Günlük:
21–27 Temmuz 2017

21 Temmuz

Kendimizi Kozak’a vurduk. Emre’den teyit aldı Vasıf, bizim köyden çıktık, denizin aksi istikamete, dağa doğru döndük ve Demircidere’ye vardık kıvrım kıvrım yolların ardından.

Demircidere Alevi köylerinden, bölgenin. Üzüm ve elbette şarap üretimi var. Emre’yle gittikleri yere götürdü bizi Vasıf ve onlarca değişik gözlemenin yanı sıra merlot ve cabarnet servis edilen bir kır kahvesinde yemek yer bulduk kendimizi. Aslıhan ve Ali bizim tercihlerimize uydular, tüm gözlemeleri peynirsiz sipariş ettik: patlıcanlı, patatesli, yabani otlu (ne varsa toplanan o, dedi çocuk, ad vermedi) ve ısırganlı. Patatesli yavandı, patlıcanlının patlıcanı beni kesmedi, yabani otlu fena değildi, ama benim elim mi ‘çok’a alışık, bilmem, az geldi ve fakat ısırganlı şahaneydi. Merlot çok iyi değildi, ama harika bir sangria’ya baz olur. Şimdi şeftaliler varken hele! Cabarnet’ye gelince… Kesinlikle beklentimizin üzerinde çıktı. Az bir uhumsuluk var tabii, ama çok geride. Kafayı takmayacağın kadar. Jilber tatsın tabii, kesin beni kapının önüne koyar. Bizim üyelerden eline pek güvenen birinin süt likörünü içememiş, nasıl laf etmişti Toprak Ana yemeğinde. Unutulur gibi değil. Neyse. Serin bir rüzgâra bırakıp kendini bu coğrafyada hâlâ şarabını yapan köyler olduğuna şükretmek gerek. En kötüsü serin bir sangria olur deyip biz de içtiğimizin üstüne birer şişe de eve diye alıp öyle ayrıldık oradan.

Bu arada rakamlar akıllara zarar! Dört gözleme, altı şişe şarap için ödenmesi gerekenin üçte biri dahi değildi hesap! Ne şehirde ödediğime razıyım genelde, yani İstanbul’da; ne de bu kır kahvesinde…

Emeğin ve hak edişin geçimle mânâlı bir ilişkisi yok. Kıyas sıklıkla ederi düşürülmüş bir kopyayla zira.

Bu yolculuğun en sevdiğim yanı, benim de fotoğrafım olması. Ben Aslıhan’la Ali’yi, Aslıhan hepimizi, Ali de Vasıf’la beni çekti. Ortaya bir dolu fotoğraf çıktı.

Bağyüzü’ne geçtik. Çamlardan oluşan bir denizi ilk kez oraya varmak üzere bir kavşakta gördüğümden olsa gerek, Bağyüzü’nün yeri ayrı. Bir kahvede oturduk. Kahve söyledik. Sünnet düğününe neden mehteran çağırılır bilemeyip yine de yeni iki ve eski tek minaresiyle pek komik bir cami ile yüksek pencereli, eski okul şimdilerde etkinlik merkezi olduğu söylenen bir bina arasında dinledik. Sıcak bir günde sığınılan serin bir köşeydi, ceddin deden neslin baban çok zorlamadı.

Ne fena bir hava bu!

Vasıf’ın saat kontrol etmesine ve yetişeceği bir Skype toplantısı olmasına aldırmadan rotayı Gömeç tepelerine, Kobaşlar köyüne kırdık. Esat Bey bahsetmişti. Yeni bir bağ var, uğrarsınız diye. Onu keşfetmeye niyet ettik. Yol şahaneydi. Değme sitcom yanına yaklaşamaz, bir arka plan kahkahalar eksik, o kadar. Vasıf ve Aslıhan ayrı usullerle rota kurdular. Vasıf her seferinde işin ucunu bırakıp bizi toslattı, Aslıhan’sa ısrarla en sıkı co-pilot pozisyonunu korudu ve neticede tarifi imkânsız ve sıkı komik anlar yaşayıp, aynı yolları iki ve hatta üçleyerek geçip, hayatta görülmemiş renkleri evlerine dış cephe boyası seçen köyü aşarak bağlara vardık. Bu arada köy sahiden görülesi. Binalar çirkinden de çirkin, velakin cephe renkleri en alın alı, en gülün gülü ve eflatunu ve yeşili… Müthiş!

