Günlük:
28 Nisan–4 Mayıs 2017

28 Nisan

Bu kırlangıç sahiden bir başka! Kapıda nöbette sürekli serseri. Açılsın diye dört bakıyor. Hele açmaya gör, derhal dalıyor içeri. Başlıyor ötmeye, ta diğer uçtaki bir kornişin üstünden ya da lambanın, aşağıya girdiyse kayıtlardan birine tüneyip. Car car ötüyor. Kapı kapalıysa, giremezse bu defa da konuyor camına ya da ucu boşta kablosuna dışarı lambalarının, oturuyor ve ötüyor da ötüyor. Dahası, kapıyı açıp da çıkmanı kolluyor kerata. Bir geçişi var tepemden, az bıraksam dalacak sanki. Düşünüp duruyorum acaba onların mı ev, diye. Kimse yok içeride yuvalarını hatırlayan. Evin de kapıları yıllardır kapalı. İçeri alalım dedim Vasıf’a, saçmalama der gibi baktı. İyi de ya bu kırlangıcın bir bildiği varsa?

Yetmedi, Sis’in kumunu temizlerken bir de yavru kertenkele buldum. Sis bir merak, geldi yanına ama Allah’tan yabancı başka canlılara. Garibim, hayatının on bir, on iki yılını üçüncü katta bir apartman dairesinde geçirdi. Yapma deyince geri çekildi hemen. Aldım kutudan özenle dışarıya, taş duvara uzattım. Tutundu tutunmasına ama saatlerdir orada duruyor. Gitmiyor. Normal mi, makul mü beni aldı bir endişe.

İnsan yerleşirken kırlangıcın, kertenkelenin coğrafyasına nasıl bir düzen kurmalı ki üzmesin, yıpratmasın? Deterjanını organik seçmek yeter mi?

Bugün enginar kızartması niyetindeydim ama Engin hatırlattı bakla kabuklarını, yarın Cunda pazarından biraz daha bakla alıp, ikisini birlikte kızartacağım. O yüzden bugün arapsaçı ve ebegümecili börek günü! Haftanın her türlü arta kalanını böreğin yanına koyma günü. Çayla birlikte, hem de.

Köy yerinde uyumlu olma derdim var. Uyum, kelime olarak bile problemli gerçi. Her otobüse binişimizde biraz daha fazla tanışımız oluyor, her kapıyı çalanla bir daha muhabbet ediyoruz ama dışarlıklıyız, net bir biçimde. Vasıf Cuma’ya gidecek bir inanç sahibi olsaydı, uyum bu kadar oyalamazdı aklımı, bakışımı tabii. Dışarlıklıyız. Nokta. Belki benzemeyerek benzemek, var olan düzene intibak etmek, usullerde mutabık olmak da mümkündür. Yine de egosuna, birey duruşuna düşkün şehirliler için kolay iş değil. Bakalım.

Ve vay vay vay! Sanırım böreklerin efendisiyim! İçinde yok yok! Arapsaçı, ebegümeci, pancar yaprağı, asma yaprağı, dişlerce sarımsak ve taze nane! Kim demiş peynirsiz olmaz diye, geçenlerde sadece zeytinyağı ile yaptım Melek ve Sinan’a, inanmayan sorsun. Boş börek. Adı bu artık. Ve bir çırpıda bitti! Öyle güzeldi. Böreğin meselesi hamuru, içinde ne olduğuysa bonusudur ve böreğim katman kıyır, içindeki bu ot karışımı ise harikulade oldu! İftihar ettim kendimle.

Bu arada Arınç Metiner düellosu kanlı bitecek, bu “gönül dünyası” neyse, orada olup olmamak bayağı ciddi mesele galiba!

Vasıf delirmek üzere, kırlangıcın peşinden sövüp sayarak koşuyor. Öyle böyle değil. Pike yapıp şakıyan bir kırlangıç ve elini kolunu sallayarak onu kış kışlayan Vasıf… Kahkahadan kırılır gören olsa! Durumu Aslıhan’a anlattım, hemen adını koydu, Count Olaf!

