Günlük: 8–14 Eylül 2017

8 Eylül

Gelir gelmez her köşeyi kolaçan edip, kapalı duran kapıları açtırıp, hiçbir yere gizlenme ihtiyacı duymadan kumunu, suyunu bulup, düzenini kurduğu hâlde; gece rahat edemedi. Sis bütün gece salon ve arka oda arasında mekik dokudu durdu. Sabahın köründe de kalktı.

Tanrım! O ne çirkin bir ses! Beee! Beaaeeee!

Ben önde yatmayı istedim. Karanlığa uyanmayı sevmiyorum ve kayınvalidemin odası tam mânâsıyla ‘ışığa kapalı’. Salonsa doğuya bakıyor, içeri güneşin doğmaması kabil değil. Bununla birlikte kayınvalidemin kanepesi eski usul, iskemle formatında. Yani oturduğunda sırtın ve baldırların birbirlerine paralel, kalçanla 45 derece açı yapacak düzende. Bizim kanepede böyle oturmak için arkanı yastık doldurmak gerek. Sedir niyetine bir genişliği var oturulan minderlerin. Bacaklarını altına toplamalık. Sözün kısası, kanepede yatarım diye düşündüm ama bu kez beceremedim. Dar geldiler, kısa geldiler. Zor geldi, uyumak. Sis de öne arkaya gide gele bu komik hâlimin eğlencesi oldu. Bir de bar bar bağırmayaydı, ilk ışıklarla!

Bahçe, diyor, hani bahçe!

fotoğraf: Kristi McCluer

İnsan kişinin, şu zamanda ve bu gezegende, haletiruhiyesini özetleyen daha net bir fotoğraf var mıdır acaba? Köşedeki çerçeveciye sipariş edip “benden sonra tufan,” diyenlere, hediye etmeli.

Fantezi bir yana, fotoğraf 4 Eylül günü çekilmiş. Yani yangının üçüncü günü. Beacon Rock Golf Course fotoğrafı Facebook sayfasına 6 Eylül’de koymuş. Sanıyorum her yere oradan yayıldı. Ben gördüğümde, gözlerime inanamadım, hatta önce doğruluğundan şüphe ettim. Malum, şimdi çok kolay görsellerle oynamak. Ama doğruymuş! Gazeteciler düşmüş peşine. Bir dolu röportaj var, Google’layınca çıkıyor insanın karşısına. Lafın kısası, fotoğrafı çeken genç bir kadın. Paraşütle atlarken görmüş yangını, daha ilk gününde. 2 Eylül, yanılmıyorsam. O gün üç beş de atlayış yapmış. Ertesi gün yangın genişleyip, görüş sahası da daralıp atlama imkânı kalmayınca paraşütle, almış makinesini ve “bari yangını fotoğraflayayım” demiş. Anlaşılan fotoğrafın ima ettiği kadar yakın değil yangın, golf sahasına. Denilen “yangın bir mil uzakta, nehrin öte yanında” ama… Daha ne olsun! Bence bildiğin burunlarının dibinde.

Oregon’daki bu yangın son zamanlarda görülen en büyüklerden biri oldu. Portland’ın üçte biri bir alan yandı, yok oldu. Şu anda, halen, yangının tümüyle kontrol altına alındığı söylenemez. Lost Lake ve Mitchell Point yangının seyrine bağlı evlerini boşaltma ihtimaline hazır beklemede. Ve tümü bunun, ergenliklerini ormanda havai fişek patlatarak ilan eden bir avuç sersemin marifeti, deniyor. Ormanda, hem de ateş yasağı olan bir dönemde, bile bile havai fişek patlatmak…

İnsanı tüm diğer canlılardan ayıran özelliği işte bu; kibir!

Zaman geldi, geçti, ben anne oldum ve annemin sevmediğim pek çok şeyini aynada bakarken dahi görür oldum kendimde. Kızım büyüdü, evini kurdu. Odasını topladı toplamadı dediğim kızımın, hâlâ ‘en derli toplu olan’ olmadığını bildiğim evinde, kurduğu düzende, kendi izlerimi gördüm. Diyeceğim o ki, annelerle çocukları arasında katman katman örülmüşken bu düzen, bu tuhaf, kimi kez sevimli, bazen marazi süreklilik; devleti aile olarak izlediğinde neye tekabül eder?

