Günlük: 27 Ekim–
2 Kasım 2017

27 Ekim

Gecikerek indi uçak. Tıklım tıklım doluydu hem de. Hiç Beyrut’a giderken meraka düştüğümüze değmezmiş, neden 2 + 4 + 2 bir uçak, üstelik de boş uçar Beyrut’a diye. Dolu döneceği içinmiş.

Neyse.

Beyrut havalimanında rica minnet priority etiketi taktırdığım işe yaradı, bavulum sondan üçüncü geldi! Karuselde bir adam tüm bavullar boşalana kadar yanımda durdu, o elle almayacaksınız herhalde bavulu, diye. Eksik olmasın. Aslında epey iyi elimin hâli ama birinin, hem de tanımadığın birinin şefkati pek sıradışı ve pek umut dolu. Gülümseyerek kabul ettim yardımını. Saat yediye geliyordu bir arabaya bindiğimde. Aslıhan’ı aradım, eve gidip çantamı bırakacak olsam mümkün değil yemek yemeye hâlimiz kalsın. Ben doğrudan Karaköy’e geçiyorum, lokantada tutarlar bir kenarda nasılsa bagajımı.

Karaköy’e bir vardım ki tıklım tıklım. Çantama ve önden girdiğime aldırmadan sahne bizim edasıyla giren ve garsonlarla önüme geçerek konuşan iki gruba denk geldim. Sessiz bekledim. Değmez. Neyse ki son giren küçükçe bir ekip idrakiyle önlerinde olduğumun, “çıkıyor musunuz?” diye sorunca bana laf düştü. Gülümsedim, hayır. Yer gösterilmeyi bekliyorum.

Aldılar çantamı, yukarıyı istemiş Aslıhan, oraya yer gösterdiler. Peşinen söyledim Kulüp rakımı ve fişleri ararken fark ettim, komşu masadaki çift kavga ediyor aslında. Hiç yoklarmış gibi oturdum ve telefonum ve kablolarım pek önemliymiş gibi işime koyuldum. Kaçımız bu durumda kalmadık ki! Tartışmanın ateşi nerede olduğumuzu umursatmayacak kadar yakarken, yabancı birinin gecesi ne kadar önemli olabilir ki. Ben onlara hürmet göstermiş olayım, dedim, bu kez. Bana tahammül etmiş nicelerinin yüzü suyu hürmetine.

Aslıhan gecikmedi.

Kahkaha dolu ve dedikodu bir yemek yedik. O birasını içti, ben rakımı. Gevşedik. İnşaattan, gıdaya her konuda şikayetlerimizi döktük birbirimize bolca. Refika’yı da görmek çok istiyordum ama aradı, bu gece unut dedi bir bakıma. Hatta yarın da. Eh, büyüyor çocuk kısmı. Yakalarından düşmeyi bilmek gerek. Peki, dedim. Becerebildiğim en cool hâlimle.

Ama Ela’yı gördüm, Gül’ü ve Pelin’i. Bir kocaman adam el salladı bana ve geldi yanıma, kırık Türkçesiyle anlattı, selam söyledi hatta Vasıf’a. Pek neşeli. Çatladım ama çıkartamadım kim. Kilo aldığını söyledi. Belki ondan mı?

28 Ekim

“Ahmet Şık hapisteyse, hiçbir gazeteci özgür değildir.” diyor Nazım Alpman. Haklı. Her dönem sakıncalı bir gazetecinin ayna tuttuğu kesin, zamana. Nicelerinin çeşit çeşit silinmeye, susturulmaya çalışıldığını gördük. Nicelerinin. Ama hiçbirini unutmuyor tarih. Hatırası belirliyor öfkeyi, endişeleri ve hatta bir sonraki tüm direnci.

Sabah kapalı bir İstanbul gününe uyandım.

Dışarı çıkmakla çıkmamak arasında şaşkın, evde kalmaya ve okumalarımı yapmaya karar verdim. Saat on bir gibi Enes Sis’i hazırlayacak. Geçerken havaalanına alayım diye. Bu yıl, hiç olmadığı kadar karbon ayak izim büyüdü. Ayda iki ve daha fazla hatta Edremit İstanbul yapınca, süre ve hatta nerede geçtiği o sürenin düzenimi bozdu. Aklımı çeldi. Oysa ne güzel başlamıştım, deniz otobüsü ve minibüs düzenine!

Yolculukları gözden geçirme vakti.

Bayıldım Hürriyet’in haberine! Komünist başkanın fasulyelerinin kargoyu kitlediğini yazmışlar. Nasıl da umutlanıyor insan! Tılsımlar üzerine olsun Maçoğlu’nun. İlham verdiği, cesaret verdiği aşikâr. Ama Refika’ya sormadım bak, denedi mi diye. Biz geçen yılın fasulyelerinin yarısını yemişiz, ama nohutlar bittiydi yenileri geldiğinde. Az mı yiyoruz dedim, ölçtüm ama hayır. Haftada yedi öğün bakliyat yeniyor bizim evde. Besbelli iki başımıza, hem de küçük porsiyonlarla bu kadar. Olsun. Ben her yıl tazeden almaya hazırım. Yeter ki Ovacık olsun. Ovacık’tan çocuklar doymak için alıp da ödediğimiz nohutlarla, fasulyeyle okusun.

İyi, temiz ve adil bir niyet mi! Tılsımlar Maçoğlu’nun üzerine olsun!

