Günlük:
16–22 Mart 2018

16 Mart

Çalışkan kocam. Bu üçüncü e-kitabı. Bizlerin ilkini tamamlayamadığı bir dünyada, benim özellikle, gıpta etmemek kabil değil. Fotoğrafı da ayrı iç acım. Galiba balık derdine bir yerdeydik, hatırlamıyorum. Ama Robinson’u Salt Beyoğlu’nun en üst katına elden ele taşırken, herkes, çekmiş Refika bunu.

Salt’ın Beyoğlu’na dönüşü yakın, Robinson’un da binaya.

Uber vs taksi kavgasına ilişkin yegâne makul, mânâlı, hatta şuur açıcı yazıyı Cengiz Semercioğlu’ndan okumak gazeteciliğin geldiği yer hakkında sıkı çarpıyor adamı. Yok, yanlış olmasın. Cengiz Semercioğlu’na lafım yok. Hiç hem de. Ancak onlarca, yüzlerce ve hatta binlerce olması gereken muhabir arasından bu bilgiyi araştırıp çıkartan ve haber yapan çıkmayacağını bilmek fena: “…bu taksicilerin nasıl bir lobisi varsa, 50 yıldır hiçbir hükümete İstanbul’da yeni taksi plakası dağıttırmadılar.

Memlekette muhabir kalmadı değil, elbette. Var. Ancak öyle sert kamplardayız ki, haberi seçip, peşinde koşarken kendi kampının dertlerine bakmayan, her haber için eşit merak taşıyan kaç tane kaldı emin olamıyorum. Zira olsa zaten, bu haber, yani 1966 yılından bu yana İstanbul’da aynı sayıda taksi olduğu ana sayfanın bir köşesine girer ve işin ekonomisi, sektörel boyutu vesaire deşilirdi. Hele bu zamanda. Taksilerin yol kesip Uber şoförü dövdüğü bir vakitte.

İlhan Cihaner’le konuşmuş İrfan Aktan, bu kez. Seçimi boykot etmekten bahsediyor, gerekirse diye. Boykota gelene kadar keşke muhalefet kendini Meclis’te bir hazır kılsa! Hani yasalar geçerken yıkılsa hele sosyal medya, muhalefet ısrarla itiraz etse ve oy olarak ‘ret’leri görsek!

Bu görseli yılın başında paylaşmıştı Önder, yanlış hatırlamıyorsam. Oylamaya dahi katılmamak ne demek, nerede muhalefeti örgütleyememek… Ama kolayı var tabii, boykot edelim!

Ruşen Çakır dün tane tane anlattı vallahi, boykottan kâr eden hep iktidarlar oluyor! Kıçını kır çalış, diyesim var CHP’ye. Otur, önce Meclis’te. Melda olsa (vekildi, hasından) oturur, canlı da yayınlardı ama %33 (!) barajı yoktu tabii geçen seçim, Sarıgül’ü yazdılar üzerine.

Ah CHP, yatacak yerin yok!

HaberTürk Çanakkale Köprüsü inşaatından fotoğraflar paylaşmış. Yedi kez Meclis’e geldi Zeytin Kanunu’nda değişiklik önerisi. Bu köprü ve Bandırma limanı projesi, ikisi varken, en az bir yedi defa daha gelir ve bizler birer son dakika kozu olarak kendimizi zeytinlere siper ederiz. Ederiz de ne olur, bir yedi defa daha gelir. Niye? Zira muhalefet ne Çanakkale Köprüsü ve ne de Bandırma limanı projelerinin zeytine etkisini çalışmamış, muhalefeti bu projeler askıdayken örgütlememiş de ondan. Aynı Maçka parkındaki 199 ağaç gibi, Güney Marmara’nın da zeytinlerinin yol, organize sanayi bölgesi vesaire gibi ‘âli çıkarlar’ sebebiyle katledileceği aşikâr. Yine de biz son kozlar, yani yumurta kapıya geldi mi olanı idrak eden ve evet, dakika sektirmeden ama pek geç devreye giren sivil inisiyatifler, her gelişinde bu tasarıların Meclis’e, siper olacağız zeytine… de, nereye kadar? Köprünün fotoğraflarına baktım, durdum. Bu köprünün tamamlanmasıyla zeytin kanununda değişiklik yapılması arzusu önlenemez bir hâl alacak, dedim. Bir beyhudelik çöktü üzerime. Salih’i hatırladım, pazarlık yapmak gerek diyen.

