Günlük:
6–11 Mayıs 2017

6 Mayıs

Daha fazla beklemek yanlış. Evet, abartacak şey yok. Neticede kusmadı, ishal değil, suyunu içiyor ama gel gelelim yemiyor ve benimle muhabbeti aynı değil! Sadece uyuyor. Hem de karanlık köşeler yaratıp kendine. On üç yaşında bu kız. Ya bir derdi var da ben anlamıyorsam, beklememek gerek daha fazla, dedim ve koydum kutusuna, otobüsle inmek üzere hazırlandım. Ömer ben götüreyim dedi. Ayvalık’a indik. Minicik odalardan oluşan bir veteriner, ama her şey tam. Röntgenden ultrasona, laboratuvardan pet shop’a. Genç ve fevkalade ilgili veterinerler var. Hani hastaneye gittiğinde doktor boş, reaksiyonsuz bir suratla dinler ve izler seni, öyle muayene ettiler Sis’i. İnsan teskin edilmek istiyor. Yüzlerinde “yok canım bir şeyi” ifadesi arıyor. Oysa bulmaca gibi, beden. Çözmek başka bir usul gerektiriyor, teskinden öte.

“Kan alalım”, dediler. Peki dedim. “Biraz tüylerini temizlememiz gerek, bir kanal açalım ki bir şey çıkarsa testte, daha derin bakmak için bir daha bir daha acıtmayalım.” Peki dedim. Peki. Kan aldılar, tüpün dibinde yarım santim bile değil. Gittiler. Biz baş başa kaldık odada.

Çıktı dolaşmaya. Dolabın altı son nokta, her yeri kokladı, denedi. Sonunda tuttum, kucağıma aldım ki doktor girdi içeri. “Değerleri oldukça normal,” dedi, “bir de ultrason yapalım, atlamayalım bir şey.” Peki dedim.

Yan odaya geçtik. Sis’e bakan doktordan daha da genç bir başkası tuttu sırtından kollarından, doktoru iletken sıvıyı sürer ve bakarken içeriye. Karaciğerini gördüm. Böbreklerinden birini. Diğeri bir gaz balonunun arkasında saklanmış, göremedik. Pankreas keza. “Biraz daha su içmiş olsaydı mesaneyi daha iyi incelerdik ama önemli değil,” dedi, “kan testiyle çok paralel gördüklerim.” “Adını koyabileceğim hiçbir şeyi yok”, diye ekledi. Gaz ilacı verdi. “İzleyin, değişmezse durumu yine gelin” deyip yolladı.

Refika’yı aradım. Anlattım. Sen veteriner olabilirdin belki dedim. “Düşündüm” dedi. “Ama o işte hayvanları öldürmen de gerekebiliyor, vakti geldiğinde. Yapamam ben.”

Peki.

Yolda gelirken akıllı telefondan baktım, “Umut paralize eder. Umut düşmandır. Panzehir eylemdir.” diyen makale ilgimi çekti. Sakin okumak gerek ama, link dursun burada.

Her yerde boy boy resmedilen, fotoğraflanan Nusret ve etlerinden bir bana fenalık gelmemiş. Melis de yazmış. İyi etmiş. Ama herkesin, hepimizin atladığı, üzerine kafa yormadığı bir şey var: Et yemeye doyamayışımızın bir sebebi olmalı! Bu adam bir yan ürün. Turbo kapitalizmin, zorla dönüştürülen şehirlerin, ileri demokrasinin sembolü evet ama, bu et çılgınlığından sadece dana ya da koyun cesetleri değil, kadın bedeni de alıyor nasibini… Nusret’i çekiştirene kadar, bakacak çok katman olmalı. Bir de dönüşümü kendinden başlatmak, mesela. Et yememek gayet mümkün. Kredi kartı kullanmamak gibi. Muhalefeti aksiyona dökmek gayet iyi gelebilir, kan revan içinde ruhlarımıza.

Eve döndük. Hava serin. Çok serin. Ekip burada. Yan evin üst katını olsun bu yaza hazır edelim istiyor Vasıf. Bahçe ve kilerde de çok iş var. Kucağımda Sis, geri geldim. Yemek yapmak gerek.

Bu fotoğraf 25 Mart’tan. Su deposunun derin ve çirkin hâli. Köyün Einstein’ı Doğan Abi buna bir çeper örecek taştan. Bugün geldi baktı. Taş toplamaya gitti. Tüm ekibin aman deyip bıyık altından güldüğü Burhan Abi de kapağını yapacak.

