Günlük:
15–21 Eylül 2017

15 Eylül

Bir kelime öğrendim: fremdschämen! Başkasının söylediği ya da yaptığı bir şey yüzünden utanç duymak mânâsına geliyormuş. Ne kadar münasip, şu anda hissettiklerimi anlatmaya. Öyle bir ülkede yaşıyorum ki, mezarlıklar bile bir paylaşım alanı.

Yine de hayat, hiçbir şey yokmuşçasına akıyor. Pazara indik, cumartesi pazarı. Perşembeden bir dolu malzemem var evde de, şu boncuk olduğuna inanamadığım boncuk Ayşe’den bulur muyum diye, niyet ettim. Vasıf laf etmedi. İşin ucunda favori tostu var. Önce otobüs, ardından minibüsü beklerken, sağır ve o yüzden konuşması güç ekmekçinin, kahvedekilerle atışmasını dinledik. Nohut ekmeği satıyor ve yanında da simit. “Geçen gün pazardaydı, değil mi,” dedim Vasıf’a. O da hatırladı. Atladık ilk gelen minibüse, eski yol, yeni yol ayırmadan. Cunda’ya vardık.

Sessizlemiş etraf. Bir aya daha da güzel olacağını sezmemek mümkün değil.

Kahveye oturduk. “Aynısı mı?” dedi, bizim her zamanki adam. Evet, dedik. Sonra da bekledik. Bekledik. Ve bekledik. Bari çay gelse, diye seslendim. Meğer zeytin ezmesi bitmiş. Yeni bir kavanoz peşine adam göndermiş, ancak dedi. Çaylar geldi. Ardından da tost. Vasıf mutlu. Kalktık, pazara.

Köylülerin toplandığı, ya da biraz daha köylüymüş gibi duran tezgâhlara gittik. Perşembe böyle değil. Köylü sahiden yere açıyor sergisini, tezgâhı olsun da bir teneke üzerine konulmuş tahta oluyor. Tezgâhı yok hiçbirinin. Burada öyle değil. Herkesin tezgâhı var. Bu da büyük, küçük fark etmez, üretici ile üreticiden toplayıp pazara getiren pazarcıyı ayırmayı sezgiye bırakıyor. Zira buranın pazarcısı illa kabzımal yanaşması değil kanaatimce. Üreticisini bizzat bilen, onun malına ilişkin bilmediğiyle karşılaşınca, sorayım bakalım diyen bir aracı. Neyse. Daha alçakgönüllü sergilerin açıldığı tarafa geçtik, arkasına yani pazarın. Orada buldum bir boncuk Ayşe. İkiye ayırmış zaten malını, dört bilemedin beş kiloluk iki yığın. Biri nispeten yeşil, diğeri sararmış epey. Dedim kendime, tohumluk alıyorsan sarıdan al. Ama tatmadan ne bileceğim ki, tohum ayırmak isteyip istemediğimi. Ve hayır. Tezgâhın başındakini tanımadım. Ama bu benim için çok sıradan bir durum, kimi görünce hatırlayabiliyorum ki?!

Dedim, şunlardan bana iki kilo. Aldık, yanına biraz nane maydanoz dereotu, bildiğin yeşiller yani. Ayna’da birer kahve, dedim. Vasıf peki dedi.

Sonra da bindik, döndük.

Eve gelir gelmez ayırdım bir avuç ve tanelerini çıkarttım. Hayır. Bu o değil. Benim aklımı kaçırtan boncuk Ayşe’nin taneleri kınalıydı. Bunlar saf beyaz.

“Bu sıradan bir olay değil. Bunun öncesinde bu kadarı olmasa bile farklı farklı olaylar yaşandı. Özellikle HDP binalarına yönelik saldırılarda bunu gördük. Buralarda da galeyana gelmiş ya da getirilmiş kitleler, toplanıp Türkiye’nin değişik yerlerinde HDP binalarına saldırdılar. Bunların büyük bir kısmı kaydedildi zaten katılanlar ve dışarıdan izleyenler tarafından. Ve bildiğimiz kadarıyla da kimseye ciddi anlamda bir şey olmadı. Samsun’da bir mahkeme sırasında Ahmet Türk’e saldırı olmuştu. Orada da bir şey olmadı. Bütün bunlarda şunu görüyoruz: Bir kere, zemin elverişli. Yapanın yanına kâr kalıyor. Ve Türkiye’de özellikle Kürtlere yönelik ayrımcılık alıp başını gitmiş durumda ve Kürtlere yönelik ayrımcılığa paralel olarak, onun kadar olmasa bile Suriyeli mültecilere yönelik de bir ayrımcılık var. Ama buradaki mesele daha iç bir mesele. Kürtlere yönelik bir ayrımcılık var.” demiş dünkü yayınında Ruşen Çakır; sebep Hatun Tuğluk’a reva görülenler.

