Günlük:
13–19 Ekim 2017

13 Ekim

Bu sabah bir aceleyle kalktım. Notlarımı gözden geçirip, fotoğraflarını seçip bir an önce Esen’e yollamak olmak istiyorum ki saat 10’da Refika’yla buluşalım. WhatsApp’tan yazdı canım, “bana bir saat verir misin annecim” diye. “Başım ağrıyor.” Böyle oluyor. Ne vakit alması gereken bir radikal karar var, alana kadar tüm vücudu itiraz hâlinde onu yerden yere vuruyor. Bir saat ne ki! Ne kadar ihtiyaç duyarsa o kadar, durdursun zamanı.

Yazımı yolladım, giyindim ve çıktım. Biraz yürünür şimdi, hava ne güzel diye.

Özlememişim. Sık gelip gidiyorum belki, ondan mı? İnsan canı olan şehrini geride bırakır da döndüğünde hasretle bakmaz mı mahallesinin köşelerine? Özlememişim.

Refika’nın bir saati oldu iki, dedim ona “yat dinlen sen, sıcak bir banyo yap, iyi gelirse” ve bilmek ne zor, benim yapabileceğim hiçbir şey yok!

Öğlen Gözdem’le yemek yedik. O, “seni AVM’ye sokmayayım” dedi ama zaten bir AVM’den diğerine işi var. Benim için Teşvikiye’ye gelmesine gönlüm razı gelmedi, şimdi hele vaktim varken. Ben geleyim neredeysen, dedim ve kendimi, meydanlarını dolduran lokantalarını ceket cebinde mendil taşıyan adamlarla alımlı ökçelerin üzerinden dünyayı süzen kadınların doldurduğu bir AVM’de, nispeten dost bir işletmede buldum. Öğle vakti yemeğinde, taş gibi oturulan iskemlelerde kaykılarak puro içmek de ne?! Ve herkesin birbirini süzüşü… Nasıl bir görgüsüzlük hâkim, şehrime! İşletme, tümüyle bu türü besleme niyetiyle kurmuş menüsünü tabii, sırf sebze hiçbir şey yok. Ama aynı zamanda bu türü mutlu etme prensibiyle işletildiği için özel taleplere de açık! Makarna istedik, sarımsak ve maydanozlu, üzerine peynir koymadan. Şarap zaten Gözdem’in işi. Birer bardak da beyaz söyledi, seçip. Etrafımıza aldırmadan dünyayı, memleketi, şehri konuştuk. Evlerimizi, çocuklarımızı. Puro içen adamları konuştuk. Vücut dili tuhaf şey. Sesleri, sözleri duymaya gerek yok. Biliyor insan, kim onlar. Ne konuşurlar.

Lafım puro içmeye değil. Sigara içmeyen ben, lezzetli bir yemek ve uzun bir muhabbetin kapladığı bir gece sunulsa, tatmaz mıyım? Elbette tadarım. Ama AVM’nin ortasında, metal sandalye üstü pide minder tepesinde bu usul, bu hâl… çok vasat.

Kasım başı gelecek Mutluköy’e Gözdem.

Çıktım AVM’den, mahalleye geri döndüm. Ne vakittir uğramadığım bir has mahalle işletmesinde sözleşmiştik Begüm’le, orada buluştuk. Birer kahve söyledik kendimize. Hayattan, fermente işlerden bahsettik. Anadolu’yu gezmekten konuştuk, turşu usullerinden, Nevin Hanım’dan, Sandor Katz’dan ve hatta McGee’den. Begüm’üm, türdeşleriyle muhabbete girmesi gerek.

Bir kocca paket turşuyla döndüm eve. Ben rica etmiştim gerçi ve satın alma niyetiyle hem de, ama Begüm asla olmaz, kahvemi ısmarla dedi. Kahveyi işletme “ne vakittir görmüyoruz, bizim ikramımız” dedi, o da olmadı. Ben her halükârda çok mutlu, kucağımda kavanozlarla döndüm eve. Bir de muhabbetin bıraktığı bir dolu anekdot.

