Günlük:
3–9 Kasım 2017

3 Kasım

Normalde bugün Vakıf’ta toplantıda olacak ve akşama Gözdem’le beraber dönüyor olacaktım Ayvalık’a. Benim toplantı yattı. İyi de oldu. Bana göre değil dediğim, onca yıl ve ısrarla yapmadığım onca yolculuğun ardından ‘olmak istemediğim kuş’ gibi hâlim.

Ama Gözdem geliyor. Plan çok da değişmedi, neyse ki!

Bizim için bir ilk olacak. Tecrübe bağlamında yani. İlk kış misafirimiz Gözdem. Isınıyor mu, oda? Yeterli mi battaniyeler? Gelip gitmesi sabahları ana eve problemli mi? Sıcak su keser mi, yıkanmak isteyeni? Bir dolu ‘ilk’ var, Gözdem’in test edeceği.

Sabah kahvesi ve gazeteleri bir tiryakilik. Uyanmak için kahveye ihtiyaç duyanlardan değilim, tiryakilik benden uzak. Soğuk biriyim, tiryaki olmak için ama sevdiğim ritüeller var. Saat ona kadar kendi okumalarımı yapabilmek iktidar meselesi dahi diyebilirim. Refika bebekken, bu iktidarı koruyabilmek için beşte uyanmayı seçtiğim dahi olmuştu. Kendine ait bir zamanı olması insanın, en büyük lüks. Lüksünü diretebilmek de bir iktidar meselesi. En adisinden. Neyse ki Vasıf benzer. Sabah ya da akşam. Kendi zamanını ve ortak zamanı ayrı işleten bir adam. İyi bir müttefik, bu bağlamda. 24 saat aynı ev biraz iktidar alanlarını sorgulatsa da insana, sabah ve okumalar konu olduğunda makul bir kavrayış var aramızda. Daha ne ister ki insan!

Deniz Zeyrek Hürriyet’teki köşesinde resmi biraz daha açmış. Otoriter bir CB’nin 2019 niyetlerinden derine bakmış ve iyi etmiş. “Da da da da da” şeklinde, bir vakitler İstiklal’de biteviye tekrarlanan sloganlar misali bir muhalefet tonuyla değil de, işleyişi anlamaya meraklı bir dille yazmış. Partili başkanlar ile partili olduklarını saklamayan mülki amirler arasında sürmekte olan bir ‘otorite’ tartışmasına işaret ediyor. Atananların hükmünün seçilenlere geçtiği bir düzen evet, otokratik bir yönetime işaret ediyor. Ama işleyişi kavramadan dönüşümü talep etmek de pek zayıf kalıyor. Erdoğan’a diktatör demek nereye kadar?! Ya da neyi düzeltir ki? Güzel yazı. Artsa böyle değerlendirmeler diyor, insan. Balıkesir niye direndi, başka duruyor şimdi gözümde.

Osman meselesi pek fena. Öyle görünüyor ki, aslında kanıt niyetine bir telefon teması dahi gerekmiyor, iki kişinin İstanbul’da aynı baz istasyonu bölgesinin kapsama alanı içinde olması yeterli bir delil! Karaköy Lokantası’nda aynı gün kimlerle yemek yediğinize bakabilir yani geleceğimiz…

Ben alenen ilan edeyim. Gezi’deydim. Hani şu Osman’ın düzenleyicisi olduğu iddia edilen Gezi’de! Dileyen Osman’la telefonlarımızı aynı vericinin kapsama alanında defalarca tespit edilebilir. Ben ayrıca eksiği de tamamlayayım, zahmet vermeyeyim merak edenine: Parkta göz göze gelip birbirimizin hatırını sorduğumuzun sayısı ayrı, Gezi’nin haysiyetli bir duruşu olduğunu ilk, onun ofisinden caddeyi videoya kaydederken telaffuz ettim ben. Öyle tanığıyım Osman’ın ve Gezi’de olup bitenlerin. Ve kefilim. İyi niyetinden, barış ve iyilik için yürüttüğü gayretten yoğun, yetişemez hâlde oluşundan başka suçlanacak tek bir yanı yok Osman’ın. Darbe, iktidarı düşürmek üzere ayaklanma düzenlemek?!! Daha neler? Yok böyle bir şey.

Emniyet’in yaptıklarını takibe ve raporlamaya çalışan müfettişlerinden, aç kalmasın nöbettekiler diye işten çıkar çıkmaz elinde paketler soluğu parkta alan beyaz yakalılara; çok renk gördüm, gazın, hoyratlığın ve biteviye azarlayan televizyon demeçlerinin ötesinde… Mütedeyyin kesimin, hem de AKP’yi iktidara taşımış kadroların çocuklarını tanıdım. Toplantıya, dert anlatabilmek için Erdoğan’la toplantıya gidip, titreyerek çıkan, hüngür hüngür derdini anlatamadığına yanan… Çok renk vardı Gezi’de. Hepsini gördüm. Elimden geldiğince kaydettim. Bir o kadar da ifade verdim, müfettişlerin kayıtlarında mevcut. Gizli bir şey yoktu. Hiç, hem de.