Haklı haksızdan öte okuyabilmek gerek meseleyi.

Yarın yine yol.

17 Mart

Sabah dördüydü yola çıktığımızda, Gürol’la. Konuşa konuşa ve sabahın körü elbette, benim burnum aka aka vardık Aliağa’ya. Oradan atladım İzban’a ve ver elini Adnan Menderes Havalimanı! Saat 7.15’de girdim binaya. Arkamdan da Şemsa. İlk kontrolden beraber çıktık, geçtik Tadında Anadolu’ya ve az biraz kahvaltı ettik. Birer çayla. SunExpress’le uçuşta servis yok, bildiğim ve sabahın köründe çıkmışlığın acısını taşımaya gerek yok midede. Bindik ardından uçağa ve ver elini Antalya!

Ezgi aradığında, Antalya’ya gelirsem Likya bağlarını görmemin şart olduğunu söylemiştim. Eksik olmasın, şart kısmını ciddiye aldı, kimlerin çağrısına, nasıl sorgusuz sualsiz, sırf Slow Food için diye gittiğimi vurmadan yüzüme ayarlamış. Havalimanından topladılar bizi, otele yerleştik, hemen geldi Doruk da. Saat on bir gibi Batı Toroslara tırmanmaya başladık. Az yol değil. Şemsa aralıklarla uyukladı ama ben cadı gibi uyanık durdum, Doruk’u dinledim, coğrafyaya baka baka. Kayaç, beyaz, boyutları bambaşka araziler arasında yol alırken.

Doruk, Likya bağlarına doğru sürerken bizi arabasıyla, hem Antalya’ya hem Elmalı’ya hem de üzümlere dair bir dolu hikâye anlattı. Hikâye diyorum, ayıp aslında. Sanki hayal mahsulü şeyler anlatmış gibi. Değil. Aksine, coğrafyasını, tarihini, ekolojisini bu kadar iç içe anlatan bir tek şarapçılar var galiba dedirtecek bir düzenin iyi örneği Doruk. Bir yandan Antalya seracılığı, bir yanda Elmalı’nın kozmopolit geçmişi, diğer yanda sikkeler, hazine/gömü haritaları ve üzerine sedir ormanlarının gölle ilişkisi ve hatta Demirel’in seçim vaatleri derken kısa ama epey derin, nitelikli bir kanaat geliştirdi bende, bölgeye dair.

Benim Likya bağlarını görme isteğimin ardında Acıkara denilen üzüm ve ondan yaptıkları şarap var. Doruk ve kardeşi Burak, babaları Tarık’la birlikte giriyorlar bu işe. Türkiye’nin Türkleşmeye ek Sünnileşme sürecinde, bu kültür her yerde olduğu gibi bu bölgede de kaybolmuş. Köylerde üzüm sadece pekmez için yetiştirilir hâle gelmiş. Doruk anlatıyor; Tilkikuyruğu, Acıkara ve Çalıbağ gibi üzümleri köylere “İstanbul sosyetesine farklı üzümlerden pekmez yapmaya” diye arayıp bulmuş.

Acıkara, okuduğumdan naklen, 200 yaşında olduğu tahmin edilen bir yöresel asmadan üretilen çubuklarla bağa dönüşmüş. Şarap ise, ilk çıktığı andan itibaren büyük başarı. Ödüllü ve o kadar sükseli ki, isteseniz de piyasada bulamıyorsunuz. Doruk, biraz da gururla, “piyasa emdi” diyor.

fotoğraflar: Ezgi Bağlan

Ziyaret ettiğimiz ilk bağ sedir ormanlarının yamacındaydı. Asmaların uçlarından suyunu tattık. Görgüsüz bir heyecanla bir asmadan diğerine tatlılığına şaştık. Bol bol fotoğrafladık civarı. Göle, sedir ağaçlarına, 1.500 metrede oluşumuza aldırmadan bize, tepeden bakmaya devam eden zirvenin karına baka baka dinledik Doruk’u. Yaban domuzlarının geçiş noktasında oluşuna karşılık aralıkları genişletilmiş ikinci bağda meyve ağaçlarını da tattık. Çocukluğumun neşesi, baharların dibini emip tadına baktık gelmekte olan şeftalinin, kirazın.