Dayak yiyen çocukların dayak atan ebeveynlere döndüğünü okumuştum bir yerde.

“… aile küçük bir devlettir” demiş, Canan Güllü.

Bu ülkenin, her an bir kadının dayak yediği, her an bir çocuğun ırzına geçilen, her an ölümün kıyısında yürüdüğü eşcinsellerin, travestilerin, transların ve kadınların… bu ülkenin baskın rengini oluşturan bütünün, tüm diğer ötekilerine nasıl davrandığına bakıyorum da… Dayak tek değil ki adını koyasın! Baskın rengi oluşturanların haksızlıklara itiraz etmeyip, işkencelere, sürgünlere, ötekileştirilmelere direnmeyip, her kafa çevirişinin, “bana dokunmayan” deyip sarıldığı her yılanın karşılığı olabilir mi, bu yaşananlar?

İnsanın her şeye rağmen bir iç bilgisi var, gecenin ortası vızıldayan sineği öldürdüğünde içinde titreyen… Onu duymazdan gelmek tokattan öte travma, kanaatimce. Bu ülkenin sahibi zanneden kendini o baskın rengin yediği tüm o dayakları yansıtıyor olmasın, bu hâlimiz?

Dayak yiyen çocukların dayak atan ebeveynlere döndüğünü okumuştum bir yerde.

Beni aşan bir okuma bu elbette, ama dursun kenarda.

9 Eylül

Sabah Refika haber verdi. Çiğdem, artık daha dayanamamış ve gitmiş.

Geçen ay Ayşegül ve yeğeni uğramışlardı Mutluköy’e. Geçen haftaysa Facebook’tan görmüştüm yeniden hastaneye yattığını ama o kadar uzun zamandır sürüyordu ki mücadelesi… Galiba beklemedim, hiç olmayacak işmiş gibi geldi.

Rahatlamış mıdır artık, acaba? Acılarından ve mücadeleden uzak bir diyar var mıdır, gideceği?

Yarın öğlen uğurlayacakmışız.

Hayat böyle. Biri doğar, biri ölür, arada evlilikler kutlanır ve kimbilir daha ne mucizeler ve trajediler yaşanır… Refika defin ertesi yemeğine el veriyor Yasemin’le birlikte. Biz Mehmet ve Aycan’ın yanında olacağız, nikâhta. Kahkahalı veda etmek nasip olsun. Çiğdem’e en çok bu yakışır.

Kadıköy’e geçmek üzere Karaköy’e indim. Bir kayıklık yol. Sandy’nin ekmek fırınında buluşacağız, ben, Alen ve Ayşenur. Gecikiyorum gibi geldi. Ne çabuk unutmuşum İstanbul aktarmalarını, mesafelerini… Gecikmedim oysa. Tam 10:01’de Alen’le oturuyorduk, sokaktaki masalardan birinde. Ayşenur biraz gecikti ama şaşılacak şey değil. Uzun uzun lafladık.

Anneliğin farklı katmanlarını etüt ediyorum sanırım. Refika’yla bir biçimini, Fikir Sahibi Damaklar’la bir başka… Bırakmak istiyorsun, yürüsün gitsin kendi bildiği yolda. Biliyorsun ki sen değilsin bu, senden saysan da bir başka kişilik artık. Hatta kendini keşfetmesi gereken… Ve yine de hep gözün üstünde oluyor. Odağın o kadar keskin ki, hiçbir şey atlayamıyor sesin konuşurken ve bezdiriyorsun, iyi ihtimal bir ya da beteri bin miktar! Alen ve Ayşenur da Refika da muhabbetliler, şükür. Düşe kalka ben anneliğimi idrak ederken, onlar bensiz ve çatır çatır yol seçiyorlar, yürüyecek. Eminim tüm annelerin ortak tasasıdır, başı sıkışırsa gelebileceğini bilsin sevilen, üzerine titrenen. Etüt de bu zaten, o bir ila bin kadar bezdirirken kapattırmamak, kapıları. Marifet, sahiden.

Sandy’den ayrıldık, biraz ekmek de aldım. Kaan’a gidelim buradayken hazır istedim. İstanbul’a gelince iki üç özlediğim var benim.

Yolda çıktı karşımıza, çektim hemen zira evet, #otziyafettir. Basta’nın tabağı şahittir!

