Günlük:
11–17 Ağustos 2017

11 Ağustos

Dün Can ve Aslı gelmişti yemeğe, bu gece de Ozan ve Hilal geliyorlar. Meriç burada zaten. İki gece, ardı ardına muhabbet. Harikulade.

Bu günlüğü şehirdekilere, burada olarak şehirden hiçbir eksiğiniz olmuyor, üzerine ekliyorsunuz demek için tutuyorum, hani endişe eden olur belki diye. Bu kadar denk gelir. Şehirde yaşar gibi muhabbet sürüyor, düzen devam ediyor. Sadece yavaşlama imkânı, topluluk üzerine düşünme ve toprağa dokunma şansı var, hepsinin üzerine.

Toprak deyince… bostanımız perişan! Tecrübesizlik, başka bir açıklaması yok. Haftaya detaylı bir planlama yapacağım, onu yazarken neleri atladık listeleyeceğim. Ekmek öğretirken dediğimi başkalarına, toprağa dair kendime diyorum: İlk kuru fasulyen nasıl olmuştu? Tek seferde anlamak, kavramak bir hayal. Sabır ve tekrar ve muhabbet istiyor her şey.

Gün ortası bir telefon geldi, ta Amerika’dan, New York’tan dostumuz ve hayatlarımızın o esnek ve zaman zaman geçirgen dokusu birbirine kimi yerlerinden düğümlü bir dostumuzun ablası aradı. Çok zor bir hastalıkla uğraşıyor Çiğdem. Uzun da zaman oldu. Yeğeninin mutlaka bizimle tanışmasını istemiş. Anne kız, baba da beraberlerinde, Çiğdem’in de sesini, muhabbetini getirdiler. Çiğdem’in bizlere, hem de New York’ta hazırladığı o sahici İstanbul masasını anlattım, onlara. Çiğdem’in babası Heath Lowry Vasıf’ın hocası olmuş. Benim olmadı. Ama Çiğdem’in amca ve kuzenleriyle Emirgan’dan apayrı bir muhabbetimiz vardı, çocukluğumda benim de babamın da. Sonra, yıllar sonra New York’tayken biz, avukatımız da olmuştu. Oradan daha özel, daha bize ait hikâyelerimiz gelişti. Ablası ve yeğeniyle tanışmak bugüneymiş. Çiğdem en zorlu sınavdan nasıl geçer, nasıl buluşuruz yeniden bilinmez, yeğeniyle muhabbetin ömrüne ömür kattı yattığı yerden.

İri, upuzun bamyalar vardı dün vardığımızda pazara. Bu gece onları fırınlayacağım, bol kimyon ve çeyrek limonlarla… Yeriz ve içeriz diye hazırlarken çocukları da getirirler diye hayal etmiş, Vasıf’a domatesleri toplatmamıştım ve incirin alt dallarını onlar uzanır mı acaba diye tartmıştım gözümle. Ozan ve Hilal geldiler ki çocuklar yok. Kuzenler itiraz etmiş, büyüklerle bırakmışlar çocukları. Hayal kırıklığımı gizlemeye çalıştım. Bahçe dediğin çocuk istiyor. Biz yetmiyoruz.

12 Ağustos

Birgün yazarı Mustafa K. Erdemol “Ölürüm Türkiyem” diye bir yazı yazmış. Dayak yemeyeceksem başından söyleyeyim, ben Birgün okumuyorum. Okuduğum tek köşe yazarı var Birgün’ün, onu da bloguna yaptığım kayıt vasıtasıyla takip ediyorum. Evrensel ve Sözcü gibi Birgün. O yüzden Erdemol’un yazısını, bazı arkadaşlarımın kana kana paylaştıkları “Ermenimizden çaldığımız türküyle milliyetçilik yapıyor, Ermenimizden çaldığımız helvayla (Müslümanlarda yoktur) cenazede misafir ağırlıyor, Osmanlı’da yaşamış Rum delikanlısı Malkoçoğlu ile de Türkçülük yapıyoruz. Sonra neymiş: Çalıntı türküyle ‘Ölürüm Türkiyem’ hadi len” alıntısından öğrendim de okudum.

