Günlük:
21–27 Nisan 2017

21 Nisan

Bahçenin her yanı gelincik! Bizim inşaat artığımızın ezdiği ve tarh yaparken altını üstüne getirdiğimiz bölge kel ve kuruyken, bahçenin gerisi cins cins yaşama ev sahipliği yapmaya başladı bile. Yaklaşıp bakınca dikenlere, çiçeklere, otlara... arada dolaşan onlarca farklı canlı daha görüyor insan.

Ve ev sil sil temizlenmiyor! Hele hidrofor bozuksa!

Bizim köyde herkesin en önemli derdi su. Bizim kuyumuz var. Önemli bir avantaj, ama bahçe sulamaya kullanılıyor. Sisteme entegre değil. Bir de, kuyu zaten bir bileşik kaplar meselesi. Belli bir mesafenin ortak suyu, aslında. Bir başka kuyu, hatta bölgenin tüm kuyuları ile ilişkili. Belli bir adalet ve disiplinle kullanmak gerek o suyu. Evinkiyse aslen şebekeden geliyor ve bir depoya doluyor. Şebeke suyu, özellikle günün ikinci yarısında çok az. Tam tarifi, ip gibi! Köylünün su yok diye şikâyetinin önemli sebebi bu. Biz depo koyduk. Bir de hidrofor. Su var ya da yok, makul harcıyorsak, öyle şar şur değil, zorlanmayız. Tabii, hidrofor bozulunca ne oluyor, düşünmedik.

“Hidrofor bozuk. Ev temizlenmek istiyor.” diye notlarımı yazarken mail düştü, okumaların böyle gelmesi çok güzel. Listeler hâlinde. Takip ettiğin ne varsa, ilgini çekenlere göre… ve Scientific American’da okudum, 410 ppm’i kırmış geçmişiz! Atmosferdeki karbondioksit miktarı milyonlarca yıldır bu seviyeyi görmemişti. İnsan! Yatacak yerin yok.

Refikam geldi. Huysuzum! Can kızım!

Birlikte bir ilk yemek, Ayna’ya gittik. Akşam eve girdiğimizde kahkahalar arasında, köy hayatı bu mu yani, dedi. Evi beğendi beğenmesine. Sadece daha, çok daha alçakgönüllü bir düzen bekliyordu sanırım. Güldüğü kadar var tabii ama… Neyse ki, üzerine katman katman battaniye örterek idrak etti, evin düzenini. Hidrofor çalışmadığı için duş da alamadı. Yattık. Uyudu. Güzel şey, burada olması.

Çok güzel.

22 Nisan

Bugün Vasıf dönüyor.

Refika’yla atladık otobüse, elimizde termos fincanlarımız, sepetlerimiz. Yol boyunca ağaçlara bakarak, kıyıda açmış zambaklara hayret ederek, gelincikler arasından indik Ayvalık’a. Cumartesileri otobüsün yönü mü değişik, yoksa bu kez mi böyle oldu, bilemedim. Hastane tarafından inmedi. Neyse ki, fark etmiyor bize. Eski garajda indik ve minibüs bekledik. Çok sürmedi. Erkenden vardık Cunda’ya.

Vasıf, Elvan ve Yeşim’le karşılaşmış havaalanında. Serhan almış hepsini, pazara birlikte girdiler. Refika’ya önceki gece yediklerimizin çiğ hâllerini tanıttım. Bir dolu yeşil. Bir dolu ot. Doldurduk sepetlerimizi. Kuzugöbeği de bulduk yine.

Kahvaltı uzun sürdü, hep birlikte edince ekstra muhabbetli de. İyi geldi. Serhan’ın onlarca yemek kişisinden ikisinin hikâyesini dinlemek de bonusu işin. Karadiken köşesi kuran amca ve sakız enginarlarını paketleyip donduran satıcı. İkincisiyle ben de tanışmalıyım.

Cornucopia #BosphorousRequiem dedi, geçen yaz ardın ardına çıkan dördü de toplamıştım bir hüzün. John Freely’nin ölümü de üstüne geldi. Bir fotoğraf sosyal medyada onu hatırlamak için seçtim dün, hafif kambur oturmuş bir banka, yanında da bir siyah kedi. Bu kitap kapağı da günlüğe not olsun.

Sanıyorum fotoğraf Ara Güler’in. Şehrimin en sevdiğim ikinci sokağı ve yok artık. Aynı değil, hiç. Hisar’ın arkasından, Ahmet Vefik Paşa’nın kütüphanesi olduğu söylenen şahane binanın yanından bizim eve inen yol. Hepsi gitti. Hiçbiri yok. İstanbul geçmiş zaman anlatılacak hâle geliyor doludizgin.