Burası üç yüz dönüm bir bağ. Şarap yapıyorlar. Altı yedi şarap tattık. Sadece birinin üzümleri kendi bağlarından değil. Kalan tümü orada üretilip, orada işleniyor. Reserve dedikleri cabarnet sauvignon hoşuma gitti. Parlak, bordo renkli. Gövdesi hiç fena değil. Diğer şarapların hemen tamamında tattığımız vanilya bunda daha geri planda. Belki o yüzden ayrıldı damağımızda. Daha topraksı ve hatta biraz tütünsü. Uzunca ve kuru bir bitişi var. %14 alkol dedi, sahibesi. Ondanmış. Biraz daha bilen biriyle tatmak isterdim, tanenler de kuvvetli kanaatimce. Fiyatı bir reserve için, hesaplı. Merlot, syrah, pinot noir ve cabernet sauvignon’dan oluşan bir şarap daha beğendim. Çiçekli etiketleri olan serinin moru bu. Bilerek şüphesiz, zira şarabın rengi de morumsu bir kırmızı. Burnumun kokladığının tamamını tadabildiğimi söyleyemem, ama yine de dengeli, kuru ve çok kısa olmayan bitişiyle kenarda duracak, elimi attığımda açıp içebileceğim gündelik bir şarap olarak seveceğimi düşündüm. Fiyatı da böyle düşünmemde etkili oldu tabii. Makul zira.

Burada da dışarıda da bağ gezerken iki soru geliyor aklıma, ilki yerel üzüm mü bu ürettikleri. Değil, şaraplardan belli. Belli de, bu bölgenin üzümü ne ki? Üzümü şaraba çevirenleri kovduğun bir bölgede, şarap yapmaya uygun yerli üzümün izini bulabilir mi ki insan? Bulmuşlar. Şıkka ve demre dediler, var hâlâ. Üzümlerin izini sürmüşler, bir de köy bulmuşlar, hâlâ üretilen. Harikulade, dedik tabii. Rüzgârları bol olsun. Diğer soru daha çetrefilli: Kendi mayanız için çalışıyor musunuz?

Üzümün kendi üzerinde var olan yabani maya ile fermente olmasına izin veren az sayıda üreticimiz var. Akıllarını kaçırmış kahramanlar bunlar, zira ülkemizde şarap üretmek ve satmak safkan deli olmayı gerektiren bir iştigal alanı. Vergiler ağır, destek yok. ‘Piyasa’ denilen marketler ve lokantalar da parlak bir üne sahip değil, ne üretici ne de tüketici nezdinde. Rekabet fena. En eski olanlar, büyükler yeni gelenlere muhabbetli değiller pek, özellikle piyasada yani market rafında ve lokantalarda. Ezcümle yeni, taze ve farklı üreticilerin filizlenmesine elverişli bir ülke değiliz. Bu koşullara rağmen birden çok üretici kendi coğrafyalarının üzüme sinen mayalarını şaraplarında çalıştırmaya başladılar.

Kolay iş değil yabani sporlarla çalışmak. Şarap mayasının sporları üzümler olgunlaşıncaya kadar bağın toprağında bulunur, daha sonra bitkiye geçerek asmanın sürgünlerini, yapraklarını ve meyvelerini kaplar. Bu sporlar bire bir aynı olamazlar coğrafyada diye düşünüyorum. Aynı ekşi maya ekmekteki gibi farklı ve yöreye işaretlenebilecek zincirler olmalı. Nasıl San Francisco ekşisi diye lezzeti bambaşka bir ekmek mayasından konuşabiliyoruz, yani elbette suyunu, ununu ve tuzunu yabana atmadan kullanılan, mayanın adını veriyoruz ekmeğe; Gömeç’in de tepelerinde, denizi de aşıp gelen bir poyraz yiyen öküzgözünü, Keban barajına komşu bir öküzgözünden ayıracak bir maya zinciri olmalı. Ad verecek kadar değerlisi az olabilir ama… Ne muazzam olurdu insan denilen tür sadece bunlarla uğraşsaydı, özenle ve muhabbetle işlemekle yani tabiatı!

