Günlük:
8–14 Aralık 2017

8 Aralık

Sabah erkenden eve döndüm. Önce İzmir’e uçak, oradan Aytur (beni unutmuş zira tek yolcuyum, beklemem gerekti gelsin diye). Yolda notlarımı gözden geçirdim. Midem bulanınca da açtım Atilla davasını (Zarrab davası demek yanlış, düşmemek gerek) Cüneyt Özdemir’den dinleyeyim diye. Tabii, şoföre de sordum, ister mi. İstermiş, açtım sesini, beraber dinledik. Vasat bir yayınıymış meğer. Bol kendi kendine konuşmalarla geçen. Oysa mahkeme binasının önünden yaptığı yayınlarda bildiğin iyi muhabir düzeni tutturmuştu. Neyse. Dinledik. Sonra da sohbet etmeye başladık. Meğer geçenlerde Vasıf’ı getiren de oymuş, İzmir’den. Muhabbet açıldı. Açıldıkça açıldı. Beni köye kadar bırakmaya karar verdi.

Arada, durdukça sohbet dün düştü aklıma.

MSA’da yıllardır konuşuyorum öğrencilere. Her yıl iki, bazen dört de oluyor kimisinde. Karman çorman ettiğimi düşünüyorum çocukları, ama inatla çağırıyor yönetim ve müfredatta olmayan ne varsa konuşmamı sağlıyorlar. Son iki yılda konuştuğum hep aynı; burada öğrendiğiniz tabakları yapacağınız bir gelecek yok! Yarın nelere gebe, iklim değişikliği ne demek, neleri, kimleri, niye ve nasıl etkileyecek, bu felaketin sebebi nedir, medeniyetten kastettiğimiz ne, ekoloji ne demek, ekolojinin ekonomi ile bağlantısı/ilişkisi nasıl, büyüme ekonomisi ne demek vs. Bildik hikâyeler aslında yani, ama elimden geldiğince bunu bir konuşma değil, karşılıklı terminoloji çözme, tanımlama/tarifte bulunma ve bizi bekleyen epey karanlık bir yarında nasıl daha güçlü olabiliriz, nasıl ihtimaller var diye cevaplar bulmaya çalışmaya dönüyor. Niyetim de bu zaten: Onlara her şeyi gözden geçirdikleri bir etüt dersi sağlamak.

Bu yıl Cumhurbaşkanı’nın Buğday filminin galasında yaptığı bir konuşmadan ve Fikret Başkaya’nın ta 2009’daki bir yazısından yola çıkarak konuştuk, yukarıda sıraladığım konuları. Yanlış anlaşılmasını istemem, sınıfta da telaffuz ettim, siyasi liderlerin ilham verici olmasını beklediğim yok. Çok nadirdir. Kanaatimce liderler ancak fevkalade sınırlı bir zaman diliminde ilham verici olabilirler; nerede siyasi liderlik gibi taban tasalı koşullar! Zaaflarımızla sınanırız. Geçiniz. Ancak, her ne kadar aleni olanı ilan etmişse de Cumhurbaşkanı, yani ilham falan almak zaten kabil değilse de, o konuşmasında bir terminoloji bıraktı önümüze: Merhametli büyüme. Kanaatimce bu ne demek, mânâlı bir önerme mi ve dahası, mânâlıysa nasıl işe koşacağımız gibi, mânâsız ise, nasıl bir cevap vermeliyiz ki bu muhabbet bizi bekleyen felakete dair kuvvetlendirsin, konuşmamız gerek. Konuştuk. Sınırlı zaman diliminde bir ölçek olsun diye de Başkaya’nın metnini kullandık.