Dilek’in kulakları çınlasın, evin tek toprağa dair fikri olan, permakültür bilen, sertifika sahibi cadısı bahçede. Vasıf’ın her bir tohuma bakıp kafa sallamasının, bunlar çıkmayacak endişesinin ardından sabah bir miktar fide alındı. Baba kız, öğlenden sonra ektiler. Refika kafasını sallayıp durdu, niye acele ettiniz ki, niye yaptınız bu tarhları diye. Ben nasıl sormuyorum sana demedim, ben de soruyorum ona zira, niye diye.

Tarhların en başarılısı, Vasıf’ın son geliştirdiği usulle ektiğimiz üçüncü tarh. Kesin birkaç yeşil yeriz biz bu bahçeden. Kolumuzun sırtımızın çalıştığı da ödülümüz olur. Neden sorusunun en doğru cevabı: Neyi bilmediğimizi öğrenmek için!

Yemek saati erken geldi, kahvaltı geç ve uzun yapılınca öğlen ve akşam birleşti.

Sokol’un kayınbiraderi bize yapmıştı, dağın başında. Kıyıdan köşeden topladığı kuzukulakları ve kendi kuruttuğu yabani sarımsak yapraklarıyla. Ben iki bağ ısırganı ayıkladım, biraz ebegümeci ve yanına bolca da taze irisi sarımsaktan ayıklanmış dişler kattım. Onlarla yaptık. Kaçamak diyen de var, ama tam değil. Bu bir polenta aslında. Sarımsakların yarısını ezip az zeytinyağıyla ısıttım. Kokusu çıkana kadar. Mısır irmiğini ve kalan sarımsakları kattım. Onlar da ısındı, kavrulmadılar ama. Sade ama sıcak suyu ekleye ekleye üzerine, pişirdim. Son dakikada otları ekledim ve üzerine kavrulmuş dolmalık fıstık serptim. Çok alçakgönüllü, pek midevi ve fakat yine de haz dolu!

Bu arada, okudum da, “Bülent Arınç’ın gönül dünyamızda yeri yok” demiş Mehmet Metiner.

Bunun siyasette yeri var mı demeden önce, “gönül dünyası” ne?

23 Nisan

Herkes %49 hayır çıktı diyor. Aslında %49 ‘hayır’da mutabık oldu. Beş benzemezin mutabakatı. Devrim gibi, derim, bana soran olsa. Mutabakattır, demokrasi diye bir şey varsa. %51’inki de bir mutabakat tabii, ancak biliyoruz ki tek renkli. %49’un beş benzemezliği çok değerli. Bunu hayırdan öteye taşıyabilmenin gereği aşikâr, ama nasılını konuşan az. Soran olmadığına göre, benim notum da kendime olsun: Ülkenin en elini kolunu kaptırdığı alan ekonomi, iktidarın sopası terör. Oysa, en gerçek meselemiz eğitim ve tarım. Önümüzdeki 18 ayda bu alana ve bu alanda yürütülen politikalara dair, dar muhalefet dilini aşan, derinlikli kritik getirip ve vaat değil, öneri içeren cümleler kuran... Kanaatimce bu %49’luk yekûna bir mutabakat zemini hazırlamakla kalmaz, 2019’da iktidarı fena da hırpalar. İktidarın daraltıp durduğu konuşma sahasına düşmekten kendini koruyabilmesi ve kendi sahasına topu çekmek hususunda ısrarlı olması kaydıyla, elbette.

Egemenlik, yarınını hayal edebilmekle alakalı. Nokta.

Zeynep Bilgehan “Suriye Füzyonu” diye başlık atmış Hürriyet’te ve Fatih’deki yeme içme işletmelerini yazmış. En son Saruja’ya gittik Vasıf’la. Şehrin en iyi ikinci humusunu yapıyorlar. Listeyi koydum kenara. Bir tane var ki denemek istiyorum, bir sonraki İstanbul macerasında.

Sabah kahvaltısı için dev kuzugöbeklerim, taze irisi soğanlarım, arapsaçım ve patatesim var. Daha ne olsun! Refika’nın bile yüzü güldü, mantarların hâline.