Helva bu işe karışmayaydı, iyiydi.

Erdemol, aynı benim bu yazıyı paylaşan arkadaşlarım gibi, öfkesini kum torbası niyetine klavyenin tuşlarına vura vura çıkartmayı denemiş. Herhalde ayıp değil. Hani, ince ince dizilmiş, şakır şakır çakan sözün lezzeti de bir başka olur. Baksana, “hadi len”in keyfine. Ama helva bu işe karışmayaydı; hadi daha adil diyeyim diyeceğimi, lezzetine kaptırıp tuşlara çaka çaka yazmanın, ne dediğini bir okusaydı keşke Erdemol ve haklı olduğu yerde cahile düşmeyeydi, iyiydi.

Masamızdaki yemek, coğrafyamıza aittir. Muhabbetimizin karşılığıdır. Derede çamaşırını birlikte yıkayan, çeşmenin başında birlikte duran kadınların imecesinin, yol arkadaşlığının, çoluğu çocuğu ve üstelik ayırt etmeden beslemenin olduğu kadar, yaraları birlikte sarma gayretinin, ölene beraber üzülme, doğana birlikte sevinmenin karşılığıdır. Yerel mutfak, faşist değildir. Millisini bilemem. Biri öldüğünde evine yedi gün yemek yapılır, yollanırdı ben çocukken. Helva ne ki! Neler yediğimiz kiminle komşu olduğumuzun karşılığı bir derinlik taşır.

Milliyetçiliğin gasp dolu yönünü ilan etmeye helvayı karıştırmak, yoğurt Türktür, Bulgarlar gasp etti demek gibi olur. Ayıp.

Bundan bir zaman önce, babam yaşında bir yemek üstadı, Anadolu topraklarında da yetiştiği, özellikle Iğdır civarında bahçeler dolusu olduğu ve onları siyasi gerginliğe, bölgenin diken üstünde hâline rağmen hayatta tutmaya yeminli üreticileri olması sebebiyle itiraz etti Ermenilerin şallak kayısısını bir kültür envanterine işletmelerine. Bahsettiğimiz coğrafi işaretleme falan değil, bildiğiniz kültür envanteri. Bir kayısıyı dahi paylaşamamak nasıl bir şeydir diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ermenilerin müzik aleti düdük bile o kayısının dallarından yapılırken, bayraklarındaki rengin sebebi o kayısıyken ve o kayısı Erivan’ın en hoş kokulu festivaline, düğünlerde bayramlarda içtikleri rakılarına sebepken… Kayısıyı paylaşmamak olur mu? Aşure kime ait zaten ya da tarhana… Bunlar eski kafanın işleri.

Kıymayın birader. Kıymayın. Paylaşın.

Neyimiz var neyimiz yok anonim olana dek paylaşalım.

Bugün Yahşibey’e davetliyiz. Meriç de orada bir çekim yapmak için gelmişti zaten. Erken, pek erken akşam bir yemek yenilecek. Hadi dedik, birlikte çıkalım. Saat bir gibi çıktık. Niyetimiz Bademli’de bir deniz kenarı bulup Vasıf’la baş başa bir zaman geçirmek, yemek ve Yahşibey öncesi. Yolda Yasemin aradı Vasıf’ı, geliyormuşsunuz, diye. Perişan olmayın Bademli’de, bana gelin dedi. Olağanüstü bir evi var Yasemin’in. Önce lafladık serin kubbenin altında, arkamız önümüz yeşil, sonra denize indik. Harikulade birkaç saat geçirdik sayesinde. Vasıf denizi kıyasladı hemen. Evet. Ayvalık’ta deniz sığ. Burada ise derinlik var. Tuz da farklı, şaşırttı beni. İki adım hepi topu Ayvalık’la Bademli arası ve deniz bir hayli tuzlu!

