Günlük: 5–11 Ocak 2018

5 Ocak

Latif Demirci’nin Aydın Boysan’ı kapıp götüren palamutların arasında, masmavi bir denizde çizdiği karikatürünü yıllar önce lüfer kampanyaları sırasında görmüş ama elim ‘tık’a gidip paylaşamamıştım, yaşına maşallahımı ekleyip, uzun ve muhabbetli bir ömür dileyerek. Bugün o ömrü tamamlamış.

6 Ocak

Duvar’da haber başlığı, Polisten keyfi yasak: Çığlık maskesi takamazsınız. Kayseri’de sokakta müzik yapan bir grup gence sivil bir polis müdahale etmiş, sebep yüzlerinde maske olması. Maske, ama nasıl maske demek gerekiyor böyle zamanda: “Çığlık” maskesi. Hani, Guy Fawkes maskesi olsa, V for Vendetta değil occupy sizin motivasyonunuz dese polis, hani adam esprisini kaybetmiş derdim ama bir derece de anlardım endişeyi; oysa Kayserili çocuklar seçe seçe Munch’un “Çığlık”ını seçmişler. Bildiğim, endişe yaratacak bir geçmişi yok “Çığlık”ın. Varsa, hadi o da benim cehaletim. Kaldı ki, yine de mizahını kaybetmiş derdim, polise ve Kayseri’de hangi dükkânda daha fazla seçenekleri vardı acaba diye de merak ederdim. Mesela, bu “Çığlık”tan başka.

Neyse çocuklar azarı işitmişler, değmez deyip belli ki, maskelerini çıkartıp öyle müzik yapıp şarkı söylemeye devam etmişler. Asıl olan müzik yapabilmektir. Polisin endişesi ise durduğumuz alacakaranlık kuşağının lezzeti. Hangi sırrı saklaması, hangi gerçeği yok sayması gerektiğini takipten yorulmuşlara özgü bence bu her dananın altında bir buzağı arama hâli. Benim gibi yabancıların anlayamayacağı şey. Zaten dahil olamamışların, yani.

Nasıl güzel, güneşli bir gün! Camlar sözde silindi geçen gün. Hemen yağmur yağdı tabii. Cam, baharda silinecek bir daha. Hiç gereği yok bu gayrete zaman ve enerji harcamanın.

Çok, çok acayip bir sınav veriyor mütedeyyin kesim. Bir yanda Diyanet İşleri Başkanlığı cuma hutbesi okutmak zorunda kalıyor, ikincil, üçüncül etkilerini düşünmeden, tek gözlükle yazılmış kaçıncı metnin ardından kopan depremin hiç değilse artçılarını hafifletebilmek için ve bir diğer yandan bir akademisyen, televizyonda, Nuh Peygamber’in oğluyla cep telefonundan konuştuğunu anlatıyor, olayların, yani tufanın ve sonrasında gerçekleştiğini düşündüğü şeylere ikna için. Çok sıkı bir sınav bu ve beni zerre kadar bağlamıyor, ne Nuh Peygamber’e inanıyorum ne de Diyanet’in beyanlarını takip ediyorum. Sahiden beni zerre kadar bağlamıyor, ama mütedeyyin kardeşimin ne düşündüğü bu saçmalığın karşısında benim için mühim. Kitaba ve hâliyle Nuh Peygamber’e inanan, belki de kapalı okumak için büyük mücadele vermiş, çocuk sahibi, yaşıtım bir kadın, bu olaylar karşısında nasıl hissediyor, benim için çok mühim. Keşke yazsalar. Keşke seslerini duysam.

Ayvalık’a indik. Niyet önce terziden geçmek, geçtik. Hazır değil gömlekler. Peki. Atlayıp minibüse Cunda’ya gidelim dedik. Durakta Serdar’la karşılaştık. “Hadi, gel bizimle” dedik. Minibüs bekledi, Serdar yetişti. Cunda’ya gittik. Serdar muhtar gibi. Minibüse binenden inenden, adada sokak köşesinde karşılaştığı adamdan, eczacımıza… herkesi tanıyor. Biz de tanıyoruz kimini ama o başka türlü tanıyor, muhabbetinin konuları farklı. Mesela minibüsteki bir kadına, “buraya geldiğimde daha bebekti bu ağaçlar, adamın bir hayrı oldu hiç değilse” dediği yer, bildiğin koru. Hâliyle muhabbeti başka. Çok zamandır burada.