Bu derslerin en zorlandığım kısmı, terminolojinin ve hatta temel lügatin eksikliği. “Merhamet ne demektir?” diye sorduğumda salona oturan sessizliği neyle anlatacağımı bilmiyorum; gelen cevapların merhametle değil de, konuyu götürdüğümü düşündükleri noktaya şu andan verilen cevaplar olduğunu hele nereye, nasıl kaydetsem. Gözüm hep merakla bakan ya da dudak büken birisini arıyor böyle anlarda. Onlara yönelttiğim sorular hızlı bir çatlak ya da ilk adım bir köprü yarattığında gerisi daha kolay geliyor. Merhamet bu kadar sessizlikle karşılanınca, utanarak, zira etiketlemenin utanmadan yapılabileceği bir hâl yok, yan yana oturan iki başı örtülü genç kadına, kitabı bilip bilmediklerini sordum. Elbette bahsettiğim kutsal kitap ve orada merhamete dair bir şey olup olmadığını merak ettiğimi ekledim. Onların de cevabı önce israfa dair oldu! Tekrar ettiğimde soruyu, “merhamet edene merhamet ediniz” diye bir bölüm hatırladıklarını söylediler. Merhametsizi konuşmanın daha kolay olabileceğini biliyordum, ama bu kadar sığ bir alandan başlamayı da beklemiyordum.

Çocukların tamamı aslında haberdar onları neyin beklediğinden. Biliyorlar yaşadıkları çağın nasıl bir yalan olduğunu, ancak her biri tek. Hepsi bir. Yalnızlar. Nasıl bir çıkış bulunabilir, aralarında ancak bugünü tartışarak konuşacaklar. Bugünü konuşmuyorlar. Günlük dilleri, kullandıkları terminoloji aynı Instagram hesabındaki filtreler gibi, şablon. Işığı, gölgeyi bilmeden, nasıl yapılacağını çözmene gerek kalmadan kullandığın ve dergilerde gördüğüne benzer, sana sosyal beğeni sağlayan şablonlar gibi.

Orta birinci sınıftaydım (artık öyle bir yıl ya da tedrisat yaşı yok, di mi?), resim öğretmenimiz eve ödev verdi, kolaj yapılacak diye. Gösterdi de, özenle. Dergilerden koparttığımız kâğıtların, renkli kısımlarını, niyet ettiğimiz resmin uygun gördüğümüz bölgelerine, kalemin ucuyla, bastıra-kopara, yapıştırarak yapacağımız ödevi ertesi haftaya bekliyordu; not verecekti. Ben ödev yapmayı sevmem. Hiç sevmedim. Hâlâ da sevmem. Bu ödevi de yapmayı sevmedim. Bana söylenen şekilde yapmayı bir komut olarak aldığımdan, illetimin komut almaya olduğundan olsa gerek, gözümde büyüdü durdu. Sonra birden uyandım, kolajın ne demek olduğuna ve sadece dergi kâğıtları kullanmadan, hatırımda doğru kaldıysa eğer, pamuk, süpürge çöpü ve makarnayı da katarak kâğıtlara bir resim yaptım. Ödev olarak onu götürdüm. İki verdi, on üzerinden. Dediği gibi yapmadığım için. Resimden iki almak kolay iş değildir, bu ülkenin tedrisatı haricinde.

Çocukların nereden geldiklerini biliyorum, yani.

Yine de uzun bir ders yaptık. Bir saatim oluyor genelde, o bir saatin sonunda dersi ya da imtihanı olanlar çıkıyor, kalanlarla benim nefesim bitene kadar devam ediyoruz. Bu defa da öyle oldu. Yalnızlıklarını aşmalarını önerdim onlara. Bir kalmamalarını, birden çok olarak mücadele etmelerini. Sendikalaşma konu oldu, tabii. Sektörel bir dolu derdimiz var, neden sendikası olmadığını açıklayacak yeme içme emekçilerinin. Tarttık biraz, okulu kullanıp işletmeci ve yıldız şefleri davet etmelerini önerdim, onları konuşturmalarını, niye diye, öncelikle… Ama sonra da, yedi bin mezunu olan bir okul burası. Bir mezunlar derneğinin vaktinin geldiğini hatırlattım. Bazı şeyler buradan da şeffaflaştırılabilir.

Bugün John Lennon vurulmuştu.

9 Aralık

Vegan duble, duble kahvaltı dedikleri bu işte! Ajvar, veynir, zeytin ve yağı, ceviz ile kaki kurusu! Şahane!

