Günlük:
6–12 Ekim 2017

6 Ekim

Sabah ilk işim Cenap’ın verdiği yağı tatmak oldu. Yemyeşil çimen kokan fevkalade yakıcı bir yağ bu. Vasıf da tattı. Öksürttü onu. Güldük. Ne güzel şey, tattığın bir şeyin yarattığı şaşkınlık, heyecan. Birer dilim kızarmış ekmek hazırladık, üzerine döküp yemek üzere. Yeni sezon artık bu. Bir nevi yeni yıl. Bereketli olsun tüm zeytincilere.

Sıvı altın deniyor. Yalanı yok, eksiği var.

İklim değişikliği fena etkiliyor tarımı. Son iki yıldır gerek İtalya ve gerekse de İspanya zeytinleri hem sıcak dalgaları ve kuraklıktan, hem de yeni tarım zararlılarından muazzam etkilendi. Bir vesile ile tanışıp muhabbet ettiğim bir agronomist, zeytin ağaçlarının 35-36 dereceye dayanıklı olduğunu söylemişti. 48-49 dereceye bir savunma mekanizması da geliştirebiliyormuş. Yani ürün vermeyebilir, kendini yavaşlatabilir ama ölmez, demişti. Bu elbette cinsine göre değişiyor olsa gerek zeytinin. Ve belki hatta yaşına da. Tirilye zeytini ile Edremit zeytini bu gruba girer mi, yoksa dayanıklı olanlar Sarıulak ya da Halhalı gibi daha güneyde olan türler mi olur, bilmiyorum tabii. Ama İtalya, bu yıl yarı yarıya kaybetti ürününü deniyor, yaşanılan sıcak dalgaları sebebiyle.

Her neyse. Hayırlı uğurlu olsun bölgeye. Dallar haftalardır tanelerle dolu. Yağmur bekliyor bölge, bir su yürüsün deniyor, zeytine. Bu bağlamda bir Mehmet (ki tatmadım) bir de Cenap sıktılar ilk. Geri kalan üretici bekliyor.

Yolda Gürol da anlatıyor hep, “buralarda” diyor, “eskiden, yılbaşından önce kimse toplamazdı. Hatta eskiden yasa ile bağlıydı hasat zamanı ve erken toplamanın cezası vardı” ben onun yalancısıyım, makul elbette anlattığı. Yedi kilodan, en iyi ihtimalle ve hatta sekiz on kilo zeytinden bir litre ‘erken hasat’ zeytinyağı almak bir ekonomi, dört beş kilo aralığında zeytinden bir litre yağ almak başka ekonomi. Akılcı olan, ikincisi ve ilerleyen yıllarda, iklim değişikliği tüm alanları strese soktuğunda, ihtimaldir ki yeniden bu eski düzene dönülür. Ama erken hasadın tadını bilenler için büyük kayıp olacaktır. Yemyeşil, çimen, çağla, enginar ve en tuhafından, en beklenmedik olan ‘yeşil muz kabuğu’ kokan bu muazzam yağın vakti geldi mi, ben mutluyum. Ben ki kalben ve ruhen ve her türlü coğrafi eğilimde İstanbullu ben, bu yağı tadacağım diye heyecanlanıyorum.

Bakalım, yarınki yağmur yetsin inşallah.

Ali tüm işinin gücünün arasında hadi deyip istemeyi çok geciktirdiğimiz odunların ilk partisini yolladı. Vasıf’la taşımak zor iş. Ben girişince illa geliyor. Bir el arabası var. Arıza çıktı. Bana kullandırmıyor. Eğilmeyeyim diye. Tamam da, herkesin bir iş inadı var. Saygı duymak gerek. Kucağımda taşırken odunları ayağıma takıldı bir başkası ve hâliyle kapaklandım yere. Galiba benim ve Vasıf’ın, hani kurumsal ilişkileri yumuşatmak, takım ruhunu yükseltmek için organizasyonlar yapıyorlar ya. Öyle bir eğitimden, bir gözlemci ve eğitmen eşliğinde pratikten geçirilmemiz gerekiyor. Hâlimiz höt! Hani ‘kim verecek ata ot’taki höt. O da bildiği yapılsın diye anlatıyor, ben de bildiğim yapılsın diye ısrar ediyorum. Komik. Bir o kadar da uyandırıcı: Kaç yıllık olursa olsun ilişkin, yirmi dört saat birliktelik, başka bir bakış, başka bir düzen gerektiriyor. Allahtan birbirine ikna ve sevgili bir çiftiz. Yara bereler dizlerde sadece.

