Günlük: 1–7 Eylül 2017

1 Eylül

Latif Demirci’in bir diğer karikatüründe kurban edilmek için bağlı bekletilen koçun dediği gibi, “kes bakalım kes bakalım, kurban diye kes bakalım, takkeyi çıkart bıçağı bırak delikanlı kim bakalım.”

Neyse ki burada, Mutluköy’de bu sabah sessiz, her yer. İmam seslendi camiden, bayram namazı başlamaktadır diye. O kadar. Herkes selamlaşmış, ibadetini yerine getirmiş ve hatta artık huzurla evlerine dönüyordur şimdi birer birer… Kim bilir? Belki aralarında birkaç nispeten parası olan kurban da kesecektir, hatta dağıtacaktır konu komşusuna hakkıyla. Hadi ben hiç ikna değilim, ne camiye ne de kurbana ve hatta fevkalade itirazım var tüm bu inanç adına pratik edilene, ama de ki bunu yaparken onlar sahiden vicdanla, kalple, akılla yürüyorlar yollarında ve benim bilmediğim bir şey biliyorlar. Olmaz mı? O, benden başka bilenlerin, vicdanla, kalple yürüyenlerin iyi bayramları olsun.

Bu süreçte kurban giden çocuklarımızı ne zaman konuşacağız peki?

Kaç on yıldır, bu en sonuncusu değil, kaç on yıldır yeni, yepyeni, gencecik kuşaklardan marjinalleştirdiğimiz, ötekileştirdiğimiz, yeşerip çiçeğini vermesine fırsat vermeden kuruttuğumuz nice oğlumuzu, kızımızı da konuşmaya başlasak keşke. Bir Harun Karadeniz’in Milli Eğitim Bakanı olma ihtimalini düşünüp yas tutmadan geçen yıllarımıza yazık, mesela ve bir Nuriye ve Semih’in sesini duyuramadığımıza yansak keşke.

Sahi, kaç gün oldu, bugün?

Bugün denizlerimizde büyük ölçekli avcılar için yasağın kalkıp, balık avının başladığı gün. Kurban bayramının ilk gününe denk gelmesi bir sebep belki, memleketin koşullarının denize bakmayı zor hâle getirmesi bir başka… Bugün, 2010 yılından beri ilk kez, balık av sezonu basında sorumluluğumuzu, denizlerimizin koşullarını sorgulayan değerlendirmeler yer almadan başlıyor.

Gerçi kimse Moritanya’da ne işimiz olduğunu da sorgulamadı, yaz boyu.

Moritanya enteresan ülke. Muazzam bir sucul hayata sahip kıyılarını önce İspanyollar keşfediyor. Şimdi Moritanya devletinin %51 hissesinin sahibi olduğu ve üretiminin %95’ini ithal eden Moritanya Balık Sanayi (IMAPEC) de zaten onlar tarafından kurulmuş. Dünyanın en büyük gemi mezarlığı sayılan, ancak aynı zamanda Moritanya’nın balıkçılık merkezi de olan Nouadhibou’daki küçük sanayi kuruluşlarının neredeyse %60’ı balık işleme temelli. Türkiye’ye de dahil, her yere balık ihraç ediyorlar. Mesela, 2011 yılında, Norveç’ten sonra en çok balığı biz, Moritanya’dan ithal etmişiz! Sözün kısası, en büyük dertleri kıyılarını, yani sucul ‘kaynak’larını, kendi lehlerine bir ekonomiye çevirmek.