Basta fotoğrafını Ayşenur çekti. Çatalların ucuna bir de Nirva eklendi. Şahane bir gün oldu. Sıcak, biraz ama. Şahane!

Sözüm vardı Vasıf’a, buluştuk ve İMÇ’ye gittik. 5533’e! Can’ı gördük. Vasıf’la bir podcast yapmaya karar verdiler. Takvimler uymadı. Ölçtüler biçtiler, olmadı. Hayret bir şey! Online yapması bu kadar kolay olan bir şey için tüm şu takvim hesabı… Neyse! Online’da anlaştılar. Çekiştirdim Vasıf’ı. Nuray’la buluşacağım deyip saatleri arka arkaya koydum ki onu bir bırakayım eve, oradan devam edeyim. Öyle olmadı. Baş cadıyla buluşmaya Vasıf da geldi.

Nuray, dünyalar cadısı, hani temiz düz diye tarif edeceğim netlikte ve eski usul zarafette arkadaşım, bizden erken gelmiş. Oturur bulduk. Suyun sesi normalde iyi gelir, burada sanki kulağımdan girip beynimde yankılandı. Ama sohbet iyiydi.

İnsana envanter çıkartmayan türde bir dostluğu var Nuray’ın. Hesap kitap yapmayan. Onun gibi olmak gerek. Gerisi yük. Gerisi çöl.

Buyrunuz! Hürriyet bayram ilan etmiş!

Yahu, herkes çok heyecanlı, 30 yıl sonra yine uskumru var diye. Ama nasıl gitmişti diye bir sor istersen. Değil mi ya? Gazetecilik budur, kabzımaldan alıp haberi yazı yazmak değil.

“1965 yılında Uskumru’nun uğradığı lamba ile balık soykırımını nasıl unuturuz. Yumurtası kapıya gelen ve folluk arayan tavuk gibi yumurta devresi yaklaşınca, Uskumru’lar Karadeniz Boğazı giriş ağzına yönelirler ve şamandıralar bölgesinde toplanırlar. İlk avı burada veren ve Ocak ayından itibaren Boğazdan giren Uskumru’lar, merkezi Kınalı Ada çamuru olmak üzere Marmara’ya yayılırlar. Mart sonu Nisan başında Kınalı Ada çamurlu sahasına toplanan Uskumru’lar mavrikaya dönüşür (yanağına siyahlık düşer). Yumurtasını döker, 320.000 yumurta bırakır, 8 de biri balık olur, sadece ekolojik faktörle ve çiroz olarak dönüş yoluna düşerek, (Anavaçya) Karadeniz’e çıkar. Binlerce yıldır Marmara’yı yuva edinen ve Kınalı Ada, Karadeniz yolunu belleyen Uskumru’lar gırgırların zamansız ve ışıkla avlanmaları sonucu (1965) anavatanlarını terk etmişlerdir. Bugün Yunanlı balıkçıların bol bol avladıkları Uskumru’ların dedelerinin nüfus cüzdanları Kınalı Ada çamuruna kayıtlıdır. O tarihte tam yumurta dökme sırasında Kınalı çamurunda gırgır hücumuna uğrayan Uskumru’lar, ışık vurulmak suretiyle yumurta bile dökemeden Tekirdağ önlerine sürülmüş. Oradada ışığı yemiş Avşa Adası güneyine (İncele Burun bölgesi) oradan Çanakkale Boğazı’ndan dışarı sürülmüştür. Gırgırların bu tutumları yüzünden en lezzetli ve ekonomik değerdeki balığımız komşumuz Yunanlılara peşkeş çekilmiştir. Üzülecek taraf şudur ki bu hadisede hiç bir ilgilinin kılı bile kıpırdamamıştır.”*

Baba Yalçın yazmış, “Mavi Ormanın Son Kralı”nda…

Ne demişti koca pabuçlu Friedman, “ekolojik değerler, tüm diğerleri gibi, pazarda doğal yerlerini alacaklardır.” Değil mi? Peki ya yok olanlar? Yok olduğunda yok olacak olanlar? Yeri doldurulamayacak olanlar? Uskumru, pazarda 25 liraymış. Bir iPhone gibi, doğal yerini almış.

Evet, Marmara’da uskumru var yine ve bugün, tam da şu anda, yine ışıkla avcılık yapılıyor.

