Günlük:
19–25 Ocak 2018

19 Ocak

Funda Cantek yazmış, acı eşiği üzerine. Mızmızlık, sinamekilik diye tanımlamış acı ifade etmeyi, yani büyürken öyle görüldüğünü, büyükler tarafından. Bire bir ailemin kullanacağı sıfatlar bunlar. Hele o sinamekilik! Başkasından duymadım, hiç!

Orta sınıf mı belirleyicisi bilemiyorum, hani sahiden sınıf tarifi tutar mı, anlatırken ta anneannemden bana yaşananları ama… Benim tecrübemde acı karşısında boy eğmeyenlerin en başında hep anneannem oldu, mesela.

Adım adım gelen, geldikçe yerleşen, yerleştikçe ağrısı ile artan, onun dışarıyı, sokağı ne çok sevdiğini asla umursamayan bir kalça problemiyle tanıdım, anneannemi. Biz denize giderken evde kalan, yemeğe gidiyorsak koluna girilen ve adımlarımızı hepimizin yavaşlatan yine de atamadığı adımları asla ifade etmeyen, ağrısını göstermeyen ve birlikte çay içerken dahi, kırılması gereken şekeri dedeme uzatacak olursak, şekerini kıramayan kadınlardan olmamanın altını çizendi. Kulağımı kendim deldiğimde kimse şaşırmadı hâliyle. Annemin yokluğunu bilip evi boyadığımda da, bir başıma. Bunlar sıradandı, beklenendi. Başka türlüsü zaten olamaz olandı. Anneannemin kuş tüylerinden yaptığı şapkalarını, kasap kâğıdından biçtiği abajurları, tek bir model olmadan önünde ördüğü dantel perdeleri bilen biz için vasat bile sayılırdı. Kahkaha saatini hiç ihmal etmezdi, vakti kerahet ondan mirastır hepimize ama şekerini kıramayan kadınlardan olmamalıydık. Ölçü o kalmış bende.

Orta sınıf olmak mı acaba bu? Acı eşiğinden de ötesi var yani ve hatta birlikte bir tanım bu, kimseye ihtiyaç duymamak. Cantek, beni bir düşündürdü.

Zira Refika çıkıp gelip de acı eşiği fevkalade düşük bir kız çocuğu olarak beni yüzlediğinde, kendi eşiğimle, hiç ısrar etmedim. Gözlerimi devirmedim. Kulağını kendi delen, evi dahi boyayabilen kız çocuğu olmaya itirazım yok ama kimseye ihtiyaç duymamaksa bu, ki evet, biraz da öyle, bunda bir tatsız hâl var. İnsan, biraz da ihtiyaç duyan olmalı. Topluluğuna ihtiyaç duymalı. Anasına, babasına, arkadaşına, komşusuna… İyi şeyler bunlar, canı yanmak falan. Daha rahat bir aralığı talep etmek demek zira, eşiği yükselen acı karşısında vakarı koruyacağız yerine. Zaten, nereye kadar?

Orta sınıf mı bilemem, yoksa şımarık burjuva mı ama bağırmak taraftarıyım artık ben.

“Önceki gün, çarşamba günü Meclis saat 14.03’te açılıyor, normal zamanında. Önce her zamanki gibi gündem dışı konuşmalar, ardından kuraklıkla ilgili araştırma önergesi, dört partinin de araştırma yapılması için olumlu tavrı. İyi, güzel.
Konuşmalar bitiyor, sıra önergenin oylanmasına geliyor yani, araştırma yapılsın mı, yapılmasın mı?
-Saat 16.04, oylamaya geçilecek ancak, Meclis’te yeterli çoğunluk yok. Oylamaya geçilemiyor. Bileşimi yöneten başkan oturuma ara veriyor.
-Saat 16.20, bileşim yeniden açılıyor ancak, Meclis’te yeterli yine çoğunluk yok. Oylamaya ikinci kez geçilemiyor, bileşimi yöneten başkan ikinci kez ara veriyor.
-Saat 16.28, bileşim yeniden açılıyor anca, Meclis’te yeterli çoğunluk hâlâ yok. Oylamaya üçüncü kez geçilemiyor.
-Saat 16.30, bileşimi yöneten başkan Meclis’i tatil ediyor.

Ne şahane, değil mi? Topunun canı cehenneme!

20 Ocak

2018 model insan kafa karıştırıcı.

Basit bakmak taraftarıyım insan meselesine. Öyle anlamlar yüklemeden, yaban domuzuna, sığırcığa ya da eğrelti otuna bakar gibi. Bu gezegen üzerindeki varlığımızı, değişe dönüşe 3,8 milyon yıldır var olan hâlimizi ve elbette şimdiyi, ancak böyle kavrayabiliyorum zira.