Mezarlar bile savaş alanı.

Beyoğlu’nda bekâr odalarında yaşayıp, şehrin dört bir köşesinde stilettolarının üzerinde duramayanlara gece boyu hizmet eden bir dolusunun kimi Kürt. Acaba nasıl hissediyorlar bugünlerde, Taksim meydanından geçerken, servis verdikleri biri atarlanınca ya da kazandıkları, yolladıkları eve merhem olamadığında, bir de üzerine mezarlıklar ateş aldığında… Belki servis sektöründen geldiğimden, hep aklımda sabah Tarlabaşı’nı aşıp İstiklal’e girenler. İki başka dünya. Yan yana. Her şey olağan akışında giderken bile hazmı zor ayrılıklarla dolu. Ya bir de şimdi…

Hrant Dink’in yaş günü bugün. Bir fotoğrafı yakışırdı buraya şimdi. Balık tutarken ya da konuşurken çekilmiş ya da çocuklarla yan yana, bahçede…

Vakıf 2009’dan bu yana, her yıl, “ayrımcılıktan, ırkçılıktan, şiddetten arınmış daha özgür ve daha adil bir dünya için çalışan, bu idealler uğruna risk alan, ezber bozan, barışın dilini kullanan, bunları yaparken insanlara mücadeleye devam etme yolunda ilham ve umut veren” kişilere bir ödül veriyor. Geçmiş yıllarda ödülü alanlar arasında Cumartesi Anneleri, KAOS GL, İsmail Beşikçi, Şebnem Korur Fincancı gibi sahiden umut ve cesaret aşılayanlar olduğu kadar, Ahmet Altan, Alper Görmüş gibi bugünden geriye bakınca ödül vermenin ağırlığını hissedeceği isimler de var. Nihayetinde ödül bir sembol ve bu sembollere başka başka anlamlar yüklenebiliyor, zamana bağlı olarak. Yine de bu yıl iki kere haksızlık yapıldı, kanaatimce. Risk alan, ezber bozan, ilham ve umut veren bağlamında Eren Keskin’i Hrant Dink’le yan yana anmaya ne kadar hazır ve hatta sabırsızcana hazırsam, Ai Weiwei’yi o kadar sindiremedim.

Daha ne diyeyim!

16 Eylül

Kargo derdim var bugün. Petek o kadar sitayişle bahsetti ki, ısmarladım. Bir koca paket geliyor içi ekmekle dolu!

Ekmek yapmayı elbette biliyorum. Ancak bu ekmek işi benim için başka değerde. Bir gün belki birileri arkamdan “ekmek yapmaya cesareti Defne’den aldım” der, bu işe kafamı, gönlümü verdim zira. Kim, nerede, nasıl bir ekmek yapıyor, çatlıyorum hele “iyi” diyen olursa. Bunu da öyle ısmarladım. Nasıl güzel paketlenmiş her biri! Fırından çıktıktan 36 saat sonra ben almış olacağım diye tasayla yollandılar zaten. Ama donduracağımı söylediğim için teker teker dilimlenmiş, incecik bir kağıda ama en değerli hediyeyi sararcasına paketlenmiş, kutulanmış, ulaştı Ayvalık’a.

Ekmek önemli. Ne kadar çok yapanı olursa, o kadar çok buğday konuşanı olur, o kadar çok maya bileni olur, o kadar çok gerçek gıda tasası sarar ortalığı… Bakmışsın, başka bir dünya mümkün olmuş.

