Günlük:
29 Aralık 2017–
4 Ocak 2018

29 Aralık

Bir kişinin aylık geçimi bin dokuz yüz seksen dokuz lira.
Dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı beş bin iki yüz otuz sekiz lira.
Dört kişilik bir ailenin açlık sınırı bin altı yüz sekiz lira.
Az önce asgari ücret açıklandı; bin altı yüz üç lira.

‘Karma’yı falan boş ver, örgütsüzlüğe, örgütlenmenin önünü kapatmış her bir kişiye en içten bir lanet okunmaz mı şimdi?

Yine de bereket olsun deyip kakuleli, safranlı bir ekmeğin hamuruna giriştim. Cadıysam eğer —ve bir kadın olarak elbette cadıyım— kötücül değilse de iyi kadar, gerektiğinde kötü büyüyü de pratik etmekten çekinmeyenlerden olma arzum var. Muhabbet dilemekten vazgeçmedim, hayır ama aralıkları sıklaşan bir düzende lanet okumaya başladım. Bu yeni. Yani, hastane civarında, trafik donmuş, yağmur sağanak ve yine de hastaneden çıktığı belli kadın ve çocuğa yol vermeyip de illa geçen ağır, devasa ve karanlık cipin sahibi adama mesela lanet okumayıp da ne yapmalı ki? Aynısından dilemek, ayıp mı? Sahiden karma falan umurumda değil, ama kimi lanetler var ki hazır değilim daha. Zor zira. Mesela çocuk tacizcisi ve mahkemece salınmış. Aynısını nasıl dilersin ki? Bir başka canla imtihan nasıl edilsin istersin ki? Öyle zamanlarda iyice derin düşünmek ve uygun laneti okumak gerekiyor hem suçlu olana hem de salanına. Kötücüllük mü bu? Yoksa cadılığın gereği mi? Neyse. Başladım işte. Cadıysak cadılığın hakkını vermek gerek, değil mi?

Yine de yıla iyi girelim, ağzımızın tadı, elimizin bereketi adına da dilediklerim var, iyi niyetleri de pratik etmekten vazgeçmeden kakuleli ve safranlı bir ekmek yoğurdum.

2 kilo una, 600 ml badem sütü, 300 gr şeker, epey bir safran, 10-12 kakule, 2-3 çimdik tuz, 200 gr hindistancevizi yağı ile 150 ml zeytinyağını karıştırıp dondurarak elde ettiğim 16 küp yağ parçası ve turunç, portakal, bergamot reçeli, ne varsa artık elde, onlardan süzüp çıkarttığım meyve şekerlemeleri…

Maya olarak hazır, paket mayayı kullandım. Üzerinde gerçi bir paket 500–1000 gr un için diyor ama ben, geçmiş tecrübelerime dayanarak, tamamı için bir paketten az kullanmayı tercih ettim. Yanlış yapmışım. İstanbul tecrübelerimde ev hep çok sıcaktı. Apartman ne de olsa. Hemen mayalanır, fazla katılırsa maya ve süre doğru hesaplanamazsa, lezzeti bozardı. Oysa burada ev o kadar sıcak değil artık. Mayalanma çok yavaş. Bu iyi bir şey tabii, ama tatlı bir hamur yoğururken o kadar da yavaş mayalanma istediğimi sanmıyorum, ta ki buzdolabına koyayım. Dolayısıyla bir daha yaparken bir paketten biraz daha fazla kullanmayı tercih edeceğim.

Badem sütünü ısıtarak şekeri içine kattım, erittim. Ardından safranları ekledim. Bunları sabah yaptım, öğleden sonra ikiye kadar da beklettim, kabaca dört saat yani. Buram buram safran kokan bir karışım oldu. Havana bir çimdik şekerle beraber tuzu, üzerine de kakuleleri, kabuklarından çıkartıp tohum hâlinde ekledim. Tokmakla ezdim. Mayayı kattım, birkaç kaşık da un ve üzerine safran kokan sütten kattım, karıştırdım. İlk maya olacak bu. Burada canlansın, gerisine katılacak.