Doğan Abi gelse de, şu kanalları yapsa artık! Vasıf’ın yokluğunda iki kez uğradı, belki birer saatten. O kadar. Bahçe, evlerden kuyuya iki büyük kanalla bölünmüş hâlde. Ortaçağ kaleleri gibi hendeklerimiz var yani. Sis bayılıyor içine girip gizlenmeye. Ama kapanmalı artık. Çamaşır asmak için bile bale yaparcasına sıçramak gerekiyor, hendekler aşmaya. Olacak iş değil.

Anıt ağaç kategorisinde zeytinleri de şuraya bırakayım, hâlâ meyve veren ağaçlar bunlar. Kutsallar.

Bu arada Melih Gökçek üzerinden yapılan yorumlar, tahminler, yok görüştüler, yok müze konuştular… Memleket değil, live stream magazin programı gibi! Bildiğin kepazelik…

7 Ekim

Bugün Ares gelecek. Ama odunlar gelmeye devam ediyor, bir ihtimal Doğan Abi de gelecek ve dahası, bizim country club, Nostalji’de Ziraat Odası’nın hasat şenliği var. Bakmamak, uğramamak olmaz.

Önce epey illet oldum. Fevkalade başarılı bir hasat şenliği mevcutken bölgede, niye diye. Sahiden de Ayvalık Ticaret Odası on yıldan fazla zamandır gerek basını taşıyarak bölgeye ve gerekse de uluslararası bağlamda zeytin coğrafyasıyla ilişkiler tesis ederek Ayvalık’ı Mut’tan, Akhisar’dan öte değerli bir yere taşıdı. Hâl böyleyken, bölgede bir ikinci hasat şenliğinin mânâsı ne diye söylenirken Gürol, “Ziraat Odası AKP’li” diye bir açıklama getirdi. Bu keşke bölgeye tarım bakanını getirmeye sebep olsa, diye geçti içimden. İyi ki de o kadarla kalmışım, art niyet aramamışım en azından. Dün düştü önüme, hasat şenliğinin programını ararken: Hasan Kıtay, ki oda başkanıymış, zaten Ticaret Odası’nın şenliğine iltifattan geri durmamış beyanında.

Dolayısıyla, ben sabahtan pazara bir gittim, Cunda’ya. Alışverişimi yaptım. Nihal Hanım aşure kattı çantama, kahve ertesi. Şükür. Eve döndüm, eşyaları yerleştirdik, bir kamyon daha odun geldi. Arka kapıdan giremedi önce, hasada gelenlerin tıkadığı. Neyse, çözüldü. İttire kaktıra, ama çözüldü. Sonra ayakta bir bahçe, yığınla odunlar, uzun kanal çukurlarına aldırmadan evde, kapattık kapıyı, konuşmaların tamamlandığı, mehteran gösterisinin bittiği ve ortalığın keşkek ve pilav sessizliğine büründüğü saatte biz de çıktık evden ve şenliğe gittik.

Ares ajvar’larla geldi!

Günlük’ten okumuşlar halasıyla. Nasıl yaptığıma bakmışlar. Halası takdir etmiş, biz bazı kısımları artık kısa yoldan çözüyoruz diye, benim gelenekte olduğu gibi imal ettiğime iltifatla. İki kavanoz patlıcanla, bir küçük kavanoz da düz biber hâliyle geldi. Benimki gibi koyu renk bu saf biber olan. İçim huzura erdi. Yaptım ve beğendim de yaptığımı ama rengi yemeye alıştığım ajvar’lar gibi canlı bir kırmızı değil de koyu, çok koyu bir kırmızı olunca, acaba, demiştim, şu közleme işini çok mu abarttım! Neyse. Değilmiş. Saf biberden yapınca böyle oluyor besbelli.

Benim ajvar, daha dişe gelir bir ajvar. Elle kestiğimden. Julienne kesecek hâlim yok közlenmiş, kaygan biberleri ama ihtirasla ince kestiğim doğru. Ona rağmen marifetli Prizren kadınlarınınkinden daha dişe gelir bir versiyon olmuş, kıyaslayınca. Ares elle çevrilen bir aletten bahsetti. Herhalde domates ya da biber salçası yaparken bizlerde kullanılan el makinesi. Bir tane edinsem diye geçmişti içimden. Artık sebebim de var. Bu nispeten geleneksel olan makineymiş, Ares’in anlatmasına göre. Kimisi düz robottan geçiriyormuş. Eh, öyle yapılırsa ama tekstür falan hak getire! Kalmaz ki!

Neyse. Mutluyum elbette, ajvar’ım iyi. Becermişim.

Odunların devamı da geldi. Üç kamyon dolusu! Öncesinde gelen zeytin yaprağı ve kompostla birlikte yağmurdan korunması gereken bir hayli malzememiz var. Örttük üstlerini.

Doğan Abi geldi. Zeytin yapraklarını gösterdim, kompostu da. Dudak büktü. Azot, dedi. Fazla. Nasıl fazla anlamadım. Toprak azot bağlasın diye bakla ekilir, bildiğim.

