Günlük:
12–18 Ocak 2018

12 Ocak

Dün akşamüstü altıya on bir oyla Şahin Alpay ve Mehmet Altan’ın haklarının ihlal edildiğine hükmederek AYM sanıkların tahliyesine karar verdi. İstanbul 13. ve 26. Ağır Ceza Mahkemeleri, “gerekçeli karar gelmedi” diye, AYM kararına rağmen Mehmet Altan ve Şahin Alpay’ı tahliye etmedi. Bunun üzerine AYM'nin kararı internetten yayınladı. Tahliye gerçekleşmedi.

Bu sabah Bekir Bozdağ Twitter’dan AYM “süper temyiz” makamı değildir dedi. Yani, 13 ve 26. Ağır Ceza Mahkemeleri, AYM’ye kafa tutabilecek makamlar. Hukuk bilmiyorum ama bu neticeyi çıkarttım. Adı elbette tuhaf bu durumda AYM’nin, Anayasa demeselerdi keşke.

Hukuk, yasalar silsilesi değil, devletin karşısında, tebaa değil de vatandaş olma imkânı tanıyan sistemmiş. Bu vesile ile AYM kimlerden oluşuyor diye baktım:

“Cumhurbaşkanı; üç üyeyi Yargıtay, iki üyeyi Danıştay, bir üyeyi Askeri Yargıtay, bir üyeyi Askeri Yüksek İdare Mahkemesi genel kurullarınca kendi başkan ve üyeleri arasından her boş yer için gösterecekleri üçer aday içinden; en az ikisi hukukçu olmak üzere üç üyeyi Yükseköğretim Kurulunun kendi üyesi olmayan yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri arasından göstereceği üçer aday içinden; dört üyeyi üst kademe yöneticileri, serbest avukatlar, birinci sınıf hâkim ve savcılar ile en az beş yıl raportörlük yapmış Anayasa Mahkemesi raportörleri arasından seçer.”

Yani 17 üyesinin 14’ünü Cumhurbaşkanı seçmiş bu kurumun.

13 Ocak

Hava yavaş yavaş serinliyor. Doğan Abi’ye göre daha yeni başlıyor buraların kışı. Ilık hâlâ bana göre. İnce ince bir yağmur var, sürekli yağan ve süper. Sahiden süper. Memleket kuraklıktan kırılıyor, biliyorum ama burada sanki olmaz bu yıl artık sorun. Geçen yılki gibi şar diye inen ve her köşeyi sele boğan bir yağmur olmadı, hiç. Aksine. Toprak doya doya alıyor yağmuru, eminim. Vasıf şunu bir öğrensek dedi. Meteorolojiyi aramak gerek, herhalde. Hastanenin eski binasının hemen yanı. Uğrarız belki.

Dün veynir yapmak üzere 200 g kadar ay çekirdeği içini suya koymuştum. Evde olanlar, yani Refika’nın bana yolladıkları, hep Bi Nevi imalatı ve onlar sıklıkla kaju kullanıyorlar. Gerçi çok da güzel işliyorlar, haklarını yememek gerek, ama kaju zaten güzel malzeme. Çiğden bulup, suda bırakıp, rondo’da ya da blender, çekince, öyle hızla ve öyle güzel kremalaşıyor ki! Onu fermente etmek imkânına da uyandıysan, değme keyfine. Ama kaju pahalı. Bademle yapılabilecekler de var, kabuğu bu kadar el almasa cevizle de, ama aralarında kaju kadar güzel şekil alan bir tek ay çekirdeği var, benim tecrübeme göre. Elbette muazzam blender’lardan varsa elde, hepsi her şey olur ama benim evde bildiğin muzlu süt yapmaya yarar blender olduğu için ve zaten hafif tanecikli kalacağını bildiğimden kaju bile kullansam, ben bademe girmedim, ay çekirdeklerini suya bastım.

Kimi reçete üç dört saat diyor, kimi bir gece demeyi tercih ediyor. Ben bir gece, ama dolapta şıkkını seçtim. Hani ev çok sıcak falan değil, her şey mayalanıvermiyor durduğu yerde ama, olsun. Bir kavanoza koyduğum ay çekirdeklerini tepeleme suyla, bir gece buzdolabında beklettim.

Bu sabah süzdüm. İki paket probiyotik ve 100 ml su ile blender’da çektim. Blender’ın kapağı üstünde, öylece bıraktım. Belki sobaya yakın bir yere mi bırakmalıydım? Sıcak sayılmaz ortalık pek ki mayalansın…

Serkan’ın Instagram paylaşımı, tam da pazar için inmeyi konuşurken Vasıf’la, düştü önüme. “Aaa” dedim. “Ararız” dedi Vasıf. Otobüste aramaya karar verdi ama. Onun telefonu, servis sağlayıcıdan mı, yoksa telefonun kendisi sebebiyle mi, bilinmez, çekmiyor. Ben aradım, Vasıf’a verdim. Bu defa da “ses gelmiyor” diye söylendi. Ben aldım, duyuluyor mu diye bağırma noktasında bir Serkan’la duyuluyoru idrak edip, konuştuk. Sevgilisinin peşine dün gece atlayıp gelmiş. Biz Cunda’ya giderken onlar Cunda’dan Ayvalık’a, Arif’e geçiyor olacaklar ve fakat dedik, üç gibi haberleşiriz.

