Günlük:
16–22 Şubat 2018

16 Şubat

Sadece bütün ergen çocuklar gibi doğru insan olmayı arıyorsun.

Ne güzel bir tarif!

Ve memleket, çocuklarının doğru insan olma arayışını desteklemek ve heyecanla izlemek yerine, onların üzerine basa basa tırmananların takımında olmanın özlemiyle yanıp tutuşanlarla dolu, her devirde…

Sabah erkenden Ayvalık’a indim, geçen gün soy sop sorgulayanların heyecanına yenilmiş, e-devlet şifremi alamamıştım postaneden. Sistemler donmuş zira! Çaresiz bir ifadeyle bakmıştı memure, yüzüme. Gülümsedim elbette. Ne yapacağım ki! O ne yapabilir ayrıca? Oysa almam da gerekiyor. Bir dolu iş için şart ve hele bir tanesi var ki… çok erteledim! Neyse, gülümseştik ve benim ertesi gün ya da ertesi hafta, müsait bir zamanımda uğramamı önerdi. Bugün o gün. Öğle saatinde girdim kapısından, hemen yemek paydosunun ardından. Nispeten boş ve sakinken. Hızla verildi şifrem. Ben de artık her vatandaş gibi devletle işlerimi takip edebilecek ve gerisinde kalmayacağım sorumluluklarımın.

Ardından az yürüdüm, kıyı boyunca. Hava pırıl pırıl. Güneş harikulade. Artık koruyucusuz çıkmama günleri başlıyor mu acaba? Kıyı boyunca teknelerinden balıkçılar sesleniyordu, “diken, dikeeen, karadikeeen!”

Çocukluğumda, Foça’da, dedem toplar getirirdi. Üç torun, bir de kendi, denizin suyuyla temizleyerek yerdik, işaret parmaklarımızın üstüyle, kaşık gibi kullanarak, yerdik. Büyük keyifti. Ayvalık tatillerimizden epey eski bir tanesinde, Poyraz’la Pınar adaları arasında toplamış yine ve ana ana dedemi yemiştik Muratlarla. Sonrası var; 40. yaş günümde, Alaçatı’da, bir korsan koyunda dala çıka toplamış, bizi oraya götürenlerin asla onaylamayan bakışları altında teknenin kıçında, kova dolusu taşımış ve Sibellerin bahçede ayıklayıp masaya koymuştum. Hep çok keyif aldım. Şimdiyse dokunmuyorum bile! Bir feragat kararı aldım, diyet olarak seçtim ve bu diyet deniz kestanesini de kapsıyor.

Dolayısıyla baktım sadece, şişeleri dizmişler. Müşterisini bekliyorlar. Baktım etrafa. Sadece şişedeki hâline değil yumurtaların… Çocukluğumdan bu yana ne çok şey değişti! Bizim usullerimizin, seçişlerimizin de değişmesi gerekmiyor mu?

Azıcık daha yürüdüm. Bahar bu! Çok güzel.

Şubat ayı İstanbul’da da bir bahar olur hep. Marttır. Kocakarı soğuklarıdır. Ardından gelir şubatın. Bir on gün hep titretir son cemrenin ardından. Acaba burada, bu yıl nasıl geçecek mart? Her yerden kuraklık haberleri geliyor. Kuru bir kış geçtiği söyleniyor, genelde. Kurak. Ilık da belki. Burada oysa güzel yağdı, nazar değmesin. Hem de usul usul. Yormadan toprağı, yaralamadan dalı yaprağı. Bilemiyorum çiftçi için yeterli mi, aslında. Yani çıkıyoruz yürüyüşe ve ağaçlar mutlu, her yanı ot sarmış görüyoruz ve kiminle konuşsak, şükür diyor ama normali nedir, kıyaslama şansım yok ki! Geçen yıl, “afad!” diyordu telefonda Sani, “bir soğuk ki beton dökülemiyor, bir yağmur ki arabalar yolda kaldı”, öyle çetindi durumlar.

Şubat güzel geçti, ılıman, yağışlı ama usul usul yağan cinsinden. Bakalım mart nasıl gelecek?

Yememiş buldum Vasıf’ı. Dönüşümü, öğle yemeğini beraber yemek üzere beklemiş. Az bir şeyler atıştırdık ve çıktık. Yürüyüşe. Ben doyamadım zaten. O benden hazır.