Paketi dolaba koydum. Elimi yüzümü yıkadım ve hemen çıktım. Koşuyolu’na ne kadar sürer yol, bilemeden. Karaköy’e indim, motorla karşıya Kadıköy’e geçtim ve Beşiktaş iskelesi ile motor iskelesi arasında tertip olmuş bir taksi durağı gördüm. İddia odur ya, Anadolu yakası daha medeni, belki burada işler deyip girdim sıraya. Önce makul başladı. Taksiler dolu geçiyor, arabaların sıralanması için ayrılmış şeridin (kenarı takviyeli) girişinde minibüsler duruyor, yolu tıkıyor falan, biraz izledim. Sonra birkaç kişinin o tıkanan noktadan taksi aldığını gördüm. Durak iki adımda, sıra var ama… Malum. Yeni bir durum değil. Benim için sırada duranlarla beraber beklemek iyi bir his. Seyretmeye ve beklemeye devam ettim. Durağın başında bir İspark görevlisi var. O yönetiyor araçları ve sırayı, öfkelenmeye başladı yolu tıkayanlara ve üstüne bir de araç çalanlara, sıraya girmeden. Onu da merakla izlemeye başladım tabii. Kafa hareketleri, geçen boş taksilerle ilişkisi, sıradaki müşterileri yönlendirmesi… güzel tecrübe. Bir tür performans adamınki. Derken dayanamadı. Çalınan taksilerden birini durdurdu. Ceza yazma hakkı var sanırım. “Yazmayacağım, ceza yazmayacağım ama” diye durdurmasından tahminim. Bir çıkıştı hem taksiye hem de müşterisine. Bir taraftan anlıyorum, deve misali. Neresi doğru ki burası eğri diye kızasın! Taksiyi çalanlar yüksek ihtimalle bizim araba sıramızın idrakinde dahi değildiler. Taksi ise, zaten kuralsız bir trafiğin abonesi. Neyse. Güzeldi tabii, ortak noktada, müşterek bir sürecin, bir hakkın, idareci sorumluluğunda olan tarafından, tam da bizler gibi korunması. Sıra bana geldiğinde teşekkür ettim. Bir durdu, görevinin bu olduğuna ikna, şaşırmış bir ifadeyle, “elbette” dedi. Bozulmaktan esirgesin şansı onu. Çok olsun böyle adamlar.

Bindiğim taksi ama, Anadolu yakasını benim kadar dahi bilmeyen yaşça büyüğüm bir adam çıktı. Ne desem tersleyerek beni, ne açtığım haritayı beğenerek ne de durmak istediğim sokak köşesini… Kavga dövüş vardık Validebağ’a. Bir de karanlık! Nedense bina, görünmez olmuş. Aradım, gelip buldular beni.

Girdik ki kalabalık başlamış bile. Güzel bir şey bu. Beklemek hoş olmuyor, yoldan gelip kimseyi bulamamak. Aksine. Burada muhabbet konuşmadan önce başladı! Gonca gelmiş, Rezzan ve Gizem de. Ahu’yla tanıştırdılar. Taze kan. Ayşenur’dan dinlemiştim. Kooperatifin daveti bu. Çayları da bir başka kooperatifin mahsulü. Koyayım dedim kendime bir, aman dediler. Açık koyalım. Kuvvetli bir demi var.