Güneşte bir masa kalmış. “Bize, değil mi?” dedik, güldüler, oturduk. Yemyeşil bir masa istedim, Serdar da uydu bize. Tek kırmızı, o da mora doğru bir kırmızı, pancar oldu. Hâlâ şişemizde rakımız varmış, onu da pay ettiler Serdar’la bana, iki damla kadar da Vasıf’a kaldı. Post-op. Bu bile fazla.

Kayık konuştuk, ortaklık kararı aldık. Vasıf’ın ehliyetini tazelemesi gerekecek ama bu bahar itibarıyla kıyı kıyı tanımaya başlamak şart bu coğrafyayı. Muazzam zira. Karada başka, denizde başka. Konserleri konuştuk. Konserler sonrası ekibe uyumu üzerinden Vasıf’ın Serdar mitolojisi çatladı sanki. Ben kazak dahi çıkarttım, öyle sıcaktı. Tam gevşemiş ve erimenin kıyısındaydım ki telefon çaldı. Kargo. Ne vakit gelirim diye merak etmiş. Saat beşe kadar vaktim var sanıyordum, meğer dörde kadar bile yokmuş. Vasıf’la Serdar’ı masada bıraktım, önce para çektim marinanın oradan, sonra döndüm pazara girdim. Azıcık alacağım zaten. Vasıf gidecek pazartesi yine. Hızla toparladım, biraz kereviz, biraz brokoli. Döndüm, ‘hadi’ledim bizimkileri. Atladık minibüse ve indik Ayvalık’a. Hem bergamotlar, greyfurtlar ve pomelo’lar, hem de Silva Hanım’ın paketi deyince ben iflas ettim. Otobüsle dönmekten vazgeçtim. Gürol geldi toplamaya bizi.

Yolda zeytin konuştuk yine. Fiyat tuhaf. 16 liraya zeytinyağı satıyor köylü, bölgede ve hâlâ pahalı bulan var. Hesap yaptım, yağ olarak sıkmasa, zeytin kursa, her bir kilo zeytin pazarda en ucuz 10 lira. 20 liraya kadar da yolu var. Hesabı yapalım. 1 litre zeytinyağı, en iyi ihtimalle 5 kilo zeytinden. Yani 5 kilo kahvaltılık zeytin 50 lira, 5 kilo zeytinden 1 litre yağ 16 lira. Makul değil. “Depolama maliyeti de var kahvaltılık zeytinde” diye ekledi Gürol. “Yağı sıkıp satıyor, trink parasını alıyor köylü” dedi. Doğrudur. Ama o durumda bile olsun olsun da yarısı etsin yağ, yani litresi 25 lira! Kaldı ki bugün, mesela Migros’taki fiyatlar da epey düşündürücü. Açtım yolda hemen, akıllı telefon değil mi, baktım. 16,95’ten 38,5’a kadar cins cins var. Ve o fiyata şişe, etiket, marka tanıtımı, nakliye vesaire üzerine şirket kârı da dahil! Özel zeytinyağı deyince rakamlar değişiyor hem, yarım litresi 60 lira olandan, litresi 46 lirayı yakalayan da mevcut. Neden bölgenin zeytincisi yağını 16’dan satıyor, mümkün değil anlamak. Tüketici almıyor desek daha pahalısını, o halde yarım litresi 60 liradan yağın ne işi var markette? Yağın gerçek değerini konuşan bir üretici birliği, yağını en az iki katına satabilir bu pazarda kanaatimce ve hak da geçmez.

Hak derken sahici haktan bahsediyorum. Yanımdaki evde konaklayan tayfanın hâlini gördükçe ‘ucuz’ ürün midemi bulandırıyor. Okula gitmeyen çocuklar, sokakta kaynayan kazanlar, alt alta üst üste ve göçebe süren hayatlar…

“Ürünün değeri, insanın değerini de yükseltiyor” dedim, hak verdi Gürol.