Demircidere üstü Kobaşlar, sıcak havada bu kadar çok içmiş olmak akıl işi değil. Çıktık yeniden yola. Az bir irtifa farkı bile florada değişiklik yaratıyor. Öyle çok ve başka diken vardı ki, indik, Aslıhan çok eğlenmiş olmalı hâlimden, ben toplarken o da çekmiş. Elimize batan dikenlerin acısı bir yana, ne şahane bu yükseklikten bakış, aşağıya, Ege’ye.

Kıvrıla kıvrıla indik, rengârenk tüllerle bağlanmış, sakalardan sakınılmış ayçiçeklerinin ve olağanüstü gövdelerinden gözümüzü alamadığımız zeytinler arasından ve döndük eve ki, Serkan ve Arif gelmiş.

Serkan Matematik Köyü’ndeydi. Elbette Nişanyan’ın kaçışı dahil, bir dolu dedikodu açtık. Sanat ve felsefe atölyelerinin yapıldığı bir dönemini paylaştı köyün. Nişanyan evlerinin vakfa mı bağışlandığından, Atina’da bir üniversite mi kurulacağına bir dolu dedik ve ekledik kesin. Gecenin o vakti, illa bilgi paylaşımı değildi yaptığımız: Dostlar arasında hoşça zaman geçirmenin başkalarının hikâyeleri üzerinden hâli! Ayıp etmedik hiç, ama kısa sürdü hükmü de. Neyse ki çıkarttı Arif çıkınında getirdiği İpek Yolu’nun hikâyelerini ve masamızda Kozak’tan şarabımız, evvelsi günlerin az kalmış yemeklerinden meze niyetine tabaklar… Derken, uzun ve keyif dolu sohbetle ettik geceyi.

22 Temmuz

Vasıf sabah kalkmış, tüm ağaçları ziyaret etmiş. Tek bir badem ağacının bize yemiş vereceğine kanaat getirip yerden topladıklarını önüme yığdı. Yarın söz. Yani, dönüşe. Yarın sayılır.

Kalktık, Cunda’ya indik beraber. Birer kahve içelim dedik, öğütücü bozulmuş. Biz pazarı dolaşıp zeytincimizden Ali ve Aslıhan’a sipariş bırakana kadar toparlandı. Dünya güzeli bir kadraj yaratıyor buranın penceresi pazara. Hepimizin gözü rengârenk dolaşanlarda. Kahvemizi yudumladık, tonikli ve soğuk.

Düğün var bu gece. Yolcu yolunda gerek.

23 Temmuz

Gece harikulade geçti! Ali ve Lale ne hatırlayacaklar en ufak fikrim yok. Sürekli gülüp sürekli sarıldık diyeyim. Ben her zaman olduğu usulle hiç dans etmedim. Aslıhan ise herhalde hiç oturmadı. Ali ve Vasıf eşliğimdi. Kimler yoktu ki bizimle! Tüm İstanbul oradaydık!

Fotoğraf tabii ki Aslıhan’dan!

Sabah Sena’nın oğluyla mor salkım tohumu topladık. Kuruması gerekir dediler ama merak ettik, açtık, içine baktık. Bir sürü topluyormuş. Permakültür demeyi bilen çocuklarımız var artık. Hava sıcak, biz gölgede, çimende. Keyif bu.