Bir yaban domuzu ya da buğday gibi bakınca da insana, iki temel motivasyon üzerinden okumayı seçiyorum: İlki, karnını doyuracak ki varlığı şu anda devam etsin; sonra, uygun bir eş bulup üreyecek ki türü yarın da devam etsin. Bunun ötesi tali. Ve bakıyorum, bugün hayatta kalmaya dair kısmına işin, ekmek de ekmek mi, ya yoğurt yoğurt değilse diye başlayan ve 2018 model hâlimizle, yani topluluksuz, bir başımıza, ormanda zehirli ottan zehirsizi ayıklar gibi süpermarkette gıda seçmeye çalışmamıza…

Evet, bir başımıza. Bu kısım önemli. Ama hâkim kelime endişe.

Aslında topluluklar kurarak ayakta kalabilmiş bir türüz. Yoksa zayıf, çelimsiz varlıklarız, hani bir kurt, çakal ya da ayı karşısında. Boş ver onu, aç bir köpekle karşı karşıya kalmak istemez çoğumuz. Ortak iki misyon bağlamında, yani doy ki var olasın, üre ki devam etsin varlığın motivasyonları bağlamında, kendi bekasını korumak üzere karşımıza dikilecek ve bizi defa defa aşan kuvvette pek çok canlı var bu doğada. Dolayısıyla bir başımıza aslında hiçiz.

Topluluk çok şeyi kolaylaştırıyor. Öncelikle gıdayı. Beraber yenilecek bir kazan yemek için birden fazlasının katkısı bir yana, emek ve enerji bağlamında çok daha katmanlı kazanımlar olduğu ortada. Birlikte çalışan, beraber toplayan, bir arada bölüşen bir topluluk yarının endişesini de paylaşıyor. ‘Yoğurt da yoğurt mu’dan öte, hem de. Çocukların halalar, yengeler, amcalar ve büyük babaların olduğu ortamda daha renkli, daha yetenekli büyüdüğünü söylesem itiraz eden çıkmaz herhalde. Bir anneye yıkılacak iş değil, çocuk. Katmanlı yetenekleri keşfedilmeyi ve desteklenmeyi dileyen bir varlık, insan yavrusu. Dört ayak üzerine biçim alıp, yürümeye cesaret etmesi bile bir yıla yakın sürüyor. Kendi bekasını teminat altına alacak yeteneği, tecrübeyi edinmesi hele yıllar sürüyor. Bu dönemi nükleer dediğimiz miniskül aile topluluğunda geçiren çocukların, kalabalık aileden kopuk yetişen çocukların çağındayız bugün ve aynı süpermarkette gerçek olan gıdayı arayan tek başına annenin endişesi gibi, çocuklar da neredeyse bir epidemik hâlinde, anksiyetenin kıskacında.

Bülent, bir katman ileri taşımış, bu dediklerimi. “Çatışmaların yoğun olduğu bölgelerde 1980’lerde koyun sayısı yaklaşık 27-28 milyonken, şu an 11 milyon. Köy boşaltmalar, yayla yasakları, çatışmalar bu düşüşün temel sebebi. Devlet bu düşüşü telafi etmek için büyükbaş hayvancılığı teşvik ediyor. Ama ithal edilen bu hayvanlar bizim coğrafyamızdaki kısa otlardan beslenemediği için, ithal edilen GDO’lu tahıl, soya veya mısır yediriliyor. GDO’lu bu ürünler hayvanların doğasına uygun olmadığı için çeşitli sağlık sorunları ortaya çıkıyor. Bu sağlık sorunlarını çözmek için antibiyotik başta olmak üzere bir sürü veterinerlik ilacı kullanılıyor. Bu ilaçlar da gıdalarda kalıntı bırakıyor ve bizlere geçiyor. Sonra İstanbul’da, İzmir’de, Antalya’da akşam evimizde otururken ‘etlerde antibiyotik kalıntıları çıktı’ diye haber görür, telaşa kapılırız. Ama gıdalardaki kalıntıların sebeplerinden bir tanesinin arkasında demokratik yollarla çözülememiş Kürt sorununun, yayla ve mera yasaklarının, zorunlu göçlerin olduğunu düşünmeyiz. Bir ülkedeki politik atmosferi düzeltmeden, demokratik-katılımcı bir siyasal sistem oluşturmadan, ülkemiz odağında konuşursak Kürt sorunu çözülmeden gıda güvenliği meselelerini çözmek imkânsız.” Topluluk olmak bir, barış içinde yaşamak iki, o en basit ve her şeyle, herkesle ortak motivasyonu layığı ile tamamlamak için.