Diğer tarafta, unumun geri kalanının üzerine donmuş yağlarımı döktüm. Az oda sıcaklığına gelmesini bekledim ve sonra, erimesine mahal vermeden, parmaklarımla una ufalaya ufalaya yedirdim. Ön mayam kabarıp, tüm yağ da una yedirildiğinde, sütü, mayayı una kattım ve bir hamur tuttum. Çok yumuşak bir hamur değil bu, ama tıknaz da sayılmaz. Dörde böldüm. Her birine dinlenecekleri biçimde şekil verip meyvelerimi doğramaya geçtim.

Meyveleri çeşitlendirmek kabil tabii. Ben turunçgillerden seçtim. Hem safran hem de kakule var bu hamurda. İncir ya da kiraz uymaz benim damağıma göre. Her şeyi hazır ettikten, yani meyveleri küçük küplere kesip dört parça hamura eşit pay ederek düzenimi oluşturduktan sonra, fırın kâğıtlarını kestim. Ekmek tepsilerimin/kalıplarımın içlerini hindistancevizi yağı ile yağladım, kâğıtladım ve hamurları bir saat kadar kabarmaya bıraktım. Bir saatin sonunda mermer tezgâhımı yine hindistancevizi yağı ile yağladım ve hamurlarımı teker teker açtım, içlerine girecek meyveleri kattım, katladım, çevirdim ve kalıplarına yerleştirdim. İki saat de böyle bıraktım kabarmaya. İki saatin tamamlanmasına yarım saat kala fırınımı yaktım, ısınsın diye. Ekmekleri attım içine ve 35–40 dakika sonra çıktılar, misler gibi kokarak.

Bunların biri yarın Ayna’ya, Ezgi ve annesine, biri Gözdemlere, otelde sabahları keyif etsinler diye, diğerleri bize, kahvaltıya ve hatta yılbaşı akşamına. Kapkaranlık bir yılı ışıkla karşılayalım niyetiyle. Cadılık böyle zamanda da işe yarasa keşke!

İyi büyülerin tuttuğu bir dünyada kötücüllüğe yer olur muydu hiç!

30 Aralık

Ruşen Çakır yılın son programını 2017 değerlendirmesine ayırmış ve başlığına “sürdürülebilir cesaret ihtiyacı” demiş. Herhangi bir konuda cesaret bulabilenlerden misiniz? Ben tümüyle kaybettim; yaptıklarıma, yapacaklarıma bir cesaretle değil ancak sorumlulukla ya da hayatta kalmamın başka yolu olmadığı idrakiyle girişebiliyorum. Hatta cesaretin çok abartıldığı kanaatindeyim. Benlik, ego, her ne dersek diyelim o en önem verdiğimiz iç sese, hani o var olduğunu göstermek, duyulmak için çırpınan varlığımıza cesaret demek, yapmamız gereken şeyler için bulunması gereken güce cesur demek, o gücü bulup harekete geçmişleri tarifte… Herhalde onu, o içerideki varlığı gaza getirmek için. Herhalde. Ben cesur falan değilim mesela. Mecburiyet hissettiğim şeyler var ama. Yapmasam utanç duyacağım.

En güzel dilek; “Müsaadesiz sevinçler yaşayacağımız günlerle dolu bir yıl olsun!