Bu gece için dileğim, herkese hızır gibi yetişsin, adalet, özgürlük ve muhabbet! Bahar gelsin.

7 Mayıs

Burhan Abi, Marvel kahramanı gibi. Boyun kafa bir diyor Vasıf. Ondan öte, demirci. Yaptığı iş, kuvvet gerektirdiği gibi, başka bir zekâ istiyor. O oradan, bu buradan taşırken, şunu da şöyle koymanın bir demir ağırlığı var. Tek başına çalışıyor hem. Sahiden Marvel kahramanı.

Ben yan evin içeriden olan merdivenlerini iptal edip, iki katı birbirinden kopartıp, ayrı evcikler yapmak hususunda ısrarlıyım. Buraya çalışmaya, üretmeye, muhabbete ve çok daha fazlasına her yerden insan çağırabilelim istiyoruz. Evin o geniş ve ferah ve pek göze güzel salonu, geniş ve hiçbir rafı gizli olmayan mutfağı bu kalabalıkların gelebilmesi için. Ağırlamanın da demokratik, makul ve hürmetli bir mesafede olması şart. Diğer yandan Refika var. İstediğinde düşünmeden, ölçüp biçmeden gelebilmeli. Elimizde bir şey kalmadı, finans bağlamında. O yüzden Vasıf sürekli azaltmaya çalışıyor niyetlerimi. Kavga dövüş ilerliyoruz. Neyse ki, ekip çok tanıdık. Bu hâlimizi birlikte inşa etmek gibi görüyorlar diye umuyorum.

Sis yemek yedi! Çok güzel, çok! Bugün de yemeseydi zira alıp yine inecektim Ayvalık’a, veterinere. Bir serum takılsın diye. Kusmamak, ishal olmamak ve su içiyor olmak yetmez. Hafifledi sanki zira. Her kucağıma alışımda hafif tartıyor elim, kolum. Yedi ama. Şimdi içim daha rahat.

Can, yahu!

Her gün tencerelerle yemek yapıyorum. Ekip bakla ve enginar yemeyi öğrendi. Arada biraz daha tanış oldukları mercimek, fasulye ve bulgur karışımları da yapıyorum, baharatlarını kendime göre seçip rezene ya da portakal kabuğu ekleyerek belki ama… Seviyor gibiler yemeğimi. Bitiyor tabaklar. İzmir’den Diyarbakır’a, her yörenin insanı var bizim öğle sofrasında ve loznik tecrübe edecekler bugün, börülce yemeğinin ve favanın yanında.

Vasıf’la yemek için hazırlık yaparken bahçede, gördük. Sakatlanmış.

Alıp üst balkona götüreyim dedim. Korumak için kediden, köpekten. Bir kumaş yardımıyla aldım, kafası açıkta kalsın derken kaçırdım elimden, tezgâhın altına saklandı. Sis zaten örtüsünün altında, rahatsız etmez kuşçuğu. Bırakayım biraz kendi hâline, çıkar nasılsa dedim. Yemeği servis ettim. Tezgâhın altına yayvan bir tabakta su bıraktım. Geçtim oturdum. Ötüp duruyor. Dışarıdan da cevap geliyor.

Loznik beğenildi. Tüm tepsi bitti, börülce de, fava da. Uğraşmaya bu neticeden başka değen yok, yemek yapan bilir. Silip süpürülen tencere ve tepsiler mükâfattır. Bu arada, merdiveni güzel oturttular. Ama öyle şeylerden feragat ediyor ki bazen kocam, hayret. Ara sahanlığın taşıyıcısı, ortasından! Üst sahanlığı ise tek kolon taşıyor. Köşe boşta. Havada. Göze ıstırap! Depo ise hiç bakmaya dahi gerek olmayan usulde gidiyor. Bir kez daha ama Doğan Abi’ye hayranım. Hiç ses etmeden, usul usul çalışıyor. Dokundurmadan kendine. Kimseyi yolundan koymadan. Benim de itiraz edeceğim hiçbir fazlayı barındırmayan sadelikte. Geleneksel olması işin bu demek belki de. Üzerine söz söylemene gerek bırakmayan bir akışı olması, yapılan işin. Sordum, işini öğrettiğin kimse var mı, diye. Yokmuş. Taş ustalığı revaçta meslek değil.