21 Ocak

Tam bir yıl sonra, Hrant Dink’in vuruluşundan, 19 Ocak 2008’de, üstelik Sebat apartmanından az aşağıda, Radyoevi’nin önünde, iki ışık arasında ne akla hız yaptığı bilinmez, bir araba çarptı babama. Ofisinden çıkıp, yürümek üzere eve karşıya geçmiş ama herhalde bir şey aklına geldi ya da unuttuğu bir şeyi hatırlayıp geri döndü, eve hiç varamadı. Hızla hastaneye yetiştirildiyse de olmadı. Dört saat içinde kaybettik. 77 yaşındaydı. 21 Ocak’ta, 2007’de Hrant Dink’in ardında yürürken biz, sahile, Samatya’ya doğru, babam da Elmadağ’daki ofisinden aşağıda bizi izliyordu, balkondan. Aynı gün, bir yıl sonra, bu kez Teşvikiye’den onu uğurladık.

“A diverse agricultural production is at the heart of the Afrin Region economy, traditionally in particular olives, and more recently there was a focus on increasing wheat production. A well-known product is Aleppo soap, a hard soap made from olive oil and lye, distinguished by the inclusion of laurel oil. While Afrin Region has been the source of olive oil for Aleppo soap since antiquity, the destruction caused by the Syrian Civil War to other parts of Aleppo governorate has increasingly made the entire production chains locate in Afrin Region. At the height of the fighting for Aleppo, up to 50 percent of the city’s industrial production was moved to Afrin Region. As of early 2016, two million pairs of jeans were produced per month and exported across Syria. In January 2017, 400 textile industry workshops counted 17,000 employees, supplying the whole of Syria.

Girmek eylem çekimi Vikisözlük’ten, harita Posta gazetesinden.

Hâl, budur.

Yedi kasaba, 360 köylük Afrin, Suriye’den artık geriye ne kaldıysa, kim kaldıysa, ürettiği ile onu, onları desteklerken; aynı zamanda tacirler ve tacirlerin arkasında durduğu grupların (örgütler, diye de okunabilir elbette) sömürdüğü bir coğrafya, okuduğum kadarıyla. Sömürme vurgusuna kimse çakmasın, biliyorum Afrin, her biri demokratik öz-yönetim meclislerine sahip üç özerk kantona bölünmüş, Rojava’nın üç kantonundan biri (diğerleri Kobane ve Cezire.) Yine de her güç itişmesi, her savaş beraberinde en pisinden bir sömürü getirir. Burada da dallı budaklısı var sanki. Şöyle ki:

Afrin’in bir kaynağa göre 12, bir diğer kaynağa göre 20 milyon zeytin ağacı var. Sayının bu kadar değişken olması makul, savaş öncesi istatistikler ile savaş sürecinde yaşananların kaydının tutulması ve simultane bir düzende bilgiye dönüşmesi imkânsız. Tahminler üzerinden konuşuyoruz. Ve elbette rakamlar mânâsız, kıyas yapılmadığı taktirde. Türkiye’nin (hepsi henüz olgunluğu yakalamamış) 170 milyon ağacı var. Suriye’ninse toplam ağaç sayısı savaş öncesi 90 milyon civarıydı. Az değil, yani, Afrin’deki ağaç miktarı. Türkiye zeytinyağı üretiminde Suriye’nin bir gerisinde. Bu da ekonomik olarak mânâsı için önemli bir kıyas, kanaatimce.

Şimdi bu ağaçlardan elde edilen yağ, geleneksel olarak bölgenin geçim kaynağı. Fena bir toprak değil sahip oldukları. Meyve, sebze de yetişiyor ama buğday mesela, ihtiyacı karşılayacak kadar yetişmiyor. Ancak girin Alibaba’ya, Halep sabunu deyin ya da Suriye sabunu, karşınıza (yine geleneksel olarak) Afrin yağıyla yapılan, defne ile kokusu eklenen, eğri büğrü hâliyle ve üzerine basılmış damgasıyla pek cazip olan sabun çıkar karşınıza ve Afrin’in geçim kaynağı zeytinin nerelere (geleneksel olarak) vardığını işaret eder. Bugün de zeytin yetişiyor Afrin’de, savaşa rağmen ve toplanıyor ve yağa dönüştürülüyor.