“just look away, look away, look away
there’s nothing but horror and inconvenience on the way
ask any stable person ‘should I watch?’ and they will say
look away
look away,
look away”

29 Nisan

Bu sabah Medyascope’u izleyerek başladık. Ruşen Çakır’ın son günlerde kimlerle konuştuğuna bakarken Ümit Özdağ’a (Gaziantep, bağımsız) denk geldik. Herkesin ya futbol maçı hesabıyla yendik yenildik konuştuğu ya da durumu kabullenip 2019 koltuk senaryoları üretmeye giriştiği bir zamanda “evet de diyen hayır da diyen yüzde kaç olduğunu bilmiyor” deyip referandum sonucunu konuşmayı reddediyor ve ekliyor, “şimdiden sonra sadece Saray’ı değil, sadece AKP’yi değil YSK’yı da nasıl yeneceğimizi düşünmemiz gerekiyor.” Muhalefet kanadında daha net bir yol haritası ilan eden duymadım. Ardından Menderes Çınar’la olan röportajı da dinledik. O da AKP’nin artık bir siyasi parti olmadığı, bir örgüt olduğu ama parti olmadığı iddiasıyla Erdoğan’ın zaten Haziran sonrası başkanlık sisteminden başka seçeneği kalmadığını anlattı. Özetle.

Bugün Cunda günü, pazara iniyoruz. Yine otobüsten bir fotoğraf çektik ve Refika’ya yolladık. Günaydın. Sordu hemen “pazara mı?”, diye. Evet. Keşke burada olsan. Ama demedim. Vasıf hâlâ hasta.

Pazar hep olduğu gibi: şahane! Buranın olmayan mallar pahalı. Avokado mesela, bizim çok işimizi görüyor bu tuhaf meyve ve çok pahalı. Tanesi yedi lira! Bana ders verdi pazarcı, alanı az hem biliyorsun bunun mevsimi de değil şimdi diye. Fiyatına itirazımı kesti. Girit selesi diyorlar, kalamata zeytinleri selede tuzla işliyorlar. Bizim köyün zeytincisi “yeni bu” dedi. Biraz aldık. Muhabbet de ettik. Serhan’la karşılaştık. Torunun yaş gününe çiçek almış. Beraber turladık pazarı. Tatlı radika gelmiş, ondan aldık; bolca da tazecik bakla, Serhan’ın tavsiyesiyle. Hemen kıtır kıtır yemelik. Biraz kuzugöbeği. Daha ne olsun. Alışveriş sonrası oturduk birer kahve içtik, ben az bir kahvaltı ettim. Serhan erken ayrıldı yanımızdan, ama arkasında eşyalarını unuttu. Ayvalık’a inince haber edeceğiz, alacak.

Cunda’daki eczane harika. Kadınla ‘iyi ürün’ kavrayışımız tam tutuyor. Otuz yıl önceki bir güneş kremini hatırlattım da neler konuştuk! Bir krem verdi. Veganlara da uygun. Belki az biraz daha koruma şansım olur yüzümü. Bu lekeler yerleşti sanki!

Vasıf’a kütüphane gerek. Bir dolu dolap gelip geçiyor gönlünden, arada netleşiyor kararı sonra bakıyorum değişmiş fikri. Antikacılara bakalım dedi. İndik Ayvalık’a, eskici antikacı karışımı dükkânlar var, girdik teker teker. Kimi ta Avrupa’dan ithal mal getirecek kadar iddialı, ama o kadar. Emaye bir ekmek kutusuna 300 lira deyiverdi, benim ekmek kutusu olarak kullandığım bir ördek/tavuk tenceresine ise 150! Vasıf duymasın, 300’e Urfa’dan bakır leğen aldım, içinde seni yıkarım dedim, cümlenin ikinci yarısını içimden fakat.

Çok daha tutkulu, çok daha meraklı ve şüphesiz daha hakiki bir dükkânda Serhan’la buluştuk. Tulya’nın kulaklarını çınlattık ve iki birbirinden başka çay takımının dedikodusunu yaptık, pikniklik. Otobüsün saatine az kala bizi bir eskici bir de tamirci/döşemeci ile tanıştırdı. Ben iki koltuk beğendim. Bir de sepet. Sepeti almama Vasıf bile razı, ben sormadan çıktım fiyatını ama koltuklar çok güzel. İşe yarar değil, çok yararlar. Tamirini bir düşünüp konuşmalı hafta başı. Sonrasında ancak koşa koşa yetiştik.