Bu sabah çıktık yine yola, pazara iniyoruz. Vasıf post-op’u ciddiye alıyor, merdiven dahi çıkarken seçici. Otobüste üst katta otururuz hep. Ben çıktım, o aşağıda kaldı. Bizim zeytinci takıldı hemen, “hanım cezaya mı bıraktı?” diye. Kah kah konuşurken konu zeytine ve yağa geldi elbette. Herkesin kendi yağı iyi, diğerleri kötü burada. Sahiden. En büyüğünden en küçüğüne tüm üreticinin standardı kendinden kurulu. Hayır, hepsi iyi değil. Çoğu kabul edilebilir, bir kısmı fena değil ve bazısı çok iyi. Tadarak ayrım bu elbette. Bizim eve sıkımhanesini bilmediğim, girmek istediğimde giremeyeceğim, sahiplerinin yüzüne bakıp aklımdan geçeni diyemeyeceğim zeytinyağı girmez. Lezzet bu kriterlerden sonraki kısım. Şanslıyım ki, lezzetini sıralamanın en üstlerinde bulduğum üreticilerin önemli kısmıyla tanışım. Bir kısmıyla tanış ötesi, dostum. Dolayısıyla bizim zeytinciye takıldım, sana bir yağ tattıralım, bak bu bölgeden de değil diye. Olmadı. Yaranamadım. Genel sıkıntı, diyorum ya, herkes en iyi yağın kendininki olduğuna ikna. Başka yağ tatmıyorlar dahi. “Sen nerede sıkıyorsun yağını?” diye sordum, yok zira sıkımhaneleri, biliyorum. “Tariş” dedi. Peki. Vasıf’la sözleştiler. Bir şişe tadacağız yağlarından.

Zeytin konusunda kavga ettiydim, hatırlamıyor beni, ta yıllar önce. Zeytin alıyorum tezgâhından. Yeşil. Dedi “eve götürünce ayçiçeği yağı koy üzerine.” Ben dedim “olur mu hiç, zeytinyağı koyarım.” Dedi, “olmaz, sabunlaşır.” Anladım, katkı var zeytinde. Kostik. Yüzlemeden anlatmak istedim anladığımı, dedim “yüz yıl önce de ayçiçeği yağında mı tutuluyordu zeytin?” “O zaman başkaydı” dedi. Hiçbir şeyden anlamayan kentli kadın olarak baktı bana, “ben dedemden ne gördüysem öyle yapıyorum, dedem de ayçiçeği yağı dökerdi üzerine” dedi. Dedim “deden de kostik kullanıyordu yani.” Nasıl kızdıydı bana.

Neyse. Hatırlamıyor beni. Ama benim yağım daha iyi diyor ya, peki. Öyle olsun bakalım.

İndik Ayvalık’ta. Önce kuru temizlemeye uğrayacağız. Kapıda süslü, bekliyor. Kızınınmış, Hande dedi galiba. Gülüştük, iyi yıllar diledik birbirimize. Oradan terziye gittik. Demişlerdi yeni yıla ancak diye ama baktık. Sahiden yeni yıla ancak. Bir iyi yıllar da orada diledik karşılıklı. Çıktık, dolmuşa bindik, Cunda’ya geçtik. Gözdemler dün gece vardılar, bu sabah bir kahve içeriz demiştik. Biz önden oturduk kahvaltıya. Ayna’da, bu defa. Limon confit ve biraz da kimchi, eşliğinde de safran ve kakuleli ekmek çıktı sepetten, Ezgi’ye ve annesine. Onlar da tabii hemen masalarını kurdular. Anne ve kardeşi, Ezgi ve hatta kahve niyetiyle gelen Nilgün Hanım, hani antikacı, köşedeki, oturdular. Biz bir yanda, onlar diğer, iyi yıllar diledik birbirimize.

Gözdem ve Duru ve Jeyan az gecikerek yetiştiler bize. Arazi konuştuk, yarın akşamı da biraz. Gamze odada kalmış. Birer kahve, bol dedikodu ve kahkaha. Ardından kumaş bakmaya geçtik arka sokağa. İki bacak örtüsü daha aldım, biri benden beklenmeyecek usulde pembeli hatta. Gül kurusu demek daha adil ama yine de beklenmedik bir seçimle. Sonra Mehmet’in kahveye uğradık. Hayırlı olsun deyip bir bereket dileği kahve aldık, eve götürmelik. Sonra da pazara girdik.

