Günlük:
7–13 Temmuz 2017

7 Temmuz

Bahçeyi çok geç başlattığımız gibi az da yapmışız. Yani aslında az da neye göre, değil mi? Az, tuhaf oldu. Tarif etmenin daha makul bir yolunu bulamadım da, az dedim. Şimdi… Tarhlar yaptık. Her tarha birbirine kardeş bitkilerden seçerek dört ila altı tohum koyduk. Bana çok gelmişti. Az diyorsam, oradaki ‘çok’a cevaben. Ha, evet. Hepsi de çıktılar, ama hepsi aynı miktarda sürdürmediler varlıklarını. Bir dönüşüm var doğada. Biri çıkarken başka bir şey sonlandırıyor varlığını tohuma durarak ve ardından bir diğeri… Turpları ve marulları kaldırmak domateslerin olgunlaşmasından neredeyse beş hatta altı hafta önce gerçekleşince ve biz tarhlara halihazırda yerleştirdiklerimizin yanına koyacak yenileri hayal etmekte ve hazırlamakta gecikince… Hemen her şey fazla ‘ortada’ kaldı, hem de bu sıcakta! Vasıf biraz malç ayırabilirdi belki kestiği otlardan ve toprağın üzerini örtüleyip hiç değilse ısısını, ısı ile sınavını hafifletebilirdik bostanın ama kestiğini arazide bırakmayı tercih etti. O da haklı. Arazinin genelini sulamıyoruz. En azından bostanı sular gibi sulamıyoruz. Narların, bademlerin civarının örtüsü de atlanacak şey değil.

Sahiden sıcak! Bostan da yorgun görünüyor hâliyle. Hem malçlamamız hem de çok daha çeşitli ve yoğun(!) ekim yapmamız gerekiyormuş. Döngüyü atlamadan, birini takip edecek bir diğerini hazırlamayı ihmal etmeden.

Neyse, nisan geç bir başlangıç tarihiydi zaten. Ağustos ortası tüm yolculuklar tamamlanıp döndüğümüzde ‘bostan 101’ sürecimiz başlayacak. Yine de bereketine yandığım bahçe! Aç bırakmayacak bizi, kesin.

Ve yazın sıcağına, bu kez kışın soğuğu gelecek sınav olarak.

Sürekli bir sonraki on yıl var aklımda. Çok daha sıcak ve çok daha soğuk geçecek günleri karşılayacak düzeni nasıl kuracağız burada, diye. Sıcak insanın üzerine aynı soğuk gibi, hatta metrelerle kar inmiş gibi oturuyor. Ağırlaştırıyor. Geçsin de yaparız, misali bir duygu yaratıyor. Bitkilere de çok iyi gelmiyor olsa gerek bu. Kabaklar zaten geçen hafta sarardılar. Sulamak değil tek ihtiyaç duyduğu onların da. Orta vadede acaba üzerlerine tente mi geriyor olacağız, ne?

Refika’ya arazinin ters ucunda küçük bir ünite inşa etsek hayalim hep var. Diğer sokağa çıkışa yakın, girişi kendine ayrı ve günbatımını gören bir küçük ünite. Acaba önemli kısmını yerin altına gömdüğümüz bir tasarım mı düşünmeli. Hani, her zaman makul ısıda kalacaklardan. Ne kışın donsun ne de yazın yansın. Böyle bir kiler yapmayı istiyorum zaten. Root cellar diyorlar İngilizcede. Ev versiyonu benim keşfim değil şüphesiz. Earth house diyen ve doğa ile muazzam bir uyum içeren modelleri olduğu gibi, kıyamet senaryolarına karşı yer altında sığınak türü evler imal etmişler de var.

Kıyameti beklediğim doğru.

Araştırırken denk geldim de okudum, bu yüzyılın sonunda en serin yaz günü, şimdinin en sıcak yaz gününe eş gelecek herhalde. Bunun soğuklar için de benzer olduğu senaryo gerçek bir kıyamet senaryosu, değil mi? Ya, evet. Yüzyıl sonuna kim öle, kim kala. Ama bana 2050 de sahici bir tasa. Vasıf’a sorarsan hele 2025’i bir görelim, o bile burnumuzdan getirecek nasılsa.