Ekim’de, 14 ya da 15’inde, bunları konuşmak üzere Ankara’da olacağım. Davet edilirken en önemli vurgu “bu kadar çok artizanal ekmek üreticisi oluştu, peki bu kadar çok atalık un talebi var mı”ydı. Bir nevi, yani, her artizanal ekmek iddia ettiği usulleri pratik ediyor mu, her artizanal ekmek artizanal mı, demeye geliyor soru. Ben testi kırılmadan dövmeyi sevenlerden olmadığım gibi, testi kırmadan çeşme yolunda yürünemeyeceğine de inananlardanım. Öncelikle artizanal demek illa atalık buğday unu kullanıyoruz demek değil. İçinde koruyucu askorbik asit olmayan herhangi bir undan, hatta beyaz undan bile ekşi maya tutmak mümkün ve atalık usullerle ekmek üretmek de. Artizanal ekmek üretimi bu noktadan başlıyor, bir bölgenin buğdayının peşine düşüp, bir üretici edinip, onu destekleyen bir üretim zinciri kurmaksa artizanal üretimden öteye taşıyor işi. Hayal edip durduğumuz bir dünyaya giden yolun taşlarını döşemeye başlıyor. Bunların biri diğerini yok etmiyor üstelik. Her biri, diğerine tırmanacak omuz demek. Ankara’da testiden çok çeşmeye giden yolu konuşacağımızı umuyorum.

Ayvalık’a inmişken ve hazır Vasıf yokken yanımda, biraz laflarım Esra’yı yakalarsam dedim ve Midi’ye uğradım. Yılın düğünü için Ayvalık yacht’larla dolu zaten, hikâyeler dinlemek fevkalade oldu. Esra Teoman Bey’e takıla takıla evvelsi gece içtikleri votkaları anlattı. Kim var kim yok, kim akraba kim hısım benim kafam karışırken tam, Zeynep’le gluten intoleransı konuşma şansı yakaladım. Refika büyük keyif alır, tanışsa. Eleye eleye yaşayacağımız yarınlar geliyor. Biriktirdikleri tecrübeler, sebebi ne olursa olsun, yarın, hem de çok yakın bir yarın, yaşamsal olacak.

Akşam Zeynep söz verdiği domatesli pirinç yemeğini yolladı. Eren’de tatmıştım, ta ne vakit. Tarif çok tanıdık. Sirkesiyle, domatesiyle. İlk fırsatta Zeynep’le gerisini konuşmalı, reçetenin. Kimin, nereden, nasıl…

17 Eylül

Dün sabah uyandığımda gözümün ucundan kaçırmışım gibi gelmişti, sonbaharı. Bahçeye bakıp, sonbahar daha şimdi buradaydı, gibi hissetmiştim. Tahammülsüz sıcağa rağmen ve geçip gidenin yaz olduğunu bildiğim hâlde.

Meğer doğru görmüşüm. Bu sabah ansızın çıktı karşımıza, sonbahar.

The loss of animal species is not seen as a serious matter – when did you last hear a politician talk about the extinction crisis?” diyor New Statesman. Başlığı da “hayvanların olmadığı bir dünyaya ilerliyoruz” zaten. Çıkalı çok olmuş, yeni okudum.

Herkesin kendi önceliğini konuştuğu bir çağda çocuk sahibi olmak ya da bir kediye, köpeğe yol arkadaşı olmak sıkı sınav. Yukarıdakini sahiden kavrayan kaç kişi var acaba? Yok oluşu idrak edecek kadar var mıyız, burada? Tam da bu zamanda? Kendimizinkinde ya da önceliğimizin değil de…

Ajvar zamanı!

Biberler yıkandı, kurulandı. Patlıcanlar keza. Ekstra masa konuldu mutfağın salona bakan yüzüne. Operasyon ajvar 1.0. Hazır her şey.

Gece dev örümcekle bu kez ben karşılaştım. Derdim değil aslında. Örümcek olmasından evde pek mutluyum. Harbiye’de tek bir köşede dahi olmadığından belki, yer değişikliğimin en bariz işareti örümcek ağları benim için.

Bu yaşlı rezille geçen gece Vasıf mücadele etti. Ama o kadar fikri yok ki ne yapması gerektiğinden! Tavandaki örümceği yan duvara itelemeyi başarı saydı, yattık. Hâliyle bu gece bana selam verdi. Balkonda duran bir süpürgemiz var. Onunla örümceği yakaladım. Yakaladım dediysem, ince uzun bacaklarını sopanın üzerinde yan yana, bale yaparcasına, hani plié’ye kalkmışçasına yerleştirmesini sağladım, üzerine yavaşça gelerek. Vücudu toplu iğne başı gibi, bacaklar birer çırpı, çok komiktik bir süreliğine. Açık pencereden çıkarttım süpürgeyi ve pervaza vurdum sertçe, düştü hemen üzerinden tabii. Eminim ipini sarkıtarak ve zarafetle.