Geldiğine geleceğine pişman mıdır acaba uskumru?

Saat 12:13 ve haberler düşmeye başladı: ODTÜ arazisine iş makineleri girdi!

10 Eylül

Çiğdem’i uğurladık.

Bir sürü eski bağı hatırladım. Emirgan’ı. Yüzleri. Babamla uğradığımız her bir seferi, durup yaptığımız muhabbetleri. Yüzlerin kimisi Çiğdem’i tanımadan öncenin yüzleri. Ayşegül’ü gördüm. Sarıldık, konuştuk. Ekim’de buluşmak üzere sözleştik. Az dinmiş olur mu acıları, bilmeden.

Ben kolay kolay gidemem cenazeye. Hatta gitmemek için her şeyi yaparım. Hüseyin’e gidemedim mesela. Sanırım hüzün ve hatta yas pek mahrem geliyor bana. Öyle ulu orta paylaşılası değil. Akraba cenazelerinde ettiğim densiz laflar az değildir. Ne yapacağımı bilememekten. Annemin cenazesinde taş gibi kaldım. Öyle soğuk, öyle renksiz. Kırıklık, hüzün, keder, rahatlama… Bir dolu his barındırıyor kayıp. Yas, keza. Bunlar, hazım gerektiren şeyler. Hazım da süreç ister. Hiçbiri açık etmek konusunda rahat olmadığım süreçler. Herkesle birlikte pişirip yiyebileceğime emin olmadığım. Ama Çiğdem’e gitmek istedim. Belki de onun vedasına cevaben bir veda da ben edebilmek istediğimden.

Refika’yla yan yana, bir de Vasıf diğer yanımda, hakkımızı helal ettik. Uğurladık.

Teşvikiye Camisi’nden çıkışta Tolga ile karşılaştım. Beraber gelmişlerdi veda partisine bizim. İnsan hayatın değerini bilmiyor. Bir dolu şey var, atlıyoruz. Bir veda partisine gitmek ya da bir dostumuzu arayıp ne var ne yok demek… Ertelemek kolay. Günler çuvala mı girdi, diyor, ölümsüz sanıyoruz herhalde kendimizi ve hatta başka, daha daha önemli işlerimiz olduğuna, kendi önceliklerimize, ‘ben’in aciliyetine ikna oluveriyoruz. Kolaycacık.

Çiğdem, tekerlekli iskemlesinde gelmişti veda etmeye. İyi şanslar dilemeye. Ben de hiç olmadı bu kadarını yapabileyim ona. Ben cenazelere gidemem, demeden. Onunkine gittim.

Gelenler arasında veganlar olur demiş Ayşegül. Cenazeden çıkışta Refika ve Yasemin ayrıldılar yanımızdan, eve geçtiler. Hazırlık yapmaya. Biz de nikâha hazırlanmak üzere kayınvalidemin evine… Acıktığımızı fark ettik, yolda. City’s tam önümüzde. Yukarıda bulur muyuz bir şeyler dedik, vaktimiz az zira. Çıktık üst katına, Wagamama’ya oturduk. Vegan seçeneği vardır dedik, varmış. Bir vejetaryen tabağın yumurtasız yapılıp yapılamayacağını sorduk, yapılır ama lapa olur dediler. O hâlde diğerini alalım, yumurtasız olanını, lapa olmayanını. Tamam dedi. Hiçbir siparişimizi adisyona yazmadı, oranın usulü saydığım Amerikan servise düşülecek notları da karalamadı. Gitti. Bu arada, kayınvalidem de geldi. Birlikte oturuyoruz.

Cenaze ertesi ruh değiştirilecek yer burası değilse de, evden uzak, iki arada ama bir uğurlama ile bir kutlama arasında sığındığımız bir an bu. Hakkını vermeye çalışıyoruz.

Önce benim tabak geldi. Moyashi soba. Yani sebze suyunda kepekli erişte, kızartılmış tofu, mantar, kabak, pırasa, soya filizi, bezelye. Ama ne bezelye, ne pırasa ve ne de mantar var. Emin olmak istedim, menüyü rica ettim. Karşılaştırdım. Yoo. Haklıyım. Eksik bu yemek. Garson geldi, derdimi anlattım. Umursamaz bir ifadeyle “pırasa kalktı zaten” dedi, “mantar vardır içinde ama bezelye yok elimizde, koyamıyoruz.” Nasıl yani?! Mantar da yok, zaten. Vardır falan, yalan! Ve ne bir özür, ne de bir mahcubiyet… “Değiştireyim beğenmediyseniz” diye de ekledi.