Her yer yeşil ve her yer o yeşile iş için giren traktörlerin, arabaların derin derin bıraktığı tekerlek izlerine dolan suyla (ve çamur, hâliyle) kaplı. Çamura bata çıka, ebegümecilerin arasında yürüye yürüye ilerledik, bazen biraz daha makul alanlar da yakalayarak. Eski Ayvalık yoluna indik yine, aşağıya doğru biraz daha uzanalım istedim. Koyunlarla karşılaştık, Kayhan yoktu, babası vardı başlarında. Hâl, hatır sorduk, sağa sola baka baka indik.

Vasıf’ın derdi genç çalı bulmak. Bulalım da taşıyalım istiyor eve, bahçeye. Duvar dibine, yol kıyısına. Olur tabii. Neden olmasın? İzzet, “ateş dikeni” dedi. “Güzeldir, ondan dikin.” Vasıf onun peşinde, ısmarladı da ama yabanda öyle çok ve çeşitli diken var ki! Gerçi bana bıraksa diken yapmam kıyısını ağaçların, yolun. Sakız, defne ve her dem yeşil, çalımsı meşeler var ya, onlardan ekerdim. Ama bu da olur. Tek tip ateş dikeni yerine yabandan çeşitli diken de olur. Yeter ki tek tip olmasın.

Yoldan ayrıldık ve biraz içlerine girdik zeytinliklerin. Nasıl güzel! Bir vadiye, neredeyse bir kapı yapmış ağaçlar. Daha da aşağıya inmek istedik ama Mutlu yanımızda ve hırladı göremediğimiz mesafede bir başka varlığa. Eh! Kimsenin huzurunu bozmaya gelmedik. Döndük geriye.

Döndüm ve oturdum elbette makinemin başına. Sabahtan bu yana yok saydığım onlarca konuyu takibe, gazetelerden cevaplanması gereken mail’lere…

Bir yanda aylar ama aylardır tutuklu bir gazetecinin, o aylar boyunca hazırlanmamış iddianamesinin, neden sonra, hem de son dakikada hazırlanıp ve hazırlanır hazırlanmaz mahkemece reddedilip tahliye edilişini izledik. Yetmedi, hapishaneden çıkışında eline tutuşturulan tutukluluğunun devamı kâğıdına şaştık ve ancak bir rehine krizi de böyle tamamlandı, diyebildik. Aramızda. Diğer yanda ise üç yazı, beş televizyon programı ve kötü, ilkesiz, haksız bir gazetecilik pratiğine ağırlaştırılmış müebbedin verildiği bir ülkede Meclis’i bombalayanlara ne ceza verilebileceğini ama soramadık.

17 Şubat

Vasıf pazartesi İstanbul’a gidecek. Şimdi alışveriş yapsak… İki kişilik alışveriş zorken yalnız yemek için pazara inmeye gerek yok. Bugün bahçeye ayırıldı.

Sabah erkenden hazırlandık. Ben kaç gündür tohumların envanterini çıkartıyorum zaten, adı neymiş, kimden almışız, ya da nereden ve hakkında bir bilgi var mı, varsa ne, nasıl vesaire, vesaire… Bir Excel dosyası hazırladım. Ayıptır söylemesi, topraktan anlamayan hâlimizle onlarca tohumumuz var! Büyük sorumluluk aslında.

Dün gelmişti toprak, şu Altınova denilen topraktan, yine tarhları dolduracağımız kadar. Sabah da Gökhan geldi, kayınbiraderiyle. Marullar, roka, tere ve her türlü lahana için yerde alanlar açtık. Brokoli, soğan, turp ve balkabakları için de! Kutu tarhların içine toprak ekledik. Tohumları seçtik. Doğrudan toprağa bırakacaklarımızı bir cesaret bıraktık toprağa. Herkes “erken değil mi?” diyor mesela. O yüzden cesaret dedim. Yok “mart don yapar,” yok “belli olmaz bu mevsim” uyarıları… Bademler bahar açtı. Onlardan iyi mi bileceğim? Bademler yanıldıysa ayrı da “kimbilir kaç bin yıllık birikimi var bu ağaçların. Onlar bahar açtıysa ben de beklemeyeyim artık, tohumlarımı ekeyim.” Benim hesap böyle bir hesap.