Harika.

Yolda Vasıf acıktığını hatırladı, “nerede yiyeceğiz?” dedi. Köşede küçük bir işletme var, yeni. Adını bile bilmiyorum, açık mıdır hiç bilemedim. “Deneyelim mi?” diye sordum Vasıf’a, “deneyelim” dedi. Cunda ıslak ve soğuk. Pazar küçücük. Bizim enginarcı çocuk, Sevil Hanım’ın demesine göre Gömeçli, yine yok. Perşembe günü de boştu tezgâhının yeri, bugün de yok. Merak ettim. Alışverişi yaptık, çıra aldık, biraz su teresi ve biraz da minik karnabaharlardan ve kafamızı çevirdik gitmeye niyet ettiğimiz işletmeye ki, kapalı. Tek bir ışık bile yok içeride. “Hadi” dedim, “Ayna’ya.” “Sen bunu daha önceden planlamıştın, di mi?” dedi tabii Vasıf, cevaben. Hayır. Hatta aç bile değildim. Demedim.

Ayna’da tezgâh kalktı, onun yerine uzun bir masa geldi. İyi de oldu. Sosyal oturulan, herkesin bir ucuna ilişebileceği ama aynı zamanda büyük grupları da ağırlayabilecek bir düzen. Bir başka hanımla paylaştık masayı. Fava ve otlu bir pilav vardı ki pek iyi geldi. Yanına bir bardak beyaz şarap istedim, Vasıf da su. Didişe, güle, dura ama birlikte yedik yemeğimizi. Benim telefonun komik numaralarını Ayna’ya uyarlamayı denedik. Öyle kolay değilmiş. Evde olmuştu oysa.

Saat 2.30 gibiydi kalktık, atladık minibüse Yurtiçi’nde indik. Oradan paketleri çantalara bölüştürüp —hatta Vasıf’a gelen bir taneyi açıp, içinden seçip, kalanını yeniden paketleyip yollayarak— döndük arka sokaklarından Sakarya’nın, çarşıya doğru yürüdük. Serkan, sevgilisi Eda ve Arif’le Kraft’ta buluştuk. Beraberlerinde Harvard’dan genç bir grup da öğrenci. Eda onların mihmandarlığını yapıyormuş, azı Mola’da, önemli bir kısmı Ayışığı Manastırı’nda konaklayarak iki haftalık bir atölye sürüyorlarmış. Arif de parçası. Bugün onlara bir konuşma yapmış. Eda’yı doğru düzgün duyamadık bile, Serkan ve Arif’le de evde olduğumuzdan daha zor bir muhabbet sürdük. Hem geniş bir mekân, hem tanışan ama tam da tanışmayanların ortasında, hem de bir ıslak cumartesi akşamüstüsünün aydınlığında… Yine de güzeldi. Serkan Mardin’e gidecek. Gitmişken Hasankeyf’e ve ötesine de niyet ettiğini anlattı. Ben endişeli varlık, OHAL’de nasıl işler bilemedim. Gerçi Bienal vilayetin de desteğini alıyor ki yapılabiliyor, kolay değil sanki başka türlüsü. Dolayısıyla gider herhalde. Arif çok daha zor yerlere, çok daha karışık zamanlarda girmiş çıkmış biri. Onun tecrübesinin boyutunu dahi tahayyül mümkün değil benim için. Bakışından sezdim, niye endişelendiğimi sorar gibiydi. Gazetecilerde bulunacak cinste bir beceri de içeriyor onunki sanki, her yere girebilme, her şeyi koklayabilme, anlamak için bakarken korkmamayı becerebilme… Belki Serkan da böyledir. Böyle midir? Konuşurken ama, dedim.

Çıktık, onlar Cunda yönüne gitmek üzere araçlarına, biz eve gitmek üzere Gökhan’la buluşmaya ayrıldık.

14 Ocak

Sabah üçte uyandım. O saatte niye uyanır insan, tuvaleti gelmiştir büyük ihtimalle. Benim gelmişti. Kalkmaya niyet ettim ve ı-ığh. Mümkün değil. Acı içinde kaldım önce yatakta, sonra dönerek şekil almaya çalıştım… Mümkün değil. Dört ayak pozisyonuna geçmem minimum on beş dakikamı aldı. Daha fazla değilse. Vasıf uyandı bu arada, ne oluyor diye, anlatsam bir türlü, anlatmasam başka. İnsan böyle zamanda vücuduyla konuşmaktan, nereye ne yapsam diye pazarlık etmekten, başkasıyla, en yakını dahil, konuşamaz oluyor. Aklıma Refika’nın doğumu geldi. O günden tek fark nefes alıp vermeyi bilmem. O kadar. O gün de Vasıf’ın beni çaresizlik içinde seyretmekten başka yapabileceği yoktu, bu sabah da öyle.