“Bölgede, sedir ormanlarında geyikler var mı?” diye sordum, canlı hayata merakla. Kıvrık boynuzlu, dağ keçisi denilenlerden varmış, hani avı yasak olup sosyal medyada paylaşıldıkça yakalanan avcılarıyla da tanıdığımız.

Şaraphaneye giderken yolda görme şansımız oldu. Bu bölge 300 gün güneş görmesine ek olarak ışınların önünü kesen sis, şehir pisliği vesaire hiçbir şeyin olmadığı ve belki de yükseklik sebebiyle, atmosferin başka çalıştığı bir bölge. “Güneş enerjisi için harikulade” diye anlattı Doruk. Bu fotoğrafını çektiğim ünite kaç haneyi besliyor bilemedi ama ilgimi çekti tabii. Döner dönmez araştırdım. Köyün web sitesini buldum.

Şaraphanede epey bir beyaz ve bir o kadar da kırmızı tattık. Yüksek rakımın oksijeni, uykusuzluk ve üzerine tadım… neşeli anılar bıraktı. Podolia adını verdikleri, bir Kalecik Karası-Malbec kupajı olan kırmızı, favorim oldu. Elbette Acıkara yoktu tadımda. Belki bir şişe yollar bize diye rica ettik ama mecbur bırakmamaya özen göstererek.

Dönüşte Elmalı merkeze de uğradık. Restore edilen kültürel miras statüsündeki evler sahiden de Safranbolu evlerini andırıyor. Bölgenin bir hayli çeşitli ve sayıca çok inanç noktasının ikisi burada. Doruk önlerinden geçerken kandillerde ve bayramlarda kalabalıkların yolları nasıl doldurduğunu anlattı. Besbelli Elmalı sikkeleri bir yanda, Abdal Musa diğer yanda; muazzam bir yerli/yabancı ilgisi var buraya. Likya bağlarının da yer aldığı bir rota, evet mütedeyyin için değil belki, ancak meraklı bir gezgin için paha biçilemez olur. Sedir ormanlarının matsutake mantarının da eklendiği bir gastro-geziye, Elmalı’nın harikulade piyazı da pek yakışır.

fotoğraflar: Şemsa Denizsel

Piyaz, bizim bildiğimiz gibi değil. Soğan yok içinde. Fasulyeyi haşlamışlar, domates ve kıyılmış marulla karıştırmışlar ve tahin, limon, kimyondan oluşan şahane bir sosla karıştırmışlar! Üzerine haşlanmış yumurta da koyuyorlar, hani bahar karşılama yemekleri gibi, benimkine koymadılar. Dönünce odaya bir Google taraması yaptım. Benim yediğimde soğan olmadığına bahse girerim ama tariflerin tamamı soğanlı, hatta sarımsaklı! Her halükârda, bu tahinli sosun kıvamı şahane. Her türlü mitoloji geliştirilmiş üzerine. Aynı yöne karıştırmazsan tutmaz, dahil.

Deneyeceğim ilk fırsatta. Hele domates bir çıksın seralardan!

18 Mart

Erken yattım, erkenden uyandım. Hızla duşumu aldım ve aşağıya, kahvaltıya indim, gazetelerimi orada okurum diye. İyi de etmişim. Kalabalık beklediği her hâlinden belli bir açık büfe ve aralarında “canımız çıkacak az sonra” diye fısıldaşan çalışanların eşliğinde tabağımı hazırladım.

Kendime asla hazırlayamayacağım kadar çeşitli yeşilden oluşan bir tabak, zeytin ezmeleri ve zeytinyağı ve simit! Açtım gazetelerimi, bugün 18 Mart. Çanakkale elbette ve Ali İsmail. Kısacık bir tarama yetti bugünün hayreti için. Dün meğer Erol Bilecik hatırlatmış Ali İsmail’i, “Gençler isterse düşler gelecek olur.” diye. Peki, dedim. Erol Bey, deyip soramayacağıma göre!

Murat Meriç ‘yasak dil’de şarkıları yazmış, bir de umut eklemiş; “Bir gün sokaklarda yeniden bir araya geleceğiz ve Kürtçeden Ermeniceye, Süryaniceden Türkçeye uzanan halaylarla şenlenecek, ağıtlarla birleşeceğiz. Şairin dediği gibi, bir gün mutlaka!”