Otobüs kalabalık. Çoğu kadın ve birbirinin peşi sıra girdiği belli otobüse, anladık ki bizim köye geliyorlar. Herhalde ‘nostaljik köy kahvaltısına’ gidiyorlar. Köye dönüş Murateli’nden. Yol dar, ama sahiden dar. Otobüsle daha da belirginleşiyor ve bir o kadar da picturesque. Kıvrım kıvrım geçiyoruz, kimbilir kaç yaşında zeytinlerle çevrili yoldan. Murateli’nde durak, kahve/muhtarlık aynı zamanda. Hayır lokması dökmüş biri, şoför indi. Herkesle ayrı ayrı tokalaştı, sarıldı, öpüştü. Bir kadın elinde iki kesekâğıdı dolusu lokmayla otobüse geldi, daha yeni başlıyoruz bunlar ilk çıkan, size kısmet deyip herkese dağıttı. Gecikiyoruz diye sızlanan yok. Altı, yedi dakika sürdü hepsi. Mutlu, devam edildi.

Vasıf’a, “acaba biz de bir 1 Mayıs lokması mı döktürsek?” diye sordum, pek ilgilenmedi. Oysa olur yani. Neden olmasın. Tek genci kalmamış 50-60 hanelik bir köy burası. Hemen herkesin çocuğu ya Ayvalık’ta ya Balıkesir. Kaçı sendikalı ki çocuklarının?

Pazar sonrası hâl kalmadı bende, basit yedik. Kişniş ve arpa şehriyeli mercimek, çiğ iç bakla, çitlembik ve taze irisi sarımsak! Dedem olsa, adam olana fazla bile derdi. Tam geldi.

Wikipedia yasaklanmış!

Fatih düştü aklıma. Adaşım yeğeniyle kapımı çalıp ziyaret ettiğinde, ne ama ne meşgul olduğumu gösterip iki satır muhabbete fırsat yaratmamışlığımla hatırlayıverdim. Öyle. Bireysellik, şehir, herkesinkinden daha önce, daha acil oluşu kendi meselelerimizin, hızımızı kesmek hususundaki inatçı gönülsüzlüğümüz… Hepsi düştü önüme. Oradan çocukluğuma uğradım. Fatih’in bana öğrettiği iki sihir numarasına. 97 basamaklı evin salonunda oturuşu, hafif kekemeliği, gözünün, yüzünün bakışı, güzelliği. Onun için bir irmik kavuracağım, ne katarım onu hatırlatan diye düşünerek bulaşık yıkıyordum ki, kapı çaldı. İki kadın, yok üç.

Yavaşlamak, kendini biraz durdurup bambaşka âlemden konuşan birinin frekansına odaklanmak… amma zor! Uyummuş. Zor, pek zor!

Günün sorusu “yabancısın, değil mi?”

30 Nisan

Bu kadar mutfakta çalışacaksam lokanta açarım daha iyi! Ne bu böyle! Üç öğün yemek yiyoruz Vasıf’ın peşinde. Üç öğüne yemek pişiyor ayrı ayrı. Haftanın en az iki günü zaten pazar ayıklaması, düzenlemesi var. İki başımıza çok ciddi emek bu. Yani iyi yemek önemli tabii, ama sadece yemek yapar olmak istemiyorum!

Galiba Sis kırlangıçlardan korkuyor! Az önce eve dalan birine cevabı kanepenin altına kaçmak oldu! Gerçi çok haklı, Kuşlar filmi gibi. Kâbus! Nasıl pikeler bunlar, akıllara zarar!

Sabahın köründe fide ekmeye indik bahçeye. Vasıf beğendi yaptığım işi. Benim belim çok ağrıyor ama. Pilatesi ihmal ettim, sahiden fırsat yok zira. Dünya kadar da yük indirip kaldırıyoruz. Kalacağım bir gün iki büklüm.

Ama bahçe yeşeriyor! İlk tarh ki, en bilinmezlerle dolu olan, yeşerdi diye heyecanlı Vasıf. Ben şüpheliyim. Doğa bize rağmen yeşeriyor çünkü. Ektiklerimizden başka bin türlü yeşil boylanabilir o tarhda! Yine de gerisi umut vaat ediyor. Sonbahara çok daha güzel başlayacağımız kesin.

Son grup kuzugöbeğini kurutuyorum. Öyle şahane bir sürpriz yapmışlar ki sabah! Sporları iz olmuş ketenin üzerine, desen desen. Bayıldım.