Kahvaltı ertesi bir Türk kahvesi içerken Aslıhan’ı bezdirdim. Sabırla dinledi. Yaptığım benzetmeyi Batı popüler kültüründen okuyup, muzip bir gülümsemeyle geçirdiyse de gözünün kenarından, hâkim oldu kendine ve dediğimi anlamak için sahici bir gayret gösterdi. Düğünlerde olsun içerek dağıtanlardan olmamanın bana kattığı en çekilmez şey, önem verdiğim konuşmaları muhatabının en yorgun olduğu zamana sığıştırmam belki de. Aslıhan neyse ki benim onu sevdiğim usulde seviyor beni. Tahammülün ötesinde bir gayret göstermeyi becerdi.

Öğlen çıktık yola. Dün gece sadece düğünü yoktu Ali ile Lale’nin, Aslıhan’ın dertlendiği üzere diğer Ali’nin de 50. yaş günüydü! Kutlaması bir öğle yemeğine kaldı. Yolda yeni açılan ve gencecik şeflerin olduğu bir lokantaya niyet etmiştik ve fakat sadece akşamları servis varmış. Gündüz kapalılar. O hâlde dedik, biraz yukarı çıkalım.

Vasıf buraya gelmemişti sanırım. Ali ve Aslıhan’ın da ilk ziyaretleri. Basamakları çıktık, rezervasyon soruldu, cevabı doğru verdik, sınıfı geçtik mutluluğuyla yerimize oturduk ki diğer masadan bir hanım kalktı yanıma geldi. Adımdan emin olmak için eğildi ve sordu. Benim ben olduğumu anladığında da beni pek mahcup eden bir hikâye anlattı, kızının adını benden koyduğunu söyledi, tanıştırmak istedi.

Böyle zamanlarda, yani uzaktan, çok uzaktan değdiğim biri gelip bana çok yakından dokunduğunda, içimde muazzam bir panik yaşıyorum; acaba hiç utandırdım mı onları diye. Acaba bir gün utanırlar mı benden diye. En yakınlarıma dair hissetmediğim bir sorumluluk hissi kaplıyor içimi. Herkes belki en iyi olma derdindedir hayatta. Bilemem. Ben hatalar yapmayı doğru bulanlardanım. Zaaflarımla başka türlü bir yüzleşme bilmediğimden olabilir elbette ama önem verdiğim hata yapmamak değil, hatayı tekrarlamamak benim. Hatayı tekrarlamamak için de, hem yüzüstü çakılmayı tatmak hem de yapılanın hata olduğunu idrak gerekiyor. Bunlar da bence insanı sahici yapan şeyler. Lezzetli, farklı. Bu lezzetleri herkes benzer oluşturmuyor şüphesiz, dışarı yansıtması da kişiden kişiye farklı. Hele mesafeden bakana nasıl görünüyor bilmediğimi fark ettikçe ben, yani böyle temas anlarında, bir panik kaplıyor içimi. Bir hayli mahcup iltifatın görkemi karşısında ve bir o kadar da tedirgin, acaba hayal kırıklığına sebep olur muyum bir gün diye… Poz verdik, birlikte.

Yemek güzeldi. Vegan ihtimalin hiç olmaması kalp kırıcı elbette ve mutfağın da bir gayret göstermemesi… Ama yapacak bir şey yok. Mezelerle doymayı denedik. Kayakoruğu çok iyiydi. Parfüm parfüm bir turşu olduğunu düşününce ana malzemenin, bu kadar mı dengelenir dedik. Bir de harikulade yabani roka salatası vardı ki, sahiden sosuna kendimi banabilirdim. Birer kadeh de beyaz şarap eklenince, yaş gününü kutladık Ali’nin. Bu ilk 50 yıl diyelim…

24 Temmuz

Bugün Cumhuriyet davası başladı.