Bir duş aldım. Etrafı derledim, toparladım. Kayınvalidem pişman olmasın evi bize açtığına. Kendi evimiz gibi destursuz girip çıkıyoruz. Öyle şımarıkça. Ben ne yapardım, bilmiyorum. Bazen Refika’nın evine gittiğimde bile gözümü sağı solu denetlerken yakalıyorum da, öyle yani. Ben ne yapardım, bilinmez. Temiz bulsun hiç değilse, yastığı, örtüsü yerli yerinde ve düzeniyle ki gene huzurla gelebileyim.

Enes vakitlice çıkarttı Sis’i, kutusu ve kâğıtlarıyla. Araba iki dakika beklemedi, devam ettik havalimanına doğru. Çok efendi ve genç bir şoföre denk gelmişim. Telefonda konuştuğu için bile özür dileyen cinsten. Vardık limana. Nasıl bir keşmekeş! Sıra var sözde check in için, yok, hayır. Herkes sıranın kendisine geldiğine karar verip altı ayrı bankonun önüne ardı ardına kümelenmiş. Bana gelince sıra durdurdum akışı. Ne vakit sahiden bir banko boşaldı ve sıradaki diye seslendi görevli memur (arkadan uzun gömlekli genç ve elbette erkek kardeşim sıra sizde diye ‘hadi’ledi tabii beni, sıkılmış beklemekten beni) ancak o zaman geçtim. Ve ilk kez biri Sis’in kâğıtlarını görmek istedi!

Çok sevindim, ne yalan söyleyeyim. Bunun kural olması gerekir aslında. Kural tabii. Uygulanmıyor, ayrı. Söyledim de görevli adama, çok şükür biri sordu diye. Güldü. Yanındaki kadın da. Komik olan ne, bilemedim.

Girdim içeri, erken gelmişim. Zararı yok. Tadında Anadolu’nun önünde oturdum. Makinemi açtım, bağlandım. Abdullah “Kayıtsızlık eğrisini sadece ekonomi kitaplarında tanımış olsaydım keşke” demiş, kalbim tutuştu. Nasıl bir medeniyettir bu, hem de iftihar etmemiz beklenen!

Çok gecikmedi uçak. Vakitlice kalktık. Uçakta okurum diye bir şeyler, girmiştim gazeteciye. Nilay’ın kitabına denk geldim. Uçuşun bu kadar kısa sürdüğüne inanamadım. Sis kucağımda, kitap elimde devam ettim otobüste de. Çıkışta tabii biraz kargaşa oluyor. Yolu yok. Kültür bu. Dışarıda da farklı değil. Tarifesiz durak mı olur, taksimetre bu kadar mı pazarlığa tabidir… Neyse. Geleneği bozmadım. Edremit’te in, taksilerle pazarlık et, Ayvalık, iki üç alışveriş ve Mutluköy’e varış… Standart düzen. Bire bir tekrar etti. Varışım da eve altıyı buldu. Gülçin Hanım bizde. Kışa girerken bir derin temizlik yapalım diye. Akşam yemeğini beraber yedik, mercimek! Dertleştik. Hayattan konuştuk. Sobayı yaktım. Başında birer de çay içtik.

Yorgun yattık, uyuduk.

29 Ekim

Kaba Hat, “Yarışmanın amacı Türkiye’nin küresel marka kozu olan İstanbul’un ve başkent Ankara’nın belediye başkanları için anıtlar kurgulamaktır. Ülkemizin nüfus bakımından en yoğun iki kenti olmasının dışında Türkiye özelinde kentin tarihsel gelişimi düşünüldüğünde bu şehirler belki de en verimli araştırma sahalarını oluşturmakta. İktidar mücadelesinin de odağında olan bu iki şehir Türkiye’de modernitenin laboratuvarı olmuş ve farklı konumlarıyla ülkenin küresel ekonomiye eklemlenmesi için aracı olmuşlardır.

Gerek ekonomik gerek kültürel zenginliklerin biriktiği İstanbul ve Ankara kentsel dönüşüm, mekânsal adaletsizlik, soylulaştırma gibi kavramları da tartışmaya açmıştır. Kendileri de artık bir marka değerine sahip olan Kadir Topbaş ve Melih Gökçek İstanbul ve Ankara’nın geçirdiği bu sürecin ana aktörleri olmuşlardır.

KABA HAT, bu bağlamda herkesi Sn. Topbaş ve Sn. Gökçek’in şahsiyetlerini ve/veya değerli hizmetlerini gelecek nesillere aktaracak anıt projeleri düşlemeye çağırıyor.” demiş ve Melih Gökçek bu işten huylanmış. Avukatlarına ihtar çektirmiş: “İnternet ortamındaki web sayfanızdan yayınlanan yayının müvekkilin haklarını ihlal etmiş olması sebebiyle, 5651 sayılı Yasanın 9. Maddesi uyarıca, müvekkil İbrahim Melih Gökçek’e ilişkin içeriğin işbu mail tarihinden itibaren 2 gün içerisinde yayından çıkarılmasını ve aşağıda hazırlanan cevabın internet ortamında 1 hafta süre ile yayınlanmasını rica ve ayrıca ihtar ederiz. Aksi takdirde, tüm yasal haklarımız saklı kalmak kaydı ile yasal yollara başvurulacağı hususu vekaleten talep ve ihtar olunur.” demiş.

Detay detay okumak isteyene, tamamı burada.