Silva Hanım teker teker ve özenle paketleyerek yollamış. “Kulağımı çınlatacaksınız” demişti. Geldiler. Güle güle andım adını, çınlamıştır kesin. Ne de çok çeşit! Mor salkımdan nergise, mimozadan bergamota… Bir yudumda bahar gibi, her biri! Ne büyük zenginlik, tümünü yapabilecek bilgiye sahip olmak… Yıllar önce sormuşum, nasıl yapıyorsunuz diye, annemden gördüğüm gibi demiş bana. Geçenlerde hatırlattı. Annesi de annesinden gördü muhakkak. Ve o da kendi annesinden. Kültür bu. Annenden emanet aldığın.

Silva Hanım sadece bir zanaatkâr değil, bir kültürün de muhafızı.

Akşam yorgunlukla çöktü. Vasıf da ben de, makinelerimize gömüldük. Fehmi Koru yazmış, “Kendi hesabıma ben, dışişleri bakanlığı, başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmış Abdullah Gül’ün, Rusya’dan S-400 füze savunma sistemi alınmasından polislere yakalanan ‘zanlıların bacaklarının kırılması’ tavsiyesi ile sanıklara Guantanamo kıyafeti zorunluluğu getirilmesine ve OHAL’in süreklilik kazanmasına kadar bir dizi konuda daha ne düşündüğünü merak ediyorum.” diye. Vallahi, ben de. Üstelik o sorulara bir hayli ekleyeceklerim de var.

Gün Halil’den gelen fotoğrafla bitti. Osman Bey, nasılsınız?


7 Ocak

“... [H]iç kaale alınmayan ve ekoloji olarak adlandırılanın ne olduğunu neredeyse fark etmez bir şekilde geliştirilen söylemlerden hakiki vaziyete geçmenin zamanını kaçırdık; ama, daha da vahim hâle gelmesini önlemenin yollarını aramakla başlayacak olan ‘ortak söylemi’ bir hakikat olarak görmek gerekecek; çünkü hepimiz aynı yerdeyiz ve aynı havayı koklamak, aynı toprağın suyunu içmek zorundayız.” demiş Ali.

Dün aldığımız kestaneleri koydum ince döküm bir tavaya ve sonra da sobanın üzerine. Yanında Vasıf’ın zencefiller kaynıyor. Dışarıdaysa yine güzel. Güneşli bir gün. İngilizler bir denizden diğerine Kuzey Ormanı kurmaya karar vermişler. Önümüzdeki 25 yılda 50 milyon ağaç dikeceklermiş. 500 milyon İngiliz sterlinine mal olacakmış, bir hesap yapayım dedim, 1 Sterlin 5 Türk Lirası deyip çarptım, 2 milyar 500 milyon Türk lirası edecek diye çıktı. Bizim Kuzey Ormanları’nın bedeli ne diye düşünmeden edemedim, bu yatırımcı duruş karşısında. Yani ağaç üzerinden yapmayacağız herhalde, yeni oluşturulan orman gözüyle bakıp. Orayı kendine konak sayan şahinler, ev sayan yaban domuzları, oraya endemik 54 ayrı bitkiyi hesaplamanın yolu var mıdır acaba, yoksa o pek değerli plastik kartın reklamındaki gibi priceless mı demeli?

Vasıf çıktı, elinde eldiven, diğerinde makas topladı. Bir börek olsun diye. Körpecikler. Az soğan, bir fiske tuz ve iki de yufka ile tava böreği çıkar bundan. Hemen bir fotoğraf Instagram’a, bir fotoğraf da kayınvalideye gitti.

Ama önce bir öğle yemeği! Fırında pişmiş pancar, kibrit çöpü kesilmiş bir avuç mor havuç, bolca tere ve Vasıf’ın tek seferlik ekiminden bahçenin her köşesine kaçmayı başaran ve arayıp buldukça şenlenenlerden bir avuç kişnişe ilaveten yarımşar avokado ve üçer dilim pomelo, sos olarak da bergamot ve limon suyu ile zeytinyağına üç fiske tuz ve karabiberle çırpılmış bir vinaigrette. Perfect Lovers.