“Din İşleri Yüksek Kurulu şifahi kültür kodlarının egemen olduğu bir dönemde, köy veya kasaba ölçeğine göre düzenlenen ve birçok yönüyle İslam öncesi dönemdeki örfî uygulamayla örtüşen şifahi boşama prosedürünün klasik fıkıh literatüründeki formülasyon şekline tarih-üstü değer atfetmektedir. Böyle bir mantık ve mentalite ile ne din ve diyanet ne de kültür ve medeniyet açısından bugünkü dünyaya söyleyecek bir sözümüz olabilir.” demiş Mustafa Öztürk. Yani, zaten basit bir organizmayız ve bir kapasite ile doğuyoruz şu fauna ve floraya. Bu organizmanın kapasiteleri arasında konuşmak, mânâlandırmak, tarifte bulunmak da mevcut. Söyleyecek sözü olmak, yani. Taş taş üzerine koyarcasına, sözün üzerine söz koyarak bir medeniyet inşa etmek. Bu olağanüstü bir kapasite kanaatimce ve boşa harcanmaması gerek. Günler sayılı. Varlık, geçici.

Şimdi… peki bu mudur, layık buldukları kendilerine?

Yani bu kararı alanlar, cep telefonundan sms’le boş ol denilebileceğine kanaat getirenler, kendilerini, kendi kapasitelerini bu vasata hapsederek nasıl bir medeniyetin parçası olmayı diliyorlar?

“Maalesef Kudüs, coğrafyamızdaki tüm zorbaların kirli ellerini yıkadıkları bir suistimal makamıdır. Kudüs bugün kendi insanlarını katledenlerin, zulümde sınır tanımayanların, karanlıktan medet umanların ağlama duvarıdır. Kudüs kendi ülkesinde İsrail’in Filistinlilere yaptığının on katı yapılırken sessizliğe bürünen İslamcıların günah çıkarma kabinidir.” diye yazmış Fehim Taştekin. Dursun burada. Eyyy Netanyahu, denilecek elbette.

“Üreten, besleyen, canlılara hayat veren toprak anamız artık yorgun. Artık bizi gül ile karşılayacak dermanı da pek kalmadı. Bizler insan oğulları ve insan kızları onu bayağı yorduk. Doğadaki her varlığı bizlere, insana sunulan birer kaynak olarak gördük ve onları hovardaca tükettik. Ve bunun sonuçlarını da bugün en ağır biçimde yaşıyoruz. Tüketim alışkanlıklarımız doğanın ekolojik döngüsünü bozdu. Bugün bir iklim yıkımı gerçeği ile karşı karşıyayız. Yer altı ve yer üstü su kaynaklarımız kirlendi ve tükeniyor. Susuzluk verimli toprakların giderek küçülmesini, yok olmasını getiriyor. Bu durum yeryüzünün giderek daha çok ısınmasına neden oluyor. Yakın gelecekte dünya üzerinde milyonlarca insan susuzluk, açlık ve iklim yıkımı nedeniyle yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kalacak. Bunun ip uçlarını bugünden görebiliyoruz.” diye yazmış Ercüment Gürçay. Slow Food’un Toprak Ana günü, şükür, hepimizin sayılan oldu. Sadece Slow Food birlikleri değil, türlü inisiyatifler, dernekler ve hatta kimi belediyeler dahi Toprak Ana günü diyor ve toplanıyor, hem ekolojiyi hem de küçük ölçekli üreticinin meselelerini konuşuyorlar.

Burada olup olmayan herkese içtik Vasıf’la. İçten içe, içimizde konuşup durduğumuz herkese kadeh kaldırırken biz, haber düştü önüme. Paralel evrenlerde yaşar gibiyiz. Aynı gezegeni paylaştığımız halde.