Artık karşılaşmayacağımızı düşünüyorum. Bir hayli büyük bir taneydi çünkü. Olmamasına itirazım olmayacak.

18 Eylül

Tayfun Atay yazmış. “Anti-ageing,” görsel kültürün hayatımızın akışına hâkim olmasının sonucu. Görsel kültür çağında yaşlanma ve yaşlılığın ‘ölümden beter’ olduğu kanısı, algısı ve duygusunun sonucu. Göze hoş görünmenin genç, diri ve taze olmakla özdeş sayılmasının; güzelliğin böyle bir altyapıya dayandırılmasının; yaşlılığın da bu altyapıyı tahrip ettiği inanışının sonucu…” Yaşlanmamak değil de, eğlenceli yaşlanmak bir trend olabilse keşke. Taze ve diri diye tarif edilenin et olduğu idrak edilse. Ama diğer yandan plazaları çevreleyen sokaklarda en çok satan da et. Koyun ya da kadın, bu sistemde aynı. Refika haklı.

Evlerim hep doğu-batı aksında oldu. Işığı sevmem belki böyle bir hayat şansının neticesi. Güneşe uyandım hep. Ev hep ışık dolu oldu, sabahları. Karanlık iyi gelmez bana. Buradaysa pencereler çok küçük. Makul bir hesap elbette. Bir vakitler zeytin işliğiymiş. Pencere mi gerek? Kaldı ki kışlar sert burada, hayret verici biçimde. Bir poyraz esiyor ki, aynı rüzgârda Beykoz sıcak kalır yanında. Boruları donduruyor. Bu hesapla yeterince penceresi var, diyelim, evin. Ama ev benim favori eksenimden kaymış bir ev, kuzeybatı güneydoğu aksında. Dolayısıyla güneş eve hiç dolmuyor. Ona rağmen süzüldü geldi bu! Kış rengi başlamış ışıkta. Hemen çektim. Özlemişim.

“ODTÜ yolunun altında ciddi bir sermaye aktarımı var. Bunun ortakları o protokolde imzası olanlar, onların destekçileri ve payını alanlardır. Bu kadar rant varken o ormanı ne ODTÜ’lüler, ne Ankaralılar kurtarabilir. O ormanı betona ve asfalta karşı birleşenler kurtarabilir. O ormanı ODTÜ mezunu seçilmiş Acar ve atanmış Kök kurtaramaz. O ormanı 1995’de orayı SİT alanı ilan eden ve ODTÜ’de de okumamış Prof. Dr. Gönül Tankut, Prof. Dr. Günsel Renda gibi kadınlar kurtarabilir.” diye yazmış Önder Algedik. #betonayeryok’un devamı. #kıyımerazeytin’in devamı. Herhalde en çok okunan yazılarından olacak, ODTÜ mezun sayısını düşününce ve bakalım nereye kadar ilerleyecek itirazlar, hele yol açılmış, ağaçlar ve onların sembolize ettiği vakfetmişlik duygusu bir gecede sökülüp atılmışken.

Yarına kayıttır, en azından. Başka türlüsü görülmemiş, geçecek nasılsa bu günler.

En büyük sınav demiştim tam da, kendi önceliğinle bir başka canın önceliğinin tartısı. Kim kimi görmezden gelebiliyorsa dünyası, işte. Bu hafta genç bir kadının sokakta bakılan bir köpekle sınavından sınıfta kaldığı haber oldu, gazetelere. Sosyal medyada da tartışıldı. Kadın akademisyen ve her nedense bu tartışmalarla bir bağlantısı varmış gibi, görevinden de istifa etti!

Merak ettim, Google’ladım. Twitter’da kendini “Yazar, akademisyen, Hispanist, tarihçi, kronik gezgin, polyglot… Bilgin yoksa, fikir beyan edip asabımı bozma :)” diye tanıtmış. Ona neler yazılmış diye baktım ve dudağım uçukladı! Ya “öteki”nin çok geniş bir tanıma sahip olduğu faşist bir ülkede yaşıyoruz, ya da sıkı bir koyun sürüsüyüz, alfa koyun ne derse biz onu misliyle tekrar etmeyi üstleniyoruz. Bir ihtimal daha var, elbette: Her ikisi de!