Nouadhibou, fotoğraf: Sebastian Losada (CC BY-SA 2.0)

Bu gayrete Türkiye-Moritanya bağlamında bakınca, tüm ticarete vesaireye rağmen, durum kolay da değil. Her iki ülkenin de büyüme tasası var. Her iki ülke de ‘kaynak’larını doğru kullanmanın yollarını arıyor ve gecikmişlik ciddi endişeleri. Ancak Türkiye, ithal balıkla ekonomik büyüme yaratacak bir balık tüketimine de sahip değil. Yani, benim okuduklarıma bakarsak, aramızdaki ticaret hacmi Moritanya’nın attığı taşa, kolunu yormasına değecek bir pazarmış gibi bir tablo göstermiyor. Tabii, bir Lizbon değil, neticede İstanbul. Her ne kadar kendi varlıklarını korumayı başaramıyorsa da denizlerinde, rakı içtikleri sayılı saatler hariç, balık yemiyor Türkler! Diğer yandan Türkiye kendi sucul ‘kaynak’larını koruması gerektiğini tüketicisinden de duymaya başlamış bir ülke. Gırgır reisleri ile STK mensupları atışıyor, basın pazar yerinde tezgâhtarları takip ediyor, artan bir şuur söz konusu eli kalem tutanlarda, “bu denizlerin hâli ne?” diye. Kaldı ki Türkiye ekonomisi, maliyeti hesaplanmamış bir balık avcılığının, pazar koşullarında en ucuza inen satma yarışı içinde ekonomi büyütemeyeceğini bilecek tecrübeye sahip. O nedenle zaten, geçtiğimiz on yılda, artan bir şekilde, balık çiftliklerine destek verildi GTHB tarafından.

Çözüm hamsi, çaça gibi balıkları şuursuzca avlayarak balık ununa çevrilmelerine aracı olan kayıkların (gırgırlar) Moritanya’ya yollanmasında bulunuldu. Bildiğim kadarıyla yazılı bir anlaşma halen yok iki ülke arasında. Ancak geçen yıl bir iki kayık gitmişken, bu yıl 33 kayıklık bir filo gitti Moritanya’ya. Balık değil, balık unu üzerine bir düzen kuruldu. Gırgırlar, orada satın alınan bir balık unu fabrikasına balık tutuyorlar. Fabrika balıkları una çeviriyor. Bu balık unu Türkiye’ye yollanıyor. Türkiye’de bu balık unu balık çiftliklerine gidiyor ve bize orkinos/ton, levrek, çipura olarak geri dönüyor. Moritanya bu işten tam ne kazanıyor, emin değilim hâlâ ama Türkiye, tam da FAO’nun beklentilerine uygun şekilde, çiftlik balıkçılığını geliştirecek bir düzen kurmuş durumda. Bu da ekonomi demek. Büyüyecek bir ekonomi. Dehşet bir sistem.

Aklım şaşıyor bazen.

Müşterekler bağlamında okuyanların kısıtlı sayısı bir yana, sucul hayatı, kendi denizimiz ya da değil, bu gezegenin üzerindeki yok edici, tüketici varlığımız bağlamında balığa bakan ve Moritanya sularını Karadeniz’le eş okuyanımız yok. Herkesin hayali Portekiz ya da İspanyol balık tezgâhları gibi tezgâhlar görmek. Nereden gelirse gelsin o barbunlar, o kılıçlar, o uskumrular ama rengârenk ve capcanlı gelsin… Herkesin görmeyi hayal ettiği bu. Moritanya’daki reislerin de en büyük heyecanı bu, “akvaryum gibi burası” diyorlarmış. Ağızlarının suyunu toplayıp bir dönüp 70-80 yaşındaki babalarına sorsalar oysa, Boğaziçi ve Marmara neydi ki, acaba?

Akşamüstü Görgün ve Zeynep gelecekler, miniminikle beraber. Refika ve arkadaşları “boştur şimdi her yer” dediler, attılar kendilerini aşağı, denize. Işık sonbahar artık. Yavaş yavaş sakinler bayram sonrası buralar.

2 Eylül

Kürşat Bumin güzel yazmış, Chagall’dan Kierkegaard’dan girmiş, Freud’dan çıkmış ve “…kutsal metinlerin farklı disiplinlerin kavramlarıyla yeniden okunması insanı zenginleştiren bir seçimdir. O hâlde ‘Kurban’ bayramları da benzer okumaların konusu olamaz mı? Gelecek bayramları da illaki “kasabın elinden kurtulan boğa” haber-yorumlarıyla mı geçirmek zorundayız?" demiş.