10 Aralık

Sabaha karşı telefonumun çınlamasıyla uyandım. Telefonuma “lüfer tutkunu” diye kaydettiğim numarasını, adını bilmediğim ama bana her yerden bir dolu bilgi ve ihbar taşımış bir taksi şoförü mesaj atmış, “gazetedesiniz!” diyor. Bilmiyor değildim elbette bu haberin parçası olduğumu. Günler önceden arayıp sorular sormuştu, yazarı. Tuhaf da bir aralıkta hissetmiştim kendimi; evet ilham verecek, kapkaranlık bir zamanda bir şeylerin değiştirilebileceğini hatırlatacak bir derleme içinde geçecek adım ve epey de onurlandırıcı tabii ama…. ama kurtulan bir şey de yok ki, onurlanalım! Yine de kainat, şu içinde olduğun fauna ve flora, muhabbetimin samimiyetine ikna ki, sabaha karşı bana bu mesaj düştü, ta uzakta bir adamdan, tanımadığım ama tasası bir bir başkasından. Geçici de olsa varlığım olan, şu hücreler yığınının zeki birleşimi ben, yani “ben” demeyi bilen bu organizma, bir miktar hakkını vermiş mi acaba, kapasitesinin?

Bugün 10 Aralık ve ekip çok güzel bir video hazırlamış! İki başlarına, yolda ve muhabbetli! Eller dert görmesin.

Günlerini saydığımız kaç kişi var bir hesaplayayım dedim, beceremedim! Ne çok insanımız var, vicdanen, kalben ya da sırf adalet bağlamında tasa ettiğimiz ve gün gün saydığımız, oldukları yeri takipte tutup! Bu mektup onlardan birine.

Bugün simit yapacağım!

Bin yıl oldu gibi. New York’daydık, 90’ların tam ortasında. Refika henüz yürümüyor ve ben onu doğurduğum Rhinebeck’den fena sıkılmış, Manhattan’a dönmüştüm. Vasıf, bir asker disipliniyle, çalıştığı ofiste yatıp kalkıyor, hafta sonları yanımıza dönüyordu. Mehmet’le, kardeşim, bir ev tutmuş, birlikte kalıyorduk. Bu minicik, ancak yetişkin üç kişiyi ağırlamayı imkânlı kılan katlı yapısıyla, evin, iki fırını olan mutfağında başladım ben memleket fırın mamullerini üretmeye. Her ikisinin de tabanını terracotta karolarla döşeyip, taş fırın taklidi düzen kurup lahmacundan, suböreğine, simitten, açmaya neler pişirmedim ki! East is East, West is West de buradan doğdu, İstanbul’a dönene dek de devam etti. New York’ta catering maceralarım başka bir zamana ait, ama simit bugüne yine konum oldu.

Ayvalık’taki simit fena değil. Hafif tuzlu. Çok susamlı değil. Hatta susamının kavrulmuş susam olmama ihtimali bile var. İstanbul’da yediğim simitlerdeki gibi parlak fırın tadı yok, bunların. Yapmak istedim ve hatta Derun’un çavdarlı simidi düştü aklıma. Malum, bu aralar hububatın buğdaydan ötesine düşmüş vaziyetteyim. Arpa, çavdar ve yulaf istiyorum, kullanayım.

Önce Derun’un sayfasına baktım, simidine dair ne yazmış diye. Sadece oranla adlandırmış, %50 tam buğday, %50 çavdar diyor. Peki. Açtım, önce Ayla Algar’ın kitabını. Yıllar önce onun reçetesini uygulamıştım. Anlatım biçimini çok seviyorum. Kavradığım tarifler veriyor. Sonra online taradım. Simit diye bir sayfa var. Onlarca da tarif. Çavdarlı tek bir tarif yok elbette. Ama kökünü aynı saydığım bagel reçetelerini taradım. Nihayetinde biri pekmezli suya batırılıyor (kimi yerde soğuk, kimi yerde sıcak) diğeri maltlı suya. Her ikisi de son derece özlü unlardan yapılmak durumunda, yumuşak değil çiğnemelik mamuller bunlar. Her ikisi de susam, haşhaş vs. tohumlarla süsleniyor. Benim gönlümde ikisinin bir akrabalığı var. Çavdar unuyla yapılan bir bagel tarifini, Algar’ın simit tarifiyle birleştirdim ve hamur tuttum.

Oldu gibi.