Dolayısıyla çalıştık, bolca.

Her diktiğimizi işaretledim, her işareti kayda geçirdim, dosyaladım, bilgilerini tamamladım. Küçük bir çimleme seramız var. Vasıf, onu da taşıdı dışarı. Çimlenmiş dört ayrı pancarımız var, onları daha derin viyollere aldık. Bir türlü çimlenmeyen kişnişlerle yan yana seraya yerleştirdik.

Güzel bir gün oldu!

18 Şubat

“Maçka’da gece ansızın ortadan kaybolan 199 ağacın anısına.” demiş, Maçka Parkı’ndan paylaştığı fotoğrafların altına Akgün. Neresine yetişilebilir acaba? Bir yanda bostanlar, bu ara özellikle Yedikule, diğer yanda yıkılmakta olan AKM, öte yanda yükselen iki cami, bir Çamlıca’da, diğeri Taksim’de ve hafriyat kamyonları ve inşaatların “tali kayıp” saydığı ve hatta sigorta firmalarının iş riski olarak tanımladığı sayıda kaldığı sürece “normal” iş cinayetleri ve diğer yanda birdenbire Maçka Parkı!

Bir bostan korkuluğu yapmam gerek, bahçeye. Bu kuşlardan tek bir tohum kalmayacak yoksa! Vasıf’a da dedim. Yok, diyor, bir şey olmaz. Burada değil tabii, görmüyor, özellikle kumruların mutluluğunu!

Bu iyi işte! Türkçe sayfaların o kadar da tasası değil besbelli bostan korkuluğu. Yok olduğundan değil birkaç enteresan link, ama hani how to grubundan bu basitlikte yok sanki. Yedikule Bostan Okulu’na burada ihtiyacım varmış benim!

19 Şubat

Vasıf İstanbul’da. Dün gitti. Bana da bahçe ve serinlemiş, hafif gri bir hava bıraktı. Çıktım bir tur attım, ilk iş. Narın birinde bir kuş yuvamız var. Ne zaman gelecek acaba sahibi diye kestirdim gözüme, bekliyorum. Hâlâ boş tabii! Ama sayıca artıyor kuşlar artık. Epey gürültücü bir ekip geldi geçen hafta mesela. Tarhların üzerindeler sürekli.

Bademlerin baharı beyaz ve pembe! Niye iki ayrı renk dedim, Google’ladım. Bulamadım! Kimi sayfa erkenci ağaçların daha çok pembe bahar verdiğini söylüyor. Bizimkiler erkenci badem olabilir. Gerçi ağaçların sadece yarısı açtı ama açan bu ağaçlar baharla dolu dolular. Biri olduğu gibi pembe, diğerleri beyaz. Niye bu renk farkı acaba?

Derdim bu olsun!

Henüz yağmur yağmıyor dedim, fırsat bildim. Koltuk, kanepelerin kılıflarını yıkadım. Bugünlerde kılıfların üzerine eskiden, misafir odalarını süsleyen beyaz çarşaflardan seresim var: Kılıfa kılıf! Beyaz, bir şehirli hastalığı zira, biliyorum artık! Mümkün değil temiz kalmaları. Her ay yıkansalar, yıkanırlar. Öyle pisleniyorlar. Bu kez üçüncü ayı tamamladık diyeceğim, ama tahminen. Bir bakmalı günlüğe, ne zamanda bir yıkıyorum acaba diye. Neyse. Yıkadım, önce alt, ana kılıfı. Onu nemliyken sermek gerekiyor ki düzlene düzlene kurusun ve arkasındaki fermuarı da kapamak mümkün olsun. Elbette çekiştire çekiştire. Ütü yapacak değilim kılıflara (hayır kuru temizleme de söz konusu değil); bir defa alışınca insan yapıyor gerçi fakat mesele tabii. Üzerine söylenmemek olmaz. Yıkadım her bir alt kılıfı, gere gere taktım kanepelere ve fermuarını da kapattım çekiştire çekiştire, kuruyana kadar geçtim okumalarımı koltukta tamamlamaya… Sobaya en yakın noktayı seçti Sis, bekledi biraz kurusun ve çabucacık da kurudu ısıyla elbette ve çıktı tepesine. Yerleşti!