Yahu, zaten üç yemeğin var, vegan. Ben birini beğenmişim. Neden uyarmıyorsun?! Hadi uyarmayı ihmal ettin, neden bu durumu makulleştirme gayretine giriyorsun?

Vakit yok, kalsın dedim. Kaldı. Lezzetsizliğine bir de malzemenin yavanlığı eklendi. Eh, bir AVM’nin yemek katından ne bekliyorsun diyebilir herkes, ama olmaz ki! İşin bir ahlakı var, değil mi? Ardından Vasıf’ın yemeği geldi, lapa bir pirincin kıyısında. Açıkladı garson, sorulmadan, “bunu siz öyle istiyorsunuz diye yumurtasız yaptırdım!”

Biz zaten vegan olanı seçmemiş miydik ki!

Neresinden tutayım bilemedim. Ses etmedim. Vasıf da söylenmedi.

Ödedik tamamını, iade etmedik zaten. Açtık ve vakit yoktu başka yere gibi detaylar bizi bağlar. Ödememek olmaz. Ama az da değil hesap. Sözün özü, “eksik meksik aldırmıyor, sipariş alırken uyarmıyor ve satıyor, hesabı da ‘içeriği tamken yapılmış’ fiyatlardan önünüze koyuyorlar” diye herkese söylemeye karar verdim.

Hadi ürün eksik, olmaz mı, olur. Söyle müşterine. Hadi unuttun mu, unuttun. İnsanlık hâli. Onu da kabul edelim. Ama gönül almadan, özür dilemeden nereye?!

Servis sektörü mü dediniz? Hu huuu?

Ve Teşvikiye!

Eve girdik. Giyindik. Benim küpem el oyaladı. Zaten sade siyah bir elbise giymişim. Bir şıklığım bir karış topuk ayakkabım, üzerinde durup duramayacağım şüpheli. Bari kulağıma taktığım hakkını versin istedim. Kayınvalidem küpe üzerine küpe çıkarttı. Bu kadar mı farklı olur iki kadın! Döndüm, kendi çıkınıma kapıp da koyduklarımdan birini seçtim, onu da tek kulağıma taktım. Diğerini boşladım. Atladık arabaya, Tülay Teyze’yi almaya.

Anne dostum, teyzemdir Tülay Bediz. Kayınvalidemle o, ikisi, yaşlanmama dair kararlarımda ilham verici iki örnek. İnsan neyi beğenmediğini biliyor ama beğendiği yoksa, ne yapması gerektiğini nasıl hayal eder ki? Şanslıyım, ben. İki dünyalar güzeli örneğim var.

Tülay Teyze’yi her zamanki zarafeti ve dakikliği ile bizi sokakta bekler bulduk. Kaptık. Geciken ve sarkan nikâhların, türlü renk ve usulden insanı bir araya yığdığı bir nikâh salonunda iki saate yakın sürecek beklememize doğru yola çıktık.

Tülay Teyze, Meral Hanım ve Hacı Anne. Mehmet ve Aycan’ın nikâhına tanıklık eden en büyükleri oldu, her iki ailenin de.

Geceye geçerken eve döndük ve ben üstümü değiştirdim!

Terliklerin konforundan stiletto’ya hiçbir kuvvet beni daha uzun bir süre geçiremez! Akıllara zarar. Derhal kısa ve rahat bir etek ve nispeten düzgün, geceye değilse de benim görümceliğime uygun bir siyah gömleğe terliklerimi kattım, yeniden yola çıktık.

Aman Allah’ım! Ne çok eski sima, benden daha genç ve daha yaşlı!