Öncelikle ben bu genç kadınla, yani Özlem Kumrular’la ortak bir kavrayışı paylaştığımızdan şüpheye düştüm. Yani, sokakta bakanı olan, seveni, ilgileneni olan bir canlıyı, ta ki trafik kazası gibi acil bir müdahale gerektirecek olay olsun, sevenlerine danışmadan, bakanlarıyla işbirliği yapmadan şuradan şuraya kımıldatmaması gerektiğini bilmemiş (iyi niyetli okuyorum, art niyet okuyacak veri yok elimde). Bu bilmeme hâli makul değil. Genç kadın dediysem, çocuk değil. Akademik mevki sahibi, kitaplar yazmış bir kadın. Yetişkin. Sosyal kuralları, topluluk dinamiklerini anlatmaya gerek olduğunu düşünmem kabil değil, ona. Herkes bilir, ilgilisi varsa bir meselenin, onunla işbirliğine gidilir. Gitmemiş. Kendi başına hareket etmiş. Sonuç felaket olmuş. Ve tüm olup bitenden sonra kendisini haklı görmeye de devam ediyor, hâlâ intikal etmemiş neye kızıldığı, neden öfkelenildiği kendisine. Dolayısıyla makul/olağan/sıradan bir kavrayış sahibi olmadığını düşünmem için ilk veri bu, elimdeki.

Bir diğeri ise, istifası!

Niye, belli değil. Veteriner hekim mi, yani yaptığı ve hata olarak değerlendirdiğimiz aksiyon bire bir işi, mesleği, alanıyla mı ilintili, hayır. O hâlde? Bence burada da epey tuhaf bir bölgeden veriyor reaksiyonunu. Dolayısıyla sıradan biriyle karşı karşıya olmadığımızı düşünüyorum. Kendine has bir kadın, belli ki. Niyesi nasılı başka, iyi niyetinden şüphe etmediğimiz takdirde (yani, zarar vermedikçe) mizahla dahi karşılanabilir bir başka türlüğü var, belli ki. Sevenlerinin düşkünlüğünü de böyle okudum ben. Ama gel gör ki 17 yaşında bir can, belki de ölümün zaten pençesinde, ama sevenlerinden ayrı, ama bakanlarından uzak, tanımadığı, bilmediği bir yerde, hem de bir noktadan diğerine taşınarak öldü. Kumrular ne kadar başka bir kadınsa, Çıtır’a, yani yaşlı ve hasta bir köpeğe bakmayı vazife edinmiş olanlar da başka. Bu iki başka arasında bir de ölüm var. Taraf olmamak kabil değil.

Linç tayfalarına gelince… Mezarı paylaşamayanların memleketinde, ne zor şeydir omurgayı korumak! Bize düşen hep ölüm ve katman katman hüzün.

Mevsimin ilk kimchi’sini kurarken memleket meseleleri okumak da bir tuhaf. Burjuvazi ve demokrasiye dair Leyla Alaton ve İnan Kıraç’la başladı kritikler, devamı gelir mi acaba, mesela futbol kulübü başkanlığına bu kadar düşkün iş adamları üzerinden de…

19 Eylül

Ajvar v1.01 dün yapıldı. Bugünse v1.02’de sıra.

Ajvar’ı ilk kez Torino’da, Slow Food’un iki yılda bir gerçekleştirdiği büyük buluşma Terra Madre’de, Sırp bir üreticinin uzattığı çataldan tattım. Tatlı mı istersin, acı mı demişti. Tatlısını ilk, acısını sonra demiş ve bayılmıştım. Bizim evde yapılan bir şey değildi bu. Yani suyun diğer yanıyla muhabbeti derin bir aile olup ajvar koymamak sofraya bir kabahat değil elbette ama, işte, bilmediğim ama tattıktan sonra da yadırgamadığım, alıp eve getirdiğimde mutlulukla kahvaltı masamıza koyduğumuz bir lezzet oldu bize. Yıllar sonra Kosova’ya gidip gelmeye başlayıp, “Priştine lokanta mafyası” diye takıldığımız Flori ve kardeşi Sokol’la tanışana kadar bir daha da buluşmadık ajvar’la. Flori üç yıl kadar önce, uğurlarken bizi, sonbaharda size ajvar göndereceğim demişti. Gönderdi de. Bir daha tanıştık kendisiyle. Şar dağlarını görmüş, manastırlarını gezmiş, ahşap teknelerde beklettikleri ‘kaymaklarını’ görmüş, yabani sarımsak yapraklarıyla yapılan tuzlarını yemeğe katmış hâlimizle ajvar daha da dost geldi, tabii. Bayıldık, bu kez. Sevmekten öte.