Çocuğunun senden sonra yaşayacağını hayal etmemek kabil değil. İyi yaşasın diye arzu etmemek, de.

Basit ya da sıradan bir durum değil. Kutuplardan Kıbrıs’ın boyutları ile kıyaslanan boyutlarda buzulların koptuğu, coğrafyanın bir anda değiştiği, suların yükselip adaları ve üzerinde var olan her şeyi yutup sileceği, mesela zürafaların bile yok olma tehlikesi altında olduğu bir dünyada… Refika’ya nasıl bir yer olur ki? Her şeyin ve herkesin yaşam alanı daralırken kendi yaşam alanına sarılmak da çok çocukça, pek bencil hatta ama… İnsan çocuğunun yaşayacağı koşulları kendininkinden de iyi olsun diye hayal ediyor. Bu kıyamet senaryosundaysa ‘daha iyi’ diye bir şey yok, sadece hayatta kalma derdi var. Onu sağlamanın yolu var mı, hazırlıksız durmak kabil mi? Ya boş vermek?

Keşke herkes çocuğunun yaşayacağı 2050 için biraz ufka baksa, kaldırıp başını. Herkesin hayalinin bir sığınak olduğu günler, kapıda.

Vasıf aradı, ne yapıyoruz diye. Hele gel sen hele de, dedim. Kapattım. Bakarız. Gerçi bir geç öğle rakısı iyi olur. Elinde bavulla ister mi Ayvalık’ta dolaşmak diye bir arayayım. Evetse, niye olmasın.

Solar lambalar almıştım, alay etmesine aldırmadım Vasıf’ın ve yerleştirdim. Gecenin mavisinde Vasıf da beni çekti. Bu yaş günüm de öğle rakısı arkası lacivert bir gökyüzü, yeni evin ışıkları ve Vasıf’tı.

Şükür.

8 Temmuz

Pazara indik. Cunda’ya. Köründe. Kahvaltıyı orada yaparız diye. Benim istediğim, isteyeceğim köşesi Cunda’nın 10’dan önce hazır olmaz servise. Vasıf çok açtı ve bayılıyor onların yaptığı tosta, kahveye oturduk. Israrla ‘zeytinyağlı’ demek gerek. Baharda daha kolaydı. Müşteri daha limitli. Tost makinesinin başında duranın müşteri nazına tahammülü daha yüksek, şüphesiz. Bazen atlanıyor, devreler karışıyor. O zaman çok mutsuz oluyorum. Olmadık, neyse ki. Zeytin ezmeli, domatesli fevkalade çıtır bir tost ve limonlu çay keyfi yaptık. Harikulade bir gün. Isı nispeten makul, terletmiyor değil ama yine de makul ve elimizde sepetlerle pazara girdik. Domatesler ve mısırlar ve fasulyeler ve patlıcan ve kabaklar… Tümü ağız sulandırıcı.

Domatesleri aldığımız pazarcıyı perşembe pazarından tanıyoruz. Üretici değil. Ama buralarda halden alıp geldiklerini düşünmek de zor. Bilmiyorum yanılıyor muyum ama malının nereden geldiğini biliyor. Bu geçen haftaki domates mi deyince, hayır deyip bu seferkinin menşeini özenle anlatışına, muhabbeti lezzetten, mevsimden kuruşuna tavım. O da bizim torba kullanmayışımıza! Alışveriş dediğin de bu zati!

Limoncu amcamız komik. Kesin Boşnak. Yani ayıp böyle etiketlemek uzaktan, dışardan. Ama o kadar tipik ki! Limon ihtiyacı olmasa bile alır insan. Öyle. Tezgâhının başında, ki tüm tezgâhlardan biraz daha yüksek ve çok, çok daha küçük, duruyor pazarın orta yerinde.

Alışveriş sonrası kahve içmeye oturduk. Ne güzel bir meydan burası!

Fotoğrafı Vasıf çekti.