Sahi, bu mudur varabildiğimiz en zeki nokta?

Kuzey Kore’yi seyrettikçe karga kadar aklımız olduğundan şüphe ediyorum. Karganın aptallığından değil, adına verdiğim değer. Aksine. Karga, insan gibi, zeki bir varlık. Alet yapıyor, aşk geliştiriyor, kin tutuyor. Gelişmiş bir benlik kavrayışı var. Ama hani, insan muhabbet edip, söz üzerine söz koyup tartabiliyor, derinleştirebiliyor ya meseleleri… Bu bağlamda kargadan farkı var ve bu farkın karşılığında yine de, yine de bir ihtiras yumağı, şuursuz ve hain liderler dönemi yaşatıyor ya kendine!

Akıl alır gibi değil.

Kızları sabahın köründe, tam mânâsıyla bir boot camp, kaldırdık. Saat 8:30 otobüsüne yetişeceğiz diye, pazar var ya, ona gideceğiz sözde birlikte. Döküle döküle indiler. Eksik olmasın, otobüs de beş dakika bekledi, sahiden de bekledi. Köy yeri güzelliği. Zaten bir biz varız sabahın körü, bayramın ikinci günü. Kim niye insin ki Ayvalık’a?! Biz indik ama.

Ayna’da kahvaltı dediydim, Vasıf çok aç. Kızların sesi soluğu çıkmaz hâlde. Hâlâ uyuyorlar. Pazara baktık, minicik kalmış. Kimse yok. Daha da yeni kuruluyor. Oyalamaz kimseyi. “O hâlde Taş Kahve’ye gidelim.” Taş Kahve’ye gittik. Üç domatesli zeytin ezmeli, bir peynirli domatesli, bir peynir zeytin ama domatessiz ısmarladık. Üç zeytinli domatesli, iki domatesli peynirli geldi. Bayram zamanı buna da şükür, ama kızların ikisi servis sektöründe ve gençler. “Elindeki kâğıda yazsaydı”dan girdiler. Haklılar tabii. Onlar daha iyisini yapacaklar, ona da şüphem yok. Birer tost, birer de çay iyi geldi. Pazara geçtik, durum aynı. Birer tur attık. Bizim sık uğradığımız tezgâhlardan birine yanaştım, biraz Kozak domatesi alayım da deneyeyim, tadı istediğim gibi çıkacak mı, sosa kullanabilir miyim diye. Görür görmez gülümsedi, “sana hediyem var” diye. Plastik sandıkların arasından tuttu çıkarttı, bir kocaman bez torba. “Bu sana, bak bir çantan daha olsun dedim,” diye verdi. Ne güzel bir his! İçini hemen patlıcan doldurduk biz de. Tezgâh başında sohbet ederken, geçen cumartesi diğer taraftaki köşede, köylülerin tarafından aldığım fasulyeyi anlattım. Boncuk Ayşe değil o, nedir diye. Güldüler. “Asıl boncuk o”, diye. O ne nefaset, diye devam ettim. “Hiç böyle güzelini, bu kadar lezzetlisini yemedim. Çok pahalıydı ama,” dedim. Sordular fiyatı, söyledim. “Ama hakiki boncuk Ayşe o, içi desenliydi değil mi,” diye sağlamasını da yaptılar. “Yine al bulursan, ekersin” diye de akıl verdiler.

Sahi, ekebilirim!

Vasıf’ı ve kızları oturttum Orman’a. Kahve söylesinler. Hepsi canlarından bezmiş yürüyorlar. Vücutlar perişan, uyku kalkamamış henüz yataktan. Kahve paklar belki.

Ben döndüm pazara.