Yağmur yağıyor deli gibi. Yerler çamur. Herkes satma gayretinde, az biraz. Ne varsa artık. Eve girdik ve güzel burası. Sessiz her şeyden önce ve ne muazzam bir iltifat kulaklara! Eşyaları yerleştirdim. Örtüleri yan yana koydum, az keyfini sürelim önceliği onlara verip ve tabii, Vasıf sordu, “bunları keyif için mi aldın?” Evet. Bacak örtüsü keyif için alınır, değil mi? Hele evde başka varsa. Ama azı yok bunların. Yazın da kullandık, kışın da kullanıyoruz. Yan ev, üst kat, salon… Alçakgönüllü bir yerleşke değil evimiz. Kalabalık için hazırlanan bir yanı var. Paylaşmaya kıyamayacağın sayıda olmaz, bacak örtüsü de. Demedim tabii bunları Vasıf’a, zira bu niyetler daha görünür değiller.

Bir Ahmet Şık kolay olunmuyor. Rol model deniyor, değil mi? İşte! Çok güzel yazmış Sezin.

Öğleden sonra Gamze’yi de yanlarına katarak geldi Gözdemler. Oturduk, biraz sohbet ettik. Aşağıya, araziye bakmaya iniyorlar. Yağmur var. Vasıf çizmelerini çıkarttı. Biri Jeyan’a diğeri Gamze’ye niyetiyle.

31 Aralık

Yeni yıl hediyesi gibi geldi, denizler kampanyalarının donduğu bir zamanda, ne Slow Food’un ve ne de Greenpeace’in peşini artık tutmadığı bir zamanda, balığın basından hâlâ takibini yapanların olması, hediye değil de nedir ki?

Diyorum ya, cesaret nedir diye. 2010’du herhalde, ilk silah gördüğümde. Balıkçının —hem gırgır reisi olup hem de Deniz Ticaret Odası’nda sözü olanlardan— biri gösterdiydi, dikkat et kendine diye. Eve tehdit telefonu herhalde 2012’de geldi. Babama, kocama laf ettikleri yine o vakitler. Çiftlik balıkçılarından, şirketlerden 2 milyon dolar aldığım, bu işi para karşılığı yaptığım da yılların hikâyesi. Ama hiçbiri, 2016 Ağustos’unda, tam da tebliğ öncesi, denizler imamı ilan edilmemden zalim değildi herhalde. Cesaret mi, benim ve benimle birlikte başını bu yola koyanların güç aldıkları şey, yoksa yapmasak olmaz sorumluluğu mu? Benim için hep ikincisi oldu. Yapmasam olmaz; utançtan kahrolurum, bilip de konuşmazsam. Elim varıp da tutabileceksem, esirgemek olur mu?

Her neyse. Balık belli, yok. Bitti, bitiyor. Dünya biliyor, biz görmezden gelsek ne yazar zaten. Ancak büyük başkanlar, denizin ağaları vicdanlarını yok saymaktalar. Siyasiler oy için risk almaktan kaçınıyor ve bürokratlar da siyasilere rağmen yapabilecekleriyle sınırlı. Akademi desen, çok zorda. Lüfer üzerine mesela, bu denizin yıldızı, araştırma kaç tane ki? Çıkıp bir tanesi utanmadan “biz araştırdık, 19 cm’de ürüyor” diyebildiydi mesela 2012’de, Ankara’da, istişare görüşmelerinin göbeğinde. Araştırmadan. Konu üzerine tek satır yazmadan. Böyleleri de var üstelik! Bir küçük ölçekli balıkçı var ama… sesini çıkartacak alan bırakılmıyor ona. Dolayısıyla sahipsiz aslında deniz. STK’lar da yoksa, hiç kimsesi yok balığın. Bugünlerde STK’lar da yok. Kampanya yok. Takip eden yok. Yani Hürriyet kapağa taşıdı ya, öyle böyle değil yeri bu kâinatta. Sesi olmayan ve yok olana ses vermek, alan açmak, hele böylesine… Bir de video olarak paylaşmışlar sosyal ağlardan. Çok mutlu oldum, burada, ta Ayvalık’tan.