New York’tan dönüp de ilk lokantayı açmadan önce yaptığım ilk düğün pastasından tut, bir asırdır görmediklerimin yolculuklarına, hayat planlarının ne kadarının tutup tutmadığına, kimisinin ağabeyine, kimisinin babasına uzanan bir dolu hikâyeye… anılar geçidi gibiydi. Aycan keyifle dans etti, Memo sarılıp durdu herkese. İyi olsunlar. Getirdiği selamları, hikâyeleri aldık Refika’dan, onlarla bıraktık eğlenmeye. Biz çıktık, çok bile bize deyip. Yürüdük eve kadar. İstiklal Caddesi’nden geçtik. Çalışan kadınların arasından, sapıklara taş çıkartacak düşkünlükte oğulların bakışı altında, Balık Pazarı’ndan geçtik. Oğlunun doğumunu bildiğim manavım kapanmış, fotoğrafını çektik. Yorgo’yu anarak yan sokağa saptık. Ne midyeci aynı midyeci, ne biz aynıyız, İmroz’da oturmak istesek olmayacak. Vasıf inatla vurguladı. Meydana vardık konuşa konuşa. Tuhaf ışıkların altında neden yerde oturduklarını bilmediğimiz insanlara baktık. Talimhane’den girdik. Aydede apartmanına baktım, uzun uzun. Adamın biri geldi, buyrun dedi. Hoş geldiniz. İçimdeki cadı çıktı, “ben nereye buyur oluyormuşum, buradaydım ben. Sizden önce.”

Ne gereği vardıysa.

Ama işte, Aydede apartmanı. Öyle hüzünlü ki şimdi.

Devam ettik, Divan’ın tarafından yürüdük biraz da. Eski daireye baktık bizim. Yeni sahipleri yerleşmiş. Işıkları pırıl pırıl. “Ne çirkin” dedi Vasıf, “ama bizim ışıklar da böyle dururdu zaten” diye de ekledi. Bilmem ki. Çirkin mi sahi. “Belki alttan bakmaktan” dedim. Tavandan olan lambalara hep alttan bakarsın ama…

Eve serinlemiş ve biraz kaslarımızı uzatmış girdik. Bu kez salonda yatamayacağım. Uyumam lazım. Hayat işte böyle. Varsın ve yoksun, arası da karman çorman ve bir mânâ katmaya çalışıyorsun.

11 Eylül

Düşün ki yumurta topluyorsun, kümeste değil. Yabanda. Ve birileriyle karşılaşıyorsun. Tanımadığın. Hiç tanımadığın. Hâli başka, kıyafeti başka. Bugüne kadar hiç görmediğin birileriyle karşılaşıyorsun. Bakıyorlar sana. Ve öldürüyorlar.

Bir sabah var mı acaba, savaşa ya da kıyıma ya da ihanete ya da talana uyanmayacağım?

“ODTÜ Ormanı için hazırlıklar, dönemin rektörü Kemal Kurdaş, Prof. Dr. Alaaddin Egemen ve mimar Behruz Çinici‘nin öncülüğünde 1958 yılında başlıyor. Ve 3 Aralık 1961’de yapılan sadece bir tane ahlat ağacının bulunduğu buğday tarlalarındaki ilk ağaç bayramına tüm kent davet ediliyor. Davete elbette önce ODTÜ öğrencileri icabet ediyor.

O dönemde öğrenci olan ODTÜ İnşaat Mühendisliği Bölümü öğretim görevlisi Dr. Engin Karaesmen, öğrenim gördükleri Meclis’in bahçesindeki barakalardan ağaç dikmek üzere okulun kurulacağı araziye getirildiklerini söylüyor. Yüz otuz beş bin fidanın dikildiği ilk bayramdan sonra ağaçlandırma çalışmalarının yine bir plan dahiline sürdüğünü belirten Karaesmen şöyle konuşuyor: ‘Ağaçlandırma ofisi hafta içi araziyi ağaçlandırıyordu ve ağaçları suluyordu, ama ağaç sevgisini aşılamak için hafta sonları ağaçlar özellikle öğrencilere de diktiriliyordu.’”

Fotoğraf ve metin Filizof’un 2013 Eylül’ünde post ettiği bir yazıdan.

Biraz daha araştırıp, okuyunca kaç ağaçtan bahsediyoruz, ODTÜ Ormanı deyince diye, tarihçesini resmi ağızdan şurada buldum; 300 bininci ağaca dair bir haber de burada. 2016’yı hatırlıyorum. Öyle çok arkadaşım katıldı ki, dikime…

Hadi oradan utan biraz, bu aziz millete iftira mı atıyorsun?” demiş, Mahir Ünal. Ünal, AKP sözcüsü, savunmaya geçtiği konu ise ensest.

Eve dönüyoruz, Mutluköy’e!