Zeytinci kurmamış tezgâhı. Onun yanında bize fahiş fiyata avokado satmış genç çocuğun tezgâhı var. “Avokado istiyor musun?” diyor haftalardır, istemiyorum deyip savıyorum. Bu sefer ama şeftaliler güzel göründü gözüme, durdum tezgâhında. Annesine seslendi, “bak bu benim avokado müşterim.” Zeytinciyle komşu tezgâhları. Kadın hemen “Mutlu’dasınız değil mi?” diye sordu. Hafta ardınca hafta dinlemiş olmalı bizi. Zeytinciyle tam bir mavra aslında yaptığımız. Sahici bir şey konuşmayız. O zeytinlerini över. Ben bir kısmını beğenirim. Alırsak alırız almazsak amcasını, hanımını, bilemedin kendi sağlık durumunu konuşuruz. Tam bir muhabbet cambazıdır. Seni bırakmadan uzun uzun anlatabilir, anlattığından sana ne yük kalır ne bir şey, ama vakit geçer ve biraz da gülmüş çıkarsın yolunun devamına. Dolayısıyla dururuz biz hep o tezgâhta.

Kadın fena içerlemiş meğer! Bizim köye herhalde bir otuz yıl önce gelmiş, gelin olarak. Ne otobüs var ne de su. Dışarıdan gelmiş zaten, ne yapsa yetmemiş belli ki görümcelerine, adamı da istememiş bir vakit sonra. “Mutluköy deme bana,” diyor. Öyle dolu. Zeytinciyi de sevmiyor. Onu da bir güzel çekiştirdi. Diyeceğim, bana ne ama diyemiyorum. Diyeceğim, mavra yapıyoruz, senle de yapalım bak, böyle ciddi dedikodular yük omzuma… Diyemiyorum. Sevmedim de değil kadını. Besbelli sırtlanmış hayatını gidiyor. Dik durmak için çalışmış hep. Düşmemiş de yani kimseye, kadına burun kıvırmak. Dinledim.

Zaten buraya gelme sebebim bu değil mi? Beni geçebilmek, anlatacağı olana yer açabilecek kadar yavaşlamak. Ölçmeden, bana uyuyor mu, ihtiyacım var mı…

3 Eylül

Refika uyandı, Damla koşmaya gitti, Yasemin odada keyifte ve Vasıf çalışıyor, Sis güneşleniyor, Mesut ve Mutlu kapının önünde uyuyorlar ve bahçe sonbahara giriyor yavaş yavaş…

Ne güzel bir gün!

Ne tuhaf bir ülke bu! Nasıl bir kişilik bozukluğuna tekabül ederdi acaba, kişi olsa, bu reaksiyonlar? Melis bir STK’dan aldığı rakamı paylaşarak Türkiye’nin cinsellikle ilgili imtihanını değerlendirdi dün köşesinde ve nasıl kötü bir karne beklediğini bizi, yüzleşebildiğimiz takdirde kendimizle, müjdeledi. Ensestle ilgili arada birkaç satır çıkar, ama bu sanıyorum en ses getireni olacak. Görünen o ki, sanmamız ya da sanmamamızdan ayrı, bir ‘kıçüstü’ durum var. Kalça kıracak türden düşerek, hem de.

Hani tam da bütünlemelik öğrenci kıvamında konuşalım mı ensestle yüzleşme ihtimallerini: Ya destek alırsın ve aşarsın ya kendine yalan söyleyerek devam eder ve sınıfta kalırsın. Bu seçimlerin içinde “kaçla kaldığın” tartışılmaz, kırığın azı ya da çoğu yoktur zira. Başarısız bir dönemi ancak hiç göstermediğin kadar gayret göstererek aşarsın.

Ama hayır, Sevilay Yılman girmiş ilk topa. Tek kalacağını sanmam. Öyle görünüyor ki bir “bana sapık diyemezsin” alt okuması ve Kaynanalar’daki Tijen usulü bir “nayır niiii, niiii” olmadan geçmez gitmez bu tartışma. Bakalım gelecek günler kaç tane daha devekuşu var gösterecek mi, köşeleri işgal eden!

4 Eylül

Vasıf canına okudu dün gece Refika’nın, kalkardınız kalkamazdınız diye. Canavar gibi kalktılar köründe sabahın. Atladılar arabaya ve havaalanına gittiler, İstanbul için. Öyle güzeldi ki yan evdeki hâlleri, durmadılarsa da yanımızda uzun. Gelse yine diye hesap yapmaya başladım bile.