Avukatlarla defansa geçmenin, iktidarın senden vazgeçtiği şu saatte beyhudeliği bir yana, sular durulmayacak ama. Türkiye nasıl aşacak bu zamanı bilmiyorum, nasıla dair hiçbir öngörüm yok ancak aşarsa, sahiden itirazını ortaklaştırıp aşabilirse, belki biraz daha yerleşik bir demokrasi kavrayışımız olur mu diye umutlanmadan edemiyorum. Evet. Hâlim o kadar karanlık. Nasıl olacağını öngöremediğim bir eğer ve fakat içerisinde ışık arıyor gözüm. Belki de Gökçek’in sıfatında somutlananlardan ötürü. Belki de itiraz edilmesi imkânsız olanlar sebebiyle. Belki yankılana yankılana benzerlerini tarife yarar diye.

İşte! “Bursa belediye başkanı veda konuşmasında, halk oylamasında yüzde 53 evet oyu çıkarma başarısını hatırlatmış. Tebrikler! Sayelerinde Türkiye görülmemiş saçmalıkta bir sisteme geçti. Şimdi, kendi sonunu da getiren o ‘oy oranı’nın turşusunu kursun.” diyor Murat Sevinç de. Mümkün mü bu değerlendirmenin sadece muhalefete, muhaliflere ait olması? Yazının başlığı da fevkalade: “İstanbullu yazarlar kusura bakmasın, bu yazı ‘bizim’ hakkımız!

İdrak bugün oluşur ya da oluşmaz, ayrı hikâye. Sular durulmayacak, zira tarihte derin, unutulmaz, görmezden gelmenin imkânsız olduğu vahamette çentikleri var.

Er ya da geç oluşur, idrak. Değil mi?

Evimi nasıl da özlemişim!

Dün çok serin geldi akşam. Sabah da ısırdı biraz. Gülçin Hanım üşümediğini söyledi durdu, ama onun metabolizma bambaşka zaten. Ben de üşümem pek, lakin o hiç üşümez. Ölçü değil, yani. Dolayısıyla sabah kalkar kalkmaz yaktım yine. Kolay yanıyorlar. Ayarları pek maharetli, bacasını açıp kısması vs. Temiz bir tasarımı var. Kullanışlı.

Dışarıda da ama nasıl güzel bir gün!

Yirmi dereceyi bulur dedi Gülçin hanım. Bakalım. Sabah on ile uyandık.

Ve Manifold’daki günlüğü okuyan Vasıf, Beyrut ellerinde tuttu çıkarttı ve yolladı… Abdülmecid Efendi. Tarih Dersi. Anı Bellek. Katalogların hazırlanışı. Vasıf’ın Türkçesi. Varlık yayınları. Eski vesikalıkların yanı gibi keselim deyip aradığımız bıçak. Lacivert kaplama kağıdı. 1993. İstanbul. Bahar. Doğan Apartmanı. Akaretler 50 numara. Demokrat Parti’nin bilmem kaçıncı yılı pankartı. Sedef. Vahap. Aydan.

Sonra da New York’a gittik zaten.

Yıllar sonra gel sen, Abdülmecid’in yeğeni olması gereken cahillerin kışkırttığı bir o kadar cahillere cevaben resimleri bul, çıkart. Kendine yaz, bu değildi diye Abdülmecid Efendi. Ahlaksızlık da sergide değil. Yaz. Hepsini, ama hep kendine. Onlar cahil kalmaya devam ederken. Nereye kadar acaba, nereye kadar gidebilir ki bu hâlimiz? Muhabbetsiz, ötekinin de ötekisi ve tabii düşman!

Neyse. İşimize bakalım biz. Yerler pis!

Her köşeyi temizledik. Çok sürmeyecek tahminim kirlenmesi gerçi. Odun, kül ve sokağın tozu çamuruyla ama güzel bu hâli. Vasıf yarın tertemiz görecek evi, o bile nasıl iyi bir his. Birer çay içtik, biraz daha dertleştik. Kaç yıllık emektar. Refika da, kayınvalidem de İstanbul’da en çok ona emanet. O da bana. Birbirimize. Oturduk güneşte, kapının önünde. Saati bekledik.

Öğlenden sonra Gürol geldi, aldı Gülçin Hanım’ı. Sabaha işbaşı yapması gerek, ancak gidecek.

Sis ve ben de bahçeye çıktık. Silkeledim şezlongun üzerindeki yaprakları. Oturduk. Günbatımını seyrettik. Ben severim seyretmeyi de, Sis farklı sanki. O da uzun uzun, kısa kırpıştıra kirpiklerini baktı güneşe. Bulutlar birer pamuk helva olup hava serinlerken girdik geri, eve. Sobanın başına.

Evde olmak çok güzel.

30 Ekim

Bugün 236. gün. Sayılar hiç bu kadar korkutucu olmuş muydu acaba? Görevine iade isteyen ve sesi duyulsun diye açlık grevinde olan genç öğretmenlerden bahsediyoruz. İki yüz otuz altı gün, dile kolay. Romen rakamıyla yazmayı da denedim. CCXXXVI. Galiba böyle bir şey. Nasıl yazarsam yazayım, can bu yazdığım. Can!

Fotoğraf Wikipedia’dan.

Dedim, sular durulmayacak. Ankara Mimarlar Odası Gökçek’e suç duyurusunda bulunma kararı almış. Geçenlerde paylaşıldı, sosyal medyada tabii, Ankara’nın Gökçek döneminde yıkılan/kaybedilen tarihi yapıları. Bakarken yanıyor canı, insanın.

