Günlük: 28 Temmuz–
3 Ağustos 2017

28 Temmuz

Bugün sıkı bir gün! Hem Günlük’ün son düzeltmelerini tamamlamam gerekiyor, hem de Vasıf’la beraber evi on günlüğüne bizsiz idare edecek şekle sokmamız. Bu her yerin temizlenmesi, yatakların toplanması, bitkilerin bir kısmının içeri alınıp altlarına kova, yanlarına şişe düzeniyle yokluğumuzdan zarar görmemelerinin garantilenmesi, pencere kapı ve tüm su girebilir noktaların gözden geçirilmesi gibi yoğun ve sistematik bir iş. Günlük her zaman elimi alıyor. Bu sefer de aldı ve bir gram vakit ya kaldı, ya da yok. Girişeceğiz.

Sis, ne çanta yaptık ne bir şey daha ama, tepemde iki gündür, neyi ya da nasıl anlıyorlar bilmek kabil değil ama işte. Ben çalışıyorum ve o bulabildiği noktada kendini garantiye almış durumda!

Fotoğrafı Vasıf çekti, ben Sis’in görüneceği şekle soktum. Refika, amma oynamışsın fotoğrafla anne, diyecek kesin. Yarın İstanbul, üç gün sonra Berlin, altıncı günde Prizren ve onuncu günde dönüş, ev!

29 Temmuz

İstanbul’a doğru!

Sabahın bir saati Gökhan aldı bizi, Baltur’a bıraktı. Tıngır tıngır Bandırma’ya vardık. Sis çok tatlı kutusunda. Daha önce yaptığımız yolculuklara benzemiyor, çok daha sakin. Daha az söyleniyor. Baltur’da neyse ki bir biz varız bir de bizden az daha yaşlı çift. Onlar da Balıkesir’de indiler zaten. Huzurla vardık İDO’ya.

İDO’da Vasıf delirmesin etrafta koşan çocuklarla bu yaz vakti deyip üst kattan, business’dan almıştım biletleri, hata etmişim. Alt kat ve en, en önden almalıymışım. Merdivenlerin tepesine, tam da o sıradan gidip gelebileceğim bir yere koydurdular Sis’i, kutusunun içinde. Problem etmedi. Söylenmedi. Arada gittim, oturdum yanına da. Çıkarttım kutusundan. Sevdim.

Vardık İstanbul’a.

Refika’nın evinde emektar Gülçin Hanım karşıladı bizi. Sis yadırgamadan çıktı kutusundan. Hiçbir yere saklamadı da kendini. Anneme takılırdık, çağırınca geldiği için Sis, köpeğin var sanıyorsun galiba diye ama bu yolculukta Sis asla bir kedi değil. Bir saat sürmedi yemeğini bulup yemesi ve kumunu eşelemesi.

Tabii, dakika bir gol bir. Evin alarm sistemi hata veriyor. Mutluköy, yani. Vasıf hem Doğan Abi’yi hem de Kayhan’ı aradı. Meğer postacı gelmiş. Sesini duyurmak için kapıya artık nasıl vurduysa alarmlar çalmış. Doğan Abi girdi eve. Kapıyı bir daha açtı, kapadı. Alengirli de. Kayda almam gerekirdi Vasıf’ı anlatmak için. Yani, yaşanır. Anlatılmaz. Öyle idare etti buradan orayı. Diyorum, Bay Executive!

Derhal Yıldırım’ı aradım, kestiğim saçı nasıl düzelteceğiz diye. Alaçatı’da olacak sanıyordum, şansıma burada. Atladım gittim. Buz gibi bir sangria ikram ettiler. Oğlan çocuğuna döndürdü beni, eksiği yok. Çıktığım gibi Refika’nın yanına vardım, dükkâna. Fıstığım. Nasıl da cadı!

30 Temmuz

Vasıf’la yapışık gezme turlarımıza bu sabah İstanbul’da devam ediyoruz. İtirazım yok, yapışık olmaya. Sadece yirmi dört yıldır hemen her şeyi kendi zamanımızda yapıp akşam buluştuğumuzu ve bu yıl Nisan itibarıyla sadece tuvalete ayrı girdiğimizi düşününce, yıpranır mıyız endişem var tabii. Neyse.