Kahvaltı sonrası indik Ayvalık’a. Refika bir de öğle yemeği yiyelim istedi, kaç yıl önce bir kış gittiğimiz lokantada. Kırmadık, indik. Orada da kuzugöbeği yedik, bol sarımsak ve beyaz şarapla yaptılar, alıştıkları usul soğan ve krema ya da yumurta ve taze soğan yerine. Güzel oldu. Sinan ve Melek’le karşılaştık. Ben onlarla oturdum, Vasıf Refika’yı uçağa uğurladı. Bu kadar işte. Geliyor gidiyor, dokunup geçiyor çocuk kısmı. Daha gitmeden özlüyorsun.

Akşamın en güzel dokunuşu Foça’dan geldi, benim gidemediğim beşinci yıl kutlamalarından. Gül ve Fatma, bir etiket de beni ekleyerek paylaşmışlar bu fotoğrafı!

Nice yaşları olsun Foça’nın da, Şile’nin de!

24 Nisan

“Son olarak, olay dönüp dolaşıp bir kez daha eğitimsiz, taşralı kitleye fatura edildi, ‘şehirli muhafazakârlar’ bile işin içinden sıyrıldı ya, ben bir de ona yanıyorum. Onca okumuş yazmış, hatta ortalarda entelektüel diye dolaşan adam/kadının bunca yıl, iktidara yakın durmak adına dalkavukluk, laf ebeliği yapması, ‘muhafazakâr olmayan şehirlilerin’, üstelik en zenginlerinin kazançlarına zarar gelmesin diye otoriter siyasete zemin sağlaması neredeyse daha masum bir iş sayılacak.” diye yazmış Nuray Mert. Haklı. Hem de çok.

Kucaklaşmak için yüzleşmek gerek. Yüz yüze bakabilmek.

Harbiye’de olup da 1922’de, yani işgal İstanbul’unda yıkıldığı söylenen bu anıtın hikâyesini ne zamandır merak ediyorum. Gün, doğru bir gün. Açtım. Kim dikti, nasıl dikti, kim yıktı, o İstanbul’da kim tanık oldu anlatacak diye baktım. Google amca yardım etmedi. Ben sormayı bilmeyince etmez tabii. Deştim az daha. Buldum ucunu. Divan Oteli’nden Harbiye Orduevi’ne geniş bir alan, eski bir mezarlık. Cumhuriyet döneminde el konulan Ermeni mezarlığı. İşte o mezarlığın Divan Oteli’nin olduğu yöndeymiş, bu anıt.

Gerçi Agos biraz daha şüpheci yaklaşıyor anıtın varlığına. “Bir başka iddia ise, Surp Agop Mezarlığı’na 1919’da bir soykırım anıtı dikildiği yönündedir. O yıl İstanbul’da bu amaçla bir komite kurulduğu ve bir dizi anma projesi olduğu doğrudur. Ünlü Ermeni entelektüel Teotig de bu komitededir; 1915’te götürülen ve öldürülen Ermenilerin biyografilerini toplamaya ve yazmaya bu sebeple başlar. Teotig’in 11 Nisan Anıtı adlı kitabının kapağında yer alan fotoğraftaki anıtın Surp Agop Mezarlığı’ndaki anıt olup olmadığı, maalesef bilinmiyor. Rita S. Kuyumjian’ın, Teotig ve kurulan komiteyi konu alan kitabında bu anıttan hiç bahsetmemesi ve bugün elimizde, bu anıtın açılışı veya orada yapılan töreni gösteren hiçbir fotoğraf bulunmaması nedeniyle, bu bilgi şimdilik sadece bir iddia niteliği taşıyor.” diye yazmış Tamar Nalcı ve Emre Can Dağlıoğlu ama...

1919’da bir komisyon kurmuş Ermeni cemaati, İstanbul’da, 1915’de ne oldu kayda almak için. Bu belli. Huşartsan diye de kitap var. “O dönemde Türkiye’de Ermeni toplumu bir yas komisyonu kurmuş. Bende kitabı var bunun. 1919’da Ermenice yayımlanmış bu kitapta 24 Nisan’da tutuklanan bütün önderlerin, aydınların biyografileri var. Ben bu kitabı şimdi Türkçe olarak yayımlayacağım.” diye anlatmış bir röportajında Hrant Dink Neşe Düzel’e.

Haykelden geçtim, kitaba odaklandım.