Reçeteye dökeceğim kadar tam değil henüz. Bu fırınımın tabanı döküm demir olduğu için, terracotta kaplamamın mânâsı yok. Buhar yapmaya dair yeterli düzeneği kurduğum hâlde, tam istediğim gibi bir kabuk bağlatamadım. Çiğnemelik oldu mu simidim, evet. Pastane simidi değil, şükür. Pekmezi, susamı tam mı, evet. Ama kabuk çıtırı tam değil. Birkaç kez daha tutmam gerek bu hamuru, biraz daha suyuyla, unuyla, oran bağlamında oynayıp… Bakalım. Ama Vasıf pek memnun. Simit var evde!

“2012’de Akseki'ye yaptığım gezide Akalan’da iki badem ağacının gölgesinde doğu batı istikametinde uzanmış bir su sarnıcı vardı. Bunun resmini çekip kitabımda yayınladım ve korunması gerektiğine işaret ettim. Aradan geçen beş yılda bu sarnıcın bir TOKİ cinayetine kurban gittiğini üzülerek gördüm. Belediye, araziyi TOKİ’ye teslim etmiş. TOKİ de blok apartmanlar yapmış.” diyor haber. Medeniyet ne demek, korunan ne, kim karar veriyor neyin öncelikli olduğuna diye düşündükçe, daha iyi anlıyorum yabancılığımın derinliğini. Neden bana merhaba değil de, sanki gidecekmişim, başka, ayrı bir diyara gidip gelirmişim gibi “hoş geldin” denildiğini.

Bir de bu var, dursun diyeceğim, not diye kalsın diye ama… Akgün yazmış; “Üçüncü olarak da bu hafta Kanal İstanbul projesinin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na sunulan Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) başvuru dosyasının bakanlıkça uygun bulunarak ÇED sürecinin başladığı duyuruldu. Uzunluğu 25 km’yi bulacak ve İstanbul’un Avrupa yakasını boydan boya yaracak olan kanalın onaylanan yeni güzergâhı şöyle. Küçükçekmece Gölü’nden Marmara Denizi’ne açılacak olan kanal Sazlıdere baraj havzası boyunca devam edip Sazlıbosna köyünü geçecek, sonrasında Dursunköy’ün doğusuna ulaşıp Baklalı köyünü geçip Terkos Gölü’nün doğusunda Karadeniz’de son bulacak. Kanal kazısından çıkan hafriyat toprağıyla Marmara Denizi’nde yapılacak dolgu çalışmasıyla üç ada yapılacak. Bu çılgınlığın ne zaman ve nasıl gerçekleşeceği bilinmese de kesin olan bir şey var: proje gerçekleşirse Marmara Denizi’yle arasında sadece 1 km mesafe olan Küçükçekmece Gölü de denizle birleşip yok olacak. Ve elbette inşaat sektörüne doping projesi olacak bu proje Marmara ve Karadeniz’in ekosistemlerini de alt üst edecek.”

11 Aralık

Tenten İstanbul’da gezerken neler gördü, diye başlasa ya hikâyeler, bazı günler…

Sağ olsun, Önder hatırlatmış sayıları paylaşarak; geçen hafta, çarşamba günü, “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” geçerken Meclis’in muhalif dediğimiz yarısı neredeydi, bilen var mı? Bir de kızıyoruz hâlâ AKP’ye oy verenlere! AKP’ye oy vermeyenler, kime oy verdiklerini hatırlayıp, o oyu alanın neden Meclis’te oturmadığını sorabildiğinde… demokrasi bağlamında ergenlik dönemine girmiş olacağız tahminim, sadece çığlık çığlığa itiraz ettiğimiz çocukluk döneminden çıkıp.

Ne kanun, ne nizam ne de mukaddes kaldı diyor cenaze işleri yapan Mele Yusuf Andan, sanırım Filistinli satıcının tezgâhından meyve alıp parasını ödemeyen İsrailli askerden sonra bunu okumak bir başka çarptı suratıma. Bu oğulları, kötülüğü, nizamsızlığı hak gören bu oğulları, mukaddesi yok sayan bu oğulları da yetiştiren biz kadınlarız diye düşündükçe… nasıl olacak da daha adaletli bir dünyayı kadınların kuracağına inanabiliyoruz diye merak ediyorum. Herkes, kadın erkek fark etmeden, bir iktidar derdinde. Gemi, ki aslında tek bir tane, bu gezegen yani, uğruna savaşılmıyor, ötekileştirmeye araç ediliyor! Batıyoruz gülüm, batıyoruz. Yine de “ben seninle aynı gemide değilim” demek nedense, “evet batıyoruz” demekten daha muteber hâlâ.