Bu pomelo’ların kabuklarını şekerlemek istiyorum. Kabuğun ne kadarı kalmalı, beyaz, nereye kadar temizlenmeli ve niye bu kabukları beş kez suyunu değiştire değiştire kaynatmalı… çıkamadım içinden. Öncelikle beyazlar. İki farklı katman var. İlki pamuksu. Onu temizlemeye iknayım ama sonraki! Onda bir et var. Tamamını alınca pek bir şey kalmıyor sanki şekerleyecek! Sonra “acısını alma” diye tabir edilen o kaynatmalar. Niye ki? Yani niye üç ila beş kez! Bir kıvam tarifi yok mudur, hamura biçilen kulak memesi gibi, hani bu kadar acısını aldıktan sonra neye benzeyeceğini anlatmaya? Zira ben çok da tatlı olmasın istiyorum. Hem çok tatlı olmasın hem de keserken kabuğu şu burnuma gelen yağlar da kalsın biraz istiyorum.

Yıllar, yıllar önce greyfurt kabuğu şekerlemesi bulduydum Divan’da, ısmarlama bir yarım kilo daha yapmışlardı. Kimbilir kimdi ustası ve kimbilir niye yapmışlardı, zira bir daha da olmadı. Ertesi yıl vakti geldiğinde sipariş vermeyi denemiştim de kabul etmemişti imalathane. Ama bir bu değil. Divan’ın çocukluğumda imal ettiği karamelleri vardı, artık yok. Genç kızlığımda florentine’leri vardı, artık yok. Tüm diğerleri gibi, Divan da mısır şurubuna kapısını açtı, kreplerini mesela vegan olmadan yıllar önce bıraktım almayı. Dolayısıyla bu şekerleme meselesi mühim. Pomelo’lardan bir şekerleme yapsam, fena mı olur şimdi!

8 Ocak

Fotoğraf kimin bilmiyorum. Ben geçen yıl, bugün Posta gazetesinde yayınlanan haber/derlemeden aldım, “Ahmet Şık 1996’da Metin Göktepe için eylemde” diyor altında. Her güne, her iktidara, her döneme bir çocuğumuz demek mümkün sanki, bugün de gün Metin Göktepe.

Hoşuma gidiyor bu posta, belli ki bir önceki gün tamamlıyor yazıyı ve sabah, saat dokuz gibi düşürüyor önümüze. Bu sabah “Proletarya, Prekarya ve Ötesi” demiş Mahfi Eğilmez; ya da kısaca, 21. yüzyıl iktidarlarının menfaati bağlamında, sözleşmeliye güvence diye bir ihtimal yok, aksine bugün güvenceli olanın da kısa vadede sözleşmeliye dönme ihtimali yüksek. Çok da şaşırtıcı değil aslında, kimler yok ki entelektüel katmanda, mesela, gri alanda değil ya da bordro yerine sözleşmeli çalışmakta.

Isırgan otlu börek, yanında domatesli bir mercimek çorbasıyla yolluk da oldu Vasıf’a.

9 Ocak

Sabah ilk iş kanepelerin kılıflarını sıyırdım, makineye attım. Burada her zamankinden de hızlı kirleniyor bu kılıflar. Soba bir yandan, sokak diğer. Temizlik hastası olmamak kabil değil. Şehirli mobilyalar, şehirli alışkanlıkları beraberinde taşıyor ve korkarım ben kaç kuşak geriye, başka türlüsünü de bilmeyenlerdenim. Hâliyle yıkanıyor bu kılıflar, hemen her ay. Bu kez iş biraz zorca, zira hava her an indirebilir kıvamda, ev de sobalı yani kurutmanın usulü bir başka!

Yine de yıkadım. Yani yıkamaya başladım.