Kırk dakikalık yol, eğer bir gün Vasıf bir araba alırsa bize.

Saat dörde geliyordu Meriç geldi, aldı bizi. Yasemin geride kaldı, bir misafiri daha vardı iş de konuştuğu. Yemekte görüşürüz dedik, ayrıldık. Sunar’ın yerine gittik.

Sunar’ın yeri Dikili/Bademli’deki tek yer. Olağanüstü güzellikte bir korsan koyuna bakıyor. Sığ bir su hemen ayağının altında insanın ve üzerinde söğütler… Nefes kesici şüphesiz. Buraya iki yıl önce bir öğle rakısına gelmiştik Vasıf’la, benim geç bir yaş günü yemeğim niyetine. Kimse yoktu ve daha mı iyiydi, ne! Kötü, sahiden sıradan ve kötü mezelerin ardından kızarmış kalamar ve barbun geldi! Ne benim ve ne de Vasıf’ın yemesi kabil değil ‘asıl yemeği’ dolayısıyla acaba, diye başladım söze, kabak kızartmanız var mı? Yokmuş. Biz yemiyoruz bunları, acaba mutfakta balık olmayan ve sıcak bir şey çıkar mı, diye ısrar ettim. Çok meşgul bir aşevi müdürü edasıyla mümkün değil yaptı kafası, rengim eminim birkaç ton karardı. Kalabalık da bir masayız. Bu kadar ısrarım dahi ayıp. Ama işin içinden geliyorum. Mutfağında şu ve şu ve şu yok mu, bana bunu yapsana demiş değilim. Bu ayıp zira. Ama mutfağında eminim neyin olduğuna ve illet oldum gayretteki düşüklüğe. Bu arada sanılmasın ki başka yer var, tekrar edeyim, bölgenin en iyisi bu! Bademli çarşıya insek pide ve lahmacun gelirdi masaya ve galiba deniz mahsullerini yapmayı biliyorlar. Herkes mutluydu da. Bir biz.

Ve Nevzat gördü, tüm bunu. Mutfağa gitmiş ve patlıcan kızartma ısmarlamış, domates soslu ve sıcak getirilmesi üzere. Olmuş mu bari, diye de sordu. Onun bu gayreti besledi o gece, daha ne isterim ki. Zarafet, nezaket sözcüklerini kullanmayı bilmekten öte bir meziyet.

Yahşibey’e geçtik. Arif’in ilk seferi sanırım, büyük keyif aldı köyü ve binasını görmekten Vakıf’ın. Han, Nevzat, Emre, Leyla ve Şevki, Yasemin, Meriç, Gülizar oturduk ve izledik 39. dönem çalışmalarını. Vasıf her zamanki gibi forever teenager, ilk yorumu herkesin yüzüne yüzüne yaptı ve kalabalığın içindeki tüm mimarları diken etti. Haksız değil dile getirdiğinde ancak, parametreleri iyi okumak gerek. Bir, atölye on beş gün. O kadar. İki, Yahşibey köyü tema seçilmiş. Üç, birbirini tanımayan bu çocuklar ekipler kurmuş, hem birbirini tanımayı hem de proje geliştirmeyi sırtlanmışlar. Dört ve en zalim parametre, bu çocuklar sorgulama hakkının evden okula her katmanında hayatın gasp edildiği bir kültürden geliyorlar. Bence iyi bir denemeydi. Bu çocukların bize sunumla değil de, birbirlerine işlerini sundukları ve birbirlerini kritik ettikleri bir saat olsaydı, ne yaşanırdı onu merak ederek geçirdim geceyi.