Geçenlerde sosyal medyada tanığı olduğum bir muhabbette bu çemkirmenin derecesini paralel bir evrenden okuma şansım oldu. Yazışan iki genç kadın, ayrı ayrı, başlarını açışlarından, okumak için İmam Hatip’ten ötesine bakışlarına, kendi çevrelerinden gelen tepkileri paylaşırken, gemiyi terk etmekle suçlandıklarını yazdılar. Gemiyi terk eden fareler gibi, son derece sert, fevkalade onur kırıcı tamlamalar eşliğinde.

Lice’yi birinci el tanıklığında bize aktaran cenaze defincisi Andan’dan, kim kimin gemisinde diye hesap yapanlara gelsin: “Sonunda hepimiz birlikte bu gemide batacağız. Kimse kurtulacağını düşünmesin.”

Bizim köyde hâlâ gelip bize, evin önündeki bahçede, sarnıcın orada hazine olduğunu anlatan, Rumların gömdüğü altınları bize gösterebileceğine ikna için dil döken hazineciler var. Yani Rumların bu coğrafyayı, evlerini, zeytinliklerini, yağhanelerini terk edip gitmek zorunda kaldıklarından 80-90 yıl sonra, hâlâ. Diyeceğim o ki, Lozan’ın bize yasakladığı petrolün 2023 sonrası çıkartılacağını yayan siyasi ile bizim köyün hazinecileri arasında gram fark yok. Herkes, hepimiz kısa yoldan zengin olmak istiyoruz. Bu uğurda miras kalan aile yadigârı gümüş takımları üç kuruşa okutan mirasyediden tek farkımız yok. Hatta o gümüşleri okuturken hafif mahcup olduğu konu komşuya da, “Hacı dedemin Mısır’da hanları, hamamları var, devlet el koymuş, dava açtık. Kazanacağız Alah’ın izniyle. Gelsin, bak ben böyle yaşayacak adam mıyım,” diyoruz.

Gece oturduk, The Persuaders!’dan bölümler seyrettik Vasıf’la.

Fasten your seatbelt. It’s gonna be a rough ride 
You sound like Bette Davis!

Müziğini hayatım boyu aradım, bulduğumda, YouTube’da, eşliğindeki jenerikten irkildim desem… yaşıtım pek çoğu okuru bu satırların, anlayacaktır.

Kaçak ve Müzedeki Hayalet’in yanı sıra, sonraları Metin Erksan’ın yönettiği TRT filmlerini de seyrettiğim küçücük siyah beyaz televizyondan izledim, ben Kaygısızlar’ı. Sabırsızlıkla beklerdim, müziğine aşık oluşum bir yana, Tony Curtis kesinlikle favori erkek karakterimdi. Jeneriğini de sıkı hatırlıyorum. Ya da hatırladığımı sanıyordum. Televizyon da, yayın da siyah beyazdı. Benim Kaygısızlar jeneriğim buydu:

Tadı da farklı oluyor, hâliyle. Bir kıyaslayınca yukarıdaki renkli hâlleriyle…

Vasıf’la kaç bölüm izledik, bilmiyorum. Kimi diyaloglar sahiden muazzam. ‘Koccaman’ kahkahalara sebep oluyor bizde. Onun için Kaygısızlar babayla seyredilen, hani bonding dizilerinden. Bromance’ın had safhası zaten, dizi başlıbaşına oğlan çocuklarına yapılmış gibi. Benim içinse, yalnız izlenen bir diziydi. Ne annem, ne de babam ilgiliydi televizyonla ve bu diziyle. Galiba sadece Kaçak’ın son bölümünü birlikte seyrettik, hatta. O derece, yani. Yıllar içinde annemin farklılaştı televizyonla ve özellikle de dizilerle ilişkisi, ama babamın ayrıldıktan sonra annemle, televizyonu dahi olmadı.