Cihangir İslam’ı okumayan var mıdır bu aralar, Duvar’da? Yok yeterince herhalde zira tartışma falan yok dediklerinin civarında, katmanlayacak türde. Bugünkü başlık, “Topyekûn Buhran.” “AK Parti’nin hem kuruluş aşamasında hem de on beş yıllık iktidarı döneminde dünya sistemiyle en yakın ilişkide olabilen parti olduğu da malum. AK Parti siyasi alanda üzerine düşeni doldurduğu gibi etrafa da taşıyor. Muhalefet bunalımının bunda payı büyük. Daha doğrusu en büyük pay topyekûn muhalefete ait.” demiş bugün. Arasından seçip çıkartmalık değil. Ama dursun burada.

Artı Gerçek’ten de Seran’ın röportajı tam burada durmalık. “Sözleri denetleyenlerin müzikle alakası yok! Müziği denetleyenler de genelde klasikçilerdi. İçlerinde çok değerli isimler de vardı. Herkes bu denetleme kuruluna girmek istemezdi. Bu yüzden 70’lerin başında Sanatçılar Derneği’ni kurduk. Şanar Yurdatapan, rahmetli Atilla Özdemiroğlu ile beraber Ajda Pekkan da dahil birçok sanatçıyı bir araya getirerek çağrıda bulunduk ve TRT’yi boykot etmeye karar verdik. Sanatçıların yüzde 90’ı o çatı altında toplandı. Boykotumuzu uygularken birden Bursalı genç bir delikanlının bir plağı çıktı. 73 yılıydı. Bizim derneğin üyesi olmadığı için TRT sabah akşam onun şarkılarını çalmaya başlamıştı ve İlhan İrem böyle ünlü olmuştu.” demiş Ali Kocatepe.

Sanırım Modern Folk Üçlüsü bir yanda, Ali Rıza Binboğa diğer, büyüdüğüm Türkiye ile vardığımız yeri tarif edebilecek fazla harita yok. Dolayısıyla dursun burada.

Ve kızılca kıyamet kopuyor yavaştan yavaştan. Facebook’tan aldığı datayı seçim manipüle etmek için kullanan Cambridge Analytica hakkında epey etraflı bir yazı var bugün Guardian’da. Bilmediğimiz şey sanki diyenler cahil kanaatimce, en cahil hem de. İster ardında FETÖ olsun ister iktidar partisi, Baykal kasetlerinden 17–25 Aralık olaylarına kadar, her şey, Ergenekon’dan Balyoz’a, bildiğimiz her şey ama her şey, bugün bilmediğimiz bir geri plana sahip. Yani aslında hiçbir şey bilmiyoruz ve “biz biliyorduk zaten”in cahilliği ilandan ötesi yok. Çığlık çığlığa haykırıyor olmamız gerek, enayi yerine konulmuşluğumuzun öfkesiyle.

Ama hayır, bu beceriyi sadece C.A. geliştirdi, Banon da Trump için kullandı. Bize değmemiştir. Bizim her şeyin müsebbibi (olması ya da olmamasından ari olarak) FETÖ’müz var, yeter. Daha derin, daha kapsamlı anlamak için bu big data meselesini ve manipülasyonun katmanlarını, sebebimiz falan da yok. Ne demiş büyüklerimiz, Türk’ün Türk’ten başka dostu yok. Tükürüğümüzle boğarız biz onları!

Yazı Carole Cadwalladr’ın yazısı. Başında hemen yazmış zaten, konuyu bir yıldır çalışıyor! Bir yıl! Biliyorduk zaten, değil. Amerikan seçimlerine Rusya’nın etki edip etmediğini Brexit’e müdahale kadar merak eden bir gazeteci, bu. Etmişlerdir elbette, demeyen.

Çok acayip. Çok fantastik. O kadar ki hem inanıyor hem de yok artık diyor insan. Ve yorganın altına kıvrılıp saklanmak istiyor…

Bu konuyu sağdan soldan okurken en ilgimi çeken kelime psychographic oldu. Top secret usulü yazdırdım bir free font sitesine:

Bir de Uzay 1999 türü retro-fütürist usulde:

Diyorum hep, yarın Jetgiller’in yarını değil, belki tam da Mad Max 3 olmayabilirse bile, asla Jetgiller yarını değil bizi bekleyen.