Ha, eminim dışarıdan birileri de gelmiştir. Gelmez mi? Art niyetliler yok mudur hiç, vardır. Olmaz mı? Ve evet, Erdoğan meseleye Tunus’ta yakalandı. Hükümetteki ‘gezi travması’nın bir sebebinin de bu olduğunu düşündüm, hep. Atlayıp hemen İstanbul’a gelseydi, orayı bizzat görseydi keşke. Belki bugün bambaşka olurdu hâlimiz. Ama Osman oradaydı. Bugün FETÖ’den tutuklu olup yargılanmayı bekleyen İstanbul Valisi ve Emniyet Müdürü değil, Osman anlatabilseydi Gezi’yi belki, Erdoğan’a… Hem de o daha Tunus’dayken…

Neler değişirdi acaba?

Net ifade edeyim de, eksik falan kalmasın: Osman sadece iyi olarak yer alır vicdanımda. Ve sadece iyi. Başka sıfat uyduramam ona. İyi. Keşke onun gibiler, bir değil de, birden fazla olsaydı.

Dolayısıyla Osman meselesi bana pek fena geliyor. Gezi’yi düzenleyen değil, Gezi’yi Erdoğan’a anlatabilecek en temiz, en iyi kişi olduğundan…

Yaftalanmayan kim kaldı acaba, gerçi. Gırgır reisleri, mesela, 2016’nın Ağustos’unda, aman yine bunlar basını ayaklandırır da tebliğ istedikleri gibi geçmezse derdiyle kanaatimce, bana, “denizler imamı” demişlerdi. Çinekop uğruna! Nasıl bir gözü dönmüşlük, demiştim. Önemli bir bilgi eksiğiyle tabii, imam olamam, kadınım. Olsun olsun bana “denizler ablası” diyebilirlerdi ama o da yapılanma bağlamında zor tabii. Neyse. Facebook tutmuş çıkartmış. Tam da zamanında hatırlattı: 2011 yılında bugün İstanbullu reisler Boğaz’a çıkmış, protesto etmişlerdi. Niye? Lüferde av boyu 14 değil 20 cm oldu diye! Sanki denetlenecekti de kanun, öyle bir imkân vardı çarşıda, pazarda, hâlde ya da denizde de?!!

Hatırlayan kaldı mı acaba?

200 tekne dediler, var mıydı o kadar bilemem ancak hiçbir konuda birlik olamayacak insanların yok olduğunu anlatmaya çalıştığımız bir balığı avlamak uğruna cepten harcamalarına inanamadığımı biliyorum. Yetmedi. Poyrazköy Su Ürünleri Kooperatif başkanı öncülüğünde bir de ilan verdiydiler gazeteye. Sonra bu harcanan paralardan dolayı Kooperatif Başkanı Kokoş’a demedikleri kalmadıydı, reislerin. Günahı boynuna.

Bugün dönüp bakıyorum da… Yok oluşun trajedisi ya da bilim veya politika meselesi değil, tecrübe edilen. Zira her şey duygusal. Reislerin öfkesi de. Bakanlığın aldığı kararlar da. Vatandaşın yemeyi seçtiği balık da. Hepsi duygusal. Çıkarına bakar. Nokta.

“Başkalarının iktidarının da kendi iktidarsızlığımızın da bizi aptallaştırmasına izin vermemek” demiş Adorno ve Zafer Yılmaz hatırlatmış. Akademiyi hedef almış ama sanıyorum sivil olmak adına da motto saymalı.

Duvar “ilk kez, İstanbul’u terk eden insan sayısı ona göç edenlerden daha fazla oldu,” diyor. Artsın diliyorum. Canım şehrim. Yaşanacak yer olmaktan çıktı, canım Boğaziçi’m. Bir an önce terk edilmesi gereken yârim…

Gözdem geldi. Arabayı havaalanında teslim almış. Buldu yolu. Ayna’da yemek yedik. Geç saatti zaten. Uzatmadık. Gecenin serininde geldik eve. Vasıf çıkarttı çantasını, sağı solu gösterdi. Bakalım rahat edecek mi?

Gecenin son sözü de “Bunlar zor zamanlar. Sadece rejim hemen her gün içimizden birini daha kıskacına aldığı için değil, bunu yaparak geride kalanlarımızı da ahlak, sadakat ve cesaret sınavına tabi tuttuğu için.” diyen Dilek Kurban’dan gelsin.

Yarın Cumartesi!