Kaygısızlar’ın üstüne Hart to Hart’ı seyrettik. Yani, bir Twin Peaks değil elbette, vasatlar ama… öyle naif ve o kadar yavaş ki akışlar ve bugünkü mânâda normallere o kadar uyumsuzlar ki ve yine de seyirleri nefis! Hele bir bölüm var, kuaförde silahların patladığı, olağanüstü.

Kaygısızlar’ın final, kredilerin yer aldığı kısmında Roger Moore’un kendi kıyafetlerini tasarladığı yazıyor. Açtım baktım, biraz okudum. Tony Curtis nefret etmiş gibi, Moore’la çalışmaktan. Çekimler dışında hiç görülmemiş ne sette, ne de Moore’la. Moore’sa fevkalade kavgalı olabilecek ilişkilerini sıklıkla pek sessiz geçirerek duruşunu korumuş biri. Evlilikleri, ayrılıkları, araya giren üçüncüler hâlinde dahi.

Columbo’yu da seyredelim dedim ama YouTube’da yok, Daily Motion’da var gibi ve o da bir türlü açılmıyor. Bilen var mı, niye?!

12 Aralık

Belki de bizim bir world tribunal on corruption toplamamız gerek; adalet, güven, yarın… hepsi içi boşaltılan kavramlar oldu!

“Kuvvetli bir millet olmak için sadece aynı bayrağa sahip çıkmak, heyecan duyarak aynı milli marşı okumak, tasada kıvançta ortak olmak yeterli değil. Bu hedef için bazı toplumsal değerlerin oluşturduğu ortak paydalarda da buluşabilmek gerekiyor.” diyor Sedat Ergin. Belki, Arınç’ın ifade ettiği gibi, FETÖ’ye kanmış olmaktır bu ortak payda ya da işini hatır, olmadı rüşvetle yaptırmak veya yüz kızartıcı suç işlemiş olmanın hiçbir şeye engel olmayacağını bilmek… Türkiye’ye dair kanaatimizin ne kadarının gerçekçi, ne kadarının romantik olduğunu da gözden geçirmenin tam vaktidir belki. Gitmenin ya da kalmanın değeri üzerine tartışılacak değil de, adaletli, gerçekçi analizin zamanı sanki. Ortak paydamız pekâlâ da çürümüşlük olabilir.

Mine geldi. Midilli’ye geçmeden, öğle yemeğinde buluştuk. Anne baba, hayat konuştuk.

On üç yaşında tanıdım onu. Müeyyet sokaktaki Refika’ya gelerek başladı, hafta sonları. O yaşta kız çocuğu, hafta sonu, vaktinde gelecek, sıkı çalışacak ve eksikliğini hissettirecek, olmadığında… çok görmedim ben. Mine öyleydi. Babası hiç beğenmezdi, Mine’yi. Hep benim gördüğümden başka bir çocuk tasvir eder ve beni müdafaaya düşürürdü. Gel zaman, git zaman, Mine her çocuk gibi büyüdü. Aldı tasını, sepetini, çıktı Berlin’e gitti. Kendi olma şansı yakalanabilir mi anne-baba evinde, bilmiyorum. Bence zor. Sanki gitmek gerekir. Benim için çıkmak şarttı. Belki eski usul zanaat atölyelerinden çıkışta, hani ustanın elini taklit etmekten kurtulmanın zaman almasına benzetmeli; o atölye, ev olduğunda, anne ve babadan sıyrılıp kendi imzanı yaratmak ancak çıkınca mümkün geliyor bana. Mine de öyle gitti. Ama dönmek zorunda kalarak, hem de onu, onun kapasitesini görmeyi reddeden babasına bakmak üzere.

Mine ancak, şahane!

Söyledim ona da, anne babası olan bir Pippi Uzunçorap gibisin, diye.

Kendin olmaktan bahsettik, anne-babadan sıyrılmanın biçimlerini konuştuk. Zaaflarımızı. Mizahın gücünü. Kendine ayrılan zamanı. Mine şahane! Harikulade bir dil ve çok zarif bir kalp korumuş içinde. Yolu açık olsun.