Penguen’de olup, yıllarca susup, şimdi çıkan ve “siz aslında nasıl kapitalist bir mekanizma var bu işin arkasında, bir bilseniz” diyenler… İçim şişti. Öncelikle anlatılanlar hikâyemizdir. Penguen ne ilk, ne de son olacak; zira ilan edilen ve yuhalanan bu sıradan ticari arka plan, sisteme muhalif olup alternatif yaratamamışlığımızın neticesi. O kadar. Penguen’i yuhaladığımızın onda biri kendimize bir baksak!

Ben iş etiğiyle değil, boğucu zamanlarda gönlüme su serpen, kahkaha attırıp, destek olan, umut olan cesaretiyle hatırlayacağım Penguen’i.

Kuş gitti geldi bir tezgâh altından bir diğerine, ben notlarımı alır ve okumalarımı sıraya dizerken. Sonunda bir baktım bahçe kapısının eşiğine sıçramış. Gittim durdum yanında, kaçmadı, uzandım, kaçmadı. Tuhaf bir an oldu. O da ben de birbirimizi denedik. Güvenmeyi. İyi niyetimizi. Kazağıma tutundu, kırıp göğsüme yasladığım dirseğimin arasına tünedi. Açtım kapıyı, çıkarttım. Seslerden zira belli, içerideyken uyandım. Konuşuyor birileriyle. Bırakmak üzere sete doğru uzattım kolumu. Kaçmadı. Vasıf fotoğraflamayı başardı son anını bileğimde durduğu. Bir de minik sarı ıslak leke bıraktı, bir sıçrayıp indi sete.

Ben yaşadığım o muazzam dakikanın heyecanıyla bileğime bakarken fark etmedim. Olanı idrak etmem biraz daha zaman aldı. Ama son kısmını izleme şansını yakaladım: Sakat kuş, iki başka arkadaşıyla buluşup onların cıvıl cıvıl çağrıları içinde yan bahçeye zıplaya sıçraya geçti. Muhabbetleri buymuş, dedim. Bizimkinin içeriden çağırdığı, dışarıdakilerin susmadan cevapladığı.

İnsan! Ne kibirli varlık!

Bu zekâyı, bu muhabbeti görmeye, duymaya nasıl da kapalı ve kimi korumaya alıyoruz acaba içeri ve neyi bırakıyoruz dışarıda?

8 Mayıs

Ayvalık’a inmek gerekti yine. Kumaş alacağım, koltukların kaplanmasına ve kargo var Cemlerden. Hava hâlâ serin. Otobüse bindim. Tıkır tıkır indik. Duraktan içeri sapar sapmaz bizim eskici, ondan az ilerde tamirci/döşemeci, ona gelmeden sola dönersem de kumaşı alacağım dükkân var. Biliyorum yerlerini ama çok erken. Ayvalık sakin yer. Herkes yavaş başlıyor hayata. Gittim önce bir çay söyledim kendime yanında sakızlı, zeytinyağlı kurabiye ile.

Sis bu sabah tuvalete giderken ben, eşlik etti. Yatıp önüme göbeğini bile açtı. O kadar. Daha fazlası değil, ama geri geliyor yavaş yavaş galiba. Azıcık da yemiş yemeğinden. Kum kutusunu karıştırıp duruyorum kaç çiş kümesi, kaç kaka parçası var diye. Refika bebekken yaptığım gibi, her birini koklayasım var, değişirse anlayayım diye. Bu kumlar koku bırakmıyor ki!

İşlerimi kolay hallettim. Dönüşe duraktan Gürcan’ı çağırdım. Beni Kuşadası’na götürdüğünde tanımıştım. Ne vakit zora düşsem geliyor. Yolda yavru kaplumbağa gördük. Durduk. Yoldan aldık, kenara. Kapandı içine hemen. Bekledik az, yüzünü gösterir mi, ben fotoğraflayabilir miyim diye. Gürcan eksik olmasın, turist muamelesi yapmıyor ama hafif Japon olduğumun, fotoğraflamak isteyeceğimin farkında. Ben demeden “acele etmeyin, vaktimiz var” dedi. Böyle zamanlarda Refika’yı kullanıyorum mazeret. Ona yolluyorum diye.