4 Kasım

Aman Allah! Filiz Hanım paylaşmış da gördüm. Sanattan Yansımayanlar “Yılın Müzisyenleri” ve “Yılın Müzikseverleri” ödül listesi ve bu ödülü kazanma sebepleri. Söylediklerinin gerçekliğini/adaletini değerlendirebilecek yeterliliğim olsun çok isterdim ancak dümdüz gitmiş. Bunu yaparken de beni okumaktan vazgeçirmeyecek kadar hâkim olmuş diline!

Cevabi yazılar var mıdır acaba, okumak isterdim!

Gözdem “rahattı,” dedi. Sıkıntı yaşamamış. “Isındım da, soğuk değil merak etme” diye ekledi. Dün niyetimiz sabahtan Cunda’ya inip kahvaltı etmekti. Onun yerine evde yedik bir şeyler ve Gözdem’le ben, Vasıf’ı geride bırakıp Küçükköy’e gittik. Bu hafta sonu Ayvalık’ın Hasat Şenliği var. Ziraat Odası ekim ayı başında yapmıştı. O başka. Bu artık gelenekselleşmiş, ana akım medyadan pek çok simayı görmeye alışık olduğumuz ve yabancı misafirleri sebebiyle bir bakıma uluslararası bir kimlik de edinmiş, Ticaret Odası’nın şenliği.

Böyle şenlikler, hele bu kapsamda, çok önemli. İki gün sonra bir yasa tasarısı gündeme geldiğinde, Ticaret Odası’nın, hele de Zeytin ve Zeytinyağı Komitesi’nin endişelenmesine sebep olan, itirazların yolu bu şenliklerde kurulan muhabbetle şekilleniyor. Örneğin şu meşhur zeytin yasa tasarısı. Elbette yasa basın aracılığı ile yapılmıyor, elbette yasa yapım aşamasında görev herkesten çok bölge milletvekillerine düşüyor ancak bu yasa tasarısının her gündeme gelişinde kamuoyunu ne nedir, bölge zeytincileri bu tasarıya neden karşı çıkıyoru en iyi basın mensupları aracılığı ile anlatılıyor. Keşke her bölgenin, her ürünün böyle kuvvetli, böyle yerleşmiş, oturmuş bir şenliği ve muhabbet içinde olduğu, davet edebildiği basın mensupları, akademisyenleri, kanaat önderleri olsa!

Neyse.

Gözdem’le vardık Küçükköy’e. Son dokunulmamış köy örgülerinden biri, merkezinde bu köyün. Cunda kadar güzel olabilir, özenildiğinde. Yaşayacak olsa hele. Fiyatlar da ona göre artıyor tabii ve etrafındaki şekilsiz yapılanma da. Yıllar önce baktığımda, arsa, ev bir şey var mı acaba bize göre diye, hemen kaçmıştım, Çamlık ve Sarımsaklı arasında oluşunu gelecek adına bir tehdit görüp. Kalabalık olacak yer iyidir belki yatırım bağlamında ama biz yatırıma değil, yerleşip bir daha ayrılmamaya gelmeyi istedik Ayvalık’a.

Bir daha baktım, dışından dolaşırken köyün, kültür merkezine gitmek üzere, iyi etmişiz dedim. Mutlu’da iyiyiz biz.

Kültür merkezi kocaman. Cunda’da, Slow Olive’de kullandığımız kültür merkezinin iki katı desem yalan olmaz herhalde. Herkesi gördük. Başkanı, bölge vekillerinden birini, Ali Ekber Bey’i, Vahap Bey’i, Yazgülü’nü, Gila’yı, Kürşatların hanımları, Hande’yi, Ayhan’ı… Ad ad saymanın mânâsı yok. Herkesi gördük. Murat da geldi, buldu bizi. Gonca ve Yeşim de yetiştiler. Ama her şey çok uzadı. Açılış konuşmalarını kısa kesse de herkes, sayıca o kadar çok konuşan yine de vakit alıyor. Ardından bir ödül töreni yapıldı. Halk oylamasıyla yedi ayrı kategoride yeme içme ödülleri verildi. Ancak hepi topu yedi ödül değil. Her kategoride üç işletmeye verilince ödül ve her kategori için bir tanınmış sima davet edilince sahneye… Saatler gibi geldi, bir türlü geçip bitmedi. Ardından da aslında pek güzel bir sürpriz yaşandı! Zeytin Çekirdekleri plansız, haber vermedenmişcesine alana girdiler ve bando mızıka, şarkı… pek güzeldi hâlleri!