Bu kooperatife iki yıl önce de gelmiş, şehri lağvetmek gerekiyor demiştim. Şehirden çıkmayı başarmış hâlimle bu defa onur ve hakkaniyet meselelerini pratik etmenin gıda üzerinden metodunu oluşturduk. Üç saat sürdü. Uzun ve karşılıklı. Mütedeyyin kesimden kızlar da vardı. Bazı itirazları oldu. Vegan tercihimi konu etmeyi çok sevmiyorum aslında, zira bir bayrak değil bu dalgalandırılacak. Herkes yakın geldiği yerden tutmalı, uyandığı kadar, şuuru açıldığı miktarda. Dolayısıyla pek açmıyorum kendi tercihlerimi. Neticede ideal değilim. Hap bir biçim de yok, maatteessüf. Ama sorulardan gelindi o noktaya. İki başörtülü genç kadınla yan yana oturmaktan öte mütedeyyin sınıfın şablonlarına uymayan genç bir başka kadın, kalktı, dindar olduğu için vegan olamayacağını söyledi. Vegan olmasını söylemedim zaten. Ama ilgimi çekti, neden. Kitaba geldik, elbette. Kitapta Allah’ın bu dünyayı ve bu canlı âlemini bizler için yarattığını söylediği üzerinden savundu et yemeyi. Zorlamak istemedim, biraz dokundum, semavi dinlerin bu insan merkezli yaklaşımına ve itiraf da ettim inançsız olduğumu ve sahici bir merakla sordum kitabı bilip bilmediğini. Bizzat. ‘Hak’tan söz açtık. Hakkaniyet bağlamında. Bu arada, şablonları aracılığıyla uzaktan okuyabildiğim, muhafazakârlıklarını, diğer iki kadın kalktı. Ayrıldılar salondan. Belki konular açmadı onları, belki iki saate ulaşıyordu vakit, niyet ettikleri zamanı aşmıştık ama soruları soran sonuna kadar kaldı. Çıkışında, dağılırken herkes yanıma bir daha geldi. Biraz daha konuştuk. Hep dediğim burada da gösterdi kendini, muhabbet kurmayı denemeye ve hürmetle atılan adımlara bakıyor her şey. Herkesin birbirinde aradığı bir cevap var.

14 Ekim

Bu sabah güneş karşıladı beni, bu mahallede oturduğum on dört yıl boyunca hep yaptığı usul, pırıl pırıl! Siluet hiç aynı değil, ardından doğduğu tepeler hep dikenli artık. Ama ne güzel şey güneşe uyanmak!

Çay koydum. Aynı çayı içiyoruz, kayınvalidem ve biz. Yine de su farkı. Lezzetli oldu. Yavuz Baydar’la başladım okumalarıma; “Ortada —yalanlanmayan iddialara göre— yaklaşık 200 AKP'li ‘üst kadro’yu da kapsayan muazzam, uluslararası ‘organize iş’ dosyası olduğu konusundaki algı her geçen gün biraz daha şekilleniyor.

Saat 11’de randevum var. Göz kapağımda bir leke için, görüneceğim. Dermatolog işi mi daha mı ötesi bilmeden, ama annemde bolca olduğunun idrakiyle. Bu arada düştü önüme. Elbette. Yani, katılmamak kabil değil. Bu isyana cam silmeyi de ekleyebilir miyiz please?

Göz kapağımın üzerindeki kolesterol etkisi ve genetik. Bizde kolesterol de genetik. Hayli yüksek, ama çok sağlıklı yüksek kolesterol de (trigliserid ve HDL değerlerinin muazzamlığı sayesinde) genetik, göz üstü yağ oluşumu da genetik. Kurtuluş var mı, yok. Almanın faydası? Olabilir de olmayabilir de. Hani, bu öldürmeyen arızalardan galiba. Kimse umursamamış. Paran çoksa aldır dur. Yoksa paran dua et, çoğalmasın. Kafayı takmamak gerekenlerden bu.

Benim hep derdim cilt oldu. Stres siğil oldu çıktı, hormonlarım leke oldu muhabbet ediyor. Şimdi de annem göz kapağımdan bakacak bana. Ne yapalım. Hayat.

Öğlen iki gibi alanda olurum demiştim. Aynen koyuldum yola, yine aynı usul. Karaköy’den Kadıköy’e. Araç sırasına ve oradan da Özgürlük Parkı’na. Neyse ki şoför bu kez yol, düzen bilen biri çıktı. O ne hâl öyle! Özgürlük Parkı’na gidebilmek için bir hayli debelendik, zikzaklar yaptık da anca vardık. Ama muhabbet iyiydi. Şehirden çıkmaya niyetli bir karıkoca imişler. Düzen konuştuk. Çocuk konuştuk. Hepimiz birbirimize doktor, birbirimize ilacız.

Gıda şenliği sakin göründü gözüme. Yağmurlu bir sabah. Üzerine bu çetrefilli geliş. Herhalde gelmeye başlarlar adım adım. Petek ve İkbal’i gördüm hemen. Petek’le birer çay içmeye ayrıldık. Az hoşbeş, biraz panel öncesi muhabbet derken geldi vakit. Alana geçtik. Güneş ısıtmaya başlamış, Sevil gelmiş, Özkan Abi de. Sahneye davet edildik.