Anneannemin kulakları çınlasın, her neredeyse ruhu şimdi, “yel değmemiş yatak” derdi, tertemiz serilmiş çarşafa ve çok severdi ilk hâlini. Sis onun akrabası bir can. Ne en temizse ne en pırıl, dokunulmamışsa henüz, çarşaf, henüz ütülenmiş masa örtüsü, bu örnekteki gibi, henüz serilmiş bir kanepe kılıfı, o tepesine huzurla, sanki kırk yıllık eviymiş de kavuşmuş gibi keyifle yerleşiyor.

I’ve seen it all
I have seen the trees
I have seen the willow leaves dancing in the breeze
I’ve seen a man killed by his best friend
And lives that were over before they were spent
I’ve seen what I was and I know what I’ll be
I’ve seen it all there is no more to see
You haven’t seen elephants, kings or Peru
I’m happy to say I had better to do
What about China? Have you seen the Great Wall?
All walls are great if the roof doesn’t fall
The man you will marry, the home you will share
To be honest, I really don’t care
You’ve never been to Niagara Falls?

I have seen water
It’s water, that’s all
The Eiffel Tower?
And the Empire State?
My pulse was as high
On my very first date
Your grandson's hand
As he plays with your hair
To be honest, I really don’t care
I’ve seen it all
I’ve seen the dark
I’ve seen the brightness in one little spark
I’ve seen what I choose and I’ve seen what I need
And that is enough
To want more would be greed
I’ve seen what I was and I know what I’ll be
I’ve seen it all there is no more to see
You’ve seen it all and all you have seen
You can always review on your own little screen
The light and the dark the big and the small
Just keep in mind you need no more at all
You’ve seen what you were and know what you’ll be

You’ve seen it all there is no more to see

20 Şubat

Vasıf’ın olmadığı gecelerin en az birinde, her seferinde ama, muazzam film ve müzik keyfi yapıyorum, ev kendine kalmış ergen misali! Dün gece ardı ardına dinlediklerim, bağırmamaya çalışarak söylediğim şarkılardan kaçan Sis ve ardına eklenen müziklerle saat beş miydi neydi uyuduğumda. “Bugün de filmlere devam edeceğim” dedim kendime ve İtalya’da çekilmiş Hollywood filmleri listemden ilerlemeye devam ettim. Bir önceki sefer Roman Holiday’ı seyretmiştim, leblebi çekirdek gibiydi ve o zaten bu listeyi yaptırmıştı bana. Nasıl ki seviyorum, İstanbul’u filmlerde aramayı, Yedikule’yi ya da Boğaziçi’ni… İtalya’yı da eskiden, eski filmlerden izlemek hoşuma gittiydi; filmin kendisinden daha çok hatta. Bu kez Journey to Italy’i seyrettim. Müthiş! İtalya’yı seyrettim yine, ayrı. Ama başka bir akış bir başka ritim, olağanüstü bir kurgu var, ikisinin, bir evli çiftin arasında, film boyunca… Bu parça Vasıf’a seçtim, muhabbetle, dursun şurada:

Is your husband coming home tonight?

Güngör Uras çok güzel yazmış: “Bundan 20 yıl Önce Ege Cansen, rant çılgınlığını şöyle anlatmıştı. (31 Ocak 1988 Hürriyet)
‘En kolay ve büyük servet edinme yolu, arsa rantı kapmaktır. Her Türk evladı, annesinden, ninesinden ‘ninni’ dinleyerek uyur. Babasından, amcasından, dedesinden de ‘arsa rantı avı’ hikâyeleri dinleyerek ‘uyanır’. ‘Ahhh, ahh, o arsayı almak (veya işgal etmek) vardı; çok hata etmişim. Şimdi ben de milyara para demezdim’ diye bir hikâyesi bile olmayan biri, bu ülkede yaşamamıştır.  
1. Arsa rantı elde etmek, yasal veya yasal olmayan yollarla, ucuza ele geçirilen veya miras yoluyla edinilen bir arsanın değerinin nispeten kısa bir sürede, 10, 100, hatta 1000 katına ulaşması olayıdır.
2. Arsa rantının ortaya çıkması için, mutlaka devletin veya belediyelerin bir ‘kararı’ veya ‘ihmali’ olması lazımdır.
3. Arsa rantı, esas itibariyle ‘imar durumu’ değişikliğinden doğar. Dolayısıyla, her imar durumu değişikliği, mutlaka iyi bir ‘rant avı’ olduğuna işarettir.
4. Arsa rantının kurumsallaşması, fertlerin servet edinme hırslarının yanında, sosyal olarak üç değer yargısından doğmuştur.
A) İlişmeyin garibana, başını sokacak bir kondu yapmış kendine,
B) Bu kadar kıymetli arsaların boş durması çok günah,
C) Ülkenin sanayileşmesine ve yeni istihdam alanları açılmasına ihtiyaç var.’
Ege Cansen’in yazısının üzerinden 30 yıl geçti. Rant çarkı işlemeye devam ediyor.”