Ta İstanbul’dayken konuşmuş, sözleşmiştik Murat’la. Gideriz Cenap’a diye ve dün de programladık. Ben zaten Cunda’da olacağım. “Bir yemek yer öyle gideriz” dedim. “Tamam” dedi.

Önden Ayvalık’a indim. Leyla’nın yolladığı yağı almaya, Yurtiçi’ne. Kendi bahçesindekilerden bu. O yüzden sayılı. Ben üç tane beş litrelik rica etmiştim. Ancak iki yollayabildi. Şükür. Ve çok merak ediyorum bu yıl lezzetlerini. Onları almam gerek. Gökhan’la durduk kargoda. Arabanın arkasına koyduk. Akşam beni o bırakır eve. Kolay böyle.

Cunda’da Mehmet’le karşılaştım. Bozcaada’da kavurdukları kahveden, Boğaziçi ‘orta kantin’den ve şimdi de burada, Cunda’da açacakları kahveden konuştuk. “İstanbul’a dönesim yok” dedi. Anlamamak kabil değil. Yaz kış açık olur umarım kahveleri. Orman gibi bırakmasınlar kış gelince, bizi.

Mehmet’ten ayrıldım ve Bay Nihat’a geçtim. Birden şahane bir rüzgâr çarptı suratıma. Serin, taptaze. Çok hoşuma gitti. Selamlaştım ekiple, “dışarıda otursam çarpar mı dersiniz?” dedim. “Çarpar herhalde” dediler, ama bu son havaların kaçmayacağı hususunda anlaştık. Güneşte bir masa seçtim.

Murat gecikmedi. Gecikmez zaten. Daha düne kadar yüzdüğünü biliyorum, suyu sordum. Yirmi bir dereceymiş Artur’da. “Derin mi sizin su?” dedim. Buraların sığlığından Vasıf’a fenalık geldiğini de söyleyerek. Buralarda olduğu gibi, orada da iskeleler varmış. Derine kadar ilerleyen metrelerle iskele. Oradan giriyormuş.

Otlarımızı ısmarladık.

Önümüz çapraza, mütedeyyin bir hanım oturdu. Kendine birkaç tabak aldı, belki bir de bir balık. Ona dikkat etmedim. Bakmamaya çalıştım hatta. Biliyorum, kadınlar arkalarını dahi görebiliyorlar bir bakan varsa etraftan. Huzursuzluk yaratmak istemedim. Ama çok hoşuma gitti. Haz, hayata tutunma aracıdır. İster bir günbatımına bakarken, ister taptaze esen bir rüzgârın ve güneşin altında, ha örtülü ha değil ne fark eder. Yaşamdan haz alandan korkmamak gerek. Afiyet olsun, geçti içimden. Muhabbet görsün, daima.

Tam o sırada uzaktan Cem göründü. Annesiyle. El ettim. Aslında hâlâ kızgınım. Sakin bir saat gerek ama yeniden açmak için konuları. Gülüşerek konuştuk. Güneşin altında. Hiçbir şey yokmuş gibi. Birer çaya denk geldiler. Tayfun’la buluşacakmış. Tayfun geçti gitti yanımızdan. Görmediğinden değildir tahminim, ben olduğumdandır. Durmadı. Ben de el etmedim gerçi. Onun kabahati değil yani. Söyledim Cem’e. “Çayı bitirince gideriz” dedi. “Aramadığına göre acelemiz yok” diye ekledi, güldük. Annesinin bir koruk ekşisi sözü vardı bana, en çok onu mu konuştuk ne. Yük bıraktım diye dert oldu sonra içime.

Çıktık, herhalde üçe geliyordu Murat’la, Cenap’a yollandık. Mine de vardı. Masa hazırladı. Lezzetli de bir çay. Uzun uzun konuştuk. Çocuklardan, zeytinden. Hayattan. 2 bin 500 dönüm zeytin. Hem de deniz kenarında. Nasıl bir mülk bu, imreniyor insan. Bir de muazzam çiftlik var göbeğinde arazinin. Yıllar önce gezmiştik. Annelerinin mirası. Cenap çok özeniyor.

Geçen yıl kaybolmuştu. Murat da ben de yağ alamamıştık. Yağ bir yana, cevap zor çıkmıştı pek çok kez. Bu sefer, ayrılmaya yakın ben düz sordum. “Yahu,” dedi. “Gelin, girin doldurun.”

Bu da bir başka komiklik oldu hâliyle.

Ben elimde teneke, tutar, Murat kapaklarını kapatır, kutularken dedim hatta, “yangından mal kaçırırcasına yağ alıyoruz. Şu halimize bak!” Güldü. Hak verdi, sanıyorum. Yediye doğru işimizi tamamladık, çıktık.

Murat Ayvalık merkeze bıraktı beni. Önce Vasıf’ın aracını kontrol ettim. Beyrut’tan İstanbul’a uçtu zira, oradan da İzmir’e uçuyor ve Baltur aracına atlayacak indiğinde. İlk kez yapıyoruz bu yolu Baltur’la. Vasıf endişeli. Kontrol et diye tembihledi durdu. Bir koli zeytinyağını Gökhan’ın arabasının arkasına koyduk. Ayrıldık Murat’tan. Ben Ezgi ve Ece’ye bir kitap sözü vermiştim. Onu bıraktım. Bir de çöp torbası aldım, yoldan. Öyle döndük eve.