Toplandık, havaalanının yolunu tuttuk. Artık biliyoruz, önce bavullar verilecek, yer kartları alınırken diğer masaya geçilip Sis’in ödemesi yapılacak. Kimse sağlık karnesini ya da doktor raporunu sormayacak ve biz bekleme salonuna geçeceğiz.

Aynen öyle oldu. Kimse sağlık karnesi sormadı.

12 Eylül

Sabaha karşı olmuş. Nuriye ve Semih’in avukatları tam da davaya iki gün kala gözaltına alınmışlar. Hesapladım. #10avukat #2öğretmen #188gün #1ülke ve günlerden 12’sinde, Eylül’ün.

Bu ülkenin Eylül’le imtihanı gibisi var mıdır acaba başka ülkelerin tarihinde de? İstatistik çalışma ayı, neredeyse! “Kaç kadının ırzına geçilmişti, kaç dükkân yağmalanmıştı, nüfus neydi, kaça düştü”den; “kaç kişi idam edildi, kaç kişi tutuklandı, sendikalı sayısı kaçtı, kaça düştü”ye uzanan okumalara bir yenisi eklendi…

Dün atlamışım, “[…zamanın iktidarı…] Prof. Dr. Kemal Kurdaş’ı ‘Bu ağaçları kesin dibinde öğrenciler öpüşüyor’ diyerek uyarmış. Kemal Hoca da demiş ki ‘O ağaçları kesemem, çünkü dibinde öğrenciler öpüşüyor.’” diye nakletmiş Özgür Erbaş.

350 Ankara yayımlamış:

ODTÜ’den kesin orman kesmeden yol yapmayı bilen mühendisler mezun olmuştur, onu da ekleyeyim, yarına izi kalsın.

13 Eylül

“There are two inherent problems with the pricing of the living world and its destruction. The first is that it depends on attaching a financial value to items – such as human life, species and ecosystems – that cannot be redeemed for money. The second is that it seeks to quantify events and processes that cannot be reliably predicted.” diye yazmış George Monbiot, Irma’dan çıkartılacak derslere dair.

Minbiot’la Gökçek’in çağdaş olup, bizim ikincisine muhatap olmamız lanetin ta kendisi değilse, nedir?

“Buraya Kürdü, Aleviyi, Ermeniyi gömdürtmeyiz!” demişler. Tıynetsizler. Bu topraklar senin olduğu kadar, senden önce ve belki de bu nedenle daha çok, o yok saydığın kadim kültürlerin, kadim halkların evi. Hatun Tuğluk’a rahmet, kızına sabır dilemeye fırsat bulamadan aynı toprak üzerinde doğmuşluğumuzla bağlandığımız bir grup edepsiz, arsızın marifetinin utancına bulanmak… İçişleri Bakanı duruma el koymuş. Gözaltılar var, diyor gazete. Ne sayı var, ne isim. Duy ki inanasın. Kılıçdaroğlu da “Sorumlu hükümet, çünkü devleti kin ve düşmanlıkla yönetiyorlar” demiş. Sanırsın yüz değil, son on, on beş yılın çürümesi bu sadece! Kâbus gibisin be vatanım! Ne kadar çimdiklesem kendimi, senden uyanamıyorum.

Ev sıcak. Dışarısı keza. Ama Ayvalık daha da! Bol fasulye günleri bunlar. İri bomba fasulyelerden aldık. Bir kısmından fava/humus benzeri bir şey yaptım.

300 g. kadar fasulyeyi bir gece suya bıraktım, ertesi gün bol su ile pişirdim. Yaklaşık 40 dakika sürdü, artık ne kadar taze olduğuna bakar malın, süre diş testine tabi. İki diş sarımsak, bir limonun suyu ve bolca zeytinyağı ile robottan geçirdim. Minik kaparilerden kattım, şu tuzda olanlardan. İki silme çorba kaşığı kadar. Az değil. Hayır, tuzunu falan yıkamadım. Başka tuz koyup koymayacağıma tadına bakınca karar veririm dedim. Siyah zeytin ayıkladım. Herhalde bir yirmi, yirmi iki tane kadar. Biraz da isli kırmızı biber koydum. Hepsini kaba kalacak şekilde robotladım, fasulyelerle birlikte.

Kızarmış ekmeğin üzerinde, fevkalade!