1 Mayıs

“Kreuzberg’de bir bakkal, 25 yıldır Almanya’da yaşadığını ama gözünün hep kapı eşiğindeki bavulunda olduğunu söylüyor ve ekliyordu: ‘Bize öyle bir şey yaptılar ki, burada duramıyorum, ama Türkiye’ye gittiğimde orada da kalamıyorum. Ne oralı kalabildim ne buralı olabildim. 25 yıldır havada asılı kalmış gibiyim.’” İrfan Aktan yazmış, Duvar’da okudum.

Ben de her yerde yabancılığımı böyle mi okumalıydım, acaba? Askıda, bir nevi! Dükkân açarım, ilçenin siyasi teşkilatlarından ziyarete gelir biri, “Türkçeyi güzel öğrenmişsin” der; Yedikule Bostanları’nda eylem sırasında telefonunu doğrultur zabıta amiri, çat fotoğrafımı çeker, hop, bir kimlik göreyim deyince ama ”Türk müsün ki?” diye diklenir; başında bostana yerleşmesin diye nöbet tuttuğum taşeron inşaat firmasının şefi şikâyet için telefon açar, kapatırken “sordu belediyedekiler yabancı kadın orada mı diye” diye sorguya çeker… Yabancı olmak, azınlık olmaktan da beter. Aidiyet sıfır. Dayanışma sıfır. Şikâyetini duyacak, varlığını idrak eden sıfır. Sana bakanlar seni değil, yabancı olduğunu görür. Yabancı. O kadar. Bizden değil.

O biz kimse, artık.

Hayatım yabancı sayıldığım bir şehirde, benim olduğuna emin olduğum o şehri kaybedişime yanarak geçti! Burada neyse ki biliyorum, dışarlıklıyım.

Ayvalık’a indik. Koltukları almaya karar verdim. Satın alıp tamircisiyle buluşacağız. Serhan’ın tavsiyesi bir usta. Fırsat bu fırsat Melek’i de görür, Esra’ya da uğrarım dedim Vasıf’a. O da kalktı, benimle indi. Aslında yazması gerek. Gerisinde ya takviminin. Bu yol ona okuldan kaçmak gibi. Kendi bilir.

Refika’yla haberleştik, hapis gibiyiz Kurtuluş’ta diyor. Alt sokağa kadar ancak gidilir gelinir. Öyle kapalı.

Esralarda yok, yok! İstanbul burada! Hem de çoluk çocuk. Şahane bir sürpriz oldu. Bol bol lafladık. Biraz içtik, bol buzlu beyaz şarap ama. Çok değil. Bu arada Melek çantasından çıkarttı, bana geçen gün anlattığı kızartmanın çiçeğini bulmuş, mürver!

Çiçeği, Çamlık’ın arkalarında ne olduğu dışarlıklıya gizli, ama köpekli ve belinde silahlı koruma ile pek endişeli bir arazinin kenarından almış da gelmiş. Anlattı. Güldük. Merak da ettik. Ben tattığım en güzel mürver gazozunu hatırladım. Sonrasında elime geçen hiçbir gazoz ya da şurup yanına yaklaşamadı onun! Birlikte kızartmasının reçetelerini konuştuk, pudra şekeri serpilen usul.

Pek latif olsa gerek!

Tik Mustafa’da tamamlandı gün. 15 Temmuz’da da tam buradaydık. Bugün de 1 Mayıs değilmiş gibi. Eve geldim, ancak ondan sonra baktım sosyal medyaya, gazetelere. İki üç şey paylaştım paylaşmadım, “okudun mu?” diye Refika’dan WhatsApp mesajı geldi, “hiçbir şeye saygım kalmadı.”

2 Mayıs

Bugün resimleri asacağız artık! Ekip geldi, bahane kalmadı ancak Vasıf inatla uzak duruyor bu işten. Sayıca çok değil, ama her biri hediye, her biri bir dosttan, her biri bir zamanı/zamanımızı tarif eden resimler bunlar. Estetik kaygı ile bakılacak hâlleri yok, biraz hayatını da yerleştiriyorsun duvara zira. Neyse. Giriştik Barış ve Ömer’le. Vasıf geldi, “Bedri’yle Gülsün’ü yan yana koydunuz yani” dedi ve gitti. Ağlar mısın güler misin?