Zaten kıyamıyorum Refika’yı bırakmaya İstanbul’da. Aklım çıkıyor, hâkim olmaya çalışıyorum ve onun hayatı diye telkin ediyorum kendime ama… Benim durmadığım yerde onu bırakmak koyuyor bana.

Gittiler ve geriye Refika’nın Instagram’ından bu kaldı. Yasemin çekmiş.

Cadım benim!

Ayşe Çavdar sahiden çok güzel yazıyor. Kelimeleri seçiş biçimi, konuyu yoğuruşu, kattığı her türlü ince detay… Bu son seri beni geri dönüp katıldığı programları dinlemeye teşvik etti. İyi de geldi. Zira öyle bir an ki bu sıkıştığımız, sanırsın başka bir zaman yoktu. Hiç. Yani, sözün özü, az geriden bir daha bakmak fevkalade iyi geliyor! Arada yapmak şart. Bu sabahki yazısını da atlamasın dilerim kimse. Hani öğrettilerdi ya, İslam’da Allah ile kul arasında kimse yoktur. Nah! Bal gibi de var.

Haa… en hakiki İslam bu değil mi yoksa? Bilemeyeceğim. Ben okumaya devam ediyorum.

Ensest tartışmasında can kadınlar sıkı girdiler topa. Zeynep Twitter’dan yazmış, utanç verici bir yazı diye, Ahmet Hakan’ın yorumuna referansla. Melis durmadı zaten, bir yazı daha yazdı akabinde ilkinin. Yıllardır merak ederim oranı zira açıp bakan görür, Türkçe porno sayfalarında ensest ve tecavüz favori erotik hikâye başlığı! Bu kadar kendi içine kavrulmuş bir toplumda arıza olmaması kabil mi, ensest ve tecavüz şaşırtıcı mı ki bu kadar endişelendi mesela bir Ahmet Hakan?

Asu çok güzel karşılamış topu, “kırığın azı çoğu yoktur,” diyor. Hem de zarafetine bayıldığım üslubundan kaybetmeden; “Diyelim ki açıklanan oranı çok yüksek buldunuz, inandırıcı gelmedi, olabilir. Niye kızıyorsunuz ki, çürütün. “Üfürme” deyip geçmek mi bunun çözümü? Üfürme olmayanını siz bulmayacak, bir karşı veri koymayacak mısınız ortaya? “Ne yüzde 40’ı, bakın ben de şurada okudum; yüzde 20’dir aslı” demeyecek misiniz mesela?

Ayrıca o zaman ürkütücü olmaktan çıkacak mı? Ya da kaç olursa bu oran, sizce kabul edilebilir olacak, ucu size değmeden geçmiş olacak? Tam olarak yüzde kaça anlaşırız?”

Yıllar önce Memo’nun lüfer tartışması karşısında patlayıp dediği gibi, “ne bu, perde ölçüsü mü alıyoruz?”

5 Eylül

Yarın yola çıkıyoruz. İstanbul’a. Evde yıkanması ve ütülenmesi gereken her şeyi çıkarttım. Dünden beri yıkanıyor ve ütüleniyorlar. Ardı ardına Gilmore Girls seyrediyorum böyle zamanlarda, Vasıf delirmek üzere. Ama, hadi haftada bir saat ütü yapsam terapi olsun da, tüm gün sessiz geçmiyor. Yine de haklı tabii. Gilmore Girls yahu! Yok mu başka bir şey seyredecek!

Yarın 6 Eylül. 6 ve 7’nin 6’sı. Yıllardır yazıp çizilene ek ben bunu bırakmak istiyorum, kayıt. Yabancı olmak bitmedikçe, “…kendini fazla göstermeden, gizleyerek, gizlenerek ve zaten saklanması istenerek yaşamaya yazgılı olmak” devam ettikçe 6’sı da 7’si de bir Groundhog Day memleketimde.