Ve Refika aradı. “Anne kalbim durdu” dedi ve atmışım kendimi o basamaklarından Yahşibey’in, neredesin, ne oldu diye. Meğer kalbinin nasıl acıdığını anlatmak istemiş, arayıp. Alexa ile konuşuyorlarmış, Charlotteville’i, neler olduğunu. İkisi de öyle dağılmışlar ki rengi karşısında olup bitenin Alexa atlayıp gitmiş, orada olmak gerek diye, Refika da beni aramış. Ben ilk cümlenin acısı karşısında her şey daha hafif geldiğinden mi, emin değilim, huzurla oturdum yerime geri. Her yer yanıyor diye düşünerek ama. “Filleri görmek” derdi anneannem, en felaket anda sükûnet çöktüğünde üstüne insanın. Yapacak bir şey olmadığını idraktan geçiyor yani, belki de. Bilemiyorum.

Yolda Arif de bizimleydi. Bir dolu hikâyesi var, harikulade. Neler neler anlattı. Yol, yol bile gelmedi. Uçtuk sanki.

13 Ağustos

Hayrettin Karaman’ın geçen haftaki kayda değmez yazısına bir dolu cevap var, ama iki tanesini kenara koymak istiyorum:

“Nefsinin peşinde koşanlar, aynı zamanda kendi kesiminin kadınlarını sürekli kontrol altında tutmaya çalıştı. Erkek yapsın ama kadın otursun, erkek gezsin tozsun eğlensin ama kadın işinden eve evden işe! Erkek rahatça ve sorumsuzca yaşarken kadın ise İslam’ın asaletini tek başına taşıyacaktı. Erkekler her türlü ortamlara girip çıkarken, yaşamlarını keyifle sürdürürken İslam için örnek olma derdini taşımadılar. Aslında Müslüman erkeğin de, kadının da İslam için bir vitrini olması gerekirken, erkekler kadınları vitrinde yalnız bıraktı ve İslam’ı taşıma sorumluluğunu tamamen kadınlara yükledi.” demiş Mahmud Sami, Akit’te.

Ayşe Düzkan da “rahat bırakamıyorsunuz tabii, hangi kadın grubunu rahat bırakmak aklınıza yatıyor ki. tesettürü savunanlar başta olmak üzere kimse bu kadınların —aslında hiçbir kadının— kendileriyle ve hayatlarıyla ilgili kararları kendilerinin alabilecekleri fikrini kabul edilir bulmuyor.” demiş.

Meriç’i yolcu ettik, incirler ve Cook’s Illustrated’lerle. Derin ve Kaan’a gidiyor fasiküller. İncirleri Onur’la beraber yiyecekler. Ne çok incirimiz var!

Bugün sakin geçecek, onca yol, yolculuk ve muhabbetten sonra.

14 Ağustos

Ayşe yazmış razı olsun, genetiği değiştirilmiş ve etiketinde belirtilmeden markete çıkıp satılmış ve yenilmiş somon balığını ondan başka kimse yazdı mı acaba Türkçede? Bizde de durum çok farklı bir yöne gitmiyor sanki. Son onaylanan iki genetiği değiştirilmiş mısırla ilgili, daha önce yürütülen sistem yürütülmedi mesela. Neydi o: Bir gıda derneği, üyeleri adına Biyogüvenlik Kurulu’na başvururdu, bilmem şu ve şu ve bu GDO’lu türün ithalatına izin verilmesin diye. BK da inceler araştırır ve bir rapor yazardı. O rapor bir nevi askıya çıkardı ve halkın (ve çeşitli STK’ların) değerlendirmesine açılırdı. BK onayladıysa raporunda, bakanlık da gerekli izni verirdi genelde, yani itiraz hakkımız üzerine konuşacak çok şey yok ancak bu askı süreci STK’ların konuya dair kamuoyunu bilinçlendirmesi için fevkalade bir zaman sağlıyordu. Türkiye’nin %83’ü genetiği değiştirilmiş organizmalara ilişkin epey şüpheci ve hayır diyor. Böyle bir topluma illa GDO’lu ürün yedireceğim demenin akla yatan tek açıklaması, sığlığında boğulacağımız ekonomi dünyası! Büyüme derdimiz öyle ağır öyle şuursuz ki, itirazlar duyulmasın diye Türkiye’de yeni bir GDO’lu ürünün gıda zincirimize girişini Resmi Gazete’den, Kanada’da ise yedikten sonra öğreniyoruz. Yakında öğrenmeyeceğimiz günler gelecek korkarım. Şirket sırrı bahanesi ya da OHAL sebebiyle.