9 Temmuz

Neye dönüşeceği üzerine herhangi bir fikrim yok. Kimisi ikinci bir Gezi diyor kimisi CHP için bir uyanış olarak görüyor. Bilemiyorum. Ben katılmadım hiçbir parkuruna yürüyüşün. Katılan dostlarım oldu, onları izledim ve hemen tüm beyanatlarını dinledim Kılıçdaroğlu’nun ve Guardian ile New York Times’da çıkan yazılarını da okudum… Hatta Hürriyet ve Medyascope sağ olsun, sayelerinde Güvenpark’tan Maltepe’ye yürüyüşe katılan pek çok basın mensubunun çeşitli ve renkli değerlendirmelerini de geçtiğimiz günler boyunca takip ettim. Neye evrileceği üzerine kehanetlerde bulunmanın mânâsı yok, ama tarihi bir şey yaşandı. Bunu kimse yadsımamalı.

İşçinin, ekonominin taşıyıcısı kitlelerin, sömürülen kalabalıkların örgütlenmemesi için ta Karayipler’de şeker kamışı tarlalarından, İngiltere’de kömür madenlerine kuşaklar kere kuşak uyanışların bastırılması boyunca inşa edilen derin bir bilgi var. Sendikal haklardan yoksun çalışanlar kitlesi, sürekli ötekileştirilerek bölünen halklar ve hatta anne, baba ve çocuktan oluşan, tüm diğerlerini başka evlere ve mümkünse yaşam biçimi olarak da uzağa atan modern mikro aile hep bu sürecin neticesi. Hangi çamaşır deterjanını alacağımız da, limonata yapmayı unutup uyduruk içeceklere ‘ev tipi’ diye mecbur kalışımız da! Muazzam bir matematik. Sınır ötesi, ulus ötesi bir beraberliği var iktidarların, bu bilgiyi paylaşma kabiliyetleri. Dağıt ki uyandıramasın kimse bir diğerini, izin verme birlikte olmalarına ki cesaret alamasınlar birbirlerinden, ne kadar yalnızsa o kadar mecbur, ne varsa elde dağıt, kim varsa omuz omuza duracağı fırlat at uzağa…

Bu bağlamda, Gezi ya da Tahrir meydanı ya da Occupy Wall Street kâbus gibi geliyor iktidarlara. Farklı ve geleneği olmayan, dolayısıyla matematiğini bozmanın kolay olmadığı bir örgütlenme modeli içeriyor tümü. Bozmak için ha gayret itibarsızlaştırılıyorlar. Ve yine de bozulmuyor. Yine de. Yine de. Bulutsu zira. Merkezi değil.

Şimdi Türkiye’nin en devletle ilişkisi derin, en renkten ve cesaretten uzak, en durağan, en kımıldaması beklenmeyen partisinin, kanaatimce kitleleri arkasına alma kabiliyeti fevkalade limitli genel başkanının kalkıştığı ve ne yalan söyleyeyim, pırıl pırıl tamamladığı bu yürüyüş benzer bir tecrübe, Gezi ve Tahrir ve Zuccotti’nin içerdiği türde bir tecrübe içeriyor. Yani, merkezde ve geleneksel örgüt yapısında bir siyasi partinin lideri, deniyor başka bir ihtimali.

Ne kadar farkında Kılıçdaroğlu yaptığının, bilmiyorum ama kanaatimce Erdoğan korkmakta ve değersizleştirmek için elinden geleni ardına koymamakta çok haklı. Burada denenen CHP’yi değil, Türkiye’yi değil sadece, bence dünyanın gittiği istikameti değiştirecek bir yöntem.

Bu kömüre, bu ete düşkünlük çok paralel birbiriyle. Gezegenin bizler için yaşanabilir olmaktan çıktığını bilip görüp, devam ediyor olmak aynı usulde…

10 Temmuz

Bu sabah Ayşenur geldi ziyarete. Beraberinde bir de vermut, bulması kolay olmayan ve lezzetine bayıldığım bir tane hem de. Birer kahve içtik. Cem’i çekiştire çekiştire. Birer de soğuk domates çorbası, laf lafı açıp muhabbet ilerleyince… Ayşenur da farklı değil Refika’dan, sürekli didiyorum o yüzden, ne yapacaksın şehirde, gel buraya diye. Bu kız çocukları yirmi yıl sonra ne yapacaklar diye tasa, bana tasa. Onlarsa, tüm zaman bizim ruhunda.