Bazı konularda ben cahilim, kesin ve fakat tüm bildiklerine rağmen Doğan Abi de inatçı. Üstelememek daha iyi. Kanalları döşediler Vasıf’la. Düşünmemişiz oluklardan inen boruyu toprağa sokacak kıvrımı; şimdi topraktan çirkin kanal borusu çıkıyor, güzel oluk borusuyla bol gelerek buluşuyor. Hiç bana göre değil. Aslında Vasıf’a göre de asla değil ama beni geçiştirdi. Üstelememe izin vermeyecek biçimde toparladı. Kapattık konuyu. Şimdi leğen örtüsü misali kapak düşünmek gerekecek bu noktalara!

Hasat şenliğinde taş baskı düzeneği kurmuşlar, yağ da satıyorlardı. İki litre aldık. Dört şişeye bölüştürdüm. Prizren’e yollamak üzere. Erken hasadın parlak yeşili değil, bununki. Keşke çıkmış olsaydı, o zümrüt yeşilden yollayabilseydim Sokol’a.

8 Ekim

Gece bekle bekle gelmeyen yağmur, gece yarısından sonra yağmış. Çok değil, ama toprak mutlu görünüyor. Ağaçlar yıkanmış. Kahvaltıdan sonra yürüyelim dedik. Murateli yönüne, yanımızda Mutlu ve Mesut ve topal bir başka arkadaşları, yola koyulduk.

Her yer zeytin. Çamlar, sakızlar da var, sazlar, asmalar ve hatta bolca da incir, ama yer gök zeytin. Muazzam bir hava. Işık desen keza. Vasıf’la Ares önden gittiler, konuşa konuşa. Ben sürekli geride kaldım ot toplamaktan, yemiş bakmaktan. Böğürtlen dolu yol kenarı. Şimdi yağmurla da yıkandılar diye her bir çalıdan üçer beşer tattım. Epey çekirdekli ve fena tatlılar! Gelecek yıl biraz daha erken davranmalı. Henüz bu kadar tatlanmadan toplamayı denemeli. Nasıl çoklar! Kapari toplamaktan daha eğlenceli hem.

Dönüş yolunda country club’ımıza uğradık, birer gözleme niyetine. Bize patates ve maydanozlu, Ares’e lor ve maydanozlu düştü, çayla. Muhtarın oğlu anlattı, siparişi alırken. Dün sıkılan zeytin on kiloya bir litre yağ vermiş. Kaç paradan sattıklarını düşününce içim acıdı. Ama çıkışta muhtarı görüp de sorunca o yalanladı oğlunu, bilmez ki diye ve düzeltti de akabinde, “köylüye kötü örnek olmamak için yalan söylüyoruz, on kiloyu duyunca dokunmuyorlar zeytine, bekliyorlar.”

Peki.

Tesisten çıkışta mutfaktan güler yüzlü bir kadın seslendi, “pardon.” Durdum. Döndüm. Elimdeki yabani sarımsakları ne yapacağımı sordu. Süs niyetine topladım dedim, deli sarımsak derlermiş. Detay detay anlattı. Gülüştük. Selamlaştık. Vasıf’ın yanına döndüğümde güldü, buldun yine kendine göre birini diye. Ben bulmadım. Buralar hep böyle. Ben eklendim sadece.

Eve dönüşümüzü Gökhan’a göre ayarladık. Vasıf da ben de, odun taşımanın bizi bir tık aştığını idrak ettiğimizden beri kim gelse diyorduk, Gökhan çıktı geldi, yanında kayınbiraderiyle. İki saatte attılar odunu, olması gerektiği düzenle kilerin önüne. Bitirdiler. Önce bir fena oluyor insan. Biz bunu yapamıyoruz diye. Ama sonra, nereye kadar zaten. Koskoca ev var düzenini tutmaya çalıştığımız, bahçeyi üstlenmeyi öğreniyoruz ve hâlâ ruhlarımız bu makinelerden kaçıp gidiyor bir başka zamanın ritmine, iki arada bir yerde ve daha da önemlisi evet, artık fiziksel olarak da çok, çok genç değiliz. Evde de biri olsa yardım edecek! Fazla büyük, burası. Çarşaf ütülemeyi ve cam silmeyi terk ettim ama nereye kadar.

Akşam yemeğine Cunda’ya indik. Ares daha önce gelmişti Ayvalık’a, Slow Olive’e denk bir dönemde. Ama Cunda’yı görmemiş, bilmiyordu. İyi oldu. Tek bir tişörtle çıkmışlığı zekice olmadı, üşüdü ama hoşuna gitti akşam sükûneti adanın. Zeynep’i gördük. Kızlar günü yapsak diye sözleştik. Esra’yı da katıp.