Saat on dört gibi konuşmamızı yaptık, iki saati rahat rahat doldurdu. Ezgi güzel bir moderasyon yaptı. Katılımcıların önemli bir kısmı kadındı ve genç olanlar sayıca azdı. Şemsa artık bir YouTube fenomeni, var olan aşçı kimliğinden öte. Bir dolu kadın ve bence daha önemlisi gastronomi öğrencisi onu görmeye gelmişler. Ben her zamanki gibi kızılcık sopamla o öyle değil yaptım durdum, öğrencilere, “o öğrendiğiniz tabakları yapmaya devam edeceğiniz bir gelecek yok” demek dahil. Bilemiyorum ne kadar sevimliyim. Ama hazırlanmamız gerekenin susuz, buğdaysız, domatessiz bir gelecek olduğunu konuşan okullar olmadığı gibi; tarım politikalarını tartışanların dahi yaklaşmakta olan kıyameti, her an şartları ağırlaşan iklim değişikliğinin etkilerini görünür kılmak yerine ithalat ihracat üzerinden iktidar dövmeci bir muhalefet yapmayı seçtikleri aşikâr. Ben dilerim bugün, ne yesek diye hap almaya, net cevap bulmaya gelmişler arasından iki kişinin içine biraz huzursuzluk bırakmış olayım.

Akdeniz Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları öğrencilerinin hazırladığı yemeği hızla tattık. Bana vegan tabak hazırlarken daha fazla düşünmek durumunda kaldıkları aşikârdı. Hoşuma gitti. Daralan seçenekler arasında zanaat sergilemek zekâyı ve bileği parlatıyor. Daha çok bulmaca ile karşılaşsınlar diledik. 17.30’da ancak çıktık, havaalanına doğru.

Dönüş daha da uzun geldi, 20.40 seferini yakaladım İzban’ın ama arıza yaptı tren ve üç kez durduk. Sanırım bir 27 dakika kadar gecikerek girdik Aliağa’ya. Gürol eksik olmasın, bekliyordu. Aldı beni, Yedi Köyler yönünden götürdü bu kez. Gece yarısına yaklaşıyordu vardığımızda eve.

Olsun. Evdeyim, daha ne isterim.

19 Mart

“Bursa Belediyesi: Alkol satana ekmek yok.” Böyle diyor haber. Migros ve Carrefour ne diyecek acaba bu karara diye düşünerken ‘tık’ım açıldı ve haberin altını okudum: “Bursa Ekmek Sanayii (BESAŞ), bayilere ‘alkol satışı’ yazısı gönderdi. Söz konusu yazıda, 31 Mart tarihine kadar alkol satışına son vermeyen bayilere ekmek dağıtımının durdurulacağı belirtildi.” Böyle haberciliği sevmiyorum! Belediye’nin ticari işletmesi bir karar almış. Beğenirsin beğenmezsin, alkolün ekmek satışı ile ilgisi ne dersin ya da oturur biraz ders çalışır Bursa’da BESAŞ’ın ekmeğini satan kaç Tekel büfesi var, bir bilgiye çevirir ve bunun etkilerini analiz edersin… Hah, işte bu haberdir. Ama sansasyonel başlık tam Cambridge Analytica kalitesinde, tıklata tıklata mühendislik.

Sevmiyorum böylesini.

“Facebook even creates ‘shadow profiles’ of nonusers. That is, even if you are not on Facebook, the company may well have compiled a profile of you, inferred from data provided by your friends or from other data. This is an involuntary dossier from which you cannot opt out in the United States.” diyor, New York Times’da Zeynep Tüfekçi. Bilmez miyim, benim bile var!

People kısmındaki benim kişisel profilim. Şu anda 1.311 arkadaşım var ve her an azalıyor. Yüz yüze tanışmadığım kimseyi katmıyorum arkadaş listeme ve görmez olduklarımı (kötü sebeple değil her zaman, yollar ayrılıyor malum) hızla ‘tanışık’ olarak işaretleyip sessiz ve görmez kılıyor, yaş günlerinde de yeniden değerlendirip silme ya da tutma yoluna gidiyorum. Kişisel zira burası. Paylaştıklarımın bir mahremi olabiliyor ve küçük sosyal köyümün sınırlarına hâkim olmayı diliyorum. Bu gayretime rağmen, henüz silmemiş ancak az gördüğüm bir hanım, şimdi hayatta değil adını böyle anmayalım, paylaşıma kapalı bir ‘post’umun fotoğrafını çekerek beni jurnallemeyi becerdi. Merak eden WikiLeaks der bulur neydi, ne değildi, Ayşe sağ olsun, onun sayesinde gördüydüm ben de ama diyeceğim, 1.000 kişi bile çok bu düzende.