Bir saat sürdü diklenebilmem. Tuvaletimi ayakta yaptım. Oturmaya cesaret edemedim. Bir saate yakın da aşağıya inebilmem aldı. Saat 5.20’de matı sermiş, bacaklarımı vücuduma 45 derece kırarak tabureye yerleştirmiş yatıyordum yerde. Siyatik değil. Bu kesin. Onun acısına aşinayım. Bu bildiğin tutulma. Fena bir tanesi, ama tutulma. O kadar. Geliyorum diyordu zaten. Duymayı bilmedim. Bundan sonra azar işiten çocuk gibi, kaderime boyun eğerek ve onun bana dikte ettiği düzene itaat ederek ilerleyeceğim. Geçecek nasılsa.

Ama nasıl fena!

Vasıf Gökhan’ı aradı, önce bir iğneci diye. Sonra, bir saat daha geçip ben biraz daha konuşabilir hâle geldiğimde, yani vücutla pazarlık hafifleyip Vasıf’la pazarlık edebilir hâle gelince ben, ilaçla çözmek üzere, eczane diye. Yazık, onun da sabah nöbetleri var, kapı kapı dolaşacağı ve kaloriferini yakacağı evleri, apartmanları. ‘Onları bırak da bana gel’lik bir durum dahi olsa, diyemem. Yine de ben bir konuştum telefonu alıp, yetişebildiğin kadar çabuk diye rica bile ettim. Acıyor zira. Hapşıracağım diye ödüm patlıyor. Malum, sabah. Hapşırırım ben.

Gökhan saat dokuzu biraz geçiyordu, geldi. Bu arada ben de yerden kendimi sırtını desteklediğim kanepeye almıştım artık.

Bu biraz zaman alacak.

Sabah okumayı becerebildiğim ilk gazete ve ilk haber elbette CHP İstanbul il başkanı seçimlerine dair oldu. Canan Kaftancıoğlu kazanmış, hem de burun ucuyla. Önemli elbette, bir kadın il başkanı. Üstelik İstanbul gibi bir ilin. 72 doğumluymuş. Gencecik. ‘Kimdir’ine bir kızını, bir de dört ayaklı oğlu diye sahiplenilmiş bir köpeği kaydetmiş. Genç, kadın, anne ve bir de köpeğini eklemiş ya ‘kimdir’ine, Albinoni’nin Adagio’su gibi dokundu bir yerlerime, durduk yerde ağlama tuttu.

Durduk yer değil elbette, çaresizliğimiz derin düğüm boğazlarda. Sürekli ağlamıyor oluşumuz saçma. Ama yani hırsımdan ağladığımı düşünüyorum, biraz da. Zira tanımam etmem, hatta CHP deyince de biraz mesafe koymak zeki olan kanaatimce. Yine de yolu apaçık olsun Kaftancıoğlu’nun. Genç bir kadın ve bir anne her şeyden önce. Ne olsa fark getirecektir, elimizde avcumuzda var olan/kalmış her neyse.

Hangi sırrı saklaması, hangi gerçeği yok sayması gerektiğini takipten yorulmuşlara özgü bence bu her dananın altında bir buzağı arama hâli. Tabii, ya yarın o mahkeme kararı tersine döndürülürse, değil mi? Ya yarın, devletin tepesindekilerden biri tanımamazlık ederse adaletin verdiği bu kararı? Kim bilebilir ki? Yani, hangimiz bu işleyişin sırlarına hâkimiz ki?

Di mi?

Ayşe Düzkan güzel yazmış. Hele “beğenmediğimiz, baskıcı bulduğumuz her şeye faşist damgasını vuruverdiğimizde gerçek faşistlerin suçunu hafifletiyoruz.” diyor ki, çok güzel.

Akşamüstü ayaklanabildiğimi sezdiğim ilk anda kalktım ve blender’daki karışımı iki küçük kavanoza böldüm. Blender’ı kaidesinden almak da onu eğip içindekileri boşaltmak da bir hayli uzun sürdü zira muazzam pazarlık ediyor vücudum, öyle değil de böyle yap diye. Tık tık işleyemedim, hızla. Neyse. İkisine de limon suyu ve biraz tuz ekledim, birini dolaba kaldırırken, diğerine epey bir sarımsak tozu, az biberiye ve az da karabiber kattım. İyice karıştırdım ve kestiğim tülbentle döşediğim bir kalıbın içine tamamını boşalttım. Kalıbın sadece kenarları var, altı yok. Üzerine bir tabak daha koyup, tabağın da üzerine ağırlık diye mermer bir et dövme tokmağı koydum. Bu hâliyle yarına kadar bekleyecek.

Bu da dursun tabii burada, zira yaşadığımız bir savaş düzeni. Ha hafriyat kamyonunun altında kalmışız, ha kömür madeninin dibinde ölmüşüz, ha aylarca, yıllarca beklediğimiz koğuşlardan kendimizi savunmak için bile çıkartılmamışız… Bunlar sistemin gözünde tali hasar, ya da İngilizcesiyle koyalım adını: collateral damage.

Hayır, Schwarzenegger’in filminden bahsetmiyorum.