Tabii, yetmedi. Yolda atlar da çıktı karşımıza. O mavi mor olanlar değil. Ama bir tayla, beraberlerinde. Durdu Gürcan, Defne Hanım çekin isterseniz diye. İkiletmedim. Tay hele, öyle güzel göründü ki gözüme! Refika’ya sahiden gönderdim, bu kez. Sana benziyor dedim. Cevap geldi, “ben at mıyım?!”

Aşk, tuhaf şey!

Gürcan çok beğendi atların bu dolaşır hâlini. “Aferin sahibine” dedi, “atlarına bahar otunu esirgememiş.” Damda tutsa saman verecek. Olmaz. Bu otu yemezlerse olmaz. Oradan zeytinlerin altına koyun keçi sokulmamasına geldik. “Ben çocukken başkaydı” dedi. Girerlerdi, çoban olurdu başlarında. Çalışması gerekirdi çobanın. Zeytine dokundurtmaması gerekirdi. Şimdi çoban yok zaten. Zeytin de değerli. Kimse izin vermez, sokulmaz bahçelere diye anlattı.

Doğan Abi tıkır tıkır bitirdi, Burhan Abi kapağı koydu üstüne, şimdi yeniden Doğan Abi gelecek ve son kat düzenlemesini yapacak. Bu depo damı güzel oldu. Üzerine çatı falan koymayı planlıyordu Vasıf, bu fikre ısındığına seviniyorum. İki ucuna uzun birer şilte koyduk mu, arasında piknik masası bile kurulur bu platformun. Epey davetkâr bir hâli var.

96’da burada değildik, ama unutmak kabil değil açlık grevlerini. Mehmet Ağar döneminde başlamıştı, hatırlayan vardır, değil mi Ağar’ı? Onun döneminin mânâsını? Ben bir eylem alanı olarak insan bedeninin canla sınanmasına tahammül edemiyorum. Herhalde Ağar etkisi bu, bendeki. İnsan canının kıymetini ilan edecek bir içişleri bakanı tanımamış olmanın travması. Önemsizliğin katmanlandığı anlar bu grevler. Tali olmakla yüzleşmek gerekiyor yani.

Şimdi aslen hapiste olmayan, içeri alınmamış ama dışlanarak, ötekileştirilerek tecrit edilmiş iki genç insan var açlık grevi yapan. Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemediğim. Canınız daha değerli, dememek için zor tutuyorum kendimi. Bak eve panzer girdi, ölen çocukların adını biliyoruz, öldürenin değil demek istiyorum. Hürmeten susuyorum.

Gencecikler.

9 Mayıs

Sis, the aslan parçası!

Toparladı artık. Enerjisi limitli hâlâ, ama muhabbeti geri döndü. Bu sabah yemek yediği bir yana, yatak yapılınca hemen üzerindeki yerini aldı ve her zamanki usulde kırpıştıra kırpıştıra gözünü, süzdü beni. Annemin tüylü kızı! Can!

Alanım değil ve okumalarımı da hiç bu taraftan yapmadım. Dolayısıyla ilgimi çekti başlık, tık’ladım Medyascope’da. Dinledim. Tık’ladım, tümünü dinledim. Yetmedi Akbank Sanat’'ta, galiba Felsefe Günleri, orada bir sunumu daha dinledim. Uzundu da üstelik. Yetmedi bir daha dinledim.

Tüm bunu yapabilmemin sebebi sırtüstü yatıyor olmam. Sabah güneş yükselmeden ayrık otlarını ayıklayıp Refika’yla Vasıf’ın tarh dışı ektikleri domatesleri şaşırtayım, yancı otları içeri çapalayayım derken günlerin ağırlığı belime oturdu.

İki büklüm kalktım. İş de yarım kaldı. Foucault’ya yaradı.

Her ne kadar Vasıf girip salona sesi tanıyıp Dabashi’yi okusun önce dediyse de, bana çok uyan o sivri ve pek keskin tarafıyla; Ferda’dan dinlemek Foucault’yu, güzel. Ayrıca eminim okumuştur Dabashi’yi de.