Ayşenur’la beraber Mustafa’nın çoğalttığı buğdaylardan bir demet de geldi! Her biri başka, bambaşka diğerinden. Aynı yapmak isteyene karşı mücadele kutsal, kanaatimce.

Bir arada olmak bu yüzden önemli. Örgütlenmek. Omuz omuza vermek.

Sosyal medyada varlığımı daraltalı oldu biraz. Twitter’ımı kapattım. Facebook’ta ise sahiden kim olduğunu bildiğim, buluttan nem kapmadan dediğini anladığım kim varsa onlarla olduğum epey kapalı bir düzen kurdum. Dil, bu ara çok yaralayıcı zira. Tüm muhabbetler fevkalade sığ. Daha önce ilan etmiştim Facebook’ta, arkadaş grubumda her kim ‘liboş’ ya da ‘yetmez ama evetçi’ gibi değerlendirmeler yapar ve ötekileşmeye çanak tutan post’lar paylaşırsa sileceğim, diye. Az önce, hem de bunu yapmasını hiç beklemediğim birini sildim. Pişman değilim. Bu dile, bu ötekileştirmekten öte bir halta yaramayan usule karşı ben de böyle direneceğim.

Bahçeye daha çok dikmek istiyorum bu ayçiçeklerinden! İnsana mutluluk veren bir şey gizli renklerinde. Böcekler bayılıyorlar ve kuşlar da! Saka kuşları bayılırlar demişti Fatih Bey. Sahiden de inip çıkıp dolanıyorlar, yakınlarına varamadım hiç izleyeyim diye ama besbelli tohumlara da deli oluyorlar. Başların içi hızla boşalmakta!

11 Temmuz

Vasıf ikna oldu, denize gittik, Patriça tarafına. Yerleştik ve bir baktım yine minik Maya orada! Vasıf gölgede, ben yüzümde kat ve kat koruyucu, deniz ve uyku ve okuma ve yüzme ve yine uyku derken arada biraz da kabuk toplama fırsatı çıktı. Maya çok güzel bir kız çocuğu. Estetik değil illa güzelden işaret ettiğim değer; sözü, merakı, muhabbeti çok güzel bir çocuk. Bulduğu kabuk neyin nesi, rengi, geçmişi, neye evrilebileceği, alıp almamak, hak edip etmemek… Maya ile kabuk toplamak güzel geldi. Refika da yapıyor bana bunu. Gönlüne yakın gelen bir şeyi anlatırken kalbini dinliyorsun, adaletini nereden inşa ettiğini. İnsanın çocuklarıyla ve hatta mümkünse karşılaştığı tüm çocuklarla konuşması lazım. Onların aynasında kendini sınaması lazım. Bambaşka renklerle bezeli her yeni kuşak.

Eve geldik ki, minik avluda bir yavrunun yavrusu, küçücük saka kuşu! Uçamadığı belli. Bizim çatıda bir dolu yuva var. Sakaların, kumruların ve kırlangıçların oraya ilgisi bir hayli yoğun. Bu bebe de çatıdan düşmüş olmalı. Ya uçamadı ya da uçması için erken zaten, ama şimdiden sonra uçması da müşkül görünüyor bana. İçeri aldım. Herhalde görmek istediğim son şey Sis’in ağzında bir saka bebesi! İçeri aldım da nereye koyacağız! Önce balkona dedim, bir daha attı kendini aşağıya. Koşa koşa indim. İntihar ediyor bu kuş sanki. Kafa yana dönmüş, yatıyor. Elime aldım, canlı. İçeri götürdüm, banyoya. Su koydum yanına, biraz marul yaprağı. Kapıyı kapattım ki Sis girmesin. Malum her kapalı kapı bir macera ona. İndim, Google’ladım, sordum ne yapsam. Kuru mamayı ıslatın diyen var, şırınga ile yumurta sarısı veren ve hatta haşlanmış yumurtayı taze taze kesip yanına bırakan. Döndüm çıktım, acaba biraz toparladı mı diye. Kafayı tutabiliyor ama kenara sığınmış. Azıcık travmasının geçmesine bıraktım, indim yine.