“Çünkü onun bir anlamı, ritüeli vardır. Boşa içilmez likör. Mutlaka bir şey kutlanacaktır. Likör kadehi mutlaka bir şey için kalkar. Sözde, nişanda, doğumda, gözaydına gelenlere likör ikram edilmeden olmaz. Bunu dışında Diyarbakır’da kadın kadına oturmalarda ya da ailece gezmelerde içki sofrası yoksa yemekten sonra kahve ve likör ikram edilirdi. Şişe şişe içilen bir şey değildir. Minicik kadehlerde içilir. Yüksük kadardır. Kafaları çekelim içkisi değildir, ana keyif katan bir şeydir. Babam öldüğü sene annem likör kurmadı. Yasta hastalıkta içilmezdi likör.

Keyfi, iyi dilekleri ve mutluluğu temsil eder. Bu toprağın kültürlerinden biridir likör. Yaklaşık 30 sene sonra bir Diyarbakırlıya likör ikram ettim ‘hayatımda ilk kez içiyorum’ dedi. Çok şaşırdım. Bu da neyi gösteriyor komşuluk ilişkilerindeki sosyal ve kültürel etkileşimin bitmesiyle yoksun kalan bir nesil bu zenginliklerden. Tatlardan kültürden paylaşımdan etkileşimden mahrum hâle getirildi insanlar. Likör içkinin dışında değerlendirilmesi gereken derin ve bir bütüne ait bir kültür. Likörün sınıfı da cinsiyeti de yoktur. Zengin fakir, kadın erkek herkesin evinde olabilir. Evinde meyvesi çiçeği olan herkes yapabilir.” diyen Silva Hanım içimi hem ılık etti hem de fena ıssız. Sözüne uyup kahvemin yanında içerken likörlerinden birini dinleyecek radyo programım da var ve fakat şimdi değil. Bel böyle, bünye bunca ilaçla doluyken değil.

15 Ocak

Dün kas gevşetici ve ağrı kesici yüklemesi yaptık. Ben de biraz stretch’le takviyelemeye çalıştım belimi, ama zor. Sol taraf gibi görünüyorsa da ilk bakışta, neredeyse kuyruk sokumu. Ortadan tutuğum yani. Kolumun altında laptop’la yürüyemiyorum mesela, dengeyi bozuyor. Kayınvalidemle beraber Sirkeci’den, Kültür Bakanlığı dükkânından bir baston aldıydık fi tarihinde Vasıf’a. Onu kullanayım dedim; ne sağda ne de solda beğenmedi bünye, önümde ve ortada istedi. Yine de sabah biraz daha iyi kalktım. Yatağın sağında yatıyorum ben ve hâliyle sağıma dönerek kalkmam gerek. Bu sabah denedim, olmadı. Vasıf’ın tarafa doğru yuvarlanıp, yani solumun üstünden kaldırabildim kendimi. Yine diklemek belimi bir on dakikamı aldı.

Vasıf yakmış sobayı, yıllardır yapamayacağını iddia ettiği kahveyi de yapmış. Güzel şey. Azıcık turladım yemek masasının etrafında, çalışmaya başlasın bünye diye. Aklıma Ayla geldi, otururken sonra. Neden anneannem değil de Ayla, acaba? Her iki kadını da vücutlarıyla ve vücutlarının onlara çektiği sınırla mücadele ederken seyrettim, ama Ayla geldi aklıma. Neden acaba?

Kahvaltıdan sonra bir merak açtım veynirimi, Boursin benzeri bir kıvam ve lezzet arıyorum.

Tülbendini yıkadım, kuruttum, veyniri biraz daha tuz ve karabiberle kapladım, az ama ve yeniden tülbende sarıp dolaba kaldırdım nemini kaybetsin biraz daha diye. Sonra biraz daha stretch yaptım. İlaçlar işe yarıyor. Vücut her ne kadar pazarlık etmeye devam etse de benimle, benim isteklerimi yerine getirmeye daha yatkın, niyetlerime daha uyumlu.

Sis, tüylü kardeşim, bir ateşe aşık, bir de güneşe.

Vasıf’la biraz yürüyelim dedik, üç gibi. Ben pantolon giyebilecek hâlde değilim. Üzerimde kalın bir sweatshirt malzemesi elbise ve benim iki katım bir kazak var. Onların üzerine en kalın ceketimi giydim, ayağıma da beni hayvan pazarlarından balık hâllerine, karda kışta mantar peşinde ormana taşımış, hayatta aldığıma bu kadar memnun olduğum bir ikinci ‘şey’in daha olmadığı çizmelerimi… Çıktık. Vasıf operasyon sonrası biraz yavaş yürümeyi tercih ediyor. Ben de öyle yürümeye başladım şimdi. Şahane. Yine de bir kırk kırk beş dakika turladık, aşağıya doğru. Hatta ayağımdaki çizmelerin keyfiyle bir ara çamura da girdik ve ben kaptırdım kendimi, kayınca ayağım vücut hemen itiraz etti. Yavaşladım yine. Ama iyi geldi.

Döndük eve, genellikle akşamüstleri yaptığım üzere, Medyascope’a göz attım. Levent Gültekin’le konuşmuş Ruşen Çakır.

"R.T. Erdoğan bir Erol Taş, karşısına Ediz Hun çıkartılabilir mi, hayır. Kadir İnanır gerekir.” demeye getiriyor Levent Gültekin, çarpıtmadan ama kısaltarak alıntılayacak olursam…

Ve anlaşılacağı üzere, Abdullah Gül’ün bir Kadir İnanır olmadığını söylüyor.