Zeytinyağı tenekeleri birer mücevher sanki. Bu vakitte, bu coğrafyada, nasıl sıktığını bildiğin arkadaşlarının yağını eve getirebilmek kadar güzel şey yok, benim gibi bir dışarlıklı için.

31 Ekim

Vasıf gecenin bir vakti geldi. Geç, tabii. Sonra beni uyku tutmadı tabii. Döndüm durdum. Sabah komik kalktım. Ama ilk sabah, kaç gün sonra. Masayı hazırladım kahvaltıya.

Nasıl değerli dizildi, tümü! Leyla, Cenap, Mutlu, Selin ve Kürşat! Hepsi başka! Bambaşka! Zeytin koydum yanına, Beyrut’tan getirdiğim za’atar ve biraz da tuz. Ekmekleri kızarttım. Büyük keyif. Adeta ziyafet.

Çok şükür.

Bir de bu masada Refikam olsa!

Sabah okumalarım kahvaltı sonrasına kaldı.

Akdeniz Caddesi: Abdullah Gabdulla Tukay Caddesi
Bilir Sokak: Abay Kunanbay Sokak
Balgat Caddesi: Süleyman Hacı Abdullahoğlu Caddesi
Bahçelievler 1. Cadde: Taşkent Caddesi
Emek 4. Cadde: Bişkek Caddesi
Bahçelievler 7. Cadde: Aşkabat Caddesi
Bahçelievler 4. Cadde: Kazakistan Caddesi
Çevre Sokak: Üsküp Caddesi
Çınardibi Caddesi: Şehit Cem Ersever Caddesi
Güven Sokak: Kuveyt Caddesi

Bunlar Ankara’nın ismi değiştirilen sokak ve caddelerinden birkaçıymış. Bir kampanya da isimlerin geri verilmesi için başlatılmış.

Murat Çelikkan anlatıyor, “4 kişi ile çok uzun zaman geçirdim. Öyle bir şey oldu ki dışarıya mektup yazacak vakit bulamayacak kadar yoğun geçti. Çünkü ben onlara İngilizce ders verdim onlar da bana Kürtçe ders verdi. Beni sürekli spor yapmaya zorladılar. Baya dolu dolu geçtiğini söyleyebilirim. Beni koğuşta işler için yapılan nöbet çizelgesinin dışında tutmaya çalıştılar. Tabii buna ‘Çok ayıp ben koğuş ağası değilim’ diye karşı çıktım. Bir süre beni idare ettiler fakat ben çok ısrar edince içlerinden biri ‘Sen benim babamdan bile büyüksün. Galiba yaşının farkında değilsin’ dedi. Hepsi daha genç ve uzun yıllar orada kalacaklar. Onlarla çok güzel bir ilişki kurduk. Bu benim için çok önemli. Önce bir dil tutturmak için biraz zorlandık. O sıralar bir yazı yazdım ‘Cezaevinde Orhan Pamuk okumak’ diye. Fırsat bulmuşken ‘Kafamda Bir Tuhaflık’ kitabını okudum. Türkiye’nin son elli yıllık sürecine dair bir şey anlatıyor. Sonra sırayla hepsi okudular, bana ‘sen neyden bahsediyorsun şimdi anladık’ dediler.”

Ne acayip iş bu böyle. Orhan Pamuk, Murat Çelikkan ve daha genç ve daha uzun zamana mahkum Kürtler. Memleket koğuşlarda buluşuyor. Dışarısı asıl yalnız olan, belki de.

Işık öyle güzel ki. Okumamı bıraktım. Serin başlıyor sabahlar, on yediye kadar yükseliyor da ısı ama sabahın ısırması hep bu güneşten! Evi doldurma biçimi hediyesi, neyse ki…

Doğayla toplumun betonla silahlanmayı finansman tasarısı!” demiş Önder başlığına. İki defa okudum. Doğa eliyle demek istiyor sanırım. Okunmayı artırmanın yolu olsa keşke. Bilenler okuyor hep gibi geliyor bazen. Gerçi bilenlerin eli öyle dolu ki, onlara yazmak bile önemli hatırlatma! Ve hiç pes etmiyor. Yazıyor. İyi ki!

Demiş işte, özetlemiş:

“Madde 6 ile bakanlar kuruluna kış saati uygulaması için izin veriyor.
Madde 11’de dönüyor ve artan internet kullanımından yüksek vergi almanın yolunu açıyor.
Madde 23-27’de Motorlu Taşıtlar Vergisine normalde yüzde 3-5 olan yıllık artışı yüzde 25 gibi bir orana çıkartıyor.
Madde 36’da gecekondudan bir emlak vergisi alıyorsa yanına yeni yapılmış 40-100 dairelik rezidanstan 50-100 değil, sadece 1,5 emlak vergisi alacak bir yol buluyor. Böylece elde kalan daireler daha fazla emlak vergisi vermiyor, müteahhitte yük olmuyor.
Madde 47’de toprağın tarım dışı kullanımına dair istisna getiriyor.
Madde 48 ve 49’da madencilere kolaylık yaparken Madde 50’de de Şırnak kazasında olduğu gibi rödovans modeline formül buluyor.
Madde 54’de meraların betona açılmasını sağlarken, Madde 62 ile de kıyılara beton dökemeyene zaman tanıyor.
Madde 59’da kalan kamu lojmanlarını ve kent çevresindeki tarım arazilerinin satılmasını sağlıyor.
Madde 77 ise MTV’nin ve şans oyunlarından toplanan vergilerin bir kısmını savunma sanayine aktarmayı sağlıyor.”