Açtım baktım, reçetelere. Bir tane var ki epey detaylı ve altında bir dolu onay taşıyan, “hah, tam usulünde bu” gibi. Onu denemeye niyet ettim. Bahsettiğim reçetede hem patlıcan var hem de biber. Bana hep saf biber gibi gelse de yediklerim, dedim vardır bir bildiği. Patlıcanlı deneyelim. Ne kadar kötü olabilir ki!

Dört parça bibere bir parça patlıcan hesabıyla yirmi kilo biber aldık pazardan, beş kilo da patlıcan. Bir de ızgara edindik, malum, et olmayınca diyette ızgaramız da yoktu. Getirdik, koyduk mutfağın önüne. Başladım közlemeye ve közlediklerimi kapaklı bir tencereye koyup dinlendirmeye. Biber közleyenler bilir, torbaya koyunca kendi nemiyle ve ısısıyla, kabuklar ayrılıverir biberden. Kolayca. Şimdi elde var yirmi kilo ve torba kesmez beni, tencereleri koştum ben bu işe. Yaradı da. İşledi, yani.

Yirmi kilo diyorum ama, on kilosunu hedefledim ilk gün (dün) ve böylece patlıcanlı versiyonu deneme şansım oldu. Patlıcanları da benzer közleyip, çekirdeklerini ayırıp her ikisinin de ve bir parmak yağ döküp tencereye, pişirdim yavaş yavaş. Tuz eklemeyi sona bıraktım. Sarımsak eklemedim, saklama kalitesi düşermiş, yemeden önce eklersiniz diyor tarif ve katmayı dileyebileceği her türlü ot ve baharat için de aynı şey geçerli, katma diye uyarıyor. Dinledim, sözünü. Katmadım. Uzun sürdü, koyulması. Yani suyunu kaybetmesi. Sıcakken az bir kısım ayırdım, kalanı kavanozlara doldurdum, kapattım. Ayırdığımı —pişirirken tadıp durdum tabii ama— soğuyunca bir daha tattım. Patlıcan bence iyi fikir değil.

Bugün, dolayısıyla ajvar v1.02 patlıcansız başladı. Aynı şekilde közlendiler, dinlendirilip, soyuldular biberler ve çekirdekleri temizlendikten sonra ince ince kesildiler tahtanın üzerinde. Pazarlarda satılan o kıyma makinesi gibi olan aletten edinmek gerek. Tencereye dört beş diş sarımsak (bizde bunun ömrünün iki ayı geçmeyeceğine karar verdim) ve dünün ölçüsü bir buçuk çorba kaşığı, silme tuz eşliğinde iki silme çorba kaşığı şeker katıldı ve üzerine de ince ince dilimlediğim biberler. Bir saat kapağı kapalı (böylece bütün suyunu saldı, kanaatimce ve dört saat de kısık ateşte, suyunun tümünü kaybedene kadar pişti.

Olup olacağı bu kadar bir şey!

İmece önemli. Benim iki kerede öğrendiğimden ötesini biber közlerken konuşacak komşu önemli. Yaptığını göndereceğin birkaç arkadaşının olması önemli. Dolabı açıp Prizren’den ziyaret edenlere ajvar ikram edecek olmaksa en eğlenceli.

İki önemli notum var ama, ajvar yapımına dair. Bir: İnsanın elleri sahiden kırmızı oluyor, tırnakları ise kına gecesine katılmış izlenimi veriyor. Ben eldiven giyemem. Giymem. O yüzden battım. Çözüm aseton. İyi kalite bir aseton hiçbir sabunun ve fırçanın çıkartamadığını çıkartıyor. Akılda dursun. İki: Kaynayan biber çok, çok sıcak. El altında bir yanık kremi olmadan işe girişmemek gerek.

Tüm bunlar olurken evde ekip var. Çatıyı yüklenen ağaç taşıyıcılar ilaçlandı. Sobalar geldi ve su hasadı için açılan yol bahçeyi talan etti. Olması gereken işlerdi, sobada ve su hasadı hazırlığında geç bile kaldığımız söylenebilir.