Saat dokuz, son haberlere bakıyorum. ABD Türkiye’den vize başvurularını süresiz askıya aldı diyor. Üzerine çok şey var konuşulacak. Niyesine bakılacak. Yine de fena. Haklılık haksızlıktan öte fena. Bu yalnızlık nereye kadar?

Refika aradı. Ona da fenalık gelmiş. Anlattı anlattı. Çözümsüz değil. Anlattıkça muhabbetle çözüm de kolaylaşıyor. Can kızım. İlla ne yapacağını sormuyor. Sadece yakınmıyor. Derdini netleştiriyor anlattıkça. Fikir aldıkça kendi fikrini ölçüyor. Yolunu bulması benimkinden hızlı olacak. Güzel günler görsün. Ufku hep açık olsun.

Gece uykum kaçtı yine de. Yıllarca uyumak için İstanbul’dan çıkınca kuracağım bir yaşamı hayal ettim. Öyle geldi uykum. Bir tür koyun saymaca. Ondan önce de evi baştan sona değiştirir, düzenlerdim. Şimdi her şey istediğim gibi. Koyunum kalmadı, yani. Refika’yla konuştuktan sonra da, galiba, yanımda olsa mı depreşti ne… Kaçtı uykular. Açtım okumaya gazeteleri ve Türkiye de ABD vatandaşlarının vize başvurularını süresiz askıya aldı haberiyle karşılaştım.

Hadi bakalım.

9 Ekim

Üşümüş Ares belli ki, biraz kırık kalktı. Sabah ilk kez sobayı yaktık. İki odun bile değil. Kırdı serinliği. Gerçi kazak giyip, ince bir tane, hareket ediyorsan sıcak bile gelir. Öyle bir serin. Serin değil. Ama serin. Mevsim işte. Masada sobaya yakın iskemleyi Ares’e verdim. Kahvaltı ettik. Vegan peynirimsileri tattı. Sevdi. Sonra az daha çalıştılar Vasıf’la. Paketlerini düzenledik ve Gökhan’a teslim ettik, Ayvalık’a indirmek üzere. Oradan da havaalanına geçecek. Yolu açık olsun.

Öğlen onu uğurladıktan sonra sakinledi ortalık. Ne odunlar var taşınacak, ne de kanal var söyleneceğim. Bir ihtimal inerim Ayvalık’a diyordum. Kargo gelecek diye. Ses çıkmayınca ben de gevşedim. Oturdum köşeme, okurken aradı tabii kargo elemanı. Abla neredesin, diye. Nerede olacağım, evimde. Sizin kargoyu getirmediğiniz köyde. Güldük. Ertesi sabah için sözleştik. Sakin bir gün olmaya devam etti gün. Kendi hâlinde. Sis yaza nazaran daha sokulgan. Isı onun da bizlerle ilişkisini değiştirdi. Geliyor ve yapışıyor, sevdiriyor, sonra biraz daha ve biraz daha. Arada laptop’a kafasını sürüyor. Diyor ki kitaplar, feremonlarını bulaştırıyor. Bir tür işaretleme herhalde, benim, diye. Elbette. Dünya kedilerin. Ona şüphe yok. Laptop’um da.

Okumalarıma gömüldüm.

Ayşe’yi okumaya doyamıyorum! “Bir dinin ona inanan herkes için bambaşka bir anlama gelmesi kadar güzel bir şey olamaz. Bir din ne kadar çok anlam üretirse o kadar inanılası olur çünkü. Fakat hep birlikte gördüğümüz üzere bu din uzunca zamandır anlam üretmekten vazgeçmiş, koca bir mazerete dönüşmüş sanki.” demiş, bu kez de. Uzun uzun kutsal mazeretimizi yazmış. Akıcı ama vakit ayırmalık. Hızlı okumaya harcamamak gerek.

Ozan da “Aklımı kurcalayıp duruyor: Bu beden benim mi? Vücudumdaki bakterilerin ve virüslerin DNA’sı benim ‘insan’ DNA’larımdan daha fazla. Kuru ağırlığımın %10’u bakteri. Bağışıklık sistemim, sindirimim onlara emanet. Bu beden benim mi? Anneler başka bir insana can veriyor. Bir süre ortak bir yaşam devam ettiriyorlar. Hangisi kimin bedeni? Bir sürü organizma, bana ait zannettiğim sınırların içinde buluşuyor, birbiriyle savaşıyor, çoğalıyor, birleşiyor, büyüyor, yardımlaşıyor; beni (artık her neysem) hayatta tutuyor yahut öldürüyor. Hasbelkader bir araya gelmişiz işte. İstediğim sınırı çekeyim; havada uçan, delikten geçen, camdan süzülen bir sürü canlı ile ister istemez haşır neşir oluyorum. Mutfağımda bir karınca yuvası var. Bu ev benim mi?” diye yazmış, T24’te. Güzel.