Vasıf’la kapari toplayacağız diye çıktık. Gül Hanım beğendi geçen hafta paylaşımımı, erik boyunda kaparilerden turşumu. Ona da yapacağım, hazır yer gök kapari dolu. Vasıf’la ama çıkmamam gerek, onu bir daha anladım. Dakika bir ve Vasıf’tan gol: Ben daha çok topluyorum! Yarış mı bu güzelim, hayırdır. Çık gez biraz. Dolaş. Bak Mutluköy. Hayret vallahi. Uzakta toplayarak dengeledim kendisini. Fena da olmadı. Mezarlığın arkasındaki yola da uzandık. Bir dolu dal topladım, gözümü alanlardan. Yanımızdan köylüler geçti, biri elinde silahıyla. “Ne avladın?” dedim. “Yok” dedi, “avlamadım. Yanımda sadece.” Merak ettim, silaha sahiden gerek mi var buralarda. Kadınlar muhabbetli. İncir var her evin önünde. Üçerli beşerli oturuyor ve incir yiyorlar. Davet üzerine davet. Gülümseyerek, araya başka iki üç cümle ekleyerek ilerliyor insan sokaklarında köyün. Erkekler daha net. “Ne topluyorsun?” diyor bakıyor sepetine. Mera gösteriyor, şu sokakta çok, şu zeytinlikte var gibi. Bulduğum, kesip sepete atmaya değer dediğim tüm yeşili Mutluköy’ün florası diye fotoğrafladım ama… Daha çok eklemek gerek. Böyle bir albüm güzel olur köye. Bana da otu, yeşili tanımaya sebep.

Peygamber develi fotoğrafımı Vasıf çekti.

Gece kapıda beliren sıpadan sonra geldi, yavaş yavaş ve Vasıf iyice eskilerden bulup çalarken en çok “Spinning Away”de kaldım ben ve dedim de zaten, bugünü nasıl tamamladı diye. Aynı böyle geçti gün. 
On a hill, under a raven sky 
I have no idea exactly what I’ve drawn 
Some kind of change, some kind of spinning away 
With every single line moving further out in time

15 Ağustos

Ne çok incir var! Ama ne çok! Topladık, Vasıf’la. Ben çıktım merdivene. Onu düşerse benim tutmam kabil değil. Mecbur aşağıda o duracak. Sevmedi. Kim sever ki yukarıda toplamak yerine aşağıda bekleyen olmayı. Ses etmedi ama. Ben de inmedim zaten. Evlilik böyle bir şey galiba.

Bana da bunları işlemek düşüyor tabii.

Mutluköy’deki ilk ekmek.

Hüseyin Bey’den gelen un, filtrelediğimiz musluk suyu, tuz ve ekşi maya! O kadar. İlk ekmek için, hem de yıllar sonra, gayet iyi. Deliklerinin gelişmesi iki haftaya ancak. Kuvvetlensin hele maya. Şimdilik hidrasyon %50. Bunu rahatlıkla %60’a taşırım, un çok iyi ama önce maya bir kuvvetlensin. Tabii, hava da biraz serinlese iyi olacak. Mümkün değil zamanı mayaya göre akıtmak bu sıcakta! Aynı şey turşu için geçerli. Pazardan aldığımız salatalıkları bir salkım komşu üzümü ve bir dal asmayla kurdum. Kayınvalidemin yöntemi, üç gün güneşte durması üzerine. İkinci günü tamamlatmadım dahi. Suyun rengi hemen dönüyor ve asma dalını çıktığı yüzeyden aşağı itmeye kalkınca eli yanıyor neredeyse insanın, sıcaktan! Her şey çürür böyle havada. İnsanlar farkındalar mı acaba, iklim değişikliği, daha önce geliştirdikleri onlarca yöntemi de yok edecek. Turşu kurmanın zor olduğu bir iklimde patatesler de filiz veremeden çürüyeceklerdir neticede.