Sabah kalktık. Sıcak. Vasıf pencereyi açınca alarmlar çaldı evde. E, hâliyle. Hırsız görmüş ev burası, canımın içi hâlâ tedirgin. Hâliyle bir panik uyandı. Bir hışım alarmı kapattı, söylene söylene dolaşmaya başladı ve bana yanlışlıkla oldu diye tekrarlardan oluşan bir şarkı düştü. Normalde çok komik olacak, insanı olsun olsun komşulardan utandıracak bir şey fena gerginlik yaratıyor üzerinde. Yine de iyi kalktı üstesinden diye düşünüyorum. Ya da kalkmaya gayret ediyor. Ama iyi.

Erişkinlik dediğin ne ki?

Sabah birer kahve içtik ve çıktık sokağa. İstanbul’a. Cem’e uğrayalım dedik. Refika çalışıyor, burada kahvaltı ederiz.

İstanbul! Sert geldi. Her yönüyle. Anlatmaya başlayacak kelimem yok. Bunca sevdiğim şehir, ilk göz ağrım, bitmeyen aşkım. Çok fena bu hâli.

Refika erken çıkarım dedi. Kayınvalidem en canavarımız. seksen yedisinde bizi görmeye Ada’dan bu havada hem de İstanbul’a iniyor. Kadıköy’de buluşalım dedik. İstanbul’da yemek yemeyi özlediğim iki yerden birine gidelim. Gittik. Derin’i gördük. Hasret giderdik. Ben çok yedim. Tam da tahmin ettiğim gibi, kayınvalidem kilo verdiğimi söyledi. Bu saçla kilolu görünmem imkânsız. Diyorum, oğlan çocuğu. Saçtandır dedim. Baktı, yok dedi. Ben bilmez miyim kendimi!

İlahi.

Keyifle bindik vapura, muhabbet ede ede döndük. Refika, kayınvalidem, ben ve Vasıf.

31 Temmuz

Bu sabah da Mehmet’leyim, kahvaltıda. Vasıf Salt’a bir giderim dedi. İkimizin de hazırlığı çok eksik. Berlin’de ne konuşacağımızı ilan edeli aylar oldu ve ne o ne de ben metinlerimizi hazırlamadık daha. Hadi ben hep stres altında çalışıyorum ve hatta böyle daha iyiyim ama Vasıf! Hiç sanmıyorum son dakika ona uygun olsun.

Ben de aslında biraz derinleştirme, katmanlama imkânı bıraksam kendime ne iyi olacak! Gönüllü feragat üzerine konuşacağım. Bu hayli uzun bir zamandır farklı biçimlerde savunduğum bir duruş, bir öneri ama hep ekoloji ya da gıda adaleti konuşanlara muhabbetini kurdum. Bir kültür kurumunda, hele ki bir serginin yanında nasıl konumlamalı bu öneriyi diye az zaman ayırsam iyi olur tabii.

Refika’yla anlaştık. Dayısının yanına gelecek, öğlen biraz vakit geçirebileceğiz onunla bu sayede. Sis çok komik, söylenip duruyor.

Mehmet iyi göründü gözüme. Biraz kilo almış. Vermesi şart. Tepemizde bir makine, sözde kahvaltı ettik.

Refika’yla normalde gitmeyeceği bir AVM’nin içinde servisi sahiden iyi, yemeği de belli bir tarifenin iyisi ancak müdavimi olunmayacak bir işletmeye gittik, öğle yemeğine. Görsün çok istiyorum başka başka usulleri. Sahiden de sıkı bir kalabalık vardı, saat üçte, öğlenden sonra ve ona rağmen gerek garsonun kendisi ve gerekse de menajeri işletmenin hem vegan oluşumuza hem de arada kayıp sıkışan servise dair ilgilerini eksik etmediler. Servis ne kadar önemli. Gittiğin bir işletmede sıradan davranılmak yerine evet bir menü dahilinde ve fakat her masanın özeline de cevap vererek ilerlemesini bekliyor her müşteri, hâliyle. Nedir yoksa, di mi, evinde mutfağı ve ocağı var herkesin! Servis ama, hem de bu kadar makul tarif edilebilirken, aynı anda çok kolay ve ne zor aslında.

Kuşkonmaz yedi Refika, iki tabak hem de. Ben de bir salata istedim, bir de pizza ve büyük hata ettim. Bu mutfaklarda salata öğün boyutunda. İsraf oldu. İkisini de bitiremedim.

Akşam kayınvalidemleyiz.

1 Ağustos

60’lar usulü bindik, yola çıktık. İstikamet Berlin!

Yol günlüğü tutmak zor.

2 Ağustos

In addition to the well-documented health benefits of a plant-based diet, this case also brings empowerment, or at least reprieve. Regardless of a person’s degree of ecoanxiety, there is some recourse in knowing how far individuals can go to make up for a regressive federal administration simply by eating beans.