Sobaları kuran ekip çok eğlenceliydi. Usta (Yakup, tipik Ardeşenli, diyor) duvardaki resimleri merak etti. Her birini öğrendi, hatta Bedri’nin “Ne Yapsak Ne Etsek”ini izin alıp fotoğrafladı. Evi de pek beğendiler. Zıp zıp bitirdiler de. Ayvalık’ta bir kurulumları daha varmış, oradan Urla’ya geçecekler. Denize girmeden gitmeyin dedik Sani’yle. Yer tarif ettik. Sıcak hava. Çok sıcak.

İki hafta önce olukları yaptıktan beri suyu aşağı indirecek boruların derdindeyiz. Aynı renk ve yuvarlak ısmarlandılar. Hayaller bakır, gerçekler galvaniz üstü fırın boya. Neyse, ısmarladık. Doğan Abi geldi, kuyuya verebilmemiz için iki yön işaretledi. Arif geldi, 40 cm’den 80 cm’ye eğim vererek kanalları açtı. Şimdi bekleyeceğiz. Bizim olukçular sipariş ettikleri malları gelsin de döşeyelim diye.

Ve gelin adayı da eskort çıktı, diyor haber.

Facebook hatırlattı. Az gittik uz gittik, bir de dönüp baktık ki bir arpa boyu yol gitmemişiz.

20 Eylül

Bu yıl ödememiz gereken 170 milyar dolar varmış, kısa vadeli borçlar bağlamında… Bütçeye bakayım dedim, ne kadarına denk geliyor diye. Aralık sonu yayınlanan “2017 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu”na göre bütçede 645,1 milyar lira gider, 598,3 milyar lira gelir öngörülmüş. Çarptım böldüm. Bütçede gelir hanesindeki her şeyin bu ödemelere gideceğini gördüm. Hesap hatam mı var acaba?!.

Cumartesi Anneleri’nden Güzel Şahin ölmüş. Berfo Kırbayır, Fatime Taşkaya, Kiraz Şahin, Şahsenem Cihan, Kesriye Demir, Cevriye Altunbaş, Zeynep Güney, Ziyneti Türkoğlu, Fincan Bilgin, Asiye Karakoç, Hediye Doğan ve Makbule Babaoğlu gibi Güzel Ana da aradığının, beklediğinin cenazesine kavuşamadan ya da faillerinin cezalandırılmasını göremeden gitti.

Çocuklarından vazgeçmiş bu ülkede analar da olmasa…

Ve TEOG kalktı. Tam da not düşülecek yazı Özkan Özgür’ünki, hani oğlundan aktarıp anlattığı: “Arkamıza yaslanıp çiçek oluyoruz!

Bu arada memleketin birinde… Gazetelerin gündeminin birinci sırasını bir düğün kaplıyor bu sabah, gel de okuma: Acun eskisini aldattığı, şimdi ama yeni karısı olan zıp zıp kız çocuğunu düğünde, canım, karım, aşkım falan değil, “Instagram fenomeni” diye tanıtmış. Kız çocuğu da düğün öncesi duygularını, elbette Instagram’da, “bana inanan herkese teşekkürler” diye ifade etmiş. İnançtan kasıt “adam evli olabilir, boşatacağım ve benimle evlenecek, bak gör” müdür, acaba?! Yani, rekortmen sprinter değil, dünya rekoru kıracağım diyen ve ona güvenen ve süreçte varını yoğunu çocuğun başarısı için yola, antrenöre vs. harcayan ailesine teşekkür eden.

Dedim ya, memleketin birinde. Burada değil. Kesin bilgi.

21 Eylül

25 bıçak darbesi. Bence artık konuşmayalım hiçbirimiz. Utançla sesimizi kaybedelim, derken bir haber daha, Nuriye ve Semih’in gözaltına alınan 16 avukatından 14’ü tutuklandı.

Turşu, domates sosu, salçası, biber salçası, ajvar… Ne gelirse artık akla, şimdi değilse ne zaman! İmece yapalım, fırın başında konuşalım, paylaşalım, erzak yollayalım. Bir avuç tohum ya da bir minik reçel. Sürdürülebilir bir düzen gerek, adalet gerek, muhabbet gerek. Yakın gelen yerden tut. Yakın gelen yerden tut.

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında)}

ajvar, Ayvalık, buğday, Defne Koryürek, ekmek, Günlük, hayvan, kadın, kadın hakları, köy, mezar, milliyetçilik, Mutluköy, ölüm, paylaşmak, pazar, vegan, veganizm