Ders çıkartmamak değil bu, yaşadığımız. Ahmaklık değil. Basiretsizlik mi, belki. Zira en hasından bir örgütsüzlük, derdimiz. Bilgiyi, hepimizin bildiğini, kitlelerin hareketiyle mânâlı bir duruşa çevirecek örgütlülük eksik. Bizim eksiğimiz bir yana, muhalefete de kına yollamalı!

Artıgerçek’teki İrfan Aktan söyleşisi paylaşmalık: “Çok okunan veya yazdıkları çok paylaşılan bir gazeteci değilim. Ama eğer öyleyse de bunun en büyük sebebi iyi gazetecilerin tümünün ya hapse atılmış olması, ya yurtdışına gitmek zorunda bırakılması ya da işsiz bırakılmış olmasıdır. Yoksa biz iyi gazetecilik yaptığımız için değildir. Türkiye’de iyi gazetecilik tüketildiği, iyi gazeteciler işlerini yapamadıkları için bu böyle görünüyor olabilir. Enformasyon bir şekilde herkese ulaşıyor, ama bunun teyit edilmesi, yorumlanması fikir özgürlüğünün engellenmesi yüzünden kolay olamıyor. Bütün bu kısıtlamaların içerisinde yargıyla karşılaşmamaya çalışarak, otosansür uygulayarak, sık kullandığımız kelimelerin çoğu yasaklı olduğu için eldeki kelimelerle çok şey anlatmaya çalışıyoruz.

Hakiki gazetecilik yürütmemiz, sorgulama yapmamız fiilen de hukuken de engelleniyor. Gazeteciliğin tortuları kaldı bize ama bu da tamamen susmaktan iyidir. Gazetecilere üç seçenek dayatılıyor: İşsizlik, sürgün veya hapis. Hepimizin tek tweet’lik, tek yazılık özgürlüğü var. Şu anda burada otururken atacağımız bir tweet’ten dolayı kendimizi hapiste bulabiliriz. Türkiye’deki siyasal düzeni gazetecilik açısından tarif etmeniz bile hapis nedeni olabilir. Dolayısıyla bu kısıtlılıklar içinde olup-biteni açıklıkla yazabildiğini Türkiye’de yaşayan hiçbir gazeteci söyleyemez. Yazdıklarımız, yazamadıklarımızın binde biridir. Bu koşulları her an birbirimize tekrarlayarak anlatmamız gerektiğini düşünüyorum.”

Geçen haftadan okumaları tamamladı: Neden satmıyor gazetelerden, dijital çağda gazeteyi ne satar, haber nedir, özellikle yalan haber devrinde ‘gazeteci kimdir’e ekleme bağlamında.

Önder “Tüm bunlar olurken, 2017 yılının telafisi yokken, ‘telafisi imkânsız daha fazla zararların’ önü açılmaya devam edildi. ODTÜ ormanına otoyol, Maçka Parkı’na tünel, İstanbul’un su kaynaklarına havaalanı inşaatı, ormana taş ocağı yapmak gibi işler yetmedi, geçen yıl yüksek fiyatla alım garantili projelerin altın yılı oldu. Böylesi kritik bir yılda İskoç siyasetçilerin kömür santrallerini kapatması ya da Arnavut siyasetçilerin ağaç kesmeyi yasaklaması gibi olayları beklerken siyasetçiler Titanik batarken pokerde kazanmaya devam ettiler.” diye yazmış, Duvar’da. “Bir senaryo düşünün ki Kuzey Kutbu ile Ekvator arasında hiçbir sıcaklık farkı olmasın.” demiş, Counterpunch’dan Robert Hunziker.