İncirlerle önce bir chutney yaptım. Kırmızı soğan, şeftali, anjelik erik, zencefil, Maraş biberi, grains of paradise denilen bir karabiber türü, tarçın ve kuru kadıntuzluğu yemişi kattım incirlere, biraz da üzüm sirkesi. Böyle bir tarif yok. Bir tür reçelimsi yapımı bu. Hindistan’ın sıcağına cevap bir usul chutney’ler. Acı, tatlı, ekşi ve baharatlıyı bir araya getirme bilgisi. Bu arada patlıcandan domatese, incirden armuda her türlü meyve ve sebze girebilir bu tencereye. Tümüyle yapanın neleri “kurtarmak gerek” dediğine bağlı, kanaatimce. Olağanüstü oldu!

Bir de reçel yaptım. Buna da biber ekledim, hem grains of paradise hem de sichuan. Biraz da karanfil tabii ve Engin’in ısrarıyla aldığım bir tonka tanesi! Tonkayı ilk kullanışım. Vanilya gibi, tatlı bir kokusu var. Parfüm yapımında da kullanılıyormuş. Engin ısrarla aldırmıştı, muhallebilerde falan deyip. Yeni şeyler iyidir her ne kadar muhallebi yapmasam da, almış getirmiştim. Ta ne vakit!

Çok yakıştı!

Tatlı oldu, elbette. İncir feci şekerli bir şey. Ama yedikten sonra arkadan arkadan gelen biberler muazzam! Buna isli bir peynirimsi gerek diye yazdım Refika’ya!

Gül Hanım’ın turşusunu da kurdum. Kapariler sahiden erik gibi. Vasıf daha önce kurduklarımızdan tattı. Yüzünü buruşturdu, acı bunlar diye. Acı değil, hardalımsı. Doğru, koskoca bir hardal tanesi yemek istemeyebilir insan ama şu hâliyle bile umut vaat ediyorlar, mesela bir patates salatasında ya da bir buz gibi kokteylin eşliğinde… Olmaz değil. Biraz daha durunca nasıl olacaklar, ayrıca merak ediyorum. Belki biraz daha tuzlu olabilirmiş. Onu düşündüm sadece.

Yavuz Baydar Nuray Mert’le ilgili yazısında “2,5 milyon insanın Maltepe’de toplandığı, 6 milyon Kürt seçmenin rejime fikren direndiği bir ortamda; eleştirel bir gazetenin bu kadar düşük bir tirajda kalması üzerinde düşünmeye değer.” demiş. Sahiden, daha nereye kadar tek rengi koruyacak Türkiye? Neden bir yandan yana yakıla ağlayıp ne çok rengimiz varken tümünü kaybettiğimize ve sonra da zaten ne yazacağı belli birini yazdı diye kovuyoruz ve hem de tekmeleye tekmeleye…

Ne zaman yemekle ilgili içimde bir sevinç bir arzu yansa sayıyorum kaç oldu diye. Yüz altmış olmuş.

Çocukların kim olduğu önemli değil, ne istedikleri de. Ellerinde ölümleriyle masaya oturmuş çocukların olduğu bir ülkede olmak da önemli olmayabilir hatta. Ama o masaya oturan, bu olup biteni hepimiz adına mânâlandıran, hepimizin yarını adına dinleyen, duyan bir idareye sahip olmamak, öyle bir idareye sebep verecek bir medeniyet kuramamış olmak var ya… kahredici. Ve bu çocukların varlığında her gün bununla yüzleşiyoruz. Yüzleşiyor muyuz?