Bu kadar madara edildikten sonra hukuk, adalet bunca tacize maruz kaldıktan sonra makul ve mânâlıya dönüş mümkün mü acaba? Yoksa sahiden bir tür lunaparkta, korku tünelinde aynalara mı takıldık kaldık, hani her şeyin eğrilip büküldüğü ve her yanda aynı anda olup, iç içe geçen görüntülerin çıkışı kaparcasına, girişi karıştırarak hafızada engellediği bir noktada…

Şimdi eğer dayak yemeyeceksem, Türkiye’de kadınların oğullarıyla pek tuhaf bir ilişkileri olduğunu söyleyeceğim. Öyle tuhaf ki ilişkileri, hemen hepsi oğullarını sakat bırakıyorlar. Yani, yapamaz diye diye ne yaparsın ki çocuğa? Evde masa toplanacak, Ali oğlum toplayıver diyeni duydunuz mu hiç? Ayşe kızım, hadi kaldır vardır. Ali niye bu işe koşulmaz, zira o ‘yapamaz’. Yok sanki kolu ya da aklı, tabağı tabağın üzerine koyacak! Yapamaz.

Daha derin, daha ağır analizleri vardır şüphesiz. Ben tümüyle cahil bir köşeden ve tümüyle kişisel tecrübeden yazıyorum. Bence anneler oğullarını işe koşmayarak, onlara bulaşık yıkatmayarak, masa toplatmayarak, yatak kurup kaldırtmayarak sakat bırakıyorlar ve bunu özenle ve özellikle yapıyorlar.

Bir tuhaf kalp!

Mehmet, kardeşim. Şükür ki yemeğini de yapan, bulaşığını da yıkayan, hayatta kalmak için evde bir kadın bulundurması gerekmeyenlerden. Bir ilişkisi varsa, tümüyle gönlü sebebiyle. Olması gerektiği üzere. Ama biz büyürken bu böyle değildi. Evi bir başımıza çekip çevirdiğimiz yıllarda, zira annem işi gereği bolca seyahatteydi, Mehmet’le işleri paylaşırdık. Beş yaş küçüğüm. Dolayısıyla karar bendeydi, ancak yeterli olamayacağım da belli. Paylaşırdık işleri. Ben yemek yapıyorsam o toplardı masayı. Ama annem geldiğinde masayı Mehmet’e toplatamazdı, bildiğin gönlü varmazdı ve “o yapamaz ki” derdi; benim gözlerimi dehşetle açmama aldırmadan!

Neyse ki Mehmet, birlikte geçirdiğimizi o yılların ertesinde, bir de Amerika’ya gitti, okumaya. Öğrencilik, bekâr evi düzeni öğretti ona her türlü hüneri. Anneme göre ama o “hiç yapamaz”da kaldı. Ki annem, ikinci kuşak çalışan kadındı ailede, anneannemden sonra ve gece işten dönüp puf böreği kızartmanın mânâsızlığını anlatmaya ondan daha iyi aday da yoktu tanıdığım. Yine de kardeşimi ‘erkek oğlum’ diye sever; vegan oluşumuza aldırmadan kurulu masada etin eksikliğini oğlunun beklentisiyle ölçerdi. Ve çok sevdiğine hiç şüphe de etmedim beni, ama oğluyla ilişkisi böyleydi. Çok acayip! Yani, benim annem buysa diyorum. Annelerin nasıl sakatladığı üzerine oğullarını, konuşmayı ihmal ettiğimizi düşünüyorum.

Bu koşullar altında, yani sakat erkekler diyarında, yine de %10 ise evde karısına el veren erkek oranı, helal diyorum! Anneler biraz gayret gösterseler evde, biraz masa toplatsalar kesin bu sayı %40’ları bulur. E böyle evlerde büyüyen kızlar oğlanlar da büyüyüp evlerini kurduklarında zaten… Mesele paylaşımdan öte, muhabbet olur. Ne iyi olur!

Bu ülke, ya fena biçimde hafıza kaybı yaşıyor ya da benim yabancılığım had safhaya ulaştı: Ölümü gördük sıtmaya razı olduk diyecek birileri belki ama yargısız infazlardan, faili meçhul cinayetlere, çetelerin at oynattığı olayların yoğun şekilde yaşandığı, ölüm listelerinin Çiller döneminde kabinede yer almış “İçişleri Bakanı Asena” mıdır ‘yeni’ ihtimal?!