6 Eylül

Sabah iki satır bir şeyler yazayım istedim, zaman elimden kaçtı. Paldır küldür giriştim çanta yapmaya. Son dakika Sis’in dokümanlarının yanımda olmadığını fark ettim, normalde koyduğum yerde de değil. Panikledim, çaktırmamaya çalışarak Vasıf’a. Neyse ki çıktı ortaya. Kapalı kapı sevmiyorum. Dağınığımı gizleme gibi bir huyum var. Dağınık sevmediğim kadar. Dolayısıyla bir dolap varsa, itiyorum her şeyi içine. Belki o yüzden hiçbir odaya kapı kolu koyamadım, Harbiye’deyken ve belki o yüzden tüm dehşetine karşın mutfak malzememin, asla kapağı olan dolaplar falan istemiyorum etrafımda. Sis’in kâğıtları da dolapta, ayakkabılarımın yanında, çantaların içinden çıktı! Kâbus gibi.

Neyse, çıktı.

Çantayı yaptık. Vasıf baş belası kapının (Sani, duy sesimi) alarm zımbırtısını yeniden yerleştirdi, belki bu kez çalmaz biz yokken diye. Sis kutusuna girdi, Gökhan geldi. Biz çıktık.

İki saatten az zamanda, yer bile silip hem de.

Uçağımız 15:25, ama biz 14:00’de orada olalım istedik. Sis’in işlemleri oyalarsa bizi tasasıyla. İyi ki de erken gitmişiz, besbelli fena bir problem var, yer ekibi birbirine çarpıp duruyor. Kuyruksa almış başını gitmiş.

Girdik sıraya. Elimde Sis, kutusunda tabii. Vasıf elbette duramayan hâliyle, sağa sola bakma bahanesiyle gezmede. Kız çocuğu geldi yanıma. Bir dil. Can parçası. O kediyi sevebilir miymiş, o da kedi istiyormuş ama annesi izin vermiyormuş, bir köpeği varmış adı Yılışık, kocamanmış o kediyi sevebilir miymiş, biz de eve mi gidiyormuşuz, o kediyi sevse tırmalar mıymış kedi, çok istiyormuş bir kedisi olsun ama annesi izin vermiyormuş, o kediye dokunabilir miymiş. Can parçası. Annesi dayanamadı, bir on beş dakikanın sonunda geldi aldı. Sordum, ikizler mi. Evet. Tabii.

Sis’in işlemleri de tamamlandı. İstanbul’dan farklı olarak burada Sis kucağımda geçti, tarayıcılı kapıdan. Kutusu ise röntgenli olandan. Vasıf topladı ucunu, dağılanların. Bilgisayar açtırmadılar bu defa. Ve yine kimse Sis’in sağlık kayıtlarına bakmadı.

Uçakta beş aylık bir bebek ve annesine komşu oturduk. Cam kenarında kalmayı seçti, kedi kutusu engellese de çıkışı, zira emzirmek istedi. Göğsünü gere gere emzirmesini söyledim, bakan utansın nihayetinde. Demesi kolay. Ülkede kadının ne kadar ince bir çizgi üzerinde yürüdüğünü düşününce…

35-40 dakika yolculuk, hayli muhabbet geliştirdik. Kemeri bağlamaktan anne babaların ne çok karıştığına, sezgilerimize, çocuğu kayınvalideye bırakmaya ve daha bir dolu her beş aylık bebesi olan kadının, biraz daha büyük bir kadında, hele de yabancı oluşun konforu içinde paylaşacağı konuları konuşarak yolu tamamladık. Dilerim, az cesaret bulmuş olsun bu muhabbette.