Biraz erken çıktık, Vasıf’ı almak üzere Mutlu’ya döndük. Oradan Cunda’ya geçtik, geçerken yoldan Gonca’yı ve Yeşim’i de aldık. Önce pazara uğradık. Ardından Bay Nihat’a oturduk. Bol yeşil bir masa hazırlattık. Güneşin altında keyif yaptık. Murat ve Jale’yi gördük. Bir zeytinyağı markası için yemek hazırlamaya gelmişler. Uzaktan selamladılar bizi. Kahveyi Taş Kahve’de içelim dedik. Yemek yemeği açıyor, “akşam yemeğini bizde yiyelim” dedim, herkese. Herkes dediğim, biz dahil altı kişi! Bir şey değil yani. Ama hazır kızlar buradalar, daha güzel bir sebep var mı? Evet denilince pazara daldım yeniden. Taze kuru fasulyeden bulur muyum niyetiyle. Reşit pısssst’ledi… Tam ona göre. O kalabalıkta, uzaktan ama tanımış. Kocaman sarıldık. “Dün gece içtik şarabını” dedim, hangisini demedi neyse zira sadece etiketin ters yapıştırıldığını hatırlayabildim o anda ve Reşit’in oğlu kocaman sarılınca soru moru kalmadı zaten. Unutmuşum o boyutu, yer cücesinden çıkmış, küçük adam kıvamında ama böyle bir sarılmayı unutmam mümkün olmayacak! Canını seveyim. Gönlüne denk düşsün hayatı! Kahvede buluşuruz dedik, alışverişe devam ettik.

Kahveye benden önce varacakları aklıma gelmemişti. Rengin, kocası Halil ve Reşit. “Duygu da buralarda” dedi ama neredeyse gelmedi, biz orada lafladığımız sürede. Fasulyeleri Gonca ve Yeşim aldılar, ayıklarız biz diye, Gözdem ve ben ayrıldık gezme niyetiyle ve Murat’la da Vasıf yürüyüşe gittiler. Şahane!

Gözdem bölgeyi biraz daha iyi tanımak istiyordu, niyeti bu. Belki taşınırlar mı diye hayal de benimki. Onun niyetine benimkini biçiyorum. Elbette. Ama keşke gelse ve biraz da hatta kendimize kadar üzüm yetiştirsek, şarap yapsak. Şemsa’nın köyünü, sitelerin dağılımını, denizin nerelerden nasıl sokulduğunu coğrafyaya, Murateli’ni, bizim köyü ve ötesindeki yedi köyü gezdik. Dünyanın en renkli binalarını gördük. Pastırma yazına kanmış böğürtlenleri, National Geographic’e yollanacak kalitede pozlar veren bulutları seyrettik.

Tüm bu gezip görmeye, eve herkesten önce geldik. İkimiz de ayrı ayrı odalarımıza çekilip biraz şekil verdik kendimize ve ardından indik ana salona ve karşılamaya herkesi. Yolda Gonca ve Yeşim’i alacak öyle gelecekti Vasıflar. Aynen de öyle oldu. Fasulyelerle beraber girdiler. Gözdem’le özene bezene açtığımız Amarone corked çıktı. Bölge şarabımızı seçtik, Ma’adra. Murat zaten içmiyor, Vasıf da iyice azalttı. Fasulyeleri, benim yazdan hazırladığım domates sosu, sarımsak ve adaçayıyla pişmeye koydum. Balkabağı da almıştım. Dilimledim, sarımsak ve zeytinyağı ile fırına attım. İlerleyen saatlerde bir frapan eda ile Vasıf’ın Montreal’den taşıdığı akağaç şurubundan ve Urfa’dan Muhammed’in yolladığı biberlerden ekledim. Pancar yapraklarını son yirmi dakikasında ekledim. O da tatlı acı sebze olarak masada yerini aldı. Zeytin, zeytinyağı ve ekmekle yetti zaten, hepimize. Yeşim bir iki kare paylaşmış Instagram’da. Anı olarak da bu kaldı.

5 Kasım

Kıymet aradı, daha yoldayken dün. İki, gözü gibi baktığı, sağlığını takip ettiği köpeği, sokak köpeği diye toplanmış Balat’ta. Kısırkaya’ya götürülmüş. Yani, sokakta olamaz mı köpek? Viyana gibi ‘sadece’ insana ait mi olmalı sokak? Neden sincaplara, kedilere, yabandomuzlarına düşman olmak zorunda insanın yaşam yeri? Kıymet, alıp kurtarsam o hapishaneden, nereye koyarım diye çare arar hâlde. Bize gelsin diyemedim. Ben de Vasıf da, çok yola gidiyoruz. Biz yokken ne olurlar sonra, bilemedim. Dünden beri aklımda. Bulamadım da çözüm.

Ne fena!

Sabahtan Cunda’ya indik, bir kez daha. Duble zeytinli tostumuzu yedik. Işığa daldık. Rüzgârlıydı biraz. Yanımıza önümüze oturan herkes kaçtı. Çok güldük bu hâle. Sonra Altınova’ya gittik, eskiciye. Eskici demek ayıp. Krallık bu, eski krallığı! İnsan her şeyi almak ister. Oysa çok tehlikeli. Birdenbire kendine benzemeyen ama çok güzel bir şeyle kalakalınır, bence. Git gel, git gel, muhabbet geliştirmeli hele.