Sahiden. Bu ev sadece benim mi?

Dün topladığım otlar, anason, diş otu ve soğan ve sarımsak kurusu otlar masanın üzerinde duruyor. Diplerini keserek başladım. Sarımsakları ayırdım. Kilerde bir dolu soğanımız var, ekilecek. Onlarla birlikte bunları da kavuştursam toprağa tutar mı diye hayaller kurarak.

Akşam geldi. Sobayı yaktık yine. Tek odunluk. Yetti de. Sükûnet içinde tamamlandı gün.

10 Ekim

Bugün 10 Ekim. Diyecek tek kelime kalmadı. Dilerim barışı talep etmekten geri duracağımız tek günümüz olmasın.

Bu sabah niyetle kalktık, bisiklete atlayıp Cunda’ya gidecek, Vasıf’ın favorisi tostla kahvaltımızı edeceğiz diye. Giyindik. Vasıf ikna olmadı giydiklerime. Oysa giyindim. Bir pantolon, bir sweatshirt ve boynumu koruyacak şekilde dolanmış pamuklu bir atkı! İlla ceket dedi Vasıf. Yok, daha neler. Zaten hareket etmeye başladığımız anda sıcak gelecek hava. Pırıl pırıl bir güneş var dışarıda!

Güneş koruyucumu sürdüm. Israrla verdiği rüzgarlığı bisikletin heybesine tıktım ve çıktık yola. Tam da sabah otobüsünün köye girdiği saatte. Olağanüstü. Köyden aşağıya, otobana, sağı solu insanın zeytinlik ve nasıl bir sükûnet! Kıvrım kıvrım yolda elbette bolca arabayla karşılaştık. Herkes zeytinliğine bakmaya gidiyor besbelli. Tam varmak üzereyken otobana otobüs yakaladı bizi. Gülümseştik şoförle. Eliyle mükemmel işareti yaptı, hani reklam filmlerinde lezzetli demekte kullanılan jestten. Köyün hikâye konusuyuz, arabasızlığımızla, hâlâ maydanoz satın alışımızla, usulümüzle. Bunu da beğenmişlerse, güzel. Muhabbet olsun aramızda.

Cunda’ya varış sandığımdan kolay oldu.

Okula gidiş saati olduğu için Ayvalık’ın kıyısından geçerken bir hayli araba ile denge tutmak gerekti. Ben bildiğin kadın sürücüyüm. Onu gördüm. Yokuş aşağı giderken salamıyorum kendimi. Frenle iniyorum. Arabalar konusunda endişeliyim. Yalpalamam an meselesi. Vasıf kullandıkça açılacağımı umuyor. Ben, biliyorum zaten. Araba da kullanmak istemiyorum ki. Düşmanca geliyor bu trafik bana. Uymuyor.

Neyse, Cunda’ya geçtiğimiz anda bisiklet yoluna kaydık. Bazı kendini bilmez park etmişler hariç rahat bir güzergâh bu. Taş Kahve’ye vardık. Tostlarımızı ve çayımızı söyledik. Keyifle oturduk.

Tabii, Vasıf hemen “şimdi, peki” dedi. Kargoyu almak gerek. Otantik’e uğrayıp bayramdan bu yana bitemeyen kılıfı sormak… bende bu kadar. Atladık yine bisikletlerimize, Ayvalık’a girdik. Ben sevmedim trafiği. Yine de devam ettim. Bağladık bisikletleri Cumhuriyet meydanında bir direğe, kasklarımız elimizde (nereye koyacağını bilmiyor insan, omuza atsam bir türlü, elinde sallaya sallaya yürüsen bir, hiçbiri uymuyor bana) önce Baltur’a girdik. Vasıf Beyrut dönüşünü İzmir olarak düzenledi. Eve gelişini de bir biçim çözmesi gerek. Ayarladılar Baltur’da. Çıktık, yanındaki eczaneye girdik. Elli yaşında bir kadın ve altmışında bir erkek ne ilaç alırsa, onları aldık. Klişe bir düzeni var yaşamın. Yokmuş gibi davranmak niye. Otantik’e gittik. Perşembe diye verdi bu kez de tarihi. Güldük, cumartesi uğrarız dedik. Döndük bisikletleri almaya, kargoyla buluşmaya daha iki saat var, Esraların dükkâna gideriz niyetiyle ve Vasıf fark etti ki lastiği inik!