16 Ocak

Bahçede dünyanın sonunu bekliyorum” diye yazmış Metin Münir.

“Adalet arzusu, insanın mutluluk için duyduğu ebedi arzudur. O, insanın yalıtılmış bir şekilde, yani yalnız başına bulamayacağı, bu nedenle bir toplum içinde aradığı bir mutluluktur. Yani adalet, toplumsal mutluluktur.” diyor, Hans Kelsen.

Erdoğan Aydın da “Bizde hukuk yasa ile özdeşleştirilir, oysa hukuk, yasadan farklı olarak, vatandaş kabul edilen insanın, hakları tanınan insanın, karşısında devletin alanının daralmasıdır. Yani bir yerde hukuktan söz ediyorsak, orada insan artık kul değildir, tebaa değildir, yurttaştır yani vatandaştır. Eğer bir yerde hukuktan söz ediyorsak orada devlet veya devletin tepesindekiler, istediklerini yapamazlar, hukukla bağlıdırlar, her şeyleri şeffaf ve denetime açıktır, onların asıl fonksiyonu halkın güvenliğini sağlamaktır.” diyor.

Tam bunları düşünürken, Çiğdem Toker’in makalesi düştü önüme. Adalet mülkün değil, devletin temelidir.

Geçen hafta gelen greyfurt, bergamot ve pomelo’ları bugün artık bir şekle sokmam şart. Hazır başka iş de yapamıyorum zaten, aldım iri emaye leğenleri kucağıma ve başladım soymaya. Geçen haftadan beri okuyup duruyorum, beyazın ne kadar kısmı pith denilen o tüylü ve yumuşak kısım, ne kadarı kabuğun kendisi diye. Portakalda biraz daha kolaydı, greyfurt da keza. Bergamotun zaten kabuğu var, pith yok gibi, incecik ayrılıyor ama pomelo! Mümkün değil, emin olamıyorum. Çok alınca şeffaf bir sarı kabuk kalıyor, az alınca ikna değilim, derken… durdukça kabuğun iç beyaz kısmının bir bölgesinde hayal meyal bir pembelik göründü bana. Artık çok bakmaktan mı demedim, onları aldım ama, içinde biraz beyaz kaldı kabukların böylece. Artık, dursun burada bu tecrübe.

Elimden geldiğince uzun çubuklar çıkartacağım biçimde soydum. Uzun uzun da dilimledim akabinde. İster olduğu gibi tutarım ister çikolata kaplarım, bundan sonra seçenek çok. Ama asıl önemli olan o herkesin üç ila beş kez kaynar suya soka çıkarta kurtulduğu acının ne kadarından kurtulmak istediğimi hesaplayabilmekte. İlk suyu koydum, büyük ama sığ olan kazanda. Kaynadı. İçine pomelo’larla greyfurtları karışık attım.

Suya kabukları katar katmaz suyun ısısı düşüyor ve hâliyle yeniden kaynamasını beklemek gerek; bekledim. Uzun sürmedi. Kaynar halde bir dakika tuttum, tutmadım, hemen lavaboya alıp kabukları süzdüm. Sapsarı bir su çıktı ve lavaboya yapışan cinsten. İçim gitti, yağı böyle kaybettik bile! İkinci bir su hazırladım, aynı işlemi tekrar ettim. Yine süzdüm, hâlâ biraz sarı var suda ve hâlâ yapışıyor kıyısına lavabonun, dedim bir üçüncüyü hayatta kaynatmam. Bu kadar yeter. Zaten rengi ruhu gitti kabukların, solgun ve ölgün göründüler gözüme. Şerbetine giriştim. On greyfurt ve bir pomelo’nun kabukları için 1,5 litre su ve 700 g şeker kullandım. Şeker erir erimez ben kabukları içine attım, altını kısıkta tutarak kaynamaya bıraktım.

Kırk beş dakika sürdü. Çok değil. Zaten kabukların rengi parlıyor. Vakti öyle anlıyor insan. İyi bir portakal reçelinden daha da diri ve daha da parlak olduğunda, kabukların duruşu; yani o haşlanmış hâllerinin renksizliği canlı bir renkle ve yumuşaklığı hayret verici bir dirilikle yer değiştirdiğinde, aldım ateşten, altına emaye leğen yerleştirdiğim ızgaraya, fazla şerbetinden süzülmeye bıraktım.

Yarım saat sürmedi serinlemesi ve süzülmesi. Bir tepsiye 250 g şeker döktüm, teker teker her bir kabuk çubuğunu şekere buladım ve yine altlarına akacak dökülecekleri tutsun diye tepsi ve tabak koyduğum ızgaralara yerleştirdim. Bu şekilde en az yirmi dört saat geçirecekler, kuruyacaklar.