Her bir alt kılıf, birer dolum. İki yıkama oradan. Sırta gelen yastıklar bir dolum, oturulanlar bir diğer, iki yıkama da oradan, toplam dört seferde yıkanacaklar. Yıkayan makine, sıkan santrifüj. Ben de Vasıf’ın yokluğunu fırsat bildim, atladım ilk otobüse Ayvalık’a indim. Macaron’un Marina’ya yakın ucundan girdim, önce sahile paralel, sonra sokak sokak dikine gezdim ta içlerine kadar. Döndüm bir de Sakarya tarafına. Orayı da enine ve dikine turladım. Az değil, iki saatimi aldı. Hava güneşe kaçarmış gibi, ama bulutlu. Gözlüğümü takıyorum fazla, çıkartıyorum az. Ne acayip. Geri döndüm çarşıya. Paşa’ya gittim yemek yemeye. Mevsimsiz ama patlıcan vardı, etsiz tek. Saatini kaçırdım herhalde, çok az seçenek kalmış omnivorlara bile. Yedim, cama doğru dönerek yüzümü. Ne kadar duvara bakıyorsa da duvarla camın arası en işleğinden bir ara sokak. Yavaş yavaş yerim diye niyet ettim, ama hızla bitirdim. Yürüyüşün etkisi, acıkmışım.

Atladım minibüse, market alışverişi yapmaya. Marketin önünde durmuyor minibüsler, 100-150 metre uzağında köşeyi tercih ediyorlar zira o tarafa dönecek olsalar İzmir yoluna çıkılacak, rota bozulacak. Herkes inip yürüyor hâliyle. Baktım yola, yaya için düşünülmemiş burası da. Yani sadece İstanbul değil. Galiba bütün yurtta yaya olmak sıradışı artık. Kaldırım yok. Yolun kıyısını seçince yürümeye, oraya da dikine ve paralel, yani canı kim nasıl istediyse, öyle park edilmiş arabalar var. Ben yürüyorum hâlâ. Yaşım da sağlığım da mesele olmaktan çok uzakta ama herkes benim gibi mi ki? Baktım arkama. Hızla yürürken gerimde kalmış kadınlara. Hepsi birbirine yaslana yaslana yürümekte. Geride.

Marketten beklentim şeker ve deterjan. O kadar. Yine de seviyorum her raf grubunu çalışmayı. Etrafımdakileri incelemeyi. Hafta içi, bu tuhaf saatte sıradan müşteri mi etrafım, bilmesem de takıldım bir anne kızın peşine. Kız, genç ama çocuk değil, elinde telefon hesap yapıyor. Dikkat ederek rahatsız etmemeye, yaklaştım. Hesap yapıyorlar. Bir deterjanın diğeri ile farkını fiyattan çözmeye çalışıyorlar. Biri üç kiloluk diğeri beş. Üzerlerinde yıkama/dolum sayısı da var anladığım. Yani fiyat, kütle, dolum sayısı içeren bir formül kurmaya çalışıyorlar. Doğada çözünme, organik vesaire birer katmanı değil bu hesabın. Ev temizliği denilince kadınların çamaşır suyu ve türevi yüksek performanslı ürün beklentilerine de aşinayım, ancak bu sahiden ekonomik kaygıyla bir hesap. Yanlarından geçtim yavaşça, arabalarına baktım ne var diye. Yok değil, ürünler var ama çoğu hazır grubundan. Kutu çorbalar, mesela. Döndüm, bir tur da hazır çorbaları bulmaya attım. 1,65 lira, bir paket domates çorbası. Deterjana yapılan bu hesabı, kış fiyatlarıyla dahi olsa, domatese uyarlamaya kalktım, baktım kilosuna domatesin. 2,45 lira. Başka ne girer bu çorbaya, soğan? Ben koymam ama süt koyan olur eminim. 1 litre süte baktım. Epey de çeşit var. Tire Kooperatif sütü dahil. 2,75 lira günlük süt. Onu seçtim. Tereyağı da konulacak olsa, sıradan bir marka seçtim, bölgenin eski holdinglerinden birine ait olanın 500 gramlığı üzerinden 100 gr layık buldum bu çorbaya, o da eder 2,7 lira. Hadi, o kremalı kıvam için yarım yemek kaşığı da un katılsın ama tuz ve biber gibi bunları hesap dışı tuttum. Ocak gideri eşit, hazır çorba da ateşte pişecek. 4 porsiyon diyor, hazır paketin üzerinde. 1 kilo domates ve 1 litre sütten en az 6 kişiye çorba çıkar, 8 değilse. Şimdi topla, böl, hesap kişi başına kaç diye bakınca 1 kişiye 1,7 lira kadar harcamış oldum. Benim evde yaptığım domates çorbası değil bu. Ben yapınca sadece zeytinyağı ve sarımsak kullanıyorum, suyla inceltiyorum ve tadına doyulmuyor zira kendi yazdan konservelediğim domatesi kullanıyorum, ama bu reçete sanki daha herkesin evindeki usullerin bir ortalaması. Krema değil süt, margarin değil tereyağı diyerek oluşturulmuş. Benim reçetede kişi başı 1,7 olan çorbanın paketlenip kutulanıp, reklamı yapılıp, market rafı bedeli ödenip gelen fiyatı, hem de kâr dahil, 1,65 lira. Bu, her şeyin birer birer alınıp yapıldığı üründe ise kişi başı 1,7. Benim hesabımla bunda bir hata var. Ama deterjana formül çıkartan anne kız için hayatta kalmanın yolu besbelli.