Alttaki ise, Facebook’un beni celebrity sayıp yaptığı sayfası. Allah’tan İMC TV izleyicilerinin şok şok şok habercilik ve star karakterlerle alakası yok, 70 kişi sahiplenmiş sayfayı. Yine de düşünüyor insan, ya memleketin daha özgür bir saati olsa bu saat ve ben lüfer peşinde bir karakter olarak 70 değil de 7 bin kişiyi çeksem bu yalan sayfaya ve bir başkası, kadın mücadelesinde yükselen bir kız kardeşim mesela, bir 70 bin de o toplasa ona kurulan yalan sayfada… Çeşitlemenin sonu yok. Toplanabilecek datanın da!

İsim özürlüyümdür normalde. Kimsenin yüzünü hatırlayamadığımın üstüne, yüzünü hatırlayabildiğim az sayıda insanın adını çıkartamayışımla alay konusuyumdur normalde, ama Ali Akarca adını unutmamışım. İki üç yıl önce, memlekette seçim kazanmanın (ya da iktidarı kaybetmemenin) formülünü anlatışına tanık oldum, televizyonda sanırım. O gün yazdım adını besbelli aklıma, bugün T24’de Barış Soydan’ın yazısında görür görmez birleşti kafamda. Yazı “Akarca’nın hesaplamasına göre GSYH’daki büyüme, 1950–2015 dönemi boyunca tek-parti iktidarların ilk dönemlerindeki kadar yüksek olsaydı, kişi başına gelir bugün 5,5 kat daha fazla olacaktı…” diye bitiyor.

Bu akşam Özgür geliyor.

20 Mart

Bu nasıl güzel bir özeti, insanın hayatının: “Malum, simple present tense ile başlayan macera, öyle ikinci günde past perfect olmuyor.” Murat Sevinç’ten harikulade bir paylaşım olmuş, garsonluk kariyeri ve lavaboyu parmağıyla ovup duran kadın.

“…the dismantling of constitutional systems to remain in power permanently.” de memleketin parçası olduğu küresel sürecin harikulade özeti olmuş. Henri J. Barkey’in “Springtime for Autocrats”ını okumayan varsa, ihmal etmeden okumalı bence.

Bugünü sanırım bu videodan başka bir şeyle hatırlamak istemiyorum:

Bahçe işlerini yaptık, güneşli güzel bir gün dedik ve aldık Özgür’ü Ayna’ya gittik. Hafiflesin biraz kalbimiz.

Oradan da Güre’ye kırdık, Zeytinbağı’na uğradık. Menend Hanım’la birer çay içtik, Güre’ye Gordo’ya akşam yemeğine vardık. Uzun ve keyifli bir yol oldu, sohbet de tattıklarımız da keyif verdi. Dönerken Vasıf sordu, “kendi kendine heyecanını canlı tutmak nasıl bir şey acaba?” diye. Kendi kendineliği tarifi sanırım İstanbul gibi bir sahnenin dışı demek, yoksa ne Zeytinbağı’nda Erhan Bey’in, ne de Gordo’da Deniz’in “kendi kendine” olduğunu düşünemiyorum. Öncelikle muazzam bir coğrafya burası ve muazzam bir çeşitlilik var. Üreticilerle muhabbet dahi ilham verici, nerede bölgenin ürünleriyle yapılabileceklerin miktarı… Bence aksine, İstanbul sahnesinin kaba ve hatta şekilci izleyicisinden ari oluşları avantajları.

Neticede, vegan bir misafir için elindekileri yeniden şekillendiren, kendi olmaktan vazgeçmeden lezzetlerini sunabilen bir mutfak belki de böyle “kendi kendine” daha mümkün. Dilerim daha çok yeme içme insanı bu kendi kendineliği seçsin, sahnenin zorladıklarını değil, kendi heyecanını yansıtabilsin tabaklarına.