Benim özellikle ilgimi çeken iki (belki de bir) yanını konuştu: Bir, ad vermenin iktidarla alakası var ve hâliyle kümeler, ötekileştirir ve yönetmeyi kolaylaştırır; iki, en önemli direniş kümelerin dışına çıkmaktır. Ya da ben böyle özetledim, cahil dinleyişimle. İki katmanı da bugünkü tecrübemle bir hayli örtüşüyor, bu iki nokta. Bende 2013’den bu yana, şehrin ötekileştirici, düşmanlaştırıcı, tüketmenin ve tükenmenin aracına dönüştüğü hissi hâkim. Ne kadar kalabalık, o kadar iyi. Ne kadar hızlı, o kadar iyi. Ne kadar tüketebiliyorsan, o kadar iyi; iktidar için. Birey olmak da öyle. Ne kadar ben diyorsan, o kadar iyi. Ne kadar ben diyorsan o kadar isim takılabiliyorsun mesela. Geçenlerde LezBiFem’in bir paylaşımında okudum, süreç içinde aslında biseksüel olduğunu fark edip harekete ihanet etmemek için bunu ifade edememek gibi bir ihtimali! Yani bir yaprağın bugün yeşil olması onun sonbaharda bir miktar kırmızı ve biraz da sarı olma ihtimalinden alır mı, bir diğeri hep yeşil kalırken? Ve bir başka bağlamda, bir noktada umuda sarılıp, gereğine inanıp evet demiş olmak, ne kadar hakkından götürür ileride yazıklar olsun demekten? Dönüşemeyen bir toplumun devrim yapması kabil midir? İsim koymak, bu isimleri iktidar vasıtasıyla koymak, Gezi’dekilere terörist demek gibi, şehirden başka yerde kabil mi?

Çık dışarı, şehirden çık derken buna benzer bir şey demeye çalışıyorum, dedim dinlerken.

Ama dedim ya, konunun cahiliyim. Foucault benim üniversite yaşımda tımarhaneler üzerine kitabını okuyup bıraktığım, muhabbeti önce dinlememi gerektiren biri. Bu notlar burada dursun, hatırlayıp yeniden düşünmek, üzerine okumak için.

10 Mayıs

Dün gece bir ara kalktım ki, Sis balkonda! Çıkmış, günlerdir terk ettiği dışarı hayatı kolaçan ediyor. İyi dedim, ne güzel. Yattım geri. Bu sabah yine çıktı. Kırlangıçlar artık kendi düzenleriyle meşguller. Kapıları yıkıp girmeye çalışan yok. Serçeler, bülbüller ve kumrular var. Kumrulara söylendi durdu Sis!

Bahçeye çıktım, renk değiştiriyor toprak ana yavaştan. Rilke’nin şiiri geldi aklıma, geç de olsa: “yeniden bahar. toprak ezberinde şiir olan çocuk gibi.”

Alen’den geldi fotoğraf. Ferit ya da Gudrun mu çekti, bilemedim. Yazmamış. Edremit’te olmaları gereken boya ulaşmış marullar. Neden Yedikule’de yetişmediler her zamanki tarihe acaba?! Marul sıcak sevmez, serin sever. Edremit’ten daha mı sıcaktı İstanbul ya da ne oldu ki olmadı… Bu yıl Marul Bayramı 3-4 Haziran’da, 1938’de kutlandığını bildiğimiz tarihten tam bir ay sonra!

Bugün babamın yaş günü. Onu en son Hrant Dink’in ilk yıldönümünde, o uzun yürüyüşümüz sırasında ofis balkonunda görmüştüm. Dördüncü kattan aşağıya, bize bakarken. Sonra ertesi yıl, kaza ertesi sedyede ve Hrant Dink’in iki yıl bir gün ertesi toprağa verdiğimiz sabah, morgda. Kronoloji ne tuhaf! İnsanların adları çakışıyor ve doğum gibi, ölüm de. Ve hatta birlikte çay içmek gibi. Buraya bir not düşmek gibi. Sahiciliğinden ziyade, tecrübesini bırakıyor. İz diyen de var. Travma da.

2005 yılında yazmışım, geri dönüp okudum. Yazmasaymışım demedim. Hâlâ benimle konuşuyor sözlerim. Burada da dursun o hâlde:

On iki, on üç yaşlarımda olağanüstü dikenli bir küçük kız çocuğuydum. Her şeye, herkese mesafeli bakan ve hemen her yerde iğreti hisseden kendini. Dün birlikte kahvaltı ederken annem kızımı sevdi, yanaklarından öptü; Refika da bir yavru kedi kadar uysal ve sıcak, sokuldu anneannesine. “Sen hiç dokundurmazdın kendine” diye takaza yaptı annem. Doğru, kolay bir çocuk değildim. Sevilesi, hiç! Ben bile biliyorum.