Tesadüfen denk geldim, Ahmet Ziya Bayman yazmış; “Bir dolu editörün, ömrünü yazı yazarak geçirmiş teorisyen, yazar, ahkâmcı, her şeyi bilenin olduğu bu iki yayınevinde, bu olay için hem ifade, hem gramer hem de özellikle içerik bakımından bu iki kepaze bildiri yazılabiliyorsa…”

Aynı şeyi düşünmüş, ancak anın kırılganlığı elimi tutmuştu. Sanki, “zaten kim nasıl ses edecek acaba”ya ürkek bu cevap yadırgansa da, ilan edilmeyecek değerde gelmişti. Elini korkak tutmayacaksın. Adalet bunu gerektirir ve İletişim’in metnine Bayman’ın eleştirisi cuk oturdu.

Sakin bir gün, Vasıf’la ikimizin baş başa ve koşturmasız beraber olduğu. Ispanaklı börek ve mercimek çorbası. Alçakgönüllü ve sakin. Arada Emin Usta da geldi. Eksikleri tamamladı, boyasını bitirdi akıp yıvışan klimanın. Gün tamamında güzeldi. Sükûnet içinde geçti, bir de Sis’in kapının başına gelip, açın diye miyavlamasıyla.

Gecenin sonu keyifle geldi! Adamlar from Russia with love, diyorlar, from Russia with love! Kahkahalar içinde kaç defa izledim, saymadım.

1 Kasım

Sahiden nefesimi kesiyorsun Türkiye!

Bir dur, gözünü seveyim!

Bir dur!

Hayır değil hiç, Osman Kavala’yı tutuklamak!

Ve ben bir dur diye yazarken Metin haber etti, tabii sosyal medya sağ olsun, böyle öğreniyoruz: Serdar Kuzuloğlu da gözaltına alınmış!

Kasım böyle başladı, diyeceğim belki de sonra.

Bu ruh hâliyle başladım okumaya gazetelerimi. Osman’ı Google’ladım ilk. Neler yazılıyor hakkında acaba diye ve…

Cahil bunlar, sanırsın AB fonları Türkiye onayı olmadan alınabilen bir şey! Delirmemek kabil mi? Sahiden cahil bunlar! Zır cahil.

Bilmeyenine, AB fonu almamış dostlara, Cengiz Aktar’ın bugün Ahval’de yer alan yazısından alıntılayayım; “Son olarak Avrupa’nın, Türkiye sivil toplumuna ve Türkiye’de yaşayıp da rejimin anti-Avrupa adımlarını desteklemeyenlere dönük ‘empatisine’ dair bir söz. AB icraat ve ilkeleri arasında, yasal muhatabın (bu durumda Türkiye Hükümeti) tam onayını almadan, fonları başka bir tüzel kişiliğe aktarmayı mümkün kılan herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Hükümetin kesinlikle böyle bir aktarıma izin vermeyeceği gerçeğini akılda tutarsak yukarıda sözü edilen empati hoş ve boş bir seda oluveriyor.”

Haberi yazanlar zır cahil değillerse fena hıyanet içindeler! Bunların bir bedeli var, hem de hepimize!

Tümümüze!

Günlük sırasıyla gittim, okudum gazeteleri. Hürriyet’ten Karar’a kadar yerli ve yabancı sekiz on gazete var göz attığım, her sabah. Yavuz Baydar’ın resmine denk geldim, seçili haberleri arasından Artı Gerçek’in:

“Doğrudan sorayım: Ahval, Cemaat veya PKK veya başka yapılarla bağlantılı mı?

Türkiye’de medyada ve genelde kutuplaşma aslında kolektif bir ahmaklaşmanın ürünü. Bunu bugün çok net görmek mümkün. Birbirini damgalama, istemediği ve sevmediği kutuya tasnif etme hali, bunu yapanların kendi kusurlarını örtmek için başvurduğu çok ilkel bir taktik. Eminim birkaç gün geçmeden bir damgalama dalgası bize de çarpabilir. Size çok açık söyleyeyim: Umurumuzda değil. Sermaye tam bağımsız olmasaydı, hiçbirimiz bu işin içinde olmazdık. Herkesin başlamadan önce en çok sorguladığı, deştiği konu buydu. Herkes de haklıydı. Biz ne yaptığımızı biliyoruz. Her kim çıkıp bize herhangi bir iftirayı atmaya kalkarsa cevabımız belli: Cehennemin dibine kadar yolunuz var. Bizler haberciyiz, hepsi bu.” demiş, anlatırken yeni gazeteyi.

Ahval, vermişler adını, hayırlı ve uğurlu olsun.

Yakın geldiği yerden tutsun herkes, dilerim. Tepeden olmayacak değişim, teker teker her birimizin seçtiği alanda niyet ettiği biçimde ve ikna olduğu kadarıyla dönüşmesine bağlı yarın. Dilerim kâfi gelsin vicdanımız, bizleri uyandırmaya. Dilerim dostlarımız en renkli ve en ilham verici olanlar olsun, biz cesaret ararken. Dilerim yarın sahiden çocuklarımızın hak ettiği kadar güzel olabilsin ve adil ve iyi.