“Eylem yapacaksan asla akıllı adamların aklına kulak asma. Eylem için deli olmak lazım.” demiş Nişanyan, anlatırken kaçışını. Adamın sevabına dahi talip değilim ama sözlüğüne, yazdıklarına şükran. Yine de bu kaçışının sosyal medyada yarattığı, yürü aslanım dalgasına aklım basmıyor. Adaletin olmadığı yerde cevabı kaçmak üzerinden vermenin parlak bir yanı yok, mecburiyetten öte değeri de. Yürü aslanım ne yana düşüyor bu denklemde, ben bilemedim.

25 Temmuz

Bugün badem günü! Ev bize kaldı. Bahçe işi konabilir günün akışına. Vasıf’la çıktık, ağaca merdiveni dayadık ve toplamaya başladık. O merdiveni tutuyor, ben çıkıyorum tepesine ve yere, örtünün üzerine atıyorum elime gelen bademleri. Bir kaç sefer denedik Vasıf’ın da çıkmasını ve onu bol bol fotoğrafladım da, ama merdiveni tutabilmek önemli. Beni Vasıf tutar da ben Vasıf’ı tutabilir miyim deyince, merdivenin tepesi bana kaldı. İşin eğlenceli kısmı da bu zaten.

Bademlerden cevize uzandım hâliyle. Yere dökülmüş birkaç tane ve dur bakayım deyip daldan koparttığımı kırdım açtım. Elini fena boyuyor bu ceviz insanın. Az açıp az lekeleyince elimi denemedim ama ceviz lekesini ceviz yaprağı çıkartır derler. Mevsimi gelsin, kesin deneyeceğim.

Daha dün soruyordum kendi kendime, bu kadar madara edildikten sonra hukuk, makul ve mânâlıya dönüş mümkün mü acaba diye. Bugün Semih Özakça olduğu iddia edilen bir resmin incelenmesiyle karşılaştım teyit.org’da. Şimdi Semih Özakça zaten bir KHK ile işinden oldu. KHK ile işinden olmak demek, artık herkesin bildiği üzere, sosyal bir ölü olmak demek. Varsın, ama yoksun. Ölüm orucuna girdi, işini talep ederek. Bence hataydı, cana değer vermeyen bir düzenle canın üzerinden pazarlığa oturmak ama benim haddim değil onun yerine konuşmak. O oturdu. Bu defa ölüm orucuna oturması örgüt delili sayıldı hapse atıldı. Şimdi hem hapiste hem de ölüm orucunda ve yüz kırka varmak üzere açlığının gün sayısı. Sosyal ölüden çıkıp ötesine geçecek. Ölüyor, bildiğin. Ve birileri üşenmemiş, oturmuş aramış. Bir benzetebileceği resim bulmuş. O resmi Photoshop’lamış. Sonra da işte Semih Özakça’nın DHKP-C kampında çekilen fotoğrafı demiş, servis etmiş.

Nasıl bir azimdir bu!

Kötü var kötü var, bir de çok kötü var. Bu hepsinden de kötü. Herkesi kirletiyor bu kötülük. Nasıl döneceğiz acaba buralardan? Hiç çıkabilecek miyiz?

26 Temmuz

“Yetersizlik, başarısızlık, değersizlik duygusu, bu toplumda inanılmaz yer etmiş ve beyinlerimize kazınmış hâlde.”

Eski bir röportaj ama dursun burada.

Ya gazpacho içiyoruz bugünlerde ya beyaz gazpacho ve bence ikincisini cevizle yapmak şahane! Herkes ekmek ekler, ben eklemiyorum. Kimisi yağı alınmış tavuk suyu koyuyor ki kanaatimce büyük hata, bu çorba içindeki sarımsağa rağmen günlerce dolapta duruyor ve azıcık eşlemelerle her güne başka bir renk kazanıyor.