Tarhananın maliyeti ne acaba? 4 kişilik hazırı 2,45 mesela.

Çıktım kafamda sorularla, Gökhan’ı beklerken gelsin de alsın beni diye, bunu gördüm:

Peki.

Kaçımız zırhlıya, kaçımız hafriyat kamyonuna bilen var mı? İstatistik konuşuyorum, evet. Var mı bilen? Yani bu OHAL falan meselesi değil, hani Karadeniz bölgesinde kanser oranını Akdeniz bölgesiyle kıyaslayabileceğimiz, Çernobil’in etkisini ölçeceğimiz istatistik, var mı der gibi soruyorum. Aynı soruyu Cengiz soruyor, akademi için. Başımıza gelenlerin boyutunu kavramamızı sağlayacak bir dokümantasyon olmadan ortak kavrayışa ulaşmamız kabil mi? Başına gelen bilir, yakındaki dinler, bir diğeri hiç duymadan, haberi dahi olmadan geçirirken tüm ömrünü, aynı yarını hayal etmemiz kabil mi?

Ölçüp biçmeden, sayıları toplamadan, kronoloji tutmadan nasıl çıkarız bu ‘destanlar zamanı’ndan bilmiyorum.

Bir de terminoloji bu kadar eğilebilir miydi, acaba, sayılar olsaydı tuttuğumuz. Merak ediyorum, 2017 yılında kimler çevre dostu ilan ettiler kendilerini. Bir istatistik de bunun için olsa, mesela, Barış’ın tuttuğu kadınsız toplantılar çetelesi gibi.

10 Ocak

Sürekli zehirlendiğimiz yıldı, çocuğum, sen tam ortasında doğdun” mu diyecek ana babalar acaba, ileride… Referanslardan biri bu, kesin.

Kürt kimliği ile ve Kürt kimliği için yıllardır mücadele verenlere, bir partiyi bile çok görüyor ve kendi çaresizliğimize ilaç umuduyla HDP’yi Türkiyeli olmaya zorluyoruz gibi geliyor bana. Evet Demirtaş ötekileştirici olmayan üslubuyla çok özel, Türklerden de aldı oy ama… Yani neticede MHP’ye oy veren Kürtler de var! Bu ne kadar belirleyici ki? Gönül ister elbet, Meclis’teki tüm partiler Türkiyeli olsun. Olsun elbet. Ama HDP’nin Türkiyeli bir parti olması biraz daha uzun, derin ve hakiki bir işbirliğini gerektiriyor, halklar arasında. Aynı AKP’ye oy veren Kürtler ve Türklerin işbirliği gibi ortak bir niyet, çıkar ya da devam eden bir süreç bağlamında. Meclis’te, Türk milliyetçisi bir partinin, hâlâ devleti ve dengeleri koruduğuna inanılan bugün, ne kadar yakınız emin değilim, HDP’nin Türkiyeli olmasına. Dolayısıyla Hasip Kaplan’dan çok, onun dediğini yargılayan Türklere sus diyesim var. Sus ve bırak ki kim olduğunu senin eleştirinden değil, kendi içinden cevaplasın. Irkçı bulacaksa, o bulsun hele. Bu kadar dik ve yargılayıcı bakışın altında HDP’nin açıklamasını da esas almamak gerek. İlki olmadığına güvenmek ve hatta ilki sebep olduysa büyük hata olacağına inanarak; HDP’nin açıklamasını Haziran seçimlerinde aldığı desteği korumak için mi, yoksa sahiden ırkçı bulduğu için mi Kaplan’ı yaptı, bilmek mümkün değil zira.