Amcamı mutfağa, kazanların üzerine, ‘bildirileri’ kapının üstüne astık.

Bu köşe ise, ‘mühim insanlar köşesi’ oldu! Sezar da burada, görüleceği üzere.

3 Mayıs

Koyunları sokmuyor Kayhan bahçeye, bizim yeni yeşeren bostana girerler diye kaygılı. Engelleriz dedik, ama yine de sokmadı. Biraz da kolaya alışmasınlar istiyor galiba, tembelleşiyorlar dedi. Yürümeleri gerek, belli ki. Bizim sokağı geçiyorlar her çıktıklarında, evin önündeki ebegümecilere düşkünler. Fotoğraflarını çekeyim diye camı açtım, sanırsın dünya yıkılıyor! Hepsi kaçıştılar önce…

Bizim çoban da komik, motosikletli!

Kırlangıcın Kürtçesi, hechecik’miş. Az önce internette peşinde okuma yaparken kırlangıçların, öğrendim. Sis perişan. Sıkı depresyon yarattı bu kuşlar onda. Dışarı çıkmıyor. Bahçeye. Az yiyor. Sürekli örtüsünün altında ya da kum kabında. Ama haklı. Sahiden tuhaflar zira. Kapı kapalı, belli. Yani açık değil, kaç kere test edersin ki? Kendini ardın ardına cama çarpar mısın?! Kırlangıç dediğin bu idraktan uzak, çarpıyor. Bir değil, iki değil. Alacaklı kapıyı çalarcasına! Üstelik henüz kapısı ve camı takılmamışlığıyla bir hayli ‘açık’ kilere de yerleştikleri, yuvalarını kurdukları hâlde…

“adem ile havva yasağı tattıktan sonra, edep yerlerini örten asma yaprakları hariç çırılçıplak bırakılıp da biri serendip’e diğeri cidde’ye atılmak suretiyle ayrı düştüklerinde kırlangıç kuşu haber uçurmuş birinden diğerine. bu hizmetinin karşılığında ise, yavruları yılanlara yem olup durduğundan neslinin devamını düşünen kırlangıç adem’in barınağına yuva yapmak için izin almış. adem sakalından bir kıl, havva saçından bir tel vermiş; kuş da yavrularını ayaklarından yuvaya bağlamış. o gün bugündür kırlangıçlar ademoğullarının, havvakızlarının evlerine yuva yapar, yavrularını da ayaklarından yuvaya bağlarlar.” diye anlatıyor Ekşi Sözlük’te bir suser.

Güzel hikâye de, Sis çok haklı bence.

Wikipedia’nın niye kapandığına dair bir dolu okuduktan sonra teyid.org geldi, “Erdoğan, Vikipedi’de ‘Kendi kendine darbe yapan liderler’ listesinde iddiası” başlığı altında Wiki’de sistemin nasıl çalıştığı dahil, pek güzel belgelemişler.

Woolf böyle hain miydi bilmem ama, benim yaptıklarımı, yapabilme gücümü aldığım bir emektarım var, hatta yıllar yılların ardından beraber, kızımı kayınvalidemi emanet edip de buraya geldiğim. Torununun fotoğrafını yollayan, geleyim mi, kolayladın mı işleri diye arayan. Yol arkadaşlığımız, kaderlerimizin bağlanmışlığı bariz. Koydum o yüzden, dursun burada. Ona bir çay koymam, uzanacağı bir oda açabilmem işten değilse de, konforlu ve hatta ayrıcalıklı hayatında o emektarın yerini bilen bilmeyen herkese muhabbetli bir karikatür bu Ramize’nin çizdiği. Özellikle bugünlerde, yazmak istediğim, okumak istediğim hiçbir şeye ev toplamaktan, yer silmekten vakit bulamazken. Üstelik camlar hâlâ pis! Hâlâ! Okuyacaklarımın yükünü saymıyorum dahi. Yer siliyorum. Bolca. Bir de bakla ya da bezelye ayıklıyorum.

Duş yine alt kata aktı! Bu iş başımıza bela açacak. Hiç anlamıyorum, neden yeri fayans yapıp geniş ve kapasitesi yüksek bir gider koyduğunda o suyu yolundan alıp, tutup doğru yöne akıtmayı beceremiyoruz da, illa küvet ya da duşa kabin tabanı da koymak gerekiyor yere? Nedir yani, altı üstü bir duşluk süre, sel indirmiyoruz ya evin içine!