Tabii, büyük ağaları denizin geri durmamışlar:

Varsın, tüm güçleriyle üflesinler, hani hain kurt gibi masaldaki. Tarih yazıyor, kim kimdir. Hain kim, adı kazınıyor. Yok olan her canın bir bedeli var, benim lanet okumam gerekmiyor.

Akşam yemeğe Gözdemler geliyor ve ben etrafı biraz ışıltılı yapacak birkaç mum dahi almadan çıkmışım Ayvalık’tan, dün! Yani, zaten yılbaşı dediğin ne ki, yıl dönümü. Ben ağaç mağaç donatmasam, hediyeler vesaire almasam da bir başlangıç. Uğur niyetine. Niyet tutmak arzusuyla. Kutlamak, muhabbet etmek için. Ama az ışıltı da fena olmaz tabii. Parafinim ve ipim var, sahici yağlarım, esanslarım da. O hâlde, renk!

Sedir, biberiye ve greyfurt kullandım mumlarda. Galiba biraz daha yavaş doldurmalıydım. Bir kısmı içe doğru boşluk yaptı, yavaş soğutmalıymışım gibi görünüyor gözüme. Bir sonraki sefere artık. Akşama bir dolu mumum var ya, daha ne isterim!

Müziği Vasıf yaptı. Kahkahaları Gözdemler getirdi. Yemek de makul bir yemek oldu. Vegan, elbette. Bol tahıllı ekmeğine Zeynep’in ajvar sürdüm, fırında vegan sucuk yaptım, safran ekmeğe kaju krem peynir, zeytin ve Begüm’ün turşularla devam ettik. Klasik karides kokteyli yaptım, ama ekşi elma kullandım karides yerine ve mayonezimi aquafaba ile tuttum. Hiç de fena olmadı! Tarhunum da olsaydı, harika olurmuş. Ana yemek olarak kestane ve porcini (ayı mantarı) çorbası yaptım. Klasik tariften tavuk suyu ve tereyağı ve kremayı çıkartıp, yerine zeytinyağından öte hiçbir şey eklemeden ama Ararat’ı eksik tutmadan, hatta belki birkaç kaşık da ekstra ekleyerek. Oldu vallahi. Bu kadar zengin tutmadan da malzemeyi, yani krema, tereyağı vesaire katmadan da oluyor. Rezene ve chanterelle mantarlı risotto’yu ama biraz diri bırakmışız, Duru’yla dönüşümlü karıştırırken. Olsun. Son olarak da marul ve tere salatası yedik. Tatlı niyetine sakladığım stollen vardı, ama unuttum çıkartmayı! Veynir ve Didem’den kapıp getirdiğim ayva peltesi ile tamamladık geceyi. Az içmedik. Hakkını verdik yani, yeni bir başlangıcın. Saat 00.00’da Refika’ya bir fotoğraf yollamayı ihmal etmeden tabii.

Çok özledim kızımı.

1 Ocak

“Açık sırları saklayabilme becerisi, özel türden bir bilgiye ihtiyaç duyar: neyi bilmeyeceğini bilme becerisi.” demiş Ahmet Murat Aytaç. Sahiden, bu, en gıpta ettiğim beceri. Bende yok. Langadank en söylenmeyeceği söyleyenlerden olmanın faydası kime neye bilinmez, ancak Midas bana sır falan paylaşmazdı zaten, kesin bilgi.

Vasıf cin gibi. Döneniyor ortalıkta. Bense yorgunum, içkilerin etkisi. Uzun uzun oturmak, bol çay içmek ve okumak istiyorum. Vasıf dur, ne olur. Ama hayır. O tabii, içmedi. Post-op. Elbette. Hâliyle tepemde.

