine de iyi vardık Ulus’a. 13 yıllık doktoru baktı, pek fıstık buldu Sis’i. 4.5 kilo! Parlak tüyler. Azıcık matlaşmaya başlayan gözler ama yapacak bir şey çok yok dedi, yaş artık. Yine de omega-3 ve 6 tavsiye etti. Ya balık verin ya da balık yağı dedi. Balık yağı olacak, zira böbrekleri netameli bu cinsin. Belli bir diyeti var. Bozmamak önemli.

Vakitli bitti muayene, vakitli vardım Yenikapı’ya. Aydın’la karşılaştık. Aynı yolu yapacağız, ta Ayvalık’a kadar. Kalabalık yine, ama bu hızlılardan. Ne Seferi var, ne de Caffè Nero. Kadınların dehşetine, tuvaletler bile ortak. Tatlı bir görevliye denk geldim, kediyi nereye koyduruyorsunuz diye sorarken bolca endişeli ama medeni, kurallara saygılı ses tonumla, dur bir dedi. Durdum. Az bekledikten sonra içeride yer gösterdi. Kendi personel odalarının kapısı. Karşısında da bana oturabileceğimi söyledi. Daha ne yapsın! Kocaman gülümsedim, teşekkür ettim. Sis elbette memnun değil hâlinden ve elbette küçük ‘mık’larını dillendiriyor ama… Hiç fena değil. Gözümün önünde, bir derdi olsa hemen yanındayım.

Açtım, kitabımı. Yepyeni. Doktordan dönüş yolunda çantamı toplamak üzere SALT’tan ve hâliyle Vasıf’tan geçerken elime tutuşturuldu. Dün gelmiş. Paula Wolfert’ın biyografisi demek gerek ama dahası var. Muazzam bir onurlandırma.

Benim yemeğe dair, gerek zanaat ve gerekse de kültür kavrayışımı şekillendirmede MFK Fisher ilk, Julia Child ve James Beard ikinci dalgaysa, Nevin Halıcı, Paula Wolfert ve Claudia Roden de üçüncü ve sondur; benim için sonrası zaten bunlardan sorulur. Öyle başka sayarım yerlerini ve bu saydıklarımdan Halıcı ve Roden’le tanışmak kısmet oldu. Uzaktan neyseler yakından daha da büyükler. Maalesef Wolfert’a Alzheimer teşhisi konuldu. Kayınpederimle yaşadık biz bu serüveni. Tanışım az biraz. Yıkıyor anıları, ilişkileri, kelimelerin ve duyguların mânâsını. Boşaltıyor. Ama Wolfert’ın anıları ya da hayatı demeli belki, bu kitapla taçlanmış sanki.

Kitabı açtım ve hem ağlayarak hem gülerek okudum, bitirdim. Bir dolu tanıdık isme denk geldim. Onları bildiğim hâlleriyle de okudum yazılanları. Hüzün bırakmadı geriye, umut da aslında, ama keyif. Çok lezzetli bir hayat yaşamış. İlham verdi. Eksik kalmamak gerektiğini hatırlattı. Bir de, ajvar böyle yapılmaz ki dedirtti. İyi mi? Bir sonraki Priştine ziyaretime Sokol’un tepesindeyim, benim sevdiğim ajvar onların yaptığı zira. Patlıcansız. Saf kapya biber.

Bu da not kalsın kenarda:

There is more to life than a good meal.

20 Nisan

Dün vardığımda ev pek tozlu, pek terk edilmiş göründü gözüme. Gece gece girişmedim elbette, temizlik ya da şekil vermeye zira Sis’in ne yapacağıyla çok meşguldüm ve yine de sabah ilk iş aşağıya indim ve neyin beni mutsuz ettiğinin peşine düştüm.

Yağmur yağmış. Ana kapıdan içeri girmiş. Çok değil, ama girmiş. Bahçe şahane.

Karnımız doyar mı bilmem ama yeşerdiğini göreceğiz tarhların, bu belli. Birkaç gelincik var. Benim sağa sola saçtıklarım da yeşermişler sanki. Bir tek nastorium’lardan ses yok. Ama İstanbul’da ekip, ta buraya taşıdığım laleler bile yokluğumda açmışlar!

Ev, hâlâ yarı inşaatta tabii, kimi kapılar yok. Dolap eksik. Duvarlara resimler asılmadı, yerde hâlâ kutular var ve şüphesiz ısısı eksik, hâlâ soba almadık. Giriştim onun üzerine. Dolapların yerini değiştirdim, açıkta kalmış kutuları yerleştirdim. Sepetleri düzenledim. Yatak odası hariç her yanı temizledim, toparladım. Bavulum hariç her şeyi yerleştirmeyi bitirdiğimde saat altıydı. Bahçeye çıktım. Sıkı bir rüzgâr ve az da yağmur vardı gün boyu, ne oldu, nasıl ağaçlar diye dolaşmaya. Suyu açmadığım hâlde çalışmasıyla fark ettim hidroforun su kaçırdığını. Hoş gelmişim köyüme! İlk belki de bunları kontrol etmeliydim, döndüğümde.

Yarın kızım geliyor!

{Fotoğraflar: Defne Koryürek}

bahçe, bostan, Defne Koryürek, deniz otobüsü, Günlük, köy, Mutluköy, yolculuk