21 Mart

Koç burcunun ilk günü, ekinoks ve Nevruz. Her katmanında çok güzel bir anı doğanın. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Nevruz Türk’ün Bahar Bayramı’dır. Böylesi bir bayramı hain emellere alet etmek isteyenlere elbette fırsat verilmemeli, bin yıllık kardeşlik çınarını zedelemek isteyen mihrak ve karanlık heveslere göz açtırılmamalıdır.” demiş. Bencillik ediyorsun bak, ne ayıp, diyen çıkmamış.

Newroz piroz be!

“In 2006, a local pollster in Nepal was kidnapped by Maoist rebels while conducting opinion surveys on behalf of the American political strategist Stan Greenberg. The Maoists, who had been waging a long-running insurgency against the government, did not issue their typical ransom demands—money or weapons in exchange for the prisoner. No, they wanted the polling data that Greenberg’s team had collected, evidently to gauge the political climate in the country for themselves. The researchers eventually handed it over.” diyor New Yorker yazısı. Adrian Chen yazmış. #deleteFacebook’tan ötesini görmek için güzel yazı.

Çıktık yola, kahve ve yulaf ezmesinden sonra, Edremit pazarına doğru. Saat on gibi vardık. Serin bir sabah ama kadınlar çoktan sermişler otlarını. Vasıf ben yokken bir dört kilo daha katmıştı erzak olsunlar niyetiyle ve kurutmaya başlamıştı yokluğumda ama buradaki kuzugöbeklerini görünce aklım yerinden çıktı. Üstelik fiyatları daha uygun. Dayanamadım. Vasıf’ın onaylamayan bakışları altında yarım kilo birinden, yarım kilo bir diğerinden aldım yine. Özgür de keyif aldı sanırım pazardan. Antalyalı, o. “Kadınların kıyafetleri aynı bizdeki gibi” dedi. Yörük hepsi. Az az aldık, yine de çok oldu.

Tahin kalmamıştı, onu tamamladık. Dün gece Deniz’le tahin helvasını konuşurken çöven otunu hissetmekten bahsetmişti. “Çocukluğumda çıt çıt dişime gelirdi artık hissetmiyorum, onlar da değişti” diye. Helvacıda sordum. Kadın gülümsedi. “Kocam yapıyor helvayı, o da ustalaşmıştır ama askerdeyken başka ustalar vardı, belki ona denk gelmiştir, çöven otunun hissedilmemesi gerekir aslında” diye anlattı. En ufak bir dudak bükmeden, zerre kadar alınmadan ve muhabbetle. Çıkarken “ellerinden öperim beyinizin, iyi ki var” dedim, “lütfen söyleyin”. Gururla gülümsedi, “söylemez miyim” derken.

Öğle yemeğini elbette Cumhuriyet’te yedik.

Özgür’ü İzmir yönüne yolcu ettik, Ayvalık’tan alınacak ne var hatırlayıp topladık, Gökhan da bizi topladı, döndük eve. Mutfak geri kalan tüm günü aldı. Temizle, ayıkla, pişir…

İyidir.

Bugün de ben sorayım, “Osman Bey, çok oldu. Dile bile zor, 141 gün! Nasılsınız?”

Gecenin son hayreti, Doğan Medya satılmış!

Limanda bağlı, batmaya yakın, köhne bir cruise gemisiydi Hürriyet, amiral falan asla değil fakat Demirören’e satılması asabımı bozdu. Çentik atmalık bu haberle bitti 21 Mart.

22 Mart

“Afrin, ABD’ye fazlasıyla yaklaşmanın ve güvenmenin Kürtlere bir bedelidir. Kürtler kendi orijinal gündemlerinden sapma gösterip Amerikan planlarına kaydığında ortaya belli riskler çıkmıştı. Birincisi; Kürtler Suriye, Rusya ve İran’ın alarm vermesine yol açacak şekilde operasyon alanını genişletti. Kürtler ABD’nin desteği ve yönlendirmesiyle kontrol edemeyecekleri Arap bölgelerine geçmiş oldu. İkincisi; bu gelişmeye paralel olarak özerklik projesi üç ayaklı kanton sisteminden Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu’na dönüştürüldü. Bu da Şam ve müttefikleri nezdinde bölünme korkusunu tetikledi. Üçüncüsü; Pentagon ve CIA Kürtlerin kontrol ettiği bölgelerde üs ve merkezler edinerek ayağına iyice yer açtı. Dördüncüsü; kontrol alanı önemli ölçüde Suriye’nin petrol ve doğalgaz rezervlerini de kapsayacak şekilde büyüdü. Beşincisi; Trump yönetiminin İran’ı durdurma stratejisine prim veren açıklamalar yapıldı. Bu çerçevede Suudi Arabistan’a da göz kırpıldı ve ABD’nin koordinasyonunda Suud destekli aşiretlerle ortaklık daha da ilerletildi. Sonuncu adım; ABD’nin sınır ordusu kurma planıyla Suriye’nin toprak bütünlüğüne ‘elveda’ denilecek bir yola girilmesi oldu.” demiş ve harikulade bir yazı kaleme almış Fehim Taştekin.