Markar Esayan “Arada bir bağlantı var mıdır, bilinmez. Takdir sizin.” diyerek Dink’in bilgisayarının bu beyanından sonra esrarengiz bir biçimde çöktüğünü de hatırlatıyor makalesinde. Yıllar sonra Ragıp Zarakolu yayınlamış kitabı. Yine Esayan’dan nakledersem, kitabın önsözünde “Tarihçi Pamukciyan, bu anıtın kaidelerini Harbiye Orduevi’nin bahçesinde gördüğünden bahseder” demiş, Zarakolu. Kitabı bulmayı istedim. Gönle zor, vicdana sığmaz ama kahretsin ki dile pek kolay, 761 Ermeni fikir insanı, edebiyatçı, din adamı, eğitmeni tanıtan bir kitap bu. Buldum. İdefix’ten ısmarladım.

Kucaklaşmak için yüzleşmek gerek. Yüz yüze bakabilmek. “Yani, aslında buradan bakınca o inkâr edilen geçmişle aynı doğrultuda ve doğru oranda seyrediyor her şey.” demiş bugün Duvar’daki makalesinde Karin Karakaşlı.

25 Nisan

Kapı önünden başladık. Koyunlar son geçişlerinde temizlemişler. Çok miniklerdi. Eğildiğimize değmedi. Bahçeye döndük. Az var sanırken, bahçe de doluymuş. Bir leğen dolusu ebegümeci topladık. Melek ve Sinan gelecekler. Ya börek olur ya da kuzugöbeklerinin yanına polenta yapar, katarım.

Vasıf’dan başka kimin işi bu resimleri duvara asmak? Ama hayır, asmayacak. Sıralamıyor dahi. Ben koydum yan yana, iyi diyor. Fotoğrafını çekiyor. Benim seçtiğim gibi asmaya razı. Senin gibi estetik bakamam dedi. Hakaret, düz.

Resimlerden Aytekin’in olan, büyük ve kıpkırmızı ve siyah, yerini buldu. Ona itirazı yok. Teyzemin otoportresini koymayalım diye bir hayli gayret etti, ama nafile. Koyacağız, zira başka bir değeri var tarihimde. İnsan kendi kökleriyle de yüzleşmeli. Kategorik iyi ve kategorik kötü yok. Dönüşmek var, sadece. Aşçıbaşı olan amcamı ise ikimiz de çok seviyoruz. Orada mutabık kalabildik. İyiyiz yani. Yine.

Dün Ayvalık’a Kayhan bırakmış ve hatta geri de getirmişti bizi. O arada konuştuyduk, bir tay istediğini. At pahalı, taydan alırsam ancak diye. Kayhan iyi biri. Kalbi iyi, besbelli. Bugün karşı arsada bir at bağlı. Kayhan getirmiş. Yarıştan çekilmiş bir at. Genç, ama beğenmemişler yarış performansını, satmışlar. İnsan işte! Alan da bakamamış. Bağlamış. Bakımsız da kalmış. Yara olmuş vücudunda. Kayhan’a düşmüş şimdi. Veteriner getirmiş, baktırmış. İğneler varmış, yapılacak. Antibiyotik herhalde. Bir hafta, on gün sonra tımar ederim ama, diye anlattı. Ahırını da kurmuş, suyu ve samanı. Taze ot zaten durduğu arsada bacağım kadar. Evde tek bir elma kalmıştı, getirdim verdim Kayhan’a. Eşekler kadar heyecanlı almadı. Hatta ısıramadı da. “Belki sakinleştirici de mi yapıldı?” dedim, kendi kendime. Vasıf pek havalı, cebinden çıkarttı çakısını, kesti elmayı ikiye. Öyle verdi yine Kayhan. Bakalım. Toparlasın inşallah. Ama, sokağımızın eşeklerine bir de at katıldı. Pek güzel!

Sinan’la Melek elleri dolu geldiler. Çok yedik. Çok içtik. Bir dolu güldük. Güneşi batırdık, içeride yayıldık. Uzun ve keyifli oldu muhabbet. Tadında, yani.

26 Nisan

Vasıf hasta kalktı. İki üç gündür gergin zaten. Ses etmiyor, ama yüzünden belli. Döküldü dudağından ne kadar gerisinde olduğunun hesabı, programının. Bir editoryal sorumluluğun 6 ay gerisindeymiş, mesela. Ben de hasta olurdum diyeceğim, ama böyle açıklanacak gibi değil. Kırılıyor. Aslında daha basit bir açıklaması var. Ev soğuk. Güneş sıcak, ama ev değil. Bilgisayarı bahçeye çıkartacak hâli yok, çalışma ahlakı bir yana güneş ışığıyla ters işliyor makinaların ekran ışığı. Dedim bir ısıtıcı alalım. Soba alacağız zaten dedi. Sobayı kapsamlı çalışmamız gerek. Tam ne hacimde, nereye, kaç tane diye tüm evi çözmek gerekiyor. Ne olur ki bir tane elektrikli alsak, zira sahiden oturarak çalışıyorsa insan, soğuk hiç çekilmiyor.