“Ablukanın günlük yaşam üzerindeki baskısı da hayli fazla. Kuşatma yüzünden tüccarların soktuğu malzeme ve erzak çok pahalıya mal oluyor. Özellikle gıda ve benzin fiyatları inanılmaz boyutlara ulaştı. Muhalif gruplar, Tişrin Barajı’ndan gelen enerji hatlarını kestikleri için elektrik ancak jeneratörlerle sağlanıyor. Yani birçok alanda ekonomik aktivite ve üretim mazota bağımlı hâle geldi.
Arap tüccarlar Afrin’e ulaşıncaya kadar her bir silahlı gruba ödeme yapıyor. Bu da fiyatları artırıyor. 200 litrelik varillerle dağıtılan mazotun fiyatı 2.000 Suriye lirasından 50 bin Suriye lirasına, benzinin fiyatı ise 2.500 Suriye lirasından 100 bin Suriye lirasına ulaştı. Un ve şeker gibi temel ihtiyaç maddelerinin fiyatları da uçtu. Afrin’in ekonomisi zeytin, zeytinyağı ve meyve üretimine dayalı. Elde ettiği tahıl tüketime yetmiyor. O yüzden dışarıdan buğday ya da un alınıyor. Bu krizde 50 kiloluk buğday çuvalının fiyatı 200–250 liradan 7 bine çıktı. Geçen yıl fiyat 5 bin civarında seyrediyordu. Afrin Kantonu Özel İdaresi sübvanse uyguluyor. Tüccardan 7 bin liraya alınan un, halka 4 bin liraya dağıtılıyor. Afrin’in günlük un tüketimi 115 ton. Maaşların 25–50 bin arasında olduğu bir bölgede bu seviyedeki fiyatlar hâliyle insanları zorluyor.
Abluka yüzünden zeytin ve zeytinyağından elde edilen gelir de düştü. Ürünler, Arap tüccarlar tarafından yok fiyatına alınıp Azez üzerinden yani Bab El Selame Kapısı’ndan Türkiye’ye sokuluyor.

Kim kâr ediyor bundan, sınır niye delik vesaire diye soralım mı, yoksa karanlıkta fili tarif etmeye devam mı edelim, bilmiyorum. Vikisözlük’ten tekrarları yapmayı ihmal etmeyelim, girdim, girdin, girdi, girdik, girdiler, girdi

Vasıf’la çıktık biraz dışarı. Ot toplamaya. Isırgan peşine. Yağmur arada çiseliyor. Ahmak ıslatan bile değil. Ilık ve rüzgârsız. Elimizde sepetler, yolu bıraktık, içeri saptık. Tanıdığım dört tür var, sahiden bildiğim. Yani karşımıza çıkıp duranlar arasından. Bir dört de pazar yerinde aldığımdan biliyorum, buralarda karşıma çıkmayan. Biraz bahar gelsin de tanımadıklarımla da karşılaşayım istiyorum. İki yıla bol ot toplayabilir olalım, Vasıf’ın da beni sürükleyip durması dışarı bundan. Topladık da biraz. Bol ısırgan, az ama en bebesinden ebegümeci, kuş otu ve çok çok az bir miktar da arapsaçı. Eve geldik. Otları temiz toplamışız zaten, toprak getirmemişiz, sudan geçip silkeledim, yaprak yaprak ayıkladım, içine biraz taze biraz da kuru soğan kestim. Elmas anlatmıştı bir tarif, un ve suyla yapılan bir bulamaca katıp pişirilen ısırganı. Ben de yazın mısır unu bulamacını pişirmiştim ebegümeciyle. Bu kez bir deneme de nohut unuyla yapayım dedim. İyi besindir nohut. Ununu katabilmek de ota, muazzam olacak. Giriştim. Bulamaçtan biraz daha yoğun tuttum nohut unlu karışımı. Göz kararı, ölçü kaydetmedim. Tuz ve biber de ekledim. Birbirine kattım ikisini.

Tavayı ısıttım iyice. Zeytinyağı döktüm bol, o da kokusunu verir vermez yarısını boca ettim tavaya, karışımın.

Kenarlarının yapışmasına izin vermeyip arada tavayı silkeleyince çevirmesi zor olmadı.

İkinci yarıyı da benzer pişirdim, pek güzel oldu. Soğuyunca da lezzetli bir yemek bu, sarımsağı bol, nar ekşili bir salatayla yedik. Bir daha yaparsam ama kesinlikle altını yaprak döşer ve fırına vererek pişiririm.

Vasıf’la Yıldızların Altında’yı seyrettik, kahkahalar eşliğinde. Hülya Koçyiğit, Suzan Avcı, Göksel Arsoy, Aliye Rona… ve baktık durduk, burası neresi diye. Çekimler bir kasırda, bir sarayda gerçekleşmiş kesin, ama hangisi?

“Ya sizi dinleyip, istediğiniz gibi hareket edeceğime söz verirsem. Kalır mısınız o zaman?”
“Hayır, ayrılmam lazım.”

(Hafif boynunu kırarak ve titremeye hazır dudaklarıyla, biraz boğuk)
“Beni, beni doktorsuz mu bırakacaksınız?
“Ya ben doktor değilsem?”