Temel olarak lezzetli, tatlı ve çekirdeksiz üzüm bulunacak. Koy kenara. Ayrıca lezzetli ve çiğ badem gerek, sıcak suya koyup soğuyunca dolaba kaldırıyorum ben. Bir gece kalsın ki tazelensin. Onu da koy kenara. Zeytinyağı gerek, lezzetli bir tanesinden. Sirke şart, üzüm sirkesi olacak. Birkaç diş sarımsak ve birkaç tane de hıyar. Tuzu ve biberi kişiye göre. Ben tek bir fiske tuz koyarım, o da denge diye. Tuzluluk istemiyor bu çorba, serini korumak daha önemli burada. Bibere de gelince… Onu değişen şartlara göre seçmek gerek. Bir gece karabiber şahane gelirken bir diğerinde neredeyse füme bir kırmızı biber daha güzel geliyor insana. Üzerine koymak için kenarda zeytinyağı, koruk ekşisi, minik minik kesilmiş hıyarlar, ikiye kesilmiş üzümler ya da hâlâ el altında varsa minik bir miktar kırmızı soğan dahi tutulabilir. Hepsini bir seferde değil, gecenin, günün gelişine göre ayarlamak daha iyi.

İyi bir blender işin olmazsa olmazı. Eğer iyi blender yoksa, bu çorba ekmeksiz olmaz zira.

Blender’ın haznesine üzümleri, tek hâlleriyle yani saplarından ayıklanmış koyarak başlıyorum hep. Tümünü neredeyse kabuklar toplu iğne başı kadar kalana kadar çekiyorum makinede. Üçte birini haznede bırakıp kalanını hemen dolaba kaldırıyorum. Ne kadar serin, o kadar hızlı tüketilir zira bu çorba. Haznede kalan üzümün üzerine kabuğu soyulmuş bademleri (o bademleri boşuna suya koymadım bir gece önceden) ve gönlümden geçtiği miktarda sarımsak ekliyorum, zeytinyağı, salatalık, sirke de üzerine ve yeniden çalıştırıyorum blender’ı. Ölçü yok, ama oran var: Makineden geçtiği hâliyle üzüm miktarı diğerlerinin beşte üçü olacak. Yani ne kadar badem ve ne kadar hıyar değil de, üzümün bol olduğu ve gerisinin tümüyle ona hizmet ettiği bir denklem bu. Bir de blender çok iyi olacak. Demiştim, değil mi? O kadar iyi olacak ki, bademler incecik kalacak çorbada. Dile gelecek ama yadırganmayacak kalınlıkta. Çiğ bademi bir gece suda bırakmanın böyle de bir yanı var. İki saat suda kalmışla yap aynı çorbayı, olmuyor. on saat, ı-ıh! On sekiz saat ve sonrası gerekiyor, incelmesi ve damağı rahatsız etmemesi için.

İyi blender yoksa, ekmek eklemekte yarar var bu denkleme. Onun yumuşadıkça ıslak, çok ıslak bir hamur etkisi yaratmasına güvenmek ve bademi ona taşıtmak çözüm olabilir. Reçetenin orijinalinde de ekmek var.

Bu çorbanın güzel yanı sahiden dayanması. Biz dolapta üç günden uzun hiç bırakmadık ama sarımsaklara da acımadığım düşünülürse, üç gün dahi mucize! Bir de… Orijinali bademle evet, ama bir de cevizle denemekte fayda var, olağanüstü oluyor.

Bu fotoğraf, yine günler sonra Ali ve Aslıhan ile içerken çorbamızı Aslıhan’ın gözüne görünen hâliyle: En basit sunumu zeytinyağı ve karabiber elbette!

Bu haftanın en güzel okuması Ahmet Şık’ın savunmasıydı. Kanaatimce onurumuzu kurtardı.

27 Temmuz

“Pekado atorgado es medio pardonado.” Ladino dilinde, “itiraf edilmiş günah, yarı yarıya affedilmiştir” demekmiş. Dursun kenarda.