Yeşil zebralar da oldu! İnsan bilemiyor bir türlü, yeşil kalacak, aslı yeşil bir domatesin olgunlaştığını nasıl anlar ki bakan?

Saçımı kestim.

On dördümden beri sadece bir kişi kesti saçımı, o da Yıldırım. Mahallelim, çocukluktan bildiğim, çıraklığında benim de annemin yanında gittiğim, dükkânını açtığında annemi de alıp onu takip ettiğim. Kafamın şeklini, saçımın hâlini, benim o saçı nasıl tutacağımı en iyi bilen. Kısacık kestiği saç bile bana altı ay gider, onun sayesinde. Formunu bozmaz. Elden çıkmaz. Ama altı ay ne kelime. Aylar, aylar oldu ve benim ensem çok uzadı. Bu sıcaklarda da hiç çekilmiyor. Kestim!

12 Temmuz

Ve huzurlarınızda cırcır böceği!

Ağustos böceği diyen de var ve fakat aylardan Temmuz ve carcar ötmekte! Dolayısıyla adil adı cırcır böceği bundan böyle.

“Tatile yerleşmek”, demiş yazmış Neslihan Şık, “Doğaya dönmek, toprakla uğraşmak değilse isteğim ne demeye kuruyorum sahil kasabası hayallerini?” Öyle çok cevabım var ki, ama muhabbet gerektiren… Yani benim çalıp söylemediğim, âşık atışması gereken. Yine de kaydı dursun, bir de röportaj var gelen, üst üste belki başka sorulara ya da yorumlara ilham olur…

Doğaya dönmek mi, diye sormak gerek yaptığımız. Yani şehri feshederken öncelikle aradığımızın ‘doğa’ olduğundan emin değilim, şehre alternatif. Elbette daha yeşil, daha mavi, daha canlı bir fauna yaradılışımızla da uyumlu olan. Natür gereği, hayatta kalma güdüsüyle dahi doğayı daha fazla pratik ettiğimiz, doğanın daha fazla parçası olduğumuz hayatlar arzulamamız normali işin. Ama her şehirden çıkıp kırsala yerleşenin çiftçi olması gerekmemeli, değil mi? Tolstoy mesela, şehirde mi üretti onca eseri? Geçtim hadi, şimdi şehirleşme tavan yaptı evet ve hatta Türkiyelilerin %93’ü belediye sınırları dahilinde yaşarken büyük şehirlerde yaşayan toplam nüfus, 31 Aralık 2014 tarihi itibarıyla, 59 milyon 968 bin 496’ya ulaşmış da olabilir. Tüm bu yetmezmişçesine, 2050 itibarıyla, dünya genelinde, şehirlerde yaşayan nüfusun %75’e ulaşması bekleniyor olsa da… On yıl önce, elli yıl önce, yüz yıl önce bu muydu hâl? Kimse yazmıyor, müzik kompozisyonları üretmiyor, resim yapmıyor, ticaretle uğraşmıyor ve zanaatlar gelişmiyor muydu yani?! Şehre mecbur olmadığımızı bilmekle başlıyor iş ve tabii şehri terk ederken ne bulmayı dilediğimizi daha iyi tarif etmeyi.

Tek bir cevapla geçiştirilecek yazı değil “Tatile yerleşmek”. Naif, ancak bende cevap verme, muhabbet kurma arzusu yaratan soruları var. Arada notlar döşemeye başlamak şart. Özellikle de şehri yaşanılabilir kılma gayretine dair, cesaret kırmadan tecrübe paylaşmayı denemek gerek.

Kuş, minik saka bebesi öldü.