(Galibiyetinin idrakıyla)
“Ne fark eder? Bana bütün doktorlardan daha tesirli oldunuz ya mühim olan bu.”

Te allam! Beni al, please.

Filmdeki kadın karakterlerin tahlili ömre bedel. Doktor olmadığı hâlde doktormuş gibi işe giren ve Saray’ın mirası, aile yadigârı (ay evet, evet biliyorum) mücevherleri çalan hırsız kocayı bağrına basan kadını ve onu, adamı bağrına basması yönünde destekleyen anneden; sevdiği adamı mücevherleri bulsun ve çalsın diye elin köşküne doktor diye işe sokan ve köşkün kızı ile evlendiği törende kendisini kız kardeş diye tanıtan şarkıcı, mafya anası kadına… katman katman bir demet tuhaflığı ciddiye alan olursa, elbette! Ama dön gel bir de Ebru Gündeş’e bak ve ciddiye alıp almamaya bir daha karar ver, desem.

Bir hayli oyaladı bu film bizi.

Gece yatarken diledim, tüm çocuklar analarına, her bir parmacıkları, gözlerinin birer birer her kirpiği tam, hayalleri tastamam, vicdanları bozulmamış dönsün. Ne kadar dilesem, nasıl yürekten istesem de biliyorum ama, dünyanın her yerinde, her koşul altında bir tek barış koruyacak onları. Onları ve yarını.

22 Ocak

“Halbuki ateşe dair anlayışımız modern bilim tarafından kökten değiştirilmişti. Eskiler ateşi, varlığın kurucu parçası olan unsurlar arasında görürdü. Oysa günümüzde ateşin parçacıklar düzeyinde gerçekleşen olayların yarattığı bir görüntüden ibaret olduğu düşünülüyor. Kendini yakanların hareketlerinin yarattığı görüntülere baktığımızdaysa, ateşin en azından siyasette bir ‘unsur’ olmaya devam ettiğini görüyoruz. Sanki eski ile yeni, madde ile ruh, akıl ile iman arasındaki gerilimlerin hareketleri bu görüntüde bir bütünlük kazanmaktadır. Halbuki nilüfer su yüzeyine çıkan, içinden doğduğu çamurla zıtlık içinde olan bir saflığın ve güzelliğin simgesi olarak kabul edilir. Yok oluşu, erimeyi veya küle dönüşmeyi değil, yeniden doğumu vaat eder. Nilüfer çiçeğinin yeniden doğuş vaadi ile alevlerin kahredici gücü arasında sıkışan bedenlerden geriye kalan ise şu imge oluyor: ateşe atılan canlar.” diye yazmış Ahmet Murat Aykaç. “Beden, tıbbın kadavrası, üzerinde işlem yapılması gereken ‘şeyi’, okulun ehlileştirilmesi gerekeni, ordunun disiplin yöntemleriyle kurguladığı ‘savaşçısı’, yani hayatımıza dair politikaların tam ortasında yer alandır.” diyen Emek Erez’i tamamladı sanki.

Evet. Duvar’ın haberi. Derhal kuruluş amacına baktım, odanın. Bir kamu kurumu, öncelikle. Ben demiyorum. Belirtilmiş sayfalarında, şüphe edecek şey değil. Amaçlarını da sıralamışlar, ilki “Ülke ve toplum yararları doğrultusunda Meteorolojik araştırma ve incelemeler yapmak. Odanın ve üyelerinin bu konudaki uzmanlık çalışmalarını toplum yararına sunmak.” E güzelim yahu, açıklama başına 750 lira fiyat tarifesi de ne oluyor o hâlde?!

Utanmıyorlar!

Bugün yolum var, önce İzmir’e, oradan da İstanbul’a geçeceğim. Arkamı makul bırakmak derdim. Evde Vasıf’a yiyecek ne var, alt üst derli toplu mu, çantama koyacaklarımı unutmayayım… Sabah geçiverdi.

Gürol geldi. İndik Ayvalık’a. Aytur arabası bir 15 dakika gecikerek de olsa, beni unutmadı, aldı. Çıktık yola. Dört kişi, iki mola ve dört saate yakın bir süre sonra İzmir’deyim. Havaalanında. Levon’la karşılaştım. Yiğit’le. Esra’yla ne vakittir görüşemiyordum, burada çıktı karşıma, tuvalette hem de. Ne güldük! Bazen havaalanından başlıyor şehir, nerede olursan ol, gittiğin yön İstanbul’sa.