Çıktık, geldik Valikonağı’na. Kayınvalidemin evine. Sis yadırgamadı. Kapalı kapıları bekledi açılsın. Yolda denemiştim, ne zamandır gidemediğim için ama yine gidemedim. Kantin benim için özlem sadece. Sıcak ve sadece sebzeyle yapılmış bir yemek olmaması menüsünde listemden düştükçe düşürüyor. Ne fena. Yeni Lokanta’ya gittik. Neredeyse garantili seçenek artık. Hem sırf sebzeden oluşan bir dolu şey var hem de ekstra bir adım daha atmaya çok hevesli bir ekip. Bu kez kuru patlıcanlı mantımızı sarımsak ve zeytinyağıyla yedik, yanında da deniz börülcesi ve enginar sote vardı. Önden yediklerim arasında öyle iki tane vardı ki, Civan’a da söyledim, ekşi meselesini çok iyi biliyor bu müessese. Sumakları, narenciyeyi, elmanın ekşisini… Çok güzel harmanlıyor ve tam bir gıdım, tek gıdım ama acıyla noktalıyor. Bana müzik bu.

Yemeğin sonunda Vasıf’la biraz didiştik.

İş yapma biçimlerimiz benzemiyor. Hayallerimiz birlikte ama nasıl olacak da beraber inşa edeceğiz, orada yeni bir sınav var. Şehir, en yakın iki kişiyi bile ayrı ayrı inşa edebilir bırakıyor. Kırsalda işbirliği başka önemde. Hele bizim gibi usul değiştiren için.

Her şey bir yana, beni duydu duymadı, ben onu duydum. Haklı bir vurgu yaptı. Yer değiştirdik. Tarz değiştirdik ama aslında her şey aynı.

Öyle.

Hiçbir şey tek gecede tazelenmiyor.

7 Eylül

Yıldırım’da buluştuk Mehmet’le. Saçlarımız kesildi. Dedikodular yapıldı. Çıktık, çikolatamızı aldık. Mehmet çiçeğini hazırlatmış. Bindik arabaya, Vasıf’ı da alıp ve hem Boşnak ve hem de Arnavut bir aileye, kız istemeye.

Hacı anne huzur buldu, ben anlatabilince anne ve babamın anne ve babalarının nerelerden geldiklerini ve bizim yollarımızla onların yollarının benzerliğini duyunca. Börek açmaktan isli kuru ete, Prizren’den Üsküp’e konuşulan dilden, Arnavutların inadından ve Balkan kadınlarının usulünden… Vegan olmamızı saymış, ona göre açmış, ona göre içini karmışlar. Hesapta yokken kaç tabak yedik börekleri bilmiyorum hem de usulüne uygun, parmaklarımızı kullanarak. Çatala rağmen. Keyifle. Anneannemin oklavası, piruhi ve lalanga bile konuştuk.

Daha ne olsun!

Geç bir isteme oldu. Ben istedim, Vasıf dururken. Baba da zaten dayıya verdirdi cevabı. Hepimiz usulü kendimize göre kurduk ama kimse yadırgamadı galiba diğerini. İyi bir şey bu. Koskoca çocuklar, lakin evden giden ilk kız. Anlaşmış gençler meselesini aile tanışmasıyla bağlayıp üç gün kala istemiş olduk. Muhabbetle karşıladılar. Yüzükleri takıldı, annenin gözü nemli, gülümsedik.

Pazar günü, düğün var.

Akşam Aslıhan ve Ali’yleyiz. Yarınsa Didem’i göreceğim, Civan’ı da görmeyi umut ederek. Sonra baş cadıyla akşam yemeğim var, cumartesi. Nuray’la. Arada Leyla’ya veda edecek ve hatta birden fazla kere Refika’yı görmeyi deneyeceğim. Tülay Teyze ve kayınvalidemle düğünde bol güleriz diye hayal ediyorum ve en güzeli, Ayşenur ve Alen’i göreceğim. Zeytin de konuşur muyuz acaba?

Bu ziyaret bol renk ve muhabbet dolu. Neredeyse yarıyıl tatiline çıkmış çocuklar gibi, hâlim.

Şükür!

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında)}

aile, aile ilişkileri, balıkçılık, bayram, Defne Koryürek, düğün, Günlük, hayvan, köy, kurban, mutabakat, Mutluköy, pazar, toplumsal cinsiyet, uyum, yabancı, yolculuk