Sonra döndüm, uzun çubuklar çıkartamayacağım için ayırdığım greyfurt şapkalarına ve bergamotlara. Şapka dediğim, hani portakalı soyarken, tepesinde bir kısmı portakalın ekvatoruna paralel keser, çıkartırız, kuzey kutbu ya da şemsiye gibi… onlar. Greyfurt şapkalarını ikiye kestim. Hazırlar. Bergamotların kabuğu incecik. Onları da yine portakal soyar gibi soydum ama dilimlemedim. Her ne kadar miniklerse de, o takozlar bana tadilat deyip kapanıp bir daha açılmayan Konak pastanesinin portakallarını hatırlattı. Yapışmasın diye yarı şeffaf bir kâğıda koyarak paketledikleri incirleri, portakalları ve kirazları vardı, onlardan sonra kimse kaldı mı acaba? Benim mahallemin pastanesi, elbette. Hepimizin sabahları poğaça, açma, öğle tatilinde çıkabilenlerin arada pasta da aldıkları, cuma günleri, okul çıkışı acıbademini yakalamak için acele ettiğim ve en önemlisi, ilk stollen’imi yaparken meyve şekerlemelerini neye kullanabileceğime uyanıp heyecanla koştuğum, tarihimin uzun bir döneminin tanığı, bir pastaneydi. Flamingo, Markiz, Stella ve Tura; aynı Konak gibi, yoklar. Burç, Pelit ve Divan’sa hiç aynı değiller artık. Bir gün onları da yazmalı, tek tek. Ama Konak, bugün. O takozlar ve o yarım şapkaları ilk grup gibi, iki kez kaynatıp suda, süzdüm ve sonra da ilk şekerlemeden kalan şerbete bıraktım. Otuz dakika belki, hemen renkleri ve biçimleri beklediğim hâli aldı. Yarım saat süzülmeye ve soğumaya bıraktım yine ve ardından yine şekere buladım. Ama bu kez elimi korkak tutmadan, kalın bir şekerle kaplanmasına müsaade ederek. Konak elbette, pırıl pırıl, neredeyse cam gibi tutardı şekerlemelerini ama benimkilerin ömrü biraz daha uzun olmak zorunda. Bu kadar şekerlemeyi ne yapacağımı dahi bilmiyorum henüz.

17 Ocak

Demirtaş’ın kampanyası “Bir Cumhurbaşkanı düşünün bağlamadan başka bir şey çalmıyor”du, Kaftancıoğlu da bu sabah, kocasından bahseder ve domuz kemikli tweet’e dair konuşurken, “yemesine izin vermeyeceğim tek şey kul hakkıdır” dedi. Sis’le birlikte oturduk, öyle dinledim. İyi de geldi. Sükunetini yitirmesin, dilerim. Yine de aşması gereken çok şey var. Mesela Ermeni meselesinde kıvırarak değişim biraz zor. Yani o yürüyüşün adı bu, demek yeter mi? O yürüyüşe o başlığa ikna olmadan katılmadık ki hiçbirimiz! Yani, dik durmak kolay değil. Yeni toparlıyor belim, tutukluk nedir biliyorum. Ama muazzam bir pazarlık yürütmen gerekse de bünyeyle, stretch üzerine stretch yapsan ve yine de yetmiyor görünüp belini hissetsen de, dik durmadan mânâlı herhangi bir şeyin savunusuna girmek kabil değil. Dilerim buna hızla uyansın Kaftancıoğlu da.

Epey ilham veren bir terim adalet de, hukuk da.

Adalet, mesela, sadece adil olma durumu değil. Bir bakanlığın adı da değil. 1961–1980 yılları arasında faaliyet yürütmüş, muhafazakâr ve liberal görüşte, merkez sağ pozisyonda bir Türk siyasi partisinin adı mesela. 2012’de kurulmuş (hâlâ varlar mı acaba) Adaletçi Kurtuluş Partisi ile Hak ve Adalet Partisi’nin; 2014’de kurulmuş Millet ve Adalet Partisi’nin adlarında da var. Adalet, milliyetçi, hatta Türkçü yani türcü, ırkçı diye niteleyeceğim bir parti olan Milliyetçi Hareket Partisi’nin programında bile yer alıyor; “İnsan hak ve hürriyetleri, hukukun üstünlüğü ve adalet gibi değerler, Türk Milliyetçiliği’nin ilk ve temel adımları ve Milliyetçi Hareket Partisinin temel referanslarıdır.” Adalet, AK ya da AKP nasıl okursanız okuyun, bugün Türkiye’de iktidarda olan partinin de adı. Yani hedeflerinden biri olmalı. Yetmiyor, Polonya’da muhafazakâr merkez sağ bir siyasi partinin adı da Hukuk ve Adalet. Mısır’da Müslüman Kardeşler Örgütü’nün (faaliyetleri 2014’de nihayete eren) siyasi kanadının adında da (Özgürlük ve Adalet) vardı, bugün suikasta uğrayan Kosovalı Sırp siyasetçi Oliver İvanović’in partisinin adında da (Özgürlük, Demokrasi ve Adalet) var.

Offf!

Bu kadar çok tekrar edildiğine göre özlem yüksek ama bir o kadar da içi boşalmış olmalı, bulmaya bu kadar çok seferber olan olduğuna göre.