Biraz da bu niyetlerle ilk mektubumu gönderdim!

sevgili dostlarım, 
biliyorum :) ben de inanamıyorum Maraton’a katıldığıma ama İYİ bir niyet için bu. 
Maraton’da, yani 12 Kasım’da, İstanbul'da Hayata Destek Derneği’nin Koşalım da Büyüsün projesine destek toplamak üzere yol alacağım; 12 km’ye niyet ettim. size de, atacağım her adımda bana destek olmanızı rica etmek üzere yazıyorum. 
proje net ve makul. ben 12 km yol kat ederken, sembolik bir gayret benimki elbette, sizler de 20, 200 ya da 2.000, artık ne geçiyorsa gönlümüzden ya da hayat şartları ne kadar imkân veriyorsa paylaşmaya; o miktarda bağış yaparak, benim sembolik gayretimi somutlayacaksınız. 
tabii, söylediğim, yazdığım kadar kolay olsun dilerim :) 
dedim ya proje makul. makul, zira bu bağışlar onlarca, yüzlerce ihtiyacı olan, imkânı darda anne ve bebeğin 10. ay paketine gidecek. 
yani bir bebeğin temel ihtiyaçlarını karşılayacak hijyen, giyim ve bakım malzemeleri ile annesine o bebeği bir yaşına getirinceye dek eşlik edecek bakım rehberini içeren bir destek paketinin oluşmasına harcanacak. 
siz niyetime omuz vermeye hele bir evet deyin, bağış yapmak inanın çok kolay. 
[bu] bağlantıyı takip edin, yeter. 
ben 10.000 lira toplamaya niyet ettim. Hayata Destek Derneği’nin ihtiyacının hepi topu %8’i ediyor bu rakam! hiç tanımadığımız annelere ve belki de hiç karşılaşmayacağım çocukları için, 10.000 lira. 
hadi. lütfen niyetimde beni, bir başıma bırakmayın. 
muhabbetle, daima.

Sahiden! Hiç ama hiç aklıma gelmezdi bir gün Maraton’a dahil olacağım. Memo’dan gelen şu fotoğraf da babamı anmak adına “Günlük”te yerini alsın:

Kulakları çınlasın, her neredeyse. Sprinter olmadım ama hep kampanyacıyım.

2 Kasım

Vasıf kahve yaptı.

Amman Allah'ım!

Aslında çay yapacaktı ama her ne olduysa eli ayağı tutuldu çaydanlığın karşısında. Ben de dedim ki, kahve yap istersen. Yaptı valla. Atla deveyle değil elbette ama hani, burada olmak gerek anlamak için miktarını travmasının!

Birer dilim ekmek yedik, fıstık ezmeli ve reçelli. Okunacaklar, yazılacaklar tamamlandı. Bir arabasıyla inmeye niyet etmiştik. O saate kadar işte. Sakin ve kendi kendimizle geçti sabah. İndik Ayvalık’a. Pazar var diye biraz ama aslında daha fazlası var yapılacak. Nadir Kitap’tan ısmarladıklarım geldi, bir de Zeynep’ten ekmekler ve ayrıca alınması gereken elektrik malzemesi de var. Önce Şehir Kulübü’ne girdik ama, bir yemek yemeye. Girdik ve tanımadığım iki surat el salladılar bize doğru. Ben arkama bakmaktan korkuyorum böyle zamanlarda, zira tanıdığım biri de olabilir el sallayan. Benim sima hatırlama beceriksizliğime astigmatım eklenince, arkaya bakmak pek riskli bir hareket. Gülümser gibi yaptım ve çantamı iskemleye bırakırken Vasıf’a sordum tanıyor musun diye. Lafı geveliyor ağzında. Anlamadım ama gevelemeyi tanımadığına verdim. Genç bir adam ve kendini tanıtma zarafetine sahip genç bir kadın yanımıza geldiler. Kırık bir Türkçesi var adamın. Vasıf’la bin yıllık ahbap gibi konuşmaya başladılar. Midilli’ye taşınmayı düşünüyorlarmış ve o yüzden Ayvalık’talarmış. Adamın kız kardeşi orada yaşıyormuş ve daha bir dolu hikâye. Yanımızdan ayrıldıklarında, “çıkartabildin mi kimler?” dedim Vasıf’a. Yine utandı benden, dedim ya diye. Ah be can kocam. Dediğini duyaydım!

Pırasa yemeği ve patates püresi yedik. “Çıntar vakti, yer misiniz?” dediler. Ben sevmem çıntarı ama yarım ısmarladım. Bilmediğim bir şey yapıyorlardır belki. Ismarlarken yemeği sürekli bazı takım elbiseli adamlar önüme geçti. Meydanda pazar kuruldu dün, bugün de açılmış belli ki. Tümü Hasat Şenliği’nin parçası sanıyorum, zeytinyağcıları ağırlıyor her bir çadır. Bu takım elbiseliler bu çadırların kiracılarından belki diye düşündüm ya da belki bürokratları ilin. Balıkesir merkezden, yani. Her halükârda pek önemsedikleri kendilerini besbelli.