Kısaca ne aktivist, ne de devrimci olman gerek, vegan ol yeter diyor, dünyayı kurtarmak için.

Çok zor kendine hâkim olmak. Evet vegan olduk ve her şeyi dikkatle gözden geçiriyoruz gerek Refika gerekse de Vasıf ve ben ve yine de hâkim olmak çok zor insanın kendisine. İki dükkân var burada, biri Biomarket diğeri Asian Market, ikincisini dün bulduk hemen. İlkini ancak bugün. Her ikisinden toparladıklarımızı çantayla İstanbul’a ve hatta Ayvalık’a taşıyacak oluşumuz kahkahalık mesele.

Sahiden en sıkı zaaflarımızla sınanıyoruz.

3 Ağustos

Tabii, son güne bıraktım toparlamayı. Son bir saate kadar yazıyordum. Neyse ki Viron ve Didem’le sözleşmiştik, sergide görüşelim diye. Bırakmak, bitirmek zorunda kaldım. En huzursuz olduğum, beğenmeme ihtimalinden en irite olduğum Vasıf ensemde, son bir okuma yaptım, hızlı hızlı, saat tutarak. Tamam. 24 dakika. Orada bunu huzurla okursam rahat bir yarım saat tutar. Soru cevap derken bana emanet edilen bir saatin hakkını veririm dedim ve çıktık.

Otelin hemen karşısında bina. Muazzam bir alan. Odalar. Rezidanslar. Lokanta/kafe bir işletme. Vaktiyle hastaneymiş, ondan kalan ama şimdi müze olan bir eczane…

Sergiyi gezdik. Çalışmamıştım Viron’u. Didem’den gelen brief de çok yönlendirmemişti beni, renklerine dair işin. Bu kadar denk gelebilir. İyi bir muhabbete sebep olacak sanıyorum derken sahiden oldu. Konuşmayı kataloğa koyacaklar.

Tüm İstanbul burada! Alp ve Dino’yu gözümün ucuyla gördüm. Ahmet’le Vasıf öğlen beraberdiler zaten, onu da ve nicelerini… İstanbul değil sadece terk edilen artık, Türkiye’yi terk edenler de popüler internet sayfalarının içerik üretimine malzeme üst orta ekonomik sınıf falan değil. Onlar her yere giderler, varlıklarının koruduğu belki burjuva bir eda olabilir. Kendimi de katayım içine, alınmasın kimse. Ama gidenlerin önemsediğim kısmı (aynen mecburen kalanlar ve fişlendikleri, KHK’lara maruz bırakıldıkları için birer mahkûm sıfatıyla mecbur olanlar grubundan) akademisyenler, entelektüeller ve sanatçılar! Var olan zeki ve meraklı ve işi tarif etmek olan insanlarını ya dışarıya ya da içeriye kapatan bir kültürün yarını ne olur, nasıl olur?!

Vasıf konuşmasında 20. yüzyılın tümüyle silindiğini söyledi, Türkiye’de. Mimarlar arasında bunu idrak ederek kayıt tutmaya çalışan, arşiv oluşturma gayretinde kişiler var. Biliyorum, tanıyorum. Arşivlemeye fırsat bırakmayan bir hızla siliniyor her şey, ama olsun. Bu süreç, bu kavrama, koruyamasa da kaydetme gayreti inanıyorum bambaşka bir yarına kapı açacak. Bir diğer söylediği de devletin, sermayenin ve oyların gücünü arkasına alan bir hükümetin her türlü toplum mühendisliği gayretine rağmen insanların kendi usullerini kurdukları oldu. Umut sahibi, kocam. Salt’ın müdavimleri arasında epey bir örtülü kadın olmasına güveniyor. Benzer bir şeyi geçenlerde Zeynep yazdı, ilk baş örtülü yoga eğitmenine diplomasını verdiğini söyleyerek.

Söz, daha iyi bir özet yazacağım. Berlin’e dair detay detay paylaşmam gereken şeyler var, centrifikasyonun buradaki yüzüne, Türk taksi şoförüne, çocukların dil ve aile meselelerine ve memleket üzerine bir dolu hikâye biriktirdim. Yarın İstanbul’a ineceğiz. Sonraki gün de Prizren!

Bakalım!

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında)}

aile, aile ilişkileri, Defne Koryürek, deniz otobüsü, Günlük, kent, Mutluköy, şehir, vegan, veganizm, yolculuk