Adalet benim için de özlem konusu. Siyasi bir mesele olarak değil, yönetsel bir yaklaşımla kavuşacağıma inandığım. Ama hep hukuk ve adaletin alakasız olduğunu düşünmüşümdür, bugünlerde tartışılanların kıyısında, birbirine karıştırıldığını düşündüğüm üzere kaydolsun günlüğe. Belki de tecrübem bu kadarla limitli ama niyesi, şöyle: Annem babam ayrılırlarken, mesela ben, hukukun konusuydum. Annem ve babam ayrı ayrı elbette, öldüklerinde, yine malları ve borçları ile ilişkim hukukun konusu oldu. Adaletin değil. Herkesin içilebilir suya erişim hakkı ya da her çocuğun iyi eğitime eşit bir erişim imkânı deyince, diğer yandan, adalet daha anlaşılır bir kavram oluyor benim açımdan. Hukukun sağlayabileceği konu olsa bu, HES’ler meselesi başka türlü konuşulurdu, bugün. Ve adaletin sağlanamadığı yerde, sanki, ahlaksızlık daha hızlı nüksediyor ve hatta ahlaksızlığı yapmanın haklılığı da. Hak ve hukuk daha iç içe. Yalan bir tanıklıkla bir çocuğu annesinden almaya kalkabilirsin ya da kalkınma diye bir parametreye koskoca bir kentin insanlarını kurban edebilirsin sermayeye ve aksi durumun hukuken kanıtlanması güçse, ki hemen hep böyle hukuk önünde, gerçekleri yazan bir gazeteci, sırf araştırmalarının neticesi dokunuyor diye bir parametre değerlisine, hırsızmış, katilmiş, yüz kızartıcı bir suçu varmış gibi hapse girebilir. Hak geçer ama hukuka uygun olur.

18 Ocak

Nasıl soğuk ve nasıl ıslak ortalık. Dün gece başladı Vasıf, ağaçlar diye. Fırtınaya dayanacak mı diye tasa ettiği iki ağacımız var, yaz sonu dikilmiş. Belim biraz daha iyi. Yine de Vasıf kalktı sabah. O yaktı sobayı, kahveyi de hazırladı. Öğleden sonra pazara inelim, inmeyelim diye geçiriyorum kafamdan. Hiç istemedim bu havada.

İndik, saat bir arabasıyla. Bu nasıl kalabalık. Murateli’nin de Mutlu’nun da tüm tayfaları, pazarın günü hem, hem de yağmur yağıyor, çalışmaları kabil değil, kasabaya iniyorlar besbelli. İndik, hep beraber. Vasıf “bu defa Paşa’da yiyelim” dedi, peki. Ama önce benim otobüs biletimi aldık, pazartesi İstanbul’a uçuyorum, İzmir üzerinden. Salı günü konuşmam, çarşamba günü de ne vakittir beklediğim bir buluşmam var. Neyse. Aldık biletimi, arada para çektim ATM’den. Döndük Paşa’ya girdik. Tıklım tıklım ama bize göre sadece ıspanak var. Kesmedi ikimizi de, çıktık. “Tık Mustafa’nın tarafta başka dükkânlar var, onlara bakalım” dedim Vasıf’a “ı-ığh” dedi, Şehir Kulübü’ne gittik, yine. Ben kereviz yedim, ılık yaprak sarma aldık ortaya, zeytinyağlı ve bir de patates kızartması istedik, “taze patatesten” dedi garson. Evet, lütfen. Gecikerek geldi, hâliyle. Yağ ısınacak vesaire, olsun. Çayımızı da içtik. Çıktık. Önce kuru temizlemeye uğradık. Vasıf’ın kazağını almaya. Mis gibi olmuş, “nerede kullanıyorsun bunu?” dedi kuru temizlemeci, gülerek. Sahiden leş olmuştu. Rengi değişmiş. Güldük karşılıklı. Mutlu’da oturduğumuzu öğrenince “bizim de zeytinliğimiz var” dedi. O sırada kardeşi girdi içeri. Biraz aile dedikodusu, biraz muhabbetin tadı. Gülümseyerek ayrıldık.

Pazara girerken güneş açtı. Tam ne güzel ışık derken bizim köyün zeytincisiyle karşılaştık. Pek içten bir selamlaşma yaşadık, Vasıf şaştı. Hava güzellemiş, adamın keyfi yerinde. Ne güzel oysa. Pazara hep girdiğimizin tersinden girmiş olduk. Hep sona kalan bir tezgâh vardır sevdiğim, ilk ona gelince, işime geldi. Tereleri ondan aldım. Karşısından da arapsaçı. Dolaştık biraz, enginarcı bu kez yerinde. “Ne oldu?” dedim, soğuk hava, hep su içinde eller, parmaklarda deri, et artık hep çatlamış. Kremleri konuştuk. Ağır iş. Gülen yüzle çalışıyor hep. ‘Geçmiş olsun’umuzu dedik. Oradan benim otçu amcaya vardık. Gülüyor beni görünce. Muhabbetimiz güzel. Dedim “bu hardal çok acı oldu”, “o acıdır ama” dedi. “Yok” dedim, “öyle böyle değil.” Ben bunu buharda yaptım, üzerine yağ koydum, yemesi zor oldu. Aldı otları, sattığının yarısını eleyerek ayıkladı, dibinden kesti, eli gibi olmuş çakısıyla dörde kesti, “bak böyle temizle”, diye. “Sonra su koy, bol su. Kaynasın”, dedi. “Tuz muz koyma, kapak kapama, kaynayan suya bunları at, altı yedi dakika bırak, iki çatalla al, tabağa koy, üzerine de zeytinyağı, öyle ye.” Peki. Gülümseştik, “peki ver” dedim bize, “iki kişilik.” Baktı, Vasıf’ı işaret etti, bu mu gibi. Başımı salladım. Topladı, seçti otlardan, attı yarısını yere, kalanın tepesindeki koyu yeşilleri de eliyle koparttı, bir demet yaptı, sepetime koydu.