16 Ağustos

Siyah incirler de geliyor yavaş yavaş!

“Artvin doğal yapısı nedeniyle çok eğimli bir yapıdadır. Bu sebeple kendiliğinden konan kurallar vardır. Birçok köyde ya da merkezde ‘yasak dere’, ‘yasak tepe’, ‘yasak dağ’ gibi yasaklı alanlar vardır. Bu kurallar bazı köy karar defterlerinde de vardır. Bazıları yazılı değildir ama anayasa hükmündedir. Diyelim ‘yasak tepe’ var, ne kimse oraya tavuğunu bırakır, ne çalı keser. Herkes oranın korunması gerektiğini bilir. O kurallara da uymak zorundadır, uymazsa da topumdan dışlanır. Oraya zarar verirse, eğimli olduğu için aşağıda yaşama şansı olmadığını bilir.”

Nilay Vardar aracılığı ile Nur Neşe Karahan demiş, Bianet’te.

Bu örneği Marul Bayramı’nda Mustafa Sarı da vermişti. Ekolojik bilinç ile tabular ve kutsallar bağlantısını anlatırken. Türümüzün varlığını sürdürme gayreti içerisinde coğrafyası ile yakaladığı uyumun parçası olarak sunmuştu kutsalları ve Doğu Karadeniz’in “lanetli” alanlarını da hikâye etmişti. Köylünün, imamın da birlikteliği ile belli dönemlerle belli bölgeleri lanetlediğini, belli bölgelerden de laneti kaldırdığını anlatmış ve bunu coğrafyanın tamiri ile insanın ihtiyaçlarını temini arasında muazzam bir düzen olarak resmetmişti.

Biz böylesi kadim bir düzeni otuz, bilemedin elli yıl ömrü olacak işlere kurban ediyoruz, ha! Medeniyet, bunun da adı. Nasıl bir yalan. Bunu yutan da nasıl aptal!

Tam bu satırları not almıştım ki Counter Punch’da denk geldim, “...when will the last bluefin tuna swim across the Pacific?” diyor yazar. Ne zaman son mavi yüzgeçli orkinos geçecek Pasifik’i, son lüfer ne zaman çıkacak bir gayret Karadeniz’e, son insan yalnızlığını nasıl işleyecek acaba coğrafyasına… Gidişimiz böyle. Yavaş yavaş ve hızla.

Mistah Kurtz—he dead.

A penny for the Old Guy


We are the hollow men 
We are the stuffed men 
Leaning together 
Headpiece filled with straw. Alas! 
Our dried voices, when 
We whisper together 
Are quiet and meaningless 
As wind in dry grass 
or rats’ feet over broken glass 
In our dry cellar

Shape without form, shade without colour, 
Paralysed force, gesture without motion;

Those who have crossed 
With direct eyes, to death's other kingdom 
Remember us—if at all—not as lost 
Violent souls, but only 
As the hollow men 
The stuffed men.

II 
Eyes I dare not meet in dreams 
In deaths dream kingdom 
These do not appear: 
There, the eyes are 
Sunlight on a broken column 
There, is a tree swinging 
And voices are 
In the wind’s singing 
More distant and more solemn 
Than a fading star.

Let me be no nearer 
In death’s dream kingdom 
Let me also wear 
Such deliberate disguises 
Rat’s coat, crowskin, crossed staves 
In a field 
Behaving as the wind behaves 
No nearer—

Not that final meeting 
In the twilight kingdom

III 
This is the dead land 
This is cactus land 
Here the stone images 
Are raised, here they receive 
The supplication of a dead man’s hand 
Under the twinkle of a fading star.

Is it like this 
In death’s other kingdom 
Waking alone 
At the hour when we are 
Trembling with tenderness 
Lips that would kiss 
Form prayers to broken stone.