14 Eylül

İki kişi. Dursun burada. Ne kendilerinin gitmesine izin verildi, ne de avukat bırakıldı dışarıda onları savunacak. İki kişi. Sosyal ölü olmayı kabul etmeyen, haksızlığa uğradığını düşünüp itiraz eden, muhatap alınmadıkça yol arayan, o yolu da açlık grevinde bulan iki kişi.

“Felsefe, siyasetin suç mahalline vardığında iş işten geçmiş oluyor. İyilerin veya hakikatin en sonunda kazanacağı inancı belki de Hollywood filmlerine yahut Marksvari tarih felsefesi teorilerine projekte ettiğimiz bir ümitten başkası değildir. Belki de kötü adam kazanacak ve kötülüğü yanına kâr kalacak. İslamcı entelektüel de iktidardan düştüğü zaman zaten emeklilik için yeterince para kazanmış olacak ve belki de adalet adına tutunduğumuz ve ümit ettiğimiz o mahcubiyeti bile yaşamayacak. Kim bilir?” demiş, Mücahit Bilici.

Fotoğrafı çeken Justin Hofman, “Wildlife Photographer of the Year 2017” diye geçiyor.

Bir ölüm, bir nikâh, bolca yaş günü, manolyalar altında biten bir Taksim seyahati, yanan, yana yana yok olan bir orman, golf oynayanlar ve bir denizatı… haftanın özeti bu sanki.

Bu ara peksimete taktım. Arpa unundan olanına, özellikle. Bodrum peksimeti, İtalyanların friselle’si ve Yunanlıların paximadia’sı, Rumenlerin pesmet’i… Ama illa arpa unundan olanı. Yani protein değeri en yüksek tahıldan olanı. Hani, denize gidenlerin, süngercilerin tayını olan peksimet.

Bizim Bodrum peksimeti onlardan. Slow Food’un Nuh’un Ambarı listesine girmiş bu gevrek için ne kadar tarama yaptıysam boşuna, bir tarif bulamadım. Konuyla ilgili en güzel okuma, ki atlamışım, kütüphanemde olsa da, Aglaia’nın Oxford’da verdiği bir paper’dan çıktı. Tema Food on the Move, yani yolluklar. 1996 yılındaki toplantıya Aglaia peksimeti getirmiş ve şahane bir kültür atlası sunmuş. Tarif de vermiş, Girit adasından hem de. Yani kesin balıkçılar için olanı bu. Yani tam da aradığım:

Bu içeriği. Yapınca kendi tarifimi de kaydedeceğim. Bal kullanmayacağım aşikâr ve Mavrodaphne’nin ne olduğunu bilmediğim de, ama ne güzel bu böyle! Taze bir heyecan.

Peksimeti yapmak istiyorum, zira, dayanıklı ürünlere merakım arttı. Reçeller, salçalar ve turşular bir yana, başka ne var diye bakınıp duruyorum. Bizim yufka ekmeklerimiz mesela. İnsan börek yaparken kullansa, ne çok zaman kazandırır. Hem hesaplı, hem sürdürülebilir bir düzen. Karda, kışta. Ve tabii, yaklaşan yoklukta da… Ama bu arpa bazlı peksimet bize daha yakın, Vasıf’la benim yemek alışkanlıklarımıza. Bir ekmek çorbası yapmak çok kolay olur, peksimetle. Ya da üzerine domates doldurup kahvaltı etmenin tadına doyulmaz.

Puglia bölgesinde bir toplantı sebebiyle dolaşırken hemen her sabah bana bir peksimet ve üzerinde domates, kapari, karabiber ve zeytinyağı getirmişlerdi, aç kalmayayım vegan hâlimle diye. Bu fotoğraf, ta o vakitten:

The Spruce’dan ve The Shepard and The Olive Tree blogundan iki okuma da dursun kenarda. Güzel günler yeteri kavradıkça gelecek. Saklayacak şekilde üretip, özene bezene paylaşacaklarımız arttıkça…

* Alıntının yazılışı —metindeki diğer alıntılar gibi— kaynağında olduğu gibidir.

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında). Çiğdem'in fotoğrafı sosyal medya albümünden.}

aile, aile ilişkileri, balıkçılık, Defne Koryürek, deniz, düğün, Günlük, iklim değişikliği, kadın, kent, nikâh, ölüm, şehir, vegan, veganizm, yolculuk