Ailem tam o yıllarda, benim on ikiye bastığım yaz hem de, sert bir viraj yaşadı. Annem on beş yıl ve iki çocuktan sonra (hatta üç, babamdan ablamla beraber) boşanmaya karar verdi. Babamın dağılan evine, uzaklaşan çocuklarına dair hayal kırıklığını o yıllarda da hissetmiştim, şimdi de biliyorum ve anlıyorum seçişlerinin arkasındaki acıyı. Kendi yaşadığım bulanıklığıysa o dönemde, telaffuz dahi etmeyeceğim. Mânâsı yok. Ne de olsa çocuklar değil, büyükler seçer olayların akacağı yönü. Seçimler de bir kez yapılır. Ve çocuklar beraber akarken, büyüklerin seçişleriyle çizilen yolda, hayat denilen tecrübeye doğru, yapabilecekleri tek şey —ayakta kalmanın yollarını aramaktır. Tüm o toz ve dumanın içerisinde sanırım ben de öyle yaptım. Çok sevdiğim hâlde babamı; onun hayal kırıklığı, benim ayakta ve sağlam kalma arzumun yanında tali göründü gözüme. Ve hızla koptuk. Ne kadar onarmayı denediysek de sonra, hep başka bir şeyler girdi aramıza. Ben küçük bir çocuk değildim artık ve aradan geçen zaman ve söylenmeyen pek çok şey… Neticede sadece geçmişin acılarını kaşıdı, kanattı. Sonunda içinden çıkılmaz bir ilişki oldu bizimki. Değmeyecek kadar yeniden denememe canımı yakan, fanus gibi üzerime kapanıp beni nefessiz bırakan. Buna babamın bir kirpi, benim de en az tarladaki enginar kadar sert, dikenli ve kuru duran hâlim eklenince, görüşmez olduk.

Yarın babamın yaş günü. Tatsız tecrübeleri verimli bir toprak sayıp, yeni çiçeklere yatak yapamayacak kadar acılarına düşkün, insanları etkilemeye bayılan, etkilendiklerini şımartan, kendi de şımartılmaya aç, esnek olduğunu ve anlayışlı... söylerken bile sevdiğini sevgisiyle çaresiz bırakan, en basit kelimelerle, en yakınındakileri ve ilk yaralayabilen, inatçı, keyif sahibi ve başkalarına da dikte eden tercihlerini, tutucu ve dokunulmaya kapalı, talepkâr ama stil sahibi. Bir Boğa. Babamı böyle hatırlıyorum ve beğendiğim, beğenmediğim çok tarafını onca uzaklığa, onca tecrübeye ve kırgınlığa rağmen hemen her aynaya bakışımda kendimde görüyorum.

İyi yaşlandığını umarım. Ben sanırım, ayakta kalmayı başardım.

Mehmet aradı. Ona da yolladım zira sabah. Benim gibi kuru ve dikenli değildir. Aksine. Üstelik çok da özlüyor o, her ikisini de. Bana “iyi ki ablamsın” dedi. Travmaları paylaşanların kardeşliği dedim, huzur verici değil mi? Güldü. Cevap vermedi. “Normal koşullarda, emin değilim arkadaş olur muyduk” dedi, bana yeter cevap bu. “Ama iyi ki, iyi ki sen ablamsın” diye tamamladı.

Ben, kuru, dikenli ve iğreti. Hâlâ. En derinde.

11 Mayıs

Belim çok fena! Bir de Vasıf’tan bana emanet öksürük var ki, canımı çok yakıyor her sefer geldiğinde. Yine de pazara ineceğiz! Bugün Ayvalık pazarı günü. Çıkmadan yan ev üst kata bir göz attım. Pek sakin. Pek davetkâr.

Depo tamam. Merdiven de. Doğru yerlere çekildi dayanaklar, kolonlar. Ahşap işi bitti. Bir kuyuyu tamir kaldı, ama o yaz sonu, hele bir su çekilsin, kurusun kuyu. Ama ev yaşanır hâlde artık.

Refika gelse de görse!

Haberi dün gece okudum ilk. Çok acıttı. Ayşe sordu, tanıyor muydun diye. Uzaktan, ama evet. Tanıyordum bir biçimde.

Ali Ulvi Büyüknohutçu’yu Gezi’de tanıdım ilk.