“Diyanet’in o fetvalarını siyasi iktidar destekliyor, İstanbul valisi 15 yaş altı hamileliklere gözünü kapatan kamu görevlilerinin yargılanmasına izin vermiyor, sözde muhafazakârlar her siyasi söyleme mutlaka ama mutlaka dini-milliyetçi bir sos katıyorlar, tüm batı değerleri ile çatışmaya başladılar; sözde modernistler de Onuncu Yıl marşının yeni versiyonlarını buldular.” diyen Eser Karakaş da iyi geldi. Hani Metin Münir’in sıkça geldiği gibi. Aleni olanın temiz, mazeretsiz ve lezzetli bir ilanı. Aradaki bir avuç “yabancı” istatistiki bir değer taşımıyor ve her daim dayak yiyen olacak, her kesimden. Nihayetinde ikinin biri, ikinin diğerinin sebebi.

Refika evde karşıladı beni. Tahin, miso ve sarımsakla bir sos yapmış makarnaya. Yanına da bir bardak kırmızı şarap verdi. Dedikodu yapa yapa yedik. Yattım hemen sonrasında, yarın ucu ucuna her şey.

23 Ocak

Önce Yıldırım’a gittim. Papaza dönmüş saçlarımın bir elden geçmesi şarttı artık. Bol bol memleket konuştuk, çocuklardan ve gelecekten. Evi gösterdim ona yine. Yaşanabildiğine ikna İstanbul’dan uzak, derdi o değil; sadece aklı Alaçatı’ya gidiyor. Gelip bir görmesi gerek Mutlu’yu. Biraz dışında kalmanın değerini. Yaşlanmanın ötesinde sebepler var tahammül edememeye, merkezlerin yığılma kabiliyeti karşısında bitap düşmeye. Belki o benim gibi değildir tabii ama diyor, bir Nişantaşı’na gidip gelmek bitiriyor beni diye. Sanmam yani. Benzeriz bence.

Sonra Gökçe’yle buluştum, Mürver’de. Ne zarif karşılandı vegan beklentilerim! Ne muhabbetliydi herkes, Yılmaz Şef dahil olmak üzere ve hatta ne güzeldi hem Leon Bey ve oğluyla hem de ne vakittir görmemiştim Meyzi Hanım’la karşılaşmak. Gözümüz dola dola, kahkaha ata ata yedik yemeğimizi, ben ve kız kardeşim. Dertleştik. Ufukta ne var haberleştik.

Akşama bir konuşmam var, ayrıldım üç gibi, yarın da göreceğim nasılsa diyerek. Kahvelerimi aldım, Tarkan’a uğradım ve veterinere de, eksikleri tamamladım. Eve geldim. Bir duş alıp, üzerimi değiştirecek vakti ancak buldum, kafamı boşaltmaya, konuşma öncesi, çıktım sokağa yeniden ve yürüdüm. Bir saat kadar sadece yürüdüm.

Konuşma uzun sürdü sanki, dışarısı karanlık, içerisi sıcak (termostatım şehre uyumlu değil artık, belli ki) ama Aysun geldi. En çok ona sevindim. Biraz konuştuk. Ben konuşurken de kaldı, dinledi. Ardından koşar adım çıkışıma gülümsedi, buluşmaya sözleştim, dönüşüme bir sonraki sefer, şehre. Burada olduğu vakti denk getirmek üzere.

Yemekte Ali, Aslıhan ve Refika’ydık. Ay ne çok hikâye ve ne dolu kahkaha giriyor hayatına insanın Aslıhan’la bir masaya oturunca! Kimse kurtulamadı dedikodumuzdan, bir ara baktım etrafa, dinleyen var mı diye. Geç saatte varmışlığımız korudu, yoksa ilk girdiğim kalabalıkta kesin birileri ayıbımızı yüzümüze vururdu. Refika biraz daha erken çıktı bizden, ama ben eve girdikten bir dakika sonra o da evdeydi. Ertesi günün kahvesini hazırladı, saati kurdu sorarak bana da uyup uymadığını. Yattık sonrasında.

Güzel şey insanın kızına misafir olması. Pek huzurlu.

24 Ocak

Nasıl da alay etmiş bizimle Korhan, tüh tanımadınız mı Beylerbeyi Sarayı’nı diye! Vallahi de gelmedi aklımıza, billahi de. Ne Vasıf ne de ben, Yıldızların Altında’yı Beylerbeyi’nde çekebileceğini kimsenin düşünmemiştik hiç!

“Ama ilginç olan sarayın ev olarak kullanılması filmde. Deniz Köşkü’nün de arkada bir heyula gibi gözükmesi... Çok sürrealist bir film.”