2 Ocak

Öğleni bahçede geçirdik Vasıf’la. Isırganlar, ebegümeciler her yerde. Toplamaya elimizde fincanlarımız dolusu çay, kucağımızda emaye tepsi, içinde makaslarla çıktık. Aslında ısırgan toplamalıymışız, her adımda daha güzelleri çıktı karşımıza, ama akşamüstü Ayşegüller gelecek, elimi oyalamasın istedim, topladıklarım. Börek yapacağım gerçi. Yine de ebegümeci olsun dedim. Onları topladık. Kimi daha çok küçük, kimi ısırganlarla dip dibe, iç içe. Dolu dolu topladık, sonra da biraz tere ve kişniş ayıkladık, kıyıya kaçmış olanlardan. Sürprizleri bahçenin, bitmiyor. Mantarlarımız bile var, köy göçüren çokça gerçi ama iyidir.

Gürol bahsetti, onların durağın hemen gerisindeki çamlık bölgede bir dolu çıntar toplanırmış. Benim tabii hemen kulaklar dikildi, çıntar varsa belki sonbahar chanterelle’i de vardır diye. Bu yağmurlar ve bu ılıman hâl çok güzel. Cumartesi yürüyüşe çıkalım diye niyet ettik Vasıf’la. Bulamasak hiçbir şey ne fark eder ki, hiç! Denemiş oluruz, içimizde soru olarak kalmaz. Yürümüşlük de bonusu.

Sömürü katman katman ve biz hâlâ illa yiyeceğiz! Nasıl bir iktidar meselesidir bu, nasıl bir işgalcilik ve hatta en kanlısından emperyalizm! Kök yesek hayattayız, oysa.

“Mesele çoğu bakımdan hayranlık uyandıran medeniyetin görmezden gelinemeyecek suçlarının anası esaretle hesaplaşmaktır artık. Türkiye toplumu ve diğer toplumlar için mesele medeniyetten esareti, kulluğu ayıklamaktır. Ne İslamcılar ne de Kemalistlerin medeniyetten anladıkları bu. Onlar muasır medeniyeti hedefliyorlar. Oysa kulluğu, dolayısıyla medenilik-gayrimedenilik ayıbını ortadan kaldırma perspektifine sahip olmayan bir medeniyet projesi yalana, ikiyüzlülüğe hizmet eder.” diyor Aydın Ördek. Medeniyet, demiş başlığa da, dediğin tek dişli canavar.

Peki, adını koyduğumuz ve bir canavar olduğunun idrakiyle karşı durma cümleleri kurmaya pek yatkın olduğumuz bu usul, nasıl oldu da bizi sardı? Yani özeneceğimiz işadamı tipi Rhodes mudur, mesela? Yoksa Zaharoff mudur? Yoksa saygın üniversitelerde kürsüleri, adlarına inşa olunmuş kütüphaneleri ve almak için yarışılası burslarıyla bu karakterler sadece öncül ama artık geçmişin adamları deyip, Zarrab gibilere mi bakmamız gerekiyor; medeniyetin parçası olmak için, tek dişli ya da değil. Ya da kurşun atan da kurşun yiyen de hesabıyla, Hakan Atilla, gönülsüz bir bürokrat da olsa bu düzende, büyük resmin saygın bir muhafızıdır denilip devlet arşivinde ayrıcalıklı bir kodla mı anılacak bundan böyle. Yani hazırım, uluslararası hesapların en pisten de pis olduğunu anlamaya ve katman katman sırların, bilmediklerimin karşısında söyleyeceklerimin hiçbir siyasi karşılığının bulun(a)mayacağına ama biz niye bu leş düzenin parçası olalım, biz niye başka bir düzen hayal etmeyelim dememek de kabil mi? Bu kadar kul mu olmak gerek, sormayacak kadar? Tamah etmeyen, paylaşan; kulluğu reddeden; eşitliğin ve asıl olan dengenin idrakiyle türcülüğünden de kurtulmuş bir kültür… medeniyetin gerçek kurucusu olmayacak mıdır?

Yoksa, Afrika’nın iliğini kemiğini sömürmüş Rhodes da Tanrı yolunda yaptı yaptıklarını, Zaharoff da bir dengeler adamıydı ve evet Zarrab da türünün tek örneği falan değil. Bu öyle bir yalan, öyle pis bir sistem ki, pislenmeden çıkmak için içinden önce reddetmeyi becerebilmek gerek.