4 Mayıs

Sis dört gün oldu, kendi gibi değil. “Sanki birden yaşlandı” dedi Vasıf. Sahiden öyle. Depresyon olmalı diyorum, zira dolaşıyor azıcık, yemeğini çok yemiyorsa da bol bol su içiyor. Çişi kakası düzgün. Sadece uzak; oyuna, eğlenceye, göbeğini açmak üzere gelmeye yanıma. Alınca kucağa sevdiriyor, kaçtığını söyleyemem, ama istemiyor çıkmak dışarı.

Alıp götüreceğim veterinere bu gidişle. Bir ay önce bakıldı her şeyine ve ev değiştirmek ile asabi kırlangıçlardan mustarip olmanın dışında bir anlam yükleyemesem de.

Yine bir pazar günü, Ayvalık pazarına iniyoruz.

Refika’ya ‘iki kermit’ selamı yolladık yoldan. Güldü hâlimize.

Bu kez hiç bakla almadım, ama altı kilo bezelyeyi yükledim Vasıf’a. Büyük bir kısmı dondurulacak. Zaten ayıklayınca bir şey kalmıyor ki! Isırgan, acı ve tatlı yabani kuşkonmaz, limon, patates, pahalı gelse de biraz barbunya ve börülce, bolca taze irisi soğan ve taze irisi sarımsak.

Yufkacının arkasına, çaycıda oturduk yan yana. Pazar önümüzde upuzun. En sonda şemsiyeler, aralarından inen güneşle, arada pazarı kaplayan büyük tepe örtüsü ve altında irili ufaklı pazarcılar ve en yakın noktada sürekli gelip geçen arabalar, insanlar ve atışan kaşıkçı kadınla yufkacı adam. Bir adaçaylık sürede üç şakalaşma, herkes anne, herkes dayı ya da peder burada. Sayabileceğim kadarlar, öyle durup kendimi o anda hissettiğim. Başka yerde değil. Yetişecek bir hikâyenin ucunda değil. Dışında hiç. Orada. Tam orada.

Eve geldik, Burhan Usta gelmiş, merdivene başlamış. Doğan Usta da deponun etrafına duvarı örmeye. Vakit, öğlen. Yemek hazırlamak gerek. Girdim mutfağa. Onlar altı, bir de ben yedi ediyoruz, önümüzdeki birkaç gün öğlenleri yemek yapmaya değecek bir kalabalık var. Saat 11:30, başladım çalışmaya. Öğlen kolay, erişteli mercimek yemeği yaparım, yanına da bir boş börek. Asıl bu arada buzdolabını temizleyip yeni malları temizleyip, işleyip geceye ve yarına hazırlamak gerek.

İş bittiğinde saat sekizdi! Mesai, bildiğin. Neyse ki, Handmaid’s Tale’i arkadaş ettim kendime. Soğan soyar, sarımsak ayıklarken üç bölümünü seyrettim bile! Yine de, bu böyle makul değil.

Sekizi geçiyordu artık, bir şarap açtık, ekmek, enginar püresi ve zeytin koyduk. Sarımsaklar ve pişmişlik, enginarı öküzgözüne uydurdu:

8 sakız enginar, göbek tüyleri ve sert dış kabukları alınıp temizlenmiş, dilimlenmiş
3 taze irisi soğan, piyazlık dilimlenmiş
6 baş taze irisi sarımsak, dişlere temizlenmiş
1 çimdik tuz
3 çimdik şeker
2 çay bardağı su
1 çay bardağı zeytinyağı

Zeytinyağında soğanları öldür, sarımsakları şöyle bir kokut, enginarları ekle, suyu, tuzu şekeri de. Kısık ateşin üzerinde, kapağı kapalı pişir. Enginarlar diriliğini kaybedene kadar. Bırak soğusun, robottan geçir. Koy kavanoza, dolaba kaldır, otursun az. Güzel kızarmış ekmekle servis et ya da böreğe iç olsun. Her hâliyle güzel.

Sadece bir şal alıp üzerine oturulabiliyor dışarıda artık.

{Fotoğraf ve videolar: Defne Koryürek}

bahçe, Defne Koryürek, Günlük, hayvan, köy, Mutluköy, pazar, uyum, yabancı