Bir şiir belki dengeler.

O unworn world enrapture me, encapture me in a web 
Of fabulous grass and eternal voices by a beech, 
Feed the gaping need of my senses, give me ad lib 
To pray unselfconsciously with overflowing speech 
For this soul needs to be honoured with a new dress woven 
From green and blue things and arguments that cannot be proven.

Daha çok şiir okumak gerek. Ya da çıkıp yürümek, belki biraz papatya toplamak…

21 Şubat

Envanterin en önemli kısmını domatesler kaplıyor, on yedi ayrı tür biriktirmişiz! Biri ama, en değerlim; Tansuğların veda partisine getirdiği pembe domates tohumları. Onları geçen yıl ekmeye kıyamadım dahi. Bilmemekten kaybederim diye endişe ile. Gerçi geçen yıl ektiklerimizden, diğer domateslerden, netice almadık değil. Yani tohum olsun alır ve tazelerdik de belki zinciri ama cesaret edemedim işte. Ama bu yıl, azıcık daha güveniyorum kendime.

Tohum, bir emanet işi. Yarını emanet alıyorsun. Devamlılığın sorumluluğunu. Bir de anılarının…

Baliçleri hiç tanımadım aslında, ne evlerine gitmişliğim var ne bir kahve sohbeti yapmışlığım, ama Pembe Domates Ağı sürecinde çok yakın saydıklarımdan oldular. Hani mahallelilik, okuldaşlık, akrabalık gibi değil ama tecrübeden, usta çırak durumundan, merakla takip ederlikten usullerini. Elbette, değerlilerim Tansuğların varlığı sebebiyle. Yani bu tohumlar epey önemli benim için, Refik alınmasın sakın, bizlerle paylaştığı onca tohumuna muhabbetimle ve Alper’inkilere ve daha nice dostumun tohumlarına… ama bu tohumların yeri apayrı. Sohbet ede ede ektim. İlk sularını verdim.

Bu arada, elbette disleksimi kontrol altında tutma sevdasıyla ritimli ve onluk diziden sıralamışlığım da kayda değer, fide kaplarımı!

Dışarısı, içerisi, fideler, elbette sadece domates değil, marigold’lar, patlıcan ve biberler de… derken akşam oldu. Bir günü nasıl alıyor bu işler! Refika çok daha gençken, okula giderken yaptığımı yapmaya başlamam gerek. Erken, çok erken kalkıp okumalarımı yapmam ve saat sekiz olmadan bahçede yerimi almam gerek belli ki. Yetişmem kabil değil, bu sabahları kahve ve gazete keyfinin onlara kadar sürmesiyle!

22 Şubat

Dün gece iki miydi neydi yattık!

Çok geç değildi geldiklerinde, Vasıf ve Ayşenur ama bir şeyler ye, muhabbet et derken, bir baktık ki iki olmuş saat. Yattık bir panik. Ne gerek var, bu saate kalmaya dercesine. Ama muhabbet işte, dedim ya. Bir dolu hikâye var. Her hafta ikişerden görüşürken şimdi aralıklar giriyor, mesafe ve odağımızdaki işler sebebiyle. Bir de ortak ayar şansı ya muhabbet, hani ritmi tutturma. Öyle de oldu galiba, benim için en azından, dolayısıyla bulduk ikiyi!

Sabah birer kahve ve çörekle başladık ve attık kendimizi dışarı, otobüse. Pazara indik. Fotoğraflarımızı çekip Refika’ya yolladım, günaydın diye. Kahkahalarla güldü. Niye ki, oysa şahane hâlimiz!