Mustafalar aradı, Feritlerdeymişler, Aydın’a giderken uğramak istiyorlar. Elbette hadi gelin dedim, ama ardından Vasıf’a ilk sözüm şimdi Mustafa alay edecek bu tarhlarımızla oldu. Vasıf çıtayı yükseltti: Her şeyimizle alay edecek!

Mustafalar muhabbetleriyle dolu geldiler. Birer rezene çayı içtik. Ardından kendi toplayıp kuruttuğum borazan ve ayı mantarlarına ekleyerek pişirdiğim kuzugöbekleri ile taze bezelye ve baklalı bir arapsaçı yedik. Vasıf arada iki uzun Skype konuşması yaptı. Ben yüzümü korumak için sürekli gölgeye kaçtım. Ama muhabbet hiç kesilmedi. Mustafa ektiği buğdayları anlattı, uzun uzun. İpek Hanım’ın çiftliğini konuştuk. Mustafa, İlhan Abi’ye de referansla önemli bir iş yaptığını anlattı kadının; ben ise “benim bu kadar var, limitim belli” diyememiş hâline mi mesafeliyim, yoksa müşterilerine yazdığı ama bana kırk yılın başı düşen o birkaç mektuptaki usulün, dilin ima ettiği kişiliğe mi önyargılıyım, dalgalanan bir alanda konuştuk, durduk. Bir çiftçinin, hâlâ Aydın’a başka iş peşine gitmesini gerektiren ekonomik koşulları göz ardı etmek zor. Şehrin gerçek gıda arayışını ve bulunca da hap gibi her şeyi bir arada ve emek vermeden bulma ihtirasını da… Bu düzende Mustafa Aydın’a işe gider, İpek Hanım da İstanbul’da dükkân açar. Makul belki de. Hatta, doktormuşcasına akıl vermesini dahi yadırgamamam gerek, herkesin her konuda atıp tuttuğu televizyon kanallarıyla bezeli bir dünyada. Tehlikeli mi? Çok. Ama düzen bu. Düzen bu olduktan sonra bana da sadece yemek boyu konuşmak düşer. O kadar.

Tuğba, Aydın’ı anlattı. Şehirde olup doğayı bu kadar hissedebileceğimi bilmezdim diye. Uzun bir ot mevsimi var diye anlattılar, alçaktan başlayıp yükseldikçe rakım devrederek birbirine devam eden. Bildiğim güzel bölgeleri sayacağım tuttu, ikisi de kafa salladılar. Aydın başka!

27 Nisan

Vasıf hasta sahiden, ama pazara gelmemezlik edemedi. Atladık 8:30 arabasına. Birer kare fotoğraf çekip Refika’ya yolladık. Her yer papatya! Gelincikler diz boyu başakların arasında. Mucizevi bir şey bu bahar.

Pazara gene Macaron yönünden girdik. Girer girmez fideci var, Vasıf alalım biraz daha dedi. Durduk. Konuşa konuşa fide seçiyoruz. Kabak da almak istedim. Seçti, hem hibrit bu dedi. Almayayım, yok. Hâliyle laf açıldı. Elbette daha önce aldıklarımızın tohumunu sormuşluğum yok, zira evde bir dolu tohum var hakkını vermemizi bekleyen. Bu fideler yazın mânâsını beceriksizliğimiz ve cehaletimizle kaçırmayalım diye sadece. Yine de adam, hibrit bunlar diye reklam edince yapamadım. Almayayım deyiverdim. Ama bunlar çok bereketli deyip istatistik verdi. Ben standart cümleleri kurdum, ama tohum alamıyorsundur diye. O da İsrail değil, merak etme dedi. Bornova’daki enstitüden bunlar diye beni yatıştırmaya çalıştı. Nihayetinde ben deyince ya enstitü kapanır da özelleştirilirse bu tohumlar, o zaman ne yapacağız; yanımızda sessiz sessiz dinleyen yaşlıca kadın girdi sohbete, he ya, o zaman ne olacak!

Herkes biliyor aslında. Herkes günü kurtarma derdinde ama.