Döndük sonra. Ayvalık’daki eskicilere bakalım diye. Hem var hem yok bir şey. Şeytanın Kahvesi’ne de uğradık. Koruk sularımızı içtik.

Gözdem’i bir yemek yedikten sonra uğurlayalım istedik. En son da Şehir Kulübü’ne gittik. Yine otlarımızla donattık masayı ki, yandaki hazırlığı fark ettik. Uzun bir masaya “beş salata” diye sipariş verdi garsonlar, yüksek bir sesle. Öyle. Fark ettik ki, iki genç hummalı bir hazırlık içinde. Masadan zeytinyağı şişeleri kaldırılıp başka şişeler yerleştirilirken dayanamadı Gözdem, “bizde olsa, tüm lokantanınkini değiştirirdik”. Haklı.

Güzel bir hafta sonu oldu. Gözdem sahiden gelse keşke buralara. Zarif ve zeki. Böyle insanlarla birlikte yaşlanmak güzel, en çok. Eve döndük. Sobayı yaktık. Bir çay koyduk. Okumalarımıza gömüldük.

Bu arada fark ettim ki, Sanattan Yansımayanlar meğer Sanattan Yansımalar’a cevapmış zaten! Ödülleri o gözle okumak gerekiyormuş. Ve dayanamadım, tüm gazeteleri taradım. Sabah ayırmadığım vakti, geceye kaydırdıydım. Sabah, Yeni Şafak dahil.

Kavala’nın temel sorunu, Ali Ağaoğlu olmayışı sanırım.

Nihayetinde “mal beyanı” diye bir şey var ve sebepsiz değil politikacıların mallarının takibi. Paradise Papers o yüzden çok önemli!

6 Kasım

Vasıf’ın doğum günü bugün. Bu yıla dair sanırım tutup seçmem gerekse, bu resmini isterdim en çok. Artmış balkon demirlerinden imal ettiği kanepesini ite, çekiştire taşıyıp sonra da keyifle etrafına bakarkenki hâli. Güzel kocam! Gönlüne denk olsun her yaşın!

Bianet güzel bir özet yapmış bu Paradise Papers nedir bağlamında. Kaç medya kuruluşu, kaç gazete, kaç ülkeden çalışıyor, okuyup anlar dilerim insanlar.

Önder 121 yıllık déjà vu demiş; “COP23 söylenenin tekrar söylendiği ama yapılması gerekenin yapılmadığı bir zirve. Zirve boyunca 50, hatta 100 yıl önce söylenen şeyleri duyacağız. Örneğin sera gazlarındaki artışın tehlikeli noktaya geldiğini ve harekete geçmek gerektiğini bizzat IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşlar, hükümetler söyleyecek. Halbuki Svante Arrhenius daha 1896’da yayımladığı çalışmasında karbondioksit ile sıcaklık artışı arasındaki bağlantıyı kurmuş, karbondioksit miktarının ikiye katlanması ile sıcaklığın 5-6°C artacağını ortaya koymuştu.”

Bugün bağış toplama kampanyamı başlatıyorum. Hayata Destek Derneği’ne evet dedim. Hem maratonda 10 km koşacağım (ya da yürüyeceğim, artık o bana bağlı) hem de bunu niyet ettiğimi ilan ederek koşulları eşit başlamamış çocuklara el veren bir derneğe destek isteyeceğim.

Babamın kulakları çınlasın, bilmiyorum gittiği yerde geçerli mi bu durum ama canına değsin hiç değilse. Beni koşturmak için yapmadığını bırakmamıştı zira. Bilmiyorum, koşan o olduğu için mi ya da beni zorladığından mı ve belki de yüzmeyi tercih ettiğimdendir; koşmadım hiç! O ise koştuğu gibi, maratoncular yetiştirdi. Avrasya Maratonu’na, uluslararası olmasına can verdi. Ve döndüm baktım da İBB’nin sayfasında adı dahi geçmiyor. Bu yıl benim maratona katılmam belki de bu yüzden, bana daha değerli. Koşmak sadece bacakların yaptığı bir eylem değil ki zaten! Kampanyacılığın başı sonu, ha lüfer için, ha bebekler… bir maraton.

7 Kasım

Tan yazmış, ardından eylemin, ta 2011’de; “Sarıyer’den kalkıp Marmara’ya yol alan ve ‘çinekop avlama yasağı’nı protesto eden 150 gırgır ve 80 trol teknesi, Boğaz tarihine atılmış en ‘bencilce’ imzalardan birine sahip oldu. ‘Kısa dönem’ ekonomik çıkarlarını doğanın, insanın üstünde tutup, İstanbul’a ‘efelendiler’. Kendi teknelerinde çalışan onca balıkçının (onların ailelerinin) gelecekleriyle de oynadılar. Kirlilik, gıda dışı tüketim ve aşırı avlanmanın neden olduğu balık popülasyonundaki azalmanın yüzde 90‘larla ifade edildiği, şehrin sembol balıklarından uskumru, orkinos, torik gibi göçmen balıkların bu sularda neredeyse hiç gözükmediğini bildikleri halde, çinekopun ‘kellesini’ yine de talep edebildiler. Çok ayıp ettiler, büyük ‘günah’ işlediler! Bu balığın da nesli tükenirse, vebali sırtlarındadır. Bizden sonrakiler, onlardan sorsun!”