Çıntarı yine sevmedik. Isırgan otu salatası iyiydi. Patates püresi ruha iyi zaten ve pırasayı ben hiç böyle yapmam zaten. İyi geldi. Yemeğimizi bitirdikten sonra pazara yönlendik. Az almaya niyetliyim. Yarın Gözdem gelecek ve bu hafta sonu Hasat Şenliği var. Ne pişirsem ziyan olur. Patates aldık, pırasa, cibez, maydanoz ve dereotu ve zeytin ve pancar. Yeter de artar. Yolda pazarda yeleklere baktık. Buralılar üşümemek için ne giyiyorlar diye. Klasik bir yelekleri var. Vasıf hep ister aslında ondan ama beğenmedi malzemeyi. Peki.

Sıra kargoları toplamaya geldi ama şu yazdan bu yana dikişi tamamlanamayan kılıfı almaya niyet etti önce Vasıf. Tamamlanmış bu defa. Paketlediler, huzurla çıktık. Adam söz verdiğine vereceğine pişman olmalı. Neyse, yırttı artık bizim uğrama ihtimalimizden.

Elektrikçiye girdik. Niyet ettiğim akrobatları İstanbul’da bile bulmak zor. Yarın Gözdem’in başucuna ama iki ışık gerek. Zaten ne kadar ısınacağını bilemediğim bir oda orası, şu anda. Bari yataktan çıkmadan yakabilsin lambasını! Makeshift bir lamba niyetim var. Vasıf kendi odasına yaptı prototipini. Onun biraz daha düzenlenmiş hâli: Evin inşaatından kalma ahşap parçalarının birbirine benzeyen iki tanesi üzerine sıva üstü porselen lamba haznesi ve üzerinde açma kapama anahtarıyla elektrik kablosundan oluşan bir sistem.

İstediklerimizi bulduk, şükür.

Sonra MNG’ye girdik. Kahvemiz gelmiş, iki Nadir Kitap paketiyle beraber. Aldık. Aras’a yürüdük. Biz daha Beyrut’a gitmemiştik, telefon geldi. Armağan yanılmıyorsam adı, Aras’taki genç hanımın. “Size bir paket geldi, maraton malzemenizmiş, ben teslim alıyorum dönmesin diye.” Üç gün süresi var zira tüm kargo paketlerinin. Aldın, aldın. Almazsan dönüyor. Aras’a girdik, kolay gelsinler ertesi derdimi anlattım. Armağan yokmuş, arayalım dediler. Ararken onlar, arkadan Vasıf girdi. Geride idareci bir hanım var. Öndekiler meşgul diye sanırım, “nasıl yardım edebilirim?” diye seslendi Vasıf’a. Ben atladım, benimle, diye. Gülümsedi, “sizi çok kıskanıyorum” dedi.

Bilmiyorum, İstanbul’da bu cevabı verir miydim ama evde, yakın bir arkadaşımla konuşuyormuşum kadar endişeden uzak, “ben de olsam kıskanırdım, kayınvalideme soruyorum bir tane daha var mı diye” dedim ve herkes gülmeye başladı. Anlaşılan kadın elimizdeki sepetlere ve usulümüze gıpta edermiş!

Vasıf Gökhan’ı aradı, çıkışta. Ben veterinere geçtim, Sis’in böbreklerini koruyan özel bir maması var. Onu stoklamaya. Demişlerdi, birkaç ay gelmeyecek. Değmez kahrolmaya demiş, ekstra stoklamaya niyet etmiştim. Bir paket gelmiş. Aldım. Atladık arabaya, pazar malzemeleri, kargo paketleri, mama torbası ve ben ve Vasıf. Bir de Yurtiçi’nde duracağız dedik Gökhan’a.

Muhammed’in nar ekşisi biraz akmış, ama kırılan bir şey yok şükür. İki kitap da oraya gelmiş ve ekmekler de. Ayrıca Doğan’ın üzüm pekmezi, Esat Bey’in paketiyle… Benim toplayıcılığım burada da durmuyor yani. Yapılacak işler var, ekmek mesela gayet mümkün elbette ama düzen oturana dek bu böyle sürmek zorunda.

Saat oldu beş, biz eve vardığımızda. Gelenleri düzenle, nar ekşisinin kavanozunu parmaklayarak bitir, Esat Bey’in hediyesi kitaba dal derken yemek yapma saati geçti geçecek. Pancarları, pırasayı ve patatesleri ayıkladım, dilimledim. Bol sarımsaklı bir zeytinyağı ve azıcık tuzla çevirdim. Bahçeden biberiyeleri ekledim. Fırına verdim. Ocağa gambilyaları biraz da kırmızı mercimekle karıştırarak koydum, pişirdim. Aglaia’dan gördüydüm. “Biz adalılar kışın favayı suluca ve sıcak severiz” diyordu. Öyle bir bulamaç oldu, üzerine erken hasat zeytinyağı döktüm ve fırınladığım sebzelerle taçlandırdım.

Alçakgönüllü bir yemek oldu. Kışa uygun. Ben bunları yaparken Vasıf da oturdu masasında, müzik dinleyerek lambaları yaptı. Elinde elektrikli matkabı, önünde kablolar… Baktım, “klasik bir yaşlı çift olacağız sanırım” dedim. Ben ortaokuldayken derdim zaten, tüm gününü reçel pişirerek geçiren pembe yanaklı tombul bir teyze olarak yaşlanacağım diye. Ne tombul ne de sevimli bir teyzeyim, ama Vasıf’la başka bir yaşlılık hazırladığımız kesin, bize bakıp umut edilebilecekten.

Güzel bu.

Çok hem de.

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında). Alıntıların yazılışı kaynağında olduğu gibidir.}

aile, Defne Koryürek, Günlük