Vasıf çağırdı, her şeyi bırak ve gel diye. Fotoğraf istemiş Sis kardeşimle. İşte:

“Şehirden gelen köydekini kovuyor”, diye başlık atmış Ali Ekber Yıldırım. Bahsettiği şehirli, yazlıkçı olsa gerek. Bunun altını çizmeyerek yazıda geleceği de karartmış diyeceğim, niyetimi aşsa da sözün ağırlığı.

Öncelikle kırsala, köylere bakalım. Sanıyorum tüm bir coğrafya genellemesi değil Yıldırım’ınki. Yani kimsenin Sinop, Van ya da Malatya kırsalına el attığını şehirden çıkıp, söylemek kabil değil. Olsun olsun konumuz Ege ve Akdeniz kıyıları olsun. Ha ölçeğimiz buysa, doğru. Şehirden gelen kırsaldakinin tarlasına yazlık ev kondurdu. Arsa fiyatları tarladan kazanılabilenin ötesine vardı ve tarım tu kaka olurken herkes arazi spekülasyonundan yaratılacak kârı bekler oldu. Doğru. Ama bu sadece kırsal için değil ki, en baba, babaların babası İstanbul için de geçerli değil mi? Zekeriyaköy denilen, Göktürk ya da Kemer denilen yerler neydi ki otuz yıl önce?! Peki ya Toskana Vadisi neyin üzerine kuruldu?! Süreç kırsalda değil, şehrin çeperinde olup şehre hayat verende başlamadı mı ki?

Hâlâ da devam ediyor!

Amacını aşıp karartmış demeyi seçtim, eleştirirken Yıldırım’ı; zira memleketin neredeyse %90’ının büyükşehir belediyelerinin yönetiminde yaşadığı bilgisi üzerine ekmek derdine çıkmış gelmiş, şehre tıkılmış insan kümelerinin ekonomik, sosyal ve kültürel beklentilerinin karşılanmadığı bilgisi eklenince... Yeni kuşakların mânâsızın mânâsızı bu basınca dayanamamaları ve bir alternatif arayışıyla kırsala kaçmaları, birer yazlıkçı olarak değil, tüm yıl yaşamak üzere yerleşmeye başlamaları kolaylıkla öngörülebilir. Emareleri mevcut. Gün geçmiyor ki bir gazete “İstanbul İzmir’e taşındı” diye hafta sonu yazısı basmasın. Popüler medyanın sözü bir yere kadar. Gencecik insanların ne kazandığına, kazanacağına ya da çocuğunu göndereceği okulu olup olmadığına bakmaksızın şehri terk ettiği; kırsalda yaşamayı seçtiği bir döneme giriyoruz. Ve bu durumun desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Şehirlere alternatif yaratılmadıkça bu ekonomik sistem değişmeyecek zira. Şehir, var olan sistemin gerek şartı. Hep diyorum, tekrarda sıkıntı yok: Şehir haricinde hiçbir yerde pembe bir tişört derdine düşmüyor insan, nerede üçüncü bir tanesini moda olan yeni tonu için alıp koysun dolabına!

Kısaca şehirden gelen köydekini kovuyor gibi halihazırda eski ve geliştirilemeyecek bir söyleme tıkanmak yerine, yazlıkçıların kuruttuğu beldelere yeni nesil şehirliler yıl boyu yaşamaya gelirken beraberlerinde ne getiriyor deyip belki de talepkâr bir dil seçmek ve daha iyi bir geleceği hayal etmeye başlamak daha hızlı yol aldırır bize diye düşünüyorum.

Haftaya Berlin var ve gönüllü feragat üzerine konuşacağım. Daha hâlâ tek bir paragrafım yok, hazır. Ders çalışma zamanı, sınıfta kalma korkusu geceye sızar ufaktan ufaktan.

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında), 24 Temmuz’daki desen Amerika’nın Sesi’nden, 24 Temmuz’daki fotoğraf ise M.A. kişisel Twitter hesabından}

aile, aile ilişkileri, bağ, bahçe, Defne Koryürek, düğün, gazpacho, Günlük, hata, kent, köy, şarap, şehir, toplumsal cinsiyet, üzüm