Yıl oldu 2017, Baba Yalçın gün geçmiyor ki yazmasın, mail’lere fotoğraf ekleye ekleye akademisyen, aktivist, gazeteci, bürokrat mail atmasın. Bu evvelsi gün yolladığı mail’den:

BOMBARDIMAN GECE GÜNDÜZ HOCA VE BÜROKRATLAR TOPLAMDA 88 KİŞİ
BİR TEK BAKAN HARİÇ, KADIKÖY İLÇE TARIM ERENKÖY VE ANKARA ALAYI

MERHABALAR
EKİM YARISINDAN İTİBAREN DURUM KEPAZELİK 1960 YILINDAN BERİ BÖYLE BİR KATLİAMI TARİH YAZMADI.TÜM BAKANLIK BU KONUDA MAVİ SEFERBERLİK İLAN ETMELİ ALARMA GEÇMELİ ÇOK ÇOK ACİL YILDIRIM HIZIYLA KARAR ALINIP SAHİL GÜVENLİĞİ KORUMA KONTROLÜ ALARMA GEÇİRMELİ.
DURUM ÇOK ÇOK CİDDİ PARA CEZASIYLA FİLAN BU İŞİN ÖNLENMEDİĞİ ÇOK AÇIK.

DURUM TESPİTİ VE BİRİLERİNİ İŞİN CİDDİYETİNİ ANLAMASI AÇISINDAN ÇOK ŞİDDETLİ UYARMAK İÇİN GEREKİRSE BALIKHANE 1--2 GÜN UYARI OLARAK KAPATILMALI. BALIKHANEYE 2.Cİ BİR EMRE KADAR ENDÜSTRİYEL TEKNELERİN 30CM ALTINDA LÜFER BALIĞI SATIŞI BALIKHANEYE BALIK GETİRMESİ ACİL YASAKLANMALIDIR. BU SENE İŞİN RENGİ BALIĞIN BOYU EKİM ORTASINDAN İTİBAREN BELLİ OLMUŞTUR.

OLTAYLA BİLE TOTAL BOY 23CM ALTINDAKİ ÇİNAKOP YAKALANMAMASI GEREKİRKEN!!?
BİZDE KAŞIKLA ÇİNAKOPA ÇIKAN ARKADAŞLAR BİLE BALIĞI ÇOK KÜÇÜK DİYE DENİZE GERİ ATIYOR, ZATEN YAKALADIĞI 8-10 BALIK

GEREKİRSE BALIKHANEDEKİ KABZIMALLARI, MUHTARLAR GİBİ TOPLAYIP ALAYININ KULAKLARINI ÇEKMELİ. BU BOY BALIKLARI ALIRSANIZ FİŞİNİZİ ÇEKERİM DENMELİ. GEREKİRSE GIRGIR, ORTA SU TROLÜ VE DİP TROLLERİNE ÇOK SERT UYARI YAPILIP BÖYLE BALIK GETİRENİN İLK 1.Cİ SEFERDE RUHSAT İPTALİ GİBİ. BALIK TEZGAHLARI, BALIK LOKANTALARI DA BUNA DAHİL DENİZDE HER GÜN FACİA YAŞANIYOR HER GÜN S.O.S KESMEZ. BUNU ŞİMDİ ÇOK ACELE YAZDIM, DAHA SONRA BAKICAM GELEN MESAJLARA YETİŞEMİYORUM, SELAMLAR

****************************************

EKTE 11 FOTOĞRAF VAR, ÇOĞUNU BEN ÇEKTİM, BÜYÜTEREK BAKIN.
ÇİNAKOPLAR KIRAÇA KADAR, YAHU VALLAHİ PARMAK KADAR
15 EKİMDEN BERİ DURUM HER GÜN BUDUR. BALIKHANELERİ TEZGAHLARI GÖRENLER AĞLIYOR.
1 TANE LİMONLU OLAN LOKANTA VİTRİNİ BENDEN KORKULARINA ÖNDEN ARKAYA ATMIŞLAR
1 TANE DE KIRLANGIÇ SOYKIRIMINDAN MİNİK BİR ÖRNEK, DURUM HER YERDE AYNI

Kimse bakıyor mudur tezgâhlara acaba, boylar neden bu kadar ufak? Daha Kasım ayındayız.