IV 
The eyes are not here 
There are no eyes here 
In this valley of dying stars 
In this hollow valley 
This broken jaw of our lost kingdoms

In this last of meeting places 
We grope together 
And avoid speech 
Gathered on this beach of this tumid river

Sightless, unless 
The eyes reappear 
As the perpetual star 
Multifoliate rose 
Of death’s twilight kingdom 
The hope only 
Of empty men.


Here we go round the prickly pear 
Prickly pear prickly pear 
Here we go round the prickly pear 
At five o’clock in the morning.

Between the idea 
And the reality 
Between the motion 
And the act 
Falls the Shadow 
For Thine is the Kingdom

Between the conception 
And the creation 
Between the emotion 
And the response 
Falls the Shadow 
Life is very long

Between the desire 
And the spasm 
Between the potency 
And the existence 
Between the essence 
And the descent 
Falls the Shadow 
For Thine is the Kingdom

For Thine is 
Life is 
For Thine is the

This is the way the world ends 
This is the way the world ends 
This is the way the world ends 
Not with a bang but with a whimper.

T.S. Eliot
“The Hollow Men”

Bu da ikinci ekmeği Mutluköy’ün! Poposu kalkık, %50 su ile sıkı ve yapısı güzel bir ekmek oldu. Deliklerin gelişmesine çok var daha.

17 Ağustos

Kapısından Bile Geçmem grubunda sürekli tuhaf heykellerini, Rabia Heykeli’ni ve saldırıya uğrayan Atatürk heykellerini konuşuyoruz Türkiye’nin; elbette yok edilen 20. yüzyıl binalarını da. Öfkenin biçimi ve üzerine yerleştirilmeye çalışılanın sakilliği konumuz. Şüphesiz ortak bir bakışa sahip değiliz ancak nispeten benzer bir ötekiye ait olduğumuz rahatlıkla söylenebilir. Yani, kimse elini hafif tutmuyor eleştirirken ve sıklıkla hepimiz anlamak için değil şikayet etmek için paylaşıyoruz, tüm paylaştıklarımızı grupta. Oysa tuhaf bir zaman bu. Olup bitenlerin sadece bu ülkeye ait olduğunu düşünmek de saçma. Başka nerede, neler oluyor diye bakmak, aramak gerek. Öfkelenme hakkı baki, anlamak asıl olmalı. Yoksa tümümüz rövanşlardan örülü bir ağa yakalandık diyelim, debelenmenin de faydası yok.

New York Times haritalamış, oradaki durumu: “Confederate Monuments Are Coming Down Across the United States. Here’s a List.

Saat on ikide Uygar’la Medyascope’a çıktık bugün. Good4trust’ı anlattık. İhtimalleri beslemeyi önerdik, şikayet etmek ve sıkışmak yerine. Duyulmuş olsun. Duymayana paylaşmalık link de burada.

Pek flu çıkmışım, Uygar’ın pırıl pırıl hâline.

Pazara indik ardından. Harikuladeydi, geç inmek eksiltmemiş hiçbir şeyi. Nasıl ki enginarın yerini mısırlar almıştı, mısırları da üzümler kovalamış. Her yer üzüm dolu. Şeftali, patlıcan, cins cins hıyar, her türlü fasulye, barbunya, artık azalan börülce, incirler ve ceviz! İki minicik kavun aldık, biraz şeftali. Vasıf söylendi, yine mi meyve diye. Evet. Bana iyi gelecek şimdi.

Gece yine eşekle geldi, stil sahibi eşekle. Mutlu ile, köpek olan, araları iyi artık. Normalde tek bir bakışı ile asabını bozuyor eşekler, köpeklerin. İyiler bunlar. İyiler artık.

Sis kapıdan uzak durduğu sürece.

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında)}

bostan, Defne Koryürek, deniz, Günlük, hayvan, iklim değişikliği, köy, milliyetçilik, Mutluköy, paylaşmak, pazar, Yahşibey