Vasıf giderken, tam da tahmin ettiğim, gelmese dehşete düşeceğim şekilde, bu pazardan bizim bahçeye ne güzel kompost çıkar dedi. Çıkar sahiden. Ne yapmalı da toplamalı?

Dönüşü uzun yaptık, önce dolmuşa atladık, Vasıf Aras’ta indi, oradan alacakları toplamaya. Ben devam ettim Yurtiçi’ne. Sonra Avcılar Derneği kahvesinde buluştuk. Komik bir köpek ve ötüp duran paçalı bir horozun eşliğinde çayımızı içtik.

Son anda fark ettim, içi doldurulmuş bu kuşu. O vakte kadar kahvede kâğıt oynamayı kolaylaştıran tabela derneklerden sanıyordum, buranın adını aldığı derneği. Bir daha zor dururuz burada.

Otobüs geldi, gittiğimizden de kalabalık. Girişte Erkan’ın, otobüsün şoförü, yanında ayakta durabildim ancak. Vasıf bir adım daha koridora doğru. Madra dağının tepesini gördük, karlı. “Bu akşam yağar mı?” dedik. Soğuk, diye onayladık birbirimizi.

Yarın 19’u.

Biz İstanbul’da değiliz bu yıl.

“Hrant Dink’in vurulduğunu ilk annem aradı, haber verdi. Veysel’in dehşet bakışları altında okkalı iki sözcük döküldü dudaklarımdan. Ahizenin diğer ucundaki annem olmasa fark etmezdim bile belki, başka ne konuştum hatırlamıyorum çünkü. Ne ne zaman, ne nerede, ne nasıl… sordum mu? Bilmiyorum. Hatırlamıyorum. Öyle düştüm boşluğa. Kapattık.
Leyla aradı biraz sonra. ‘Evde misin?’ diye. Hayır, daha değil.
Kayınvalidem aradı ardından.
Bir dolu sms geldi. Yadırgıyor insan sms’le haberleşmeyi böyle zamanda. Hiçbirine cevap veremedim. Kimseye de telefon açıp tekrar edemedim.
Dükkânda durmak zor zira gelenler şuursuz. Ne olup bittiğinin idrakinde olmayanlara mal satıyoruz. Veysel’in de benim de ağzımızı bıçak açmıyor. Ben ağlarım zaten az konuşsam.
Tunç ve Leyla’yı evde beni bekler buldum. Çıktık, Agos’a gidelim diye. Arka sokak ama ne sağımızı biliyoruz ne solumuzu. Ayağımda beyaz, güvercin topuk ayakkabılar; annemin ayakkabısıymış ve ben küçükmüşüm daha gibi. Sağa sola çarpa çarpa bulduk yolumuzu. Minas’ın anne babasıyla burada mı tanışacaktık? Hakan’ı burada mı görecektim ben, onca zaman sonra? Kameralar Kerinçsiz’e soracaklarına sorumlu hissedip hissetmediğini ve sorgulayacaklarına bozuk para atanları mahkeme salonlarında; burada ağlayan kalabalıkları mı kaydedeceklerdi, Gülben’in bebeğini fotoğraflayan magazinciler edasıyla? Ve iki yıl önce Erivan Üniversitesi’nde, ‘1915’de öldürülen masum Ermenilerin anısına saygı duruşu’na davet ettiğinde bir delikanlı, kalkıp ‘Ermeni, Türk, bütün masumlar için saygı duruşu!’ diyen yalnız bir Hrant Dink’in ardından; birmişiz gibi ‘hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz’ mi diyecektik? ‘Faşizme karşı’ elbette ‘omuz omuza’ ama, en güzel ihtimalin habercisi, cesur bir adamı içi boşaltılmış, anlamı unutulmuş şablon sloganlarla mı uğurlayacaktık?
Hepimiz kardeşiz. Beğensek de beğenmesek de, Kerinçli’siyle Kerinçsiz’iyle…
Bir de ‘Hrant’ olabilseydik, keşke.
Akşam çorba yaptım, gazeteye götürdüm. Üç kişi, beş kişi. Kime ilaçsa, bilemedim. Bizde böyledir ama, konu komşu yemek götürür değil mi? İnsanlar kıyıda köşede ağlıyor. Kapının önü mum ve çiçek. Yukarı çıktım, hızla mutfağa bıraktım. Başkaları da getirmiştir sanmıştım. Bir benim tencere. Azıcık göründü gözüme, bir de tuhaf. Sibel’le karşılaştım çıkarken. Eve döndüm, aynı yoldan, kıyıda köşede ağlayanların arasından.
19 Ocak 2007, günlük”

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında). Alıntıların yazılışı kaynağında olduğu gibidir.}

Ayvalık, Defne Koryürek, Günlük, Mutluköy, peynirimsi, reçete, şekerleme, tarif