Memo’yla buluşuyorum bu sabah. Bergamot, greyfurt ve kumkat reçelim var, teslim edecek, bir de ne vakittir çok yorgun görüyorum. Nasılız, diye birbirimize bakacağımız bir kahvaltı, niyet. Evden çıktım, koşar adım inerken Kurtuluş’tan bir manavın mallar indikten sonraya kalan döküntüyü süpüren adamına denk geldim, süpürgenin attıkları bana doğru uçarken. İçimden hayda dedim, uzatarak sondaki a’sını. Göz göze geldik, bir hayda da o dedi, gülümseyerek, temizliyorum değil mi diye alay etti kendiyle, bana dönük yüzü. Nasıl muhabbetli bir usul bu! Özlemişim şehrimde, kara kara dolaşıp herkesin üzerine sürülen ciplerin diyarında. Kolaylıklar diledim. De ki dört saniye sürdü temasımız, yoktur bile ama bendeki izi geniş zaman. Teşekkür doluyum.

Yolda devam ettim etrafıma bakmaya. Belki ben mi tersim, sadece karanlık görüyorum diye, merakla. Önümde rengârenk bir adam. Elinde sırt çantasının üstten de tutulan bir trendy versiyonu, cin pantolonu bilekte ama uzun, upuzun kıvrık. Aradan Vasıf’a ameliyat sonrası aldığım, altı kaymaz çorapların usulü renklerde bir çorap görünüyor ama botu da var altında ve sırtında da bir şey yazıyor, dur okuyayım derken “daaart” bir korna çaldı. Yaya geçidindeyiz. Ben öfkeyle geçidi göstermeye döndüm, önümdeki adam da. Meğer arkadaşlarıymış. Selammış verilen. Tam saydırıyordum ki, gözlüklerini indirip “Defne?” dedi adam, “beni hatırladın mı?”

Hmmm.

Vardım, Mehmet’le buluşacağımız yere. Gelmiş bile, biraz daha rahat bir köşeye çekiştirdim. Oturduk. Bir tam avokado yedim, ekmekle yanında. Kahve de içtim. Reçeli teslim ettim. Bir saate yakın muhabbet ettik. O eve, ben Şemsa’nın dükkâna yollandım. Ekmek ayırtmıştım, onları aldım, eve bıraktım. Toplantım var öğlen, ona doğru yürürken yoldan nergisler aldım, bir de Üstün Palmie’den marondegize, Kaan’a ve Onur’a.

Toplantı öğle yemeğiyle birlikte olunca beni steril baş köşeye koymuş Gökçe, vegan menü yapmış Ek Biç Ye İç bana. İnsan bir yandan mahcup oluyor, önce. Ancak diğer yandan, yemek yemek için girdiğim ve bu eylemi ev dışında hem bir servis görerek hem de bir fark tadarak yapmaya niyetle para ödediğim lokantaların önemli kısmının, vegan alternatife hiç kafa yormadığını, ya zeytinyağlıları seçenek sunduğu ya da zaten menüde var olanlardan bir şeylerin eksiltilerek tabağı veganlaştırdıklarını düşününce… Bu gayretin uzayacağı yerleri de pek önemsiyorum. Sahiden de ön tat, ağız hoşluğu pek lezzetliydi ve ardından gelen ana yemek bana ilham verecek kadar lezzetliydi.

Yemek ve ardı ardına konular, saat üçe geliyordu Özlem’le çıktığımızda, herkesle vedalaşıp. Yürüyerek Tünel’e vardık, oradan o ofise, ben Metro’yla Osmanbey’e geçtik. Kurtuluş’a yürürken Eyüp yakaladı, veynirleri yollamış Refika. Ekmekler, kahveler ve veynir yani İstanbul tedarikini yerleştirdim çantama. Çıktığımda yeniden yola kar başlamıştı.

Yine de fena varmadım havaalanına. 40 saatlik İstanbul’umu, dehşetle irileşen gözlerimi samimi memnuniyetin örttüğü bir tecrübe ile kapattım. Muazzamdı.