Finike’nin portakalından, narından bahis açıp, onlar yok olurken yükselen mermer ocaklarına, o mermerlerin ihraç edildiği şeyh saraylarına, karşısında durduğu şeyi anlatırken tanıdım. “Batsın o sarayınız!” demişti. Nerede, nasıl yaşadığını bilmiyordum. Konusuna hâkim ve samimi öfkesiyle kazındı aklıma. İsim tutamayan hafızamda yeri net, takip de ettim verdiği beyanatları geçen yıllar boyu. Uğruna mücadele verdiği ağaçları, altlarında karanfil kokulu mantarıyla bilsem de hiç ziyaret etmemiştim. Çok da istiyordum. Aklımda onları ziyaret de vardı, vakti denk ettiğimde.

Nasıl zalim bir ölüm!

İndik pazara. Fideci lokma uzattı, hayır lokması dökmüşler. Ucundan aldık birer parça. Yabani otlar yığın yığın yan tezgâhta. Böreklik karışık ot aldım. Ayakta çok durmaya niyetim yok. Bence belime, asıl o kötü geldi. Sürekli mutfakta yemek yapar, bulaşık yıkar hâlim. Bu kadar aradan sonra ve bu yaşta altı-sekiz saat mutfak mesaisi! Tabii netice. Böyle bir kez de ızgara başında çalıştığımda olmuştu. İki hafta yatmıştım, o sefer. Pazarda Mehmet’i gördüm, arkasından kuşkonmazcı diye seslendim. Bakmadı. Pek benimsememiş mi ne? Lokmaya girdim, Vasıf’ı kahveye oturtup. Buraların iki büyük mandırasından birinin büyükleri ruhuna döktüğü lokmaymış. Yanında peynir veriyorlar. Almayacağım ama bir lokma istedim, sıcak sıcak. Sıraya girdim. Bana üç kişi kala teyzem geldi, siyah üstünü beline bağlamış. Eller kınalı. Yandan yaklaştı. “Tezgâhı boş bıraktım bana veriver de gideyim” dedi. Lokmaları dağıtan kız, “sıraya gir teyze” dedi. Teyzem, “sıra uzun, tezgâh boş, sen versen bana” dedi. Baktım uzayacak, sen gel benim yerime dedim. Arkaya döndüm, “teyzem benim yerime de girebilir itirazınız varsa, ben feragat ederim yerimden ama aradan alsın gitsin olur mu?” diye sordum. Bir iki surat peki diye salladı başını, başka da ses çıkmadı. Tamam. Tamam değilmiş. Sıkı orta sınıf ruhu arkadan söylendi, bizim de işimiz gücümüz var diye. Döndüm, sordum dedim. Yine soruyorum. Ben yerimi verip geriye geçmeye razıyım eğer siz razı değilseniz sıranızı teyzemle paylaşmaya. O zaman bir kadın cesaret buldu, “bizim de işimiz var” dedi. Arkamdaki kadın dayanamadı, eliyle ot toplayıp sırtına yükleyip gelenle biz bir miyiz diye. Konu kapandı. Teyzem elinde sıcak lokması, az da peyniri huzurla tezgâhına döndü. Vasıf’ın yanına döndüm, hayırın mânâsı acaba ne, diye düşüne düşüne. Paylaşmak mı, yağma mı?

Eve dönerken Mehmet yakaladı, kuşkonmaz dikmek ister misiniz diye. İstemek? Nasıl yani, daha geçen ay kitap aldım bu iş için! Bayılarak dedim. Beş pençe verdi, bahtiyarım!

Yine Ömer topladı bizi. Bagaj kokuyor. Bolca soğan. Bu kez 6 kilo sarımsak (bir haftada 2,5 kilo bitirdik zira) Bir hayli de ot var!

Yemek vakti! Ekip ufaldı, on-on bir kişi yok bugün. Makul bir altı kişiler ve benim de belim yorgun. İçi bol soğan ve karışık otla beslenmiş bir loznik (ki v.2 demeli) ile bahçeden yeşillerle bir salata yeter bence.

Akşama ekiple bir yemek yemeye ineceğiz Ayvalık’a. Yatıp uyusam iyi gelir. Sahiden canım yanıyor. Bu bel işi fena!

{Fotoğraflar ve video: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında)}

baba, Defne Koryürek, Günlük, hayvan, inşaat, kedi, köy, Mutluköy, pazar, uyum, yabancı