At meydanının arkasında bir tamirci bulduk. Adam iskemlesinde oturuyor, “yapamam şimdi” dedi. “Meşgulüm.” İnsan bir duruyor, nasıl yani diye. Allah’tan yanında bir adam var, yapıver işlerini dedi. Yanındaki adamın motoru varmış, tamir edilecek. İskemlede oturduğuna bakmamalı, varmış işi sahiden. Bir de burada zaman farklı bir kavram. Aceleci değil kimse. Teker teker yapıyorlar ne gelirse gelsin önlerine. Bu da biraz o kalemden. Adam kendi sırasından feragat etmiş oldu, bizim için. Güle, konuşa yapıldı iş. Lastiği değiştirmek gerekti. Yama yapmıyorlarmış. Bu başımıza yolda bir yerde gelse ne yaparız diye aldı beni bir merak. Az iş değil zira değiştirmek. Ustasının bile yarım saatini aldı.

Yola koyulduk yine. Esraların dükkâna geçtik. Birer kahve içtik Damien’le. Hâlâ aramadı diye söylene söylene kargo ile buluşacağımız alana yollandık, sonra da.

Kipa, UPS’in dağıtım noktası gibi bir şey. Doğal deterjan ısmarlamıştım. Burada sadece doğada dönüşen ürünler var. Tümüyle doğal malzemelerden üretilen yok. Kaldı ki bulaşık deterjanı zor konu. Doğal olanların hemen tamamı tatmin etmiyor kullananı. Çok harcamak gerekiyor. Bir tanesini Vasıf getirmiş de denemiştim, yeni. O öyle değil. Tam bildiğin, beklediğin gibi çalışıyor. Yıkıyor. Suyu aynı arapsabunu gibi bulanık oluyor ama leke bırakmıyor. Ismarladım hâliyle. Yedekli. Kilerde durur. Bu yıl biraz da neden ne kadar gerekiyor hesaplama yılı zaten. Ama astarı yüzünden pahalı oldu bu UPS’in düzeniyle. Sıkıntı şu ki, Aras’dı, MNG’ydi, Yurtiçi’ydi, hepsinin şubesi var Ayvalık’ta. UPS’in yok. Edremit’te onlar. E, ben İstanbul’dan alayım daha kolay bu hâliyle… Evet. Bir sonraki sefer aynen. Vardığımda İstanbul’a bavula koyarak getirmeli.

Vardık ki Kipa’ya telefonum çaldı, neredesiniz diye. Bu kadar denk düşebilir zamanlama. Kutuyu açtık. Heybelere bölüştük. Vasıf Kipa’nın yanındaki dükkâna girdi, ayakkabı süpermarketine! Deri olmayan ne var diye. Kış geliyor. Haklı. Ama ikna olmadık hiçbirine. Online bakalım dedik. Al bir kargoluk plan daha.

Bunun başka bir yolu olmalı ya da zaman mı acaba, düzeni kurdukça daha zeki kılacak usullerimizi?

Döndük ve hesapladım. Tam 35 kilometre yol yapmışız!

“Fetullah Gülen ve taraftarlarının gelinen noktadan hoşnut oldukları hususunda bir tereddüt olmamalıdır. Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin Gülen dosyasıyla bağlantılı bir mevzudan dolayı bugün tarihinin en büyük krizlerinden birinin içine girmiş olması, ilişkilerin Pensilvanya’nın ipoteği altında olduğu yolundaki tezleri haklı çıkaran bir nitelik taşımaktadır.” diye uyarmış, Sedat Ergin.

İyi oldu, köşe yazmaya geri dönmesi. Ergin’in ardı ardına 15 Temmuz’un kronolojisini çıkarttığı, ‘kim kimdir’ini döktüğü makaleleri belki de tek temiz, tarafsız ve yarına kalır seri yazılar oldu. Keşke onun gibilerin sayısı daha çok olabilse, bugün. Her yandaki gazetede onun gibi bir gazeteci olsa, dürüst aktaran, alt okuma yapmadan, manipüle etmeden, belki hepimizin idraki daha hızlı gelişecek tam ne olduğuna dair.

11 Ekim

Sis oyuncu. Çok oyuncu. On üç yaşı geride kaldı, burada. Geziyor, konuşuyor, daha az uyuyor hatta. Ona iyi gelen bize de iyi geliyor olmalı. Sadece biz, eskisinden daha fazla uyuyoruz. Gerekli belki.

Önder durmuyor. İyi de ediyor. Yeni bir kampanya açmışlar, ‘hadi’leyip duruyor. “Sarılın telefonlara” diye…

Artık otları bir düzene sokmam şart! Daha önceden topladığım çalı çırpıyı da aldım, her yeri ince ince kuru ota bulayarak yan yana getirdim tüm kurumuşları. Bir vazodan bir diğer sürahiye aktara toplaya düzenledim. Tam da ışığa denk geldi, koyduğumda masaya. İstesem olmaz. Onu beklemiş sanki güneş. Aydınlattı ince kuru dalları.