Ayşegül ve Emre geldiler akşamüstü. Birer kokteyl içip yeni yılda iyi haberler dilemeye birbirimize, oturduk. İşveren Sergisi’nden, kızlarımızdan, İstanbul’dan, memleketten, evden, araziden, Yahşibey’den, hayır yemeklerinden bahsettik. Bergamot dinlendirdiğim bir cinle negroni yaptım, bir de safran martini. Veyniri ilk kez tattılar, Emre bayıldı. Akşamüstü giderlerken Mutlu da kapıdaydı artık. Ayşegül bir güzel fotoğrafımızı çekmiş, Instagram’dan yakaladım.

3 Ocak

İlan ettim, zira başka cadılar da vardır benim gibi, lanetin etiği üzerine düşünen ve kendince bir çizgi çizen. Vardır, değil mi? Yalnız olmadığıma eminim.

TRT’den aradılar. Bir kameraman yolluyorlar, denizler ve beş yıl nadas hususunda konuşmamı istediler. Olur dedim. Kampanyası olan bir STK olsa ya da özgür konuşabileceğine güvendiğim bir akademisyen… Ama kimse yok. Lüfer bebelerinin kilosu 120 lirayı gördü diye şikayetçi herkes. Acaba “120 lira hak ettiği değer mi?” diye bakan yok. Acaba “balık hiç yemesek, ne olur?” diyen yok. Elbette aynı şekilde, “neden yok?” diye çalışan da konuşmuyor. Mesela HES’lerin etkisi nedir, konuşabilecek tek akademisyen çıkar mı? İstanbul’un çöpünün denize atılmasına itirazını her fırsatta, “balık yok çünkü deniz pis” diye yüzümüze çarpan balıkçı ağalarının belediyeyle toplantı yapmışlığı var mı ya da? Hani, basit ve risksiz konu, “arıtmalar neden çalışmıyor?” diye. Var mı? Kimse yok. Herkes, gidebildiği yere kadar gitmesinden yana. Balıkçı avlayabildiğine avlayacak. Siyasi üzerine sıçratmadan geçip gitsin isteyecek. Hükümet büyüyebilecek, fizibilitesi yapılabilen, ölçülebilen ve her adımı faturalanabilen “çiftlik”e meyil edecek, gelişsin diye desteğini düzenleyecek…

Oysa sanki bir ara, 2012 gibi, bir ışık görünmüştü önümüzde, tünelin ucu, çıkışı gibi. Korumacılık da bir katmanıydı politikanın.

İndik Vasıf’la Ayvalık’a. Ben hale gittim, çekime, Vasıf kargoya gitti, paket teslim almaya. Yağmur, okulun cıngıl cangıl zili ve yağan ama duran ve tekrar yağan yağmur derken bir dört tekrar yapmamız gerekti. Olsun.

Elimin, dilimin döndüğünce anlattım, Karadeniz soğumadıkça, temiz olmadıkça suyu, bizler Boğazları birer Milli Park gibi görmedikçe ve Marmara’da avcılığı iyiden iyiye limitlemedikçe, koruma alanları oluşturup, o alanların korunma koşullarını garantilemedikçe, balık her an biraz daha az olacak; zira balıkçı ne bulsa avlıyor, bu av denetlenmiyor, denetime takılan az sayıdaki yasadışı durum da caydırıcı bir usulde cezalandırılmıyor. Yasa yapmak yetmez zira, denetimi ve cezayı kuvvetlendirmek de gerek. Ötesini hedeflemek de. Hadi, hiç dokunmayalım artık demeyeyim, ötesini konuşacaklar çıkar umuduyla ama beş yıllık bir nadas, yani dinlenmeye, kendini kuvvetlendirmeye bırakmak denizi yok olmaya belki bir çözüm olur. Bunu yapabilmek için de bir balıkçılık politikası hazırlamak gerek. 12 ay avlanma hakkı edinmiş, uluslararası sudan orkinos kotalarına kadar pek çok farklı düzende avcılık yapan ağalar bir yana, tüm balıkçıya ama irili ufaklı tüm ruhsatlı balıkçıya elini denizden çekecek adil ve sürdürülebilir desteği vermek gerek bu dönem boyunca. Beş yıl sonra kim döner denize, bilemem. Beş yıl yeter mi, ondan da emin değilim. Denizler bitti, tüm dünyada durum vahim. Olanı avlamak yerine kollamak, türlerin devam etmesini öncelikli sorumluluk saymak asıl olan olmalı. Yine de beş yıl, başlangıçtır. Bunları dedim.