Dün iki kez denedim su vermeyi damlalıkla. Gagasını açmadı dahi. Elime gelmek travma yaratmaz hâlde bıraktım onu banyoda. Ilık içerisi. Kâğıtlardan döşek yaptım, yine de. Üşümesin. Sabah bir daha denedim. Sanki canlı, ama sadece canlı. İçeri aldım diye canlı. Bugün bir daha denedim su vermeyi. Kuru mama ıslattım ezdim, yaş mama buldum. Kulak temizleyicisinin pamuğunu çıkarttım, ucuyla vermeyi denedim. Elimden ürkmüyor. Biliyor belli. Ama gagasını da açmıyor. Bana olmayacak gibi göründü. Birbirlerini bulurlar umuduyla sakaların en çok dolaştığı tarafa, uzak fırının altına, güvenli bir oyuğa bıraktım. Düşmeyeceği gibi ama türdeşleri bulur belki umuduyla.

Murat geldi, oğulları ve karısıyla. Onlara etrafı gösterirken bir yarım saat, bilemedin kırk beş dakika sonra, baktım, yan düşmüş. Ölmüş. İçeride bir gün uzattım belki acısını. Doğanın bir bildiği olduğuna ikna olmak niye bu kadar zor? Neden yersiz, tarifsiz ve kıymeti olmayan bir acıma duygusuyla müdahale ediyoruz ki?

Bu iki etti kuşlarla.

Bırakmadan bir poz fotoğrafını aldım, hatıra. Tüysüz saka.

13 Temmuz

Vasıf tutturdu yan arsaya otopark yapıyorlar diye. Ne otoparkı, köy yerine?! Sabah çıkınca pazara inmek üzere, kahveye uğradım. Ne iş, otopark mı lazımdı köye? Pek güldüler. Geçen kış yağan yağmurun yıprattığı yolu tamire gelmiş belediye. Arsayı şantiye seçmişler. Çakıl taşı yığmaları ondanmış.

Pazar her zamanki güzelliğiyle yayılmış ve sıcak. Çok sıcak. Perşembe pazarının güzelliği çeşitlilik. Bir köylüm var, ne getirdi diye baktığım hep. Benim ne olduğumu, bakıp bakıp adlandıramayıp, Alevi misin diyen. Bir aile var, kendi tarlalarından getiriyorlar ne koyarlarsa koysunlar tezgâha ve zeytincimiz var. Bizim köyden. Bir de incik boncukçum. Geçen gün bakıp bakıp masamda duran üçüne, kırmızı ve mavi ve sarı, bunun yeşili olsa, yan yana dursa, kesin fotoğrafını çekerim ve işgüzarın biri PKK sempatizanı olmakla suçlar hemen. Kırmızısına, sarısına, yeşiline kurban olayım Kürt kardeşlerimin, her türlü iktidardan beni uzak bilin.

Dün demişti, aradı da. Gül Hanım Ayvalık’a gelmiş, elinde de karabaş reçeli! Canım kadın. Unutmadan, esirgemeden tutmuş getirmiş bilip sevdiğimi. Akşama Alex ve Banu gelecekler. Onları yerleşmeye bıraktık ve eve döndük. Programları belli olsun, yarın bir aramalı.

Ve bir vişne likörü kurmak zorundaydım artık!

3 kilo vişneye 1 kilo 300 gram şeker, 14 karanfil ve 1 kabuk tarçın kullandım.

Vişneleri yıkadım, yarısının saplarını çıkarttım, yarısınınkini korudum. Vişne yapraklarının kavrulmamış, çürümemişlerini de kattım, üzerine baharları ve şekeri döktüm güneşe koydum. Şekerin yarısı ilk iki saatte eridi zaten, vişne sulandı. Üstte kalan şeker topaklandı. Elimle dağıttım topakları ve alttan üste özenle, patlatmadan, yıvıştırmadan vişneleri karıştırdım tümünü. Resimdeki hâli aldı. Böyle beş tam gün duracak ve hep güneşte olacak. Etil alkol kullanmayı düşünmüyorum, o kredimi eczanede limon ya da bergamot likörlerine saklayacağım ve elbette ceviz; bu kez yerli votkanın yeteceğine inanıyorum. Elbette, o eski Kanyak olsa! Ama yok. Votkayla çözülecek devamı.

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında)}

aile ilişkileri, bahçe, bostan, Defne Koryürek, Günlük, hayvan, iklim değişikliği, iktidar, kent, köy, Mutluköy, pazar, sermaye, şehir, tohum