13 Aralık

Nothing Less than Heroic” 
They say I am “only a 4-year-old — a refugee” 
But my parents said 
We are nothing less than heroic 
For like Columbus, I can swim 
Through international waters 
Through the sea, ocean, and endless waves 
Like astronauts, I can smile and even sing 
Through a dark story 
Through threatening, perilous voyages 
Like zombies of the world, I can rise 
Through scars from working 12-to-14 hour days 
Through memories of being rejected, cast out, and shot 
The world may proclaim I am “only a refugee” 
But I know that we are nothing less than heroic

Bowie’den dinleyerek devam edeceğimI, I wish you could swim, like the dolphins, like dolphins can swim, though nothing, nothing will keep us together, we can beat them, for ever and ever, oh we can be heroes, just for one day...

Et ithalatı ve memleketteki hayvancılık rakamlarına dair Ali Ekber Yıldırım yazmış ve Tarım Bakanı Eşref Fakıbaba’nın da şu sözlerine yer vermiş: “Biz eğer 750 bin buzağı ölümünden 500 binini kurtaramıyorsak yazıklar olsun bize. 80 milyonun vebali var. Et ithalatını en kısa sürede sonlandıracağız. ‘Nasıl olacak?’ diye soruyorlar. Anne, bebek ölüm oranları nasıl düştüyse, buzağı ölüm oranları da düşecek.”

Neresinden tutmalı, bilemedim.

Sömürü üzerine sömürünün neresi toparlanabilir ki!

Ali Kızıltuğ ölmüş. Arkasından bunu dinlesek mi? Köyünde toprağa verilecekmiş, yarın.

Vasıf gidiyor yarın. İki gece İstanbul’da kalacak, hafta sonu dönmek üzere. Arkasından cumartesi Rezzanlar geliyor ve akşamında konser var. Pazar günü ise Erenlerde yemek! Dolu dolu bir hafta sonu olacak.

“Diyanetin ve Din İşleri Yüksek Kurulunun anlaması gereken bizim bugünkü örfümüzün Medeni Kanun olduğu gerçeği. Kamu kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı ve devlet memuru olan Din İşleri Yüksek Kurulu üyeleri, ayette kadınların haklarını tanımlarken kullanılan ‘bi’l-maruf’ kavramının bugün ülkemiz için, kendilerini görevlendiren devletin hukukunca, Medeni Kanunla tanınmış olan hakları işaret ettiğini bilmeli ve fetvalarını ona göre vermeliler.” demiş Berrin Sönmez. Söz üzerine söz söylerken böyle işte. Hafta sonu Öztürk’ün kaleme aldığı sözlere ilaveten bir de bu var şimdi. Bir yandan iyi tabii… İyi de, üzerine taş koyduğumuz taşa bakıyorum, sms’le boş ol fetvası! Medeniyeti kurarken de korurken de bazı şeyleri hiç hesaba katmasak, yoklarmış gibi davransak, acaba bu kadar yeşerir miydi bu saçmalıklar?

Şenol Kaluç beyin göçünün, memleketin yetiştirdiği (ya da TC numarası olan diye de okunabilir, yetiştirme abartılı oldu) evlatlarının niye dışarıya kaybedildiğinin sebeplerini yazmış. Organizmanın kapasitesinden “memleket” mefhumuna, otur da konuş işte. Konuş ki yeşersin, ama hayır. Zarrab dolduruyor tüm saatlerimizi, yazmasa da gazetelerde, konusu edilmese de televizyonlarda. Böyle bir hayat işte. Uzadıkça uzayan bir “şu an” zamanında tıkılıyız, tümümüz!

14 Aralık

Bugün evde, yalnız ve pek sakin geçecek. Artan veynirlerle bir Welsh rarebit yapacağım, Esra’nın yolladığı reçelin keyfini süreceğim ve okuyacağım bol bol. Savaşa, bizi bölmek isteyen dış mihraka ihtiyacımız yok; adalet, her yerini bulmadığında, bir daha ve bir daha, kopuyoruz zaten birbirimizden derken baktım da… bence bugünden bir bu kalsın: “Nereye gidersek gidelim, hoşçakal burası…”

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında). Alıntıların yazılışı kaynağında olduğu gibidir.}

Defne Koryürek, Günlük, iklim değişikliği, televizyon, yabancı