Bir dolu ot aldık, izvinyalar çıkmış, akkız, biraz kereviz yine ve brokoli ve elbette patates ile soğan ve enginar, en bebelerden… Sohbet ettik tezgâhlarla. Kahkahalısından, özellikle otçu amcamla. İki sepet dolusu çıktık, ama önce kahvede oturup birer çay içtik. Kargoları toplamaya yönelirken Vasıf ikna oldu ki tarhları örtmek gerek. Üç günümü aldı, “kuşlar yiyor tohumları”ya ikna etmem. Peki, “Sokol’a gidelim” derken “çarşıda var”a ikna ettim ama o nalbur anlamış, biraz daha sürükleyince anladı, Serdar’ın komşusu dükkânı. Neyse, bir gayret vardık, ben bırakmadığım, kimseyle paylaşmadığım sepetlerim ve tam elimi attım jüt çuvallara, tohumları pamuk arası gibi koruyacak ve nemli tutacak battaniyelere, Vasıf’la satıcı adam, iki adam olarak konuşmaya karar verdiler, sanki problemi tespit eden ben değilim, çözüme dair bir kanaatim yokmuşçasına… Bir plastik tülde mutabık kaldılar ve ben fena patladım. Herhalde bütün Ayvalık sindi. Vasıf sonra sordu bana, utandın herhalde kendinden diye. Hayır, utanılacak bir şey yapmadım. Ama bu erkek usulden hoşlanmıyorum. Erkeklerin bu “yönetici” duruşundan hiç hoşlanmıyorum. Cinsiyetçi bulacak Refikam beni ama bu yönetici, karar mercii duruma dair bir başka tarif çıkartamayacağım. Bostana ekilenlerin haritasını geçen yıl da çıkartmaya çalışmıştım, Vasıf bu konuda henüz bir kanaat sahibi olmadığı için olamamıştı. Bu yıl ikna, dolayısıyla yapılabildi, mesela. Ya da çiçek ekmek hususunda. Geçen yıl ısrarla “ne ekeceksek yenilebilir ekeceğiz” diye başladı. Araya marigold ya da köşeye petunya veya kosmos… Mümkün değil anlatamadım sebebini. Bu yıl peki diyor, yıldığından mı, geçen yıl uğraştığımız beneklilerden mi emin değilim. Malç konusunda keza. Yaprak alalım diye aylarca konuştuktan sonra ancak ikna olundu, aynı şekilde. Burada da. Günlerce “bir şey olmaz” “kuşlar bitiremez ki”ler dinledikten sonra “evet bir şey yapmak gerek” o dedi, nereden alacağını bilemezken yerine getirdim ve o tuttu elin adamıyla bunun planlamasını yapıp plastik bir tül aldı! Nasıl patlamam?

Şimdi bunları yazdığım için de kızacak. Ne gam!

Mustafa kurda, kuşa da serper, aşı olsun diye. Bizim hâlimiz o değil. Bir yandan bencilliğime kızıyorum, elli tohumu korumak zira yaptığım ama diğer yandan bunlar benim etütlerim. Bir sezondan diğerine zaman alan etütler bunlar. Hakkını verdik, verdik. Uzatmamak gerek, o gün sıkı çalışıp dersini, o gün için bulabildiğin en iyi sonucu çıkartmak gerek.

Kargoda fidanlarımız vardı, topladık, Gökhan da bizi topladı. Eve döndük. Bir kerevizden, sapı ve yaprakları dahil, kavurma yaptım, taze soğanla. Biraz da patates haşlayıp zeytinyağında çevirdim, renk alana dek, kekik ve taze sarımsakla. Öğle yemeğimiz bu oldu. O arada enginarları ve akkızı ayıkladım. Ayşenur’la sohbet ede ede. Zeytinyağlı bir pilav olsun diye niyet etmiştim enginarlar. Onu da koyduk ateşe. Biz hazırlanana kadar o da pişti. Birer kahve hazırladık termoslarımıza ve “yemek sonrası” dedik, çıktık yürüyüş yaptık. Ayşenur’un Instagram story’sinde şahane bir döküm olmuş, hâlimiz. Buraya ben sadece onu koyacağım, ayağında beş numara büyük botlarla en yapışkan çamuru taşıyışını hatırlamak için, kahkahalarla.

Bir fotoğraf albümü yapmalıyım, buradaki ilk yılımıza dair. Unutulmayı hak etmeyen onca güzel hikâye var, başka türlü taşınamayacak.

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında). Alıntıların yazılışı kaynağında olduğu gibidir.}

bahçe, balıkçılık, bostan, buğday, Defne Koryürek, Günlük, Mutluköy, pazar, tohum, toprak