Silopi mesela, ne düşünüyor acaba…

Bugün Vasıf dönüyor. O gelene kadar ortalık hâlâ benim. Öğle yemeği yetiştirme derdim de yok. O hâlde renk! O halde çavdar!

İki ayrı hamur tuttum. İlki o çok sevdiğim, New York Yahudileri usulü çavdar. Bunu farklı kılan, kanaatimce, New York’un Yahudi bakkallarının standardı olan dill pickles’ın suyunu içermesi; gerisi biraz daha tali bir tanım: Buğday ve çavdar unlarının karışımı, sandviç yapmaya uygun, yumuşak ama yumoş yumoş yumuşak değil, arasına konulanı tutan, ısırmaya uygun ve pek lezzetli bir ekmek. Benim en sevdiğim çavdardır. İçinde bazen dereotu tohumu, bazen bildiğin dereotu olur, yani turşunun eklenmesi geleneğini görürsün. Bu ekmeğe girişirken dönendim durdum reçeteler arasında. Bir tanesinin genel hâlini de çok beğendiğimi söylemeliyim, bu ilk denemesi ekmeğin dolayısıyla reçeteyi kaydetmiyorum. Netleşmesi gereken bir iki taraf var hâlâ. Diğer hamur çavdar, yulaf ezmesi ve patates içeriyor. Bunun en önemli farkı çavdarın fırınlanması ve hamuru rengini ve ekmeği hâliyle koyultmaya o yetmezmişçesine içine bir hayli de pekmez eklenmesi.

İlk ekmeği her şey için yaptıysam da bu ikincisini veynirlere, özellikle de kuru ve füme kaju veynire yaptım. Fena olmadılar. İkinci bir deneme daha gerekiyor yine de.

11 Ocak

Vasıf’la sabah kahvelerimizi içerken Ayşe Hür ve Erdoğan Aydın’dan Cumhuriyet’imizin cezasızlık tarihini dinledik sabah sabah, bu ilk bölüm özellikle güzel. 101 gibi. Hukuk ne demek, vatandaş olmakla tebaa olmak arasındaki fark, ulus inşa süreci ve devletin işlediği suçlara dahil olmanın mânâsı… Herkesin bildiği sır işte. Bilmeyen bir ben.

Çin de aynı İngiltere gibi, orman yapıyormuş, dev gibi. 2030’a kadar, toplam yüzölçümünün yüzde 23’ünün ağaçla kaplı olmasına karar vermiş. Sadece bu yılın sonuna kadar 6,6 milyon hektar alan ağaçlandırılacakmış. Muazzam.

Bir daha düşündüm, bizim Kuzey Ormanları’nın değeri ne, diye.

Haftayı “Çığlık” maskeli çocuklarla açmıştım, sarı yazmalı kadınlarla bitiriyorum galiba. Devletin karşısında vatandaş kalabilmemiz hukukun üstünlüğüne bağlı derken, bugün “devletin bekası ekonomiye bağlı” der hâle geldik ve hepimiz bu uğurda yerine herhangi birinin getirilebileceği vasıfsız ve örgütsüz bant işçisi durumundayız. Zanaatsız, vardiyasız ve yok değerinde. Şaşılacak şey, hâlâ demokrasi diye bir beklentimiz var.

Vektörlerin değişimi demişti Ali, üzerine daha çok konuşmak zorundayız. Durduğumuz yeri bilmediğimiz aşikâr.

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında). Alıntıların yazılışı kaynağında olduğu gibidir.}

Ayvalık, Defne Koryürek, ekmek, Günlük, zeytin, zeytinyağı