Medyascope’da Mücahit Bilici ile konuşmuş Ruşen Çakır. “Kolektif bir lamba olan, şehir meydanına konan, işte bütün dünya buradan ibarettir diyen resmi dinin ışığı sönünce, insanlar kendi içlerinden yani doğadan ve vicdandan, fıtrattan ve vicdandan, dini yeniden kurmak durumundalar. Bu esas itibarıyla içtihat yapmak demektir. Yani herkes kendi dininin müçtehidi olmalıdır. Benim kanaatime göre İslam’da da nihai amaç budur. Yani özgürlük esastır, insanın vicdanı, aklın kullanılması ve kalbinin tatmin olacağı bir şekilde inanması esastır.” diyor Bilici. Tartışmanın bu platformda olmasını dilemenin saflık olduğu bir zamanda ilaç gibi geldi.

İnternete RTÜK denetimi getiren yasanın adı “Vergi Kanunları ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun.” Önder yine yememiş içmemiş hesaplamış, tasarıya:
“316 vekili olan AKP’de 204’ü evet, 1’i ret,
131 vekili olan CHP’nin 15 vekili ret
50 vekili olan HDP’nin 2 vekili ret verirken
36 vekili olan MHP’nin 5 vekili çekimser kaldı.
5 vekili olan İYİ partinin hiçbir vekili katılmadı.”
diyor.

Yani bay bay Medyascope. Arivederçi Duvar ve T24.

Hazır mıyız?

Yatmaya yeri yok muhalefetin. Sahiden yok. C.A. ne data topluyor, Facebook datayı nasıl paylaşıyor üzerine programlarda bile gazeteciliğin böylesi bir zamanda ne kadar ama ne kadar önemli, muhabirlerin kollandığı, araştırmacılığın baş tacı edildiği bir medyanın nasıl yaşamsal olduğu hiç tartışılmıyor ve internete, gazeteciliğin hâlâ bağımsız varlık bulabildiği tek alan olan internete RTÜK bakacak deniyor ve yasalaşıyor!

Yatmaya yerleri yok, hiçbirinin!

Gazeteciliği 1’den fazlasıyla götürmeye çalışanlara destek gerek, Medyascope.tv ya da Duvar mesela. Nasıl olacak yoksa, önümüzü görmek?!

“Önce ekonomik krizin ne olduğunu iyi anlamak lazım. Şu an yaşadığımız şey 1994 ya da 2001 gibi bir kriz değil. 2001’den sonra genişleme skalasına giren dünya artık çok farklı bir noktada. Eskisi gibi öyle bir anda bankalar falan batmıyor çünkü krizin tanımı değişti. Krizi şimdi yolda görsen tanımazsın. Bence Türkiye aslında üç yıldır krizde. Müteahhitlere göre iki, çiftçilere göreyse beş yıldır Türkiye’de ekonomik kriz var.” diyor Murat Muratoğlu.

Rakamlardan ötesiyle tartışmanın kabil olmadığını düşündüm durdum, okuduğumdan bu yana. Çiftçi ve sözleşmesiz belediye çalışanını ya da ziraat mühendisi ve otel resepsiyonunda çalışan genç bir anneyi, bir siyasi veya banka müdürü ile ancak kriz bağlamında en dibe batınca mı konuşturabiliyoruz yani, diye…

Kaç haftanın eksik gediği, ev ancak yaşadığımız alan kadar toplu. Mutfaktan girdim bugün ama zor görünüyor. Kırsal iyi, coğrafya şahane. Bir de ben şehirli alışkanlıkları bırakabilsem…

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında). Alıntıların yazılışı kaynağında olduğu gibidir.}

bağ, Defne Koryürek, Günlük, iklim değişikliği, köy, şarap, üzüm, zeytin