Çekim sonrası buluştuk Vasıf’la. Bindik minibüsümüze Cunda’ya gittik. Yeşillerle dolu bir masa kurdurduk kendimize. Yavaş bir gün sonu yaptık. Sohbet ettik. Vasıf post-op’unu kırdı, çok çok ama çok seyreltilmiş bir rakıyla eşlik etti bana. Denize bakan lokantalarda yemek yemeye gelen, ama arabasını oturduğu yerle deniz arasına park edenleri izledik. Sanıyorum edinilmiş malı izlemek daha cazip, kimi toplumda. Yeni kapitalist, belki. Yine de enteresan tabii.

Zarrab, Atilla’nın başını yaktı görünüyor. Üzülesim yok, bu pis oyunda kim okka altına gitti dert edinmem kabil değil, asgari ücret bin altı yüz üç lira.

4 Ocak

“Biz Demirtaş’tan memnunuz. Ama Demirtaş’tan devlet memnun değil ve Demirtaş’ı hapiste tuttukça bir eş başkanı cezaevinde olan bir parti olarak HDP günlük işlerini teknik olarak yürütmekte zorluk çekiyor. HDP’nin işlerini sürdürmesi daima cezaevi yönetimlerinin gözetimine sokulmuş oluyor.

Demirtaş’ın da söylediği budur. Ne yazık ki, şartlar bizim onu oradan bir an önce çıkartmamıza el vermedi. Demirtaş da, bunun sorumluluğunu akılda tutarak, kendisinin bunun önünde bir engel olmayacağını, arzusunun partinin işlerinin görülmesi olduğunu ifade etti. Ona böyle demek düşerdi.”

Ertuğrul Kürkçü, Demirtaş’ın HDP genel başkanlığını bırakma kararına ilişkin, Ahval’e konuşmuş

Pazar var bugün, yine indik Vasıf’la. Önce Şehir Kulübü’ne uğradık. İyi yıllar dileyerek herkese. Oradan pazara yöneldik. Mehmet’le karşılaştık, “geçmiş olsun” diye seslenmesine uyanarak, yoksa geçer giderdik yanından öyle giyinmiş. Evet, yağıyor yağmur. Bolca hem de. Yavaş, usul usul. O yüzden iyi tabii.

Usulüm değil, geriye bakıp hesap yapmak. Tercihim saklamaya değenleri tutmak, onları ziyaret etmek. Baştan sona bakmak, envanter çıkartmak istemiyorum, gerekmesin hiç. Ama bu yıl adalet gelsin diliyorum, en çok. Barış tesis olsun insanların arasında, insanla tabiat arasında da. Ötekileştirmek ayıptan da ayıp olsun, kimse yeltenemesin. Çocuklar çocukluğunu bilsin, erişkinler de hakkını versinler yaşlarının. Geçen yıldan tutacaksam bir gün hatırlanacak, galiba bu eve Vasıf’la girdiğimiz gün olsun derim. Herkese de bu yıl niyet ettiklerinin gerçekleştiğini görmek nasip olsun dilerim, aşkla, muhabbetle ve adaletle.

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında). Alıntıların yazılışı kaynağında olduğu gibidir.}

balıkçılık, Defne Koryürek, deniz, Günlük, reçete, tarif, zeytin, zeytinyağı