Hava yazdan kalma! 10 derece başlıyor, 20 dereceyi buluyor. Vasıf İstanbul’a gitti bu sabah, kör karanlıkta. Bana kaldı ev. Uzun bir hafta sonu ve ardı ardına programların ertesinde, işim yüklü aslında ama sabahı uzattıkça uzatmalı. Uykuya değil, okumaya, esnemeye…

Öğlen gibi başladım, yazlıkları toplamaya. Kışlıkları ayıkladım kutulardan. Yıkanacakları kümeledim. Ceketleri askıya astım. Sis yine komşu bahçeye geçmiş, nasıl döneceğini bilmez telin kıyısından miyavlarken buldum. Elimi telin aralıklarından sok soka, adım adım yukarı taşıdım, en sonda da telin üzerinden tuttum, kucakladım. Yapıştı. Kedi değil, kaybolup da bulunmuş bebek sanki. Beraber döndük kilere. Kutuları kapattık. Çamaşırlığı bölgelere, renk renk ayırdık. Çarşafları makineye koyduk ve eve geçtik.

Sobayı yakmaya gerek yok gibi dışarısı, ama içeride oturunca öyle değil. Tek odunlu bir ısınma olsun, şart. Yaktım sobayı. Bir de çay koyduk kendimize, Sis ve ben. Işığın evden çekilmesini seyrettik. Sonra da günbatımında bahçede, biraz kurbağa kovaladık.

Bir gün de böyle bitti, geçti.

Huzurla.

8 Kasım

Hem Adım Adım, hem de Hayata Destek Derneği iyi antrene ediyorlar destekçileri. Her ne kadar sosyal medyayı önermeseler de, ben mail’lerimi Facebook’la destekledim ve daha ikinci günde epey yol kat ettim.

Adım Adım ekibi epey düşük bir hedef öneriyor, ilk kez bağış toplayacaklar için. Ben de önce onu seçtim ama Hayata Destek uyardı beni, az, daha fazlasını toplarsınız, Mirgün Bey 75 bin hedef koydu diye. Kızıştırmak bu, tabii. Mirgün Bey’i bilemem, 75 zor geldi. Aslında 20 geçti gönlümden de ama Adım Adım’in 2 bin civarındaki önerisi gözümü korkuttu. 10 bin olsun, dedim. 10 bin işten değilmiş, benim arkadaşlarım 10 liradan 1.000 liraya ama hep, ne kadar imkânı varsa esirgemeden vermeyi dileyenlerle dolu zira!

Bu güzel bir his. Sahiden de. Ve Adım Adım’ın yaptığının, herkesi bir araya getirerek bu çapta, bu kapsamda bir bağış kampanyası kurgulamışlığın değeri anlatılır gibi değil. Hele “kol kırılır yen içinde kalır”cı, sessiz ve edilgen görünen, protestosu limitli, örgütsüzlüğü kanıksamış bir ülkenin insanları için! Özlem paylaşırken post’umu, “direniş” demiş, bu yapılana. Kimi Gezi’de yitmiş bir oğlun adı altında burs parası topluyor tanımadığı çocuklara, kimi benim gibi eşitsiz şartlarda doğmuş olan bebelere, kimi doğa için kimi afet anında hazırlıklı olmak için… Tür tür, çeşit çeşit ama imecenin ötesinde bu, zira birinci elden kimse yok nasiplenen, gayretler tanımadığının adına.

Benimkinde mesela. Ne çocuklar var, tanımadığımız, tanımayacağımız. Göçün dağıttığı ailelere doğan. Ya da mevsimlik tarım işçisi olan bir annenin doğurduğu. Ne çok eşitsizlik var, sayınca aslında. Renk, ırk, yaş demeden herkesi vuran. Ama bebeklere hesabının kesilmesinin en adaletsiz olduğu. Ve ne muazzam ki, ses edince arkadaşlarıma, elverenleri oldu!

10 azmış sahiden. Gelecek yıl kesin 20 diye koyacağım hedefimi. 20 bin daha doğru bir hedefmiş benim arkadaşlarımla paylaşacağım.

9 Kasım

Bugün Memo’nun yaş günü. Maraton bu kadar gündemimi kaplayınca, bu fotoğrafla kutlamak farz oldu!

Anısı da, hem de Memo’nun dilinden, gelecek ay Atlas’da yer alacağı şekliyle, şöyle:

“Yanılmıyorsam 1983 veya 84 yılıydı, babam maratonun canlı yayınlanması için TRT nezdinde bir girişimde bulundu ama canlı yayının çok zahmetli ve masraflı olacağına karar verildi. Onun yerine yarışın parkur boyu kameralarla çekilmesine ve aynı zamanda da helikopterle havadan görüntü alınmasına ve sonrasında da bir kurgu oluşturulmasına karar veridi. Ben 10-11 yaşındaydım. Israrlarım sonucu çekimi yapacak helikopterde olmama izin çıktı. Sabahın köründe kalktık ve babamın sağ ve sol kolu Yusuf ağabey beni Maslak’taki 3. Kolordu’ya götürdü. Asker ve polis dışında pek kimsenin helikopterinin olmadığı zamanlardan bahsediyorum. Kapısı açık askeri helikoptere ben, kameraman ve iki de rütbeli, birlikte bindik. Tüm maratonu izlemekle kalmadık, çekim de yaptık. Kapı hep açıktı ve o yükseklikte, ses yalıtımı olmayan bir ortamda, üç saate yakın süre İstanbul’u ve maratonu gökyüzünden seyrettim. Sansürsüz. Canlı. Babamsa yarış direktörü olduğundan sahada kaldı. Yaşadığım en inanılmaz deneyimlerden biriydi.”