Sürpriz bir karşılaşma oldu, Ece’yi gördük. Mal, malzeme toplamaya inmiş. Tülay Teyze’nin kulakları çınlamıştır. Biraz muhabbet ettik. Bu muhabbet bize nane olarak geri döndü, arka çuvalda gizli duranlardan.

Devam ettik, güzel enginar derdinde bir tezgâhtan diğerine dolaştık. Hem iri almak istiyorum, haşlayalım, hem de küçük bulma derdindeyim ki kızartalım. Bir tezgâh bulduk sırf enginar, bakla ve bezelye. Sahici geldi adamlar. Özenle seçtiler duyunca ne yapacağımı. Sepete torbasız koymamı istemedi bir, dokunduğu her şeyi acılaştırır diye. Cynar. Bilmez miyim! Ama yanına bakla koyacağız, kabuğuyla. Bir de bezelye. Bezelyeleri almadı artık sepet. Omuz çantama koydum. Bezelyelerin olağanüstü bir paket tasarımı var! Sıkıştırmak, ezmek kabil değil!

Bu sefer pazardan bol bezelye, bol bakla, biraz pancar, fena olmayan bir miktar enginar, bolca taze soğan, bolca taze irisi sarımsak, biraz deniz börülcesi, bir kıvırcık salata, az kekik, daha fazla arapsaçı, nane, bir avuç asma yaprağı, bir bağ pancar ve hardal otuyla döndük. Bezelye ve baklaları dondurmaya başlıyorum artık. Asma yaprağının yemeğini yapmak hayalim, ne vakittir. Bakalım, yemek mi olacak börek mi, zira börek bu ara ana gündemimde. Tava böreği için yanıp tutuşuyorum.

Bahçede kim olduğunu çıkartamadığımız ağaçlar kendilerini tanıtmaya başladılar. Biri dut. Kesin bilgi. Rengini, tadını öğrenmek daha muhabbet ister. Diğerini Mustafa tanıştırdı, çitlembik! Vasıf kopartıp kopartıp bırakıyor önüme. Ben daha tadamadan da yiyor, bitiriyor.

Bu kırlangıçlar bir âlem! Sürekli içerideler. Kesin yuva yapacaklar, ama nasıl izin verelim ki!

Kapıyı kapatıyoruz, girmesinler diye, kapı önünde nöbet tutuyorlar, iskemle işaretleriyle dolu. Kapıyı açıyor perde kapatıyoruz, hava girsin ama kırlangıçlar dışarıda kalsın diye, hayır. Bu defa da perdeye bırakıyorlar bir iz. İlahi kırlangıç. Oturuyor pencereye ve söylenip duruyor!

Pazar sonrası erken akşam yemeği pek güzel oluyor. Deniz börülceleri, ayıklanması asla konu edilmeyecek tazelikteydiler. Sadece zeytinyağı koydum. Ne sarımsak ne limon. Mis. Pancarları haşladım. Dilimledim. Portakalları kabuklarından soyup segment segment ayıkladım. Dört beş dal naneyi yıkadım, yapraklarını koydum kenara. Dolapta tuzda kurulmuş kaparim vardı, onu da koydum önüme. İki diş sarımsak, bir limonun suyu, portakallardan sızan su ve tuz, bir sos yaptım zeytinyağı ile. Tabağa önce dilimlediğim pancarları, üzerlerine de portakal segmentlerini dizdim. Sostan döktüm, sarımsakları eşit yaymaya gayret ettim. Kapari serpiştirdim, en son da naneyi ve sıkı birkaç tur kalın çekilmiş karabiberi! Şahane bir salata oldu. Ayıkladığım baklalardan dört beş avucu da üç baş taze irisi sarımsağın dişlerini ayıklayıp, bir de taze irisi soğanı dörde bölüp çevirdiğim zeytinyağına kattım. Sade suda yemek yapar gibi, zeytinyağlı değil, pişirdim. Pişmeye yakın dört dilim limon kattım ve baklalar çok pişti diye hiç tasalanmadan kımıl kımıl pişmeye bıraktım.

Ekmek kızarttım, ta İstanbul’dan Şemsa’nın ekmeğinden. Yanına zeytin koydum. Alp’in badem peynirinden. Vasıf’a sordum içer misin diye, içerim dedi. Uzo dedi, rakı değil. Birer de duble uzo koyduk. Bir de yeşil salata.

Tıka basa doyduk, kuş gibi kalktık.

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında)}

bahçe, bostan, Defne Koryürek, Günlük, köy, mutabakat, Mutluköy, pazar, tohum, yüzleşmek