Girdim havaalanına. İlk kontrol. Ceketi çıkart. Çantadan bilgisayarı ve telefonu çıkart. Atkıyı katla. Bavulu yerleştir. Kendini hizaya sok. Hep pek gergin anlar benim için. Bir memur, kutu üzerine kutu verirken bana, “nasılsınız bugün?” diye sordu. Nasıl iyi geldi! Gülümsedim, “iyiyim, ya siz?” diye cevapladım. “Çok şükür” dedi, “böyle muhabbet edince, daha da iyiyiz” diye ekledi. Haydaa. Geçtim diğer tarafa, orada bir acele içindeyim elbette. Biz eskiden, İYİK’de yüzerken kış ve yaz, bir kulvarda altı yedi kişi olurduk ve birbirimizin ayağına değmeden antrenmanı tamamlamak için bir ritim tutmak gerekirdi hep. Ben bu kontrol noktalarında hep öyle hissediyorum kendimi, bir an önce topla ki kimseyi rahatsız etme. Aynı hızla toparlanırken bilgisayarımı açmamı istediler, “tabii” dedim, baktı, “basabilir miyim bir tuşa?” dedi, “açılmadı da.” İzin istiyor! Elbette diye eğilirken açıldı bilgisayar, gülümsedim. Gülümsedi. Aceleyle toplanırken, “etmeyin acele” dedi. “Bir tek siz acele ediyorsunuz, kimseye engel değilsiniz.” Baktım. Sakin ve anlayışlı gülümseyen bir memur bu. Ben de gülümsedim, ama Allah Allah yani. Geçtim THY kontuarına. Orada da “nasılsınız?” dedi, adam. Kendimi bir candid camera epizodunda hissetmeye başladım artık. Şüphe etmem için her türlü sebep var ama özlediğim usul de bu! Bulunca bunamak olacak şimdi surat yapmak. Keyfini sürmeye karar verdim, “iyiyim, siz?” dedim. “Yoğun bir gün” diye cevap verdi. “Evet” dedim. “Okullar tatil.” “Acaba mil kartınız yanınızda mı, işleyeyim” dedi. Uzattım, işledi. Başka bir ihtiyacım olup olmadığını sordu. “Teşekkür ederim” dedim kahkaha noktasında artık ve son kontrole geçtim.

Son kontrolde insanlar gergin. Hep olduğu üzere. Öne geçen canımın içi, usulünü bu diyarın bilmez belli ki, kadından, arkamdaki çok bilmiş kadına gergin bir hatta girdim kontrole. Bir kutu aldım, önümdeki ilerlesin de bir tane daha alayım diye beklerken arkamdaki bir kutu alıverdi. Koyacak yeri de yok masada ama. Neyse bir tane daha aldım ben ve bir tane daha. Bilgisayara bir, çantaya iki, cekete ve atkıya üç. Hakkı bu, kontrolün. Söylenmeye başladı bizimki. Ben daha da gergin, girdim kontrole. Memur baktı biniş kartıma, kutularıma, “buyrun Defne Hanım” dedi, “geçin.” Ben dimdik tabii. Yeni usul mü bu karttan isim okuyup hitap etmek ve bunu yaparken gülümsemek yoksa sahiden bir yerlerde kamera mı var ne vakit dehşet içinde kaçacağım diye. Sükunetimi koruyarak geçtim. Öttü alet. Kadın memur geldi, üzerimde bir şey olamayacağına ikna aradı kanaatimce, “niye öttü ki?” dedim, “bir bilsem, zaten öttüğünde çıkmıyor hiçbir şey” diye dert yandı. Hayda. Gülümseştik. “Bilgisayarımı açayım mı?” dedim diğerine. Baktı, “zahmet vereceğim” dedi gülümseyerek. Artık diyecek lafım, sözüm yok. Gülümsedim, “lafı mı olur?” dedim, açtım. Birlikte açılmasını seyrettik. Topladım eşyalarımı ve kapıya gittim artık.

Kanaatim beni bir teste tabi tuttuğu birinin. Kim, bilmiyorum. Bu muhabbetli ekiplere bir daha denk gelir miyim, nasıl oldu da ardı ardına dizildiler karşıma bilmiyorum ama İstanbul, 40 saat içinde iki muazzam hediye verdi bana bu defa. Şükran ve kahkaha ile hatırlayacağım.

Bu fotoğraf şimdiye daha uygun:

25 Ocak

Mutluköy koyunları, koyunlarına çobanlık yapmaya niyetli Vasıf ve sahici bir soğukla ile karşıladı beni. Dinlenen veynirimi açtım. Ters çevirdim. Kumaşı tazeledim. Hafta sonu tatmak üzere kaldırdım.

“Arkeolojik bulgular, yerleşik hayata geçen insanların —hayvanları evcilleştirirken farkında olmadan kendileri de evcilleşenlerin— özgür gezenlerden daha kısa yaşadığını, dişlerinin ve kemiklerinin kötü gıda bağlantılı zaaf gösterdiğini, hastalıklara daha çok kurban olduklarını gösteriyor.” Metin Münir yazmış. Dedim ya, zaten bildiğimiz, sezdiğimiz diye. Ama o yazınca ne güzel yerleşiyor insanın ritmine, kavrayışına… Durup etrafa bakma zamanı. Kıyamete 30 saniye daha yakın olduğumuz bir günde kıyıya, denize, ormana gitmek, ağaç tepelerine çıkmak gerek, dengeyi hatırlamak için.

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında). Alıntıların yazılışı kaynağında olduğu gibidir.}

Afrin, aile, baba, bahçe, Defne Koryürek, Günlük, reçete, tarif, vegan, zeytin, zeytinyağı