Dört günde hedefi topladık! Daha heyecan verici bir şey var mı acaba? Niyeti ilan et, arkadaşlarına mail at ve onlar da ellerinden geleni esirgemesinler! Çok güzel bir his bu! Yalnız olmadığını bilmek, kendin için istemediğinde bile cevap verenlerin olduğunu görmek! Tarifsiz bir keyif… Tarifsiz!

Yine de bir miktar istatistik koyayım kayıtlarıma. İsme özel mail atmadım. altı tane, her biri yirmişer kişilik mail’im oldu, nispeten genel bilgi veren. Bir otuz kadar da fotoğraflı ve tekrar mail’im oldu. Sosyal medyadan hatırlatma yaptım. Hem kişisel hesabımdan, ama public post ederek, hem de yazılarımı yayınladığım “Ne Yiyorsak Oyuz” hesabından. Her gün, kaç kişiyle ne kadarlık kısmını tamamladığımı niyetimin ilan ettim ama destekçilerimi hiç açık etmedim. Şu anda elli yedi destekçim var. %10’unu hiç tanımıyorum. Ama sistem öyle güzel ki, her bir destekçinin adını ve mail’ini paylaşıyor, on iki saat geçmeden hep teşekkür mail’i attım. Her birine de olağanüstü güzel cevaplar aldım. Beni en çok etkileyen öğrenci destekleri oldu. Minicik destek yaptıklarını düşünerek mahcup cevaplar verdiler. Oysa mesele bu değil. Elindekinin bir kısmını, az çok demeden, bir kısmını ayırmak, ayırabilmek zaten başlıbaşına iyilik! Bu çamsakızı armağanların, toplumun tümüne yayıldığını hayal etmekten geri duramıyorum. Nasıl muazzam bir değişim yaratırdı!

Yine az istatistik ekleyeyim, mail attığım arkadaşlarımın %40’ı desteğini vererek cevapladı ricamı. Bu hayli yüksek bir oran, bence. Sıradışı arkadaşlarım var. Gelecek yıl ama, sanıyorum, bu dostlarımın yanına tanımadığım destekçilerin artması için yöntemler arayacağım. Bu yılki %10’luk kotayı gelecek yıl %50’ye çıkartabilmek çok hoşuma gider. Sosyal medyayı bunun için kullanabileceğime ve bu usulün en adil dönüşüme bir taze damla katacağına eminim zira!

Annemin de kulaklarını çınlattık, Memo’yla. Yolladım göğüs numaramı ve numerolojik bakımdan Işıl’ı nasıl da mutlu edeceğini konuştuk. Sahiden, ışıkta, yıldızda, sayılarda umut gören, kaderi de kederi de onların vasıtasıyla mânâlandıran bir kadındı, annem. Bu pazar ikisinin de canına değer mi acaba, tuttuğum niyet, parçası olduğum kampanya için atacağım adımlarım?

Tüm günü sanırım ütü ütüleyip dolap düzenleyerek geçirdim. Ama bitti. Kışlıklar yerleşti, yazlıklar kalktı. Ne çok eşyam varmış! Bir de vitrinlere bakıyorum hâlâ. Ne tuhaf şey bu, mal merakı!

Bu hafta Vasıf’la Stranger Things’in ikinci sezonuna daldık. İyi ya da az umut içeren bir bölümle kapatayım kapağını bilgisayarın diye üç bölüm birden izledik! Casting olağanüstü iyi, aslında gayet vasat bir hikâye. Hatta Refika’ya sorduğumda, izliyor musun diye, “bööööring” diye cevapladı. Öyle yani, ama sardık Vasıf’la. İzliyoruz. Bitince de Alias Grace dedim ama izleyenini de duymadım.

Hayat köyde böyle. Yarın koşmak için geçeceğim şehre. Makinemi açmadıkça, her şey sıradan ve sakin. Açtığımda, kaç bölüm izlesem de umut yakalasam kapatmadan diye bakıyorum neredeyse haberlere de. Günler günleri kovalıyor. Sayıların sonu gelecek diye aklım yerinden çıkıyor. Hayat böyle. Bir sınav sanki.

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında). Alıntıların yazılışı kaynağında olduğu gibidir.}

aile, aile ilişkileri, Ayvalık, balıkçılık, Defne Koryürek, Gezi, Günlük, Mutluköy, zeytin