İnsan görebildiğine şükran duymalı. Bu gözler ne mucize anları idrak için!

Yoğun bakımdan çıkartmışlar Nuriye’yi. Bu koğuşuna dönecek ve kardeşi refakatine geri verilecek anlamına mı geliyor acaba? İki yüz on yedi gün. Dilime de gönlüme de kolay değil.

Bekir Ağırdır’ı dinledim, Medyascope’da. Başlığa da taşımışlar zaten, Türkiye’de 22 milyon hanenin yalnızca %17’sinin geliri giderinden fazla diyor. Nereye kadar gidebilir bu kendini tüketme hâli acaba? Doğayı, kaynak diye adlandırdığımız varlıkları, kendi emeğimizi, hayatımızı… daha ne kadar talan edebilir, daha ne kadar ötesinde beklentilerle heba edebiliriz.

Lahana yaptım yemek. Bildiğin kapuska. Biber salçası ve kimyonlu. En son az da füme bir kırmızı biber ekledim. Yanında kimchi ile lahana üstü lahana, yedik.

Vasıf sevmiyor kapuskayı. Oysa olağanüstü şifalı, kanaatimce. Hele böyle ara mevsimde, üşüdüğünü fark etmediğin, giyindiğindeyse sıcak basan… Akşama ebegümecili açma yufkadan börek var. Öğlen bununla idare etsin bence. Şifa niyetine.

12 Ekim

Bugün yolum var. Önce İstanbul, ardından Ankara’ya gideceğim bu hafta sonu.

Ama önce Rümeysa ve Merve için yan evi düzenleyeceğiz, Vasıf’la. Ortalığı biraz toplamak gerek. Kaç gündür ihmal ettiğim tüm detaylı temizlik hareketlerini bitirmeden olmaz. Saat ona kadar ama okuma saati.

“Bir akıl-beden-ruh birliği olarak insan, var olduğu bedende sınırlı ve aciz olduğunu kolaylıkla kabullenir olmasına rağmen; düşüncelerinde sınırlı, yetersiz olma olasılığından hoşlanmaz; hatta bunun imlenmesi bile insanı rahatsız eder. Akıl pazarında kendi aklını yeğlemenin önüne geçemez.” demiş Gülgün Türkoğlu, Duvar’daki yazısında. Başlığında taşıdığı benzetmeyi petri kaplarında hücre davranışıyla birleştirdiği hâli de güzel. Bilmiyor değiliz, biliyoruz dediğini ama söyleme biçimi katmanlı. Bir başka taraftan alıp kurmuş, yazmış. Okuduğuma değdi. Zaten Duvar güzel gazete oldu. Forum kısmı hele, tadına doyulmaz yazılar düşüyor.

Vasıf’la atladık otobüse. Beni Gökhan götürecek havaalanına, Ayvalık’tan alıp. Vasıf da pazara gidiyor. Elimde bavul bindik. Kolay oluyor böyle. Saati belli. Düzeni belli. İnsanın arabası olsa bu kadar rahat olmaz. Sahiden olmaz. Gökhan aldı bavulumu, vedalaştık Vasıf’la. Bakalım neler alacak kendine. Kesin brokoli alır.

Yol bu defa uzun geldi. Hep aynı düz yol oysa. Ayvalık, Edremit havaalanı, bir saat. Hani elli dakika da olur ama net. Sapak yok, bir şey yok. Yine de uzun geldi. Gökhan hâlâ hasta. Çocuk hastaydı, odunları taşıdığı gün konuştuyduk. O toparlamış. Şimdi kendi hasta. Araba da sıcak geldi. Pencere aç diyemedim. Uzun sürmesi bundan belki.

Vardım kontuara. Keşmekeş hep burası. Bu kadar küçük yerleşim yerlerinde yaşayanların bile sıra, nizam, hürmet tanımaması pek hüzünlü. Check in’imi yapmıştım zaten. Bavulumu verdim. Sıraya girip gate’e yerleşmek üzere polis taramasına vardım. Kolay gelsin, diyerek kimliğimi ve pass’ımı uzattım. Kimliğe baktı, sonra da bana polis ve “yabancı mısınız” dedi. Yahu, canım kardeşim, kolay gelsin demişim, elinde de TC kimlik kartı var. Derdin ne? Yine de, zarafetle hayır demeyi becerdim. “Bana öyle geldi” dedi. Yabancılık alnımın yazısı.

Uçak vakitli kalktı. Vakitli indim. Bavulum ha demeden geldi. Harika. Otobüs ama, Havabüs, tıklım tıklım. İkincisine ancak yer buldum. Bir de trafik! Yanımda komik bir adam. Başladı söylenmeye. Önce havalimanı girişindeki trafiğe, onu yaratan arama biçimine. Hani şu polislerin pencereden bakıp, bagajı açıp yaptıkları. “Böyle mi olur bu işler” dedi, büyük cesaret. Bu zamanda. Bu vakitte. Tanımadığı bir kadına. Sonra parmağındaki yüzüğü gösterdi. Herhalde ben yaşlarda. Ayyıldızlı bir küçük parmak yüzüğü bu. Milliyetçi detay mı acaba dedim. Cehaletimi idrak ederek. Besbelli zira, bir mânâsı var. Görünce anlamam gerek ve anlamıyorum. “Ben” dedi, “bir bayrağı bir de vatanı kutsal sayarım. Ona hayrı olan herkes baş tacımdır, olmayan düşmanım.” E, peki dedim. Ses etmedim. Taksim’de inmedim. Şişhane daha iyi bana. Divan’ın oradan yürümesi şahane kayınvalidenin evine ama elimde bavulla kalabalıkları yara yara, savaş vermek istemedim. Şişhane’de indim. Taksi çevirdim. On dakika sürmeyecek yolu yarım saatte aldık. Girdim. Üstümü değiştirdim ve attım yine sokağa kendimi. Hata yaptım, Harbiye-Beşiktaş dolmuşunun sırasına girdim. Alışmışım, karşıya Beşiktaş’tan geçmeye. Ama nasıl bir sıra var. Beklemeye kalksam kesin gecikirim Ayşenur’a. O arada Vasıf aradı. Evet. Brokoli almış. Roka ve kırmızı lahana da. İyi. Ona derken ne yaptığıma uyandım, atla taksiye in Karaköy’e, oradan daha seri geçilir. Evet. Aynen de öyle yaptım. Şansıma taksi bulmak zor olmadı. Sonrası da kolaydı.

Hava serin. Bir tulum ve üstünde ince bir ceket kesmiyor. Pamuklu atkı olmasa daha da üşürüm. Yine de rahattı yol. Vardım Kadıköy’e.

Ayşenur beni Ayı’nın önünde buldu. Sıska şey. Saçlar, kirpikler pek havalı. Yanlış bir bira seçtik, çalışmayan bir adaptöre %12’lerde sürünen telefonumu taktık ve uzun, uzun uzun muhabbet ettik. Kahkahalarla karışık anlattı Çin macerasını. Slow Food kongresini. Planlarını. Ekibin aldığı şekli. Enerjisi, ifadesi, edası… çok yerinde, tam dozunda geldi. Feci seçime aldırmadan yarısını içtik biranın, hesabı ödeyip Kaan’la Derin’in yerine gittik, Basta’ya. O bir salata istedi, ben ne var yiyebileceğim diye sordum. Elmalı, karnabaharlı bir eşliği varmış palamutlarının, onu biraz da kabakla hafiflettiler, az humusun üzerine yerleştirdiler. İyi geldi. Basta’da sağı solu da çekiştirdik Ayşenur’la. Koymadık üzerine ama dedilerin tamamını paylaştık. Derin geldi sonra. Perişan. Çilleri ve güler yüzüyle. Fırın bozulmuş, bir dolu diğer kısmetsizliğin üzerine. Başka bir lokasyonda pişirip taşımak bir cefa, üzerine o diğer lokasyonda olmayan sıcak su ve yemek yapmanın kaçınılmazı yağ temizliği derken… Yine de güler yüzü yerinde, muhabbeti, oturdu. Konuştuk azıcık.

Sonra evlerimize yollandık. Ayşenur beni Taksim minibüsüne koydu, arkadan çektiği fotoğrafları yolladı. Belki görürüm yine, belki olmaz. İyi geldi ancak. Çok iyi. Yazdım da, ona da nasip olsun başlattığı niyetlerin yamacında yeşerdiğini ve yeşertenlerin sana rağmen bildiklerini okuyacak cesareti bulduklarını görmek. Ayşenur tam bu zira. Kulaklar başka türlü geçilmez, hatta.

Minibüste yanımda Oliver Stone oturuyordu. Sahiden. Saçı, cüssesi ve hatta gözlüğüyle. Ben böyle incelerken gözümün ucuyla, şoför de uçuşa geçti. Verilmiş sadakası var bu hattı kullananların. Arkada boş karton kutu taşısan ses çıkartırlar. Bizden kimse tık demedi. Vardık neyse, hani herhalde 15 dakikada.

Yarın var daha ve bir sonraki gün ve hatta pazar. Uyku gerek şimdi.

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında).}

aile, aile ilişkileri, ajvar, Ayvalık, bahçe, bisiklet, Defne Koryürek, Günlük, iklim değişikliği, köy, Mutluköy, yabancı, yolculuk, zeytin, zeytinyağı