Panel iki saate yakın sürdü. Moderatör olarak niyetim kimseyi tek düze sunum yapar bırakmamak, ama sorulara farklı cevapları açığa çıkartacak bir düzen içerisinde coğrafya, topluluk, üretim, örgütlülük gibi kavramları bostanlar üzerinden konuşmaktı. Becerdik sanırım. Örgütünü yeni kurabilmiş ama 1500 yıllık bostanların mirasçısı Yedikule Bostanları’ndan, örgütsüz ve işgal bostanı kurarak topluluğunu oluşturmuş Roma Bostanı’na; mahallelisini/köylüsünü dinleyip, duyduğundan çıkarttığı düzeni stratejiye dönüştürüp bostancısı kalmamış bir alanı mahallesinin bahçesine çevirmeyi başarmış derneğiyle Kuzguncuk Bostanı’ndan, topluluğu bahçeye verdiği, ayırdığı zamanla tariflenen bir gayretin temsilcisi Fenerbahçe Topluluk Bahçesi’ne çok farklı usullerden ve farklı tecrübelerden örnekler dinledik. Sorular da geldi. Az da değil.

İyi bir gündü.

Rezzan ve Gonca yine yalnız bırakmadılar beni. Murat son dakikada eklendi. Atladık, Moda’ya, Sandy’nin dükkânına gittik. Ayşenur ayarlamış öğrencilerini, boşalmış zamanı. Bizi bekler bulduk. Gizem geldi. Ayşen de. Bir dolu kaynattık. Özlemişim hepsini. Birlikte konuşmayı. Oradan Ayşen’le çıktım. Atladık vapura, Beşiktaş’a. Yüzyılın dedikodusunu paylaştı. Hâlâ etkisindeyim. Kadın kadına, hele aynı yollara baş koymuş kadınların muhabbeti başka oluyor. Gelmeli gitmeli, kimi zaman. Olmaz mı, illa düz değil ya ama bir dedikodu dedikoduysa bizler arasında, yer yerinden oynamış demektir. Oynadı, o vapurda.

Eve girdim, bir çay koydum yine. Akşamı serin İstanbul’un ve eksik gelmişim. Kıyafet bağlamında. Refika aradı. Buluşalım diye. Çıktım. Köşedeki kafede buluştuk. Onun da mahallesi. Garsonlar tanıyor, beni değil. Onu. Bir tabak bir şey yedik birlikte. Lafladık. Niyetlerden konuştuk. Cadım benim. Ona getirdiğim fasulye ve nohutu sırtlandı, Ovacık mahsulü, bana da veynirlerimi verdi. Ayrıldık. Bir saat belki aslında ama öyle iyi geldi ki!

Döndüm, çayımı içerken paketledim her şeyi, ince ince. Streçleye streçleye.

Mehtap Facebook’tan hemen yapıştırmış cevabı, bir kadını deli mi acaba diye çözmeye çalışırken meselenin ütüsüz bir kıyafet olduğunu idrak ettiği anısından yola çıkarak, “seni ütüsüz görmek gibi bir şey” demiş. Onun tarifinde kendimi bildiğimden belki… Gel de ütüleme şimdi! Kadının kadına yıktığı sorumluluk gibisi yok. Kolaysa diren.

15 Ekim

Sabah 4:10’da bindim arabaya. Kaç dakikada gidebilir ki havaalanına? 20 dakika? 25? Biz, bir saat 10 dakikada ancak gittik ve niye, zira endişeli bir zamanda havalimanına giriş sabahın kör karanlığında kilometreleri bulabilir!

Neyse ki check in’imi yapmıştım. Yine de koş koş gir, koş koş bavul teslim et (elbette, turşu dolu içi) ve koş koş gate’e ulaş derken etrafımı saran kırk haramiler tavırlı adamlara söylenemedim dilediğim gibi. Ama burası sahiden içinde var olmaya alıştığım ülke değil. Kimileri İstanbul’un Anadolu’dan kopuk geçmişine bağlayabilir, dilediği denizci düğümüyle, meseleyi. Yok ama. Benim günahım ne? Her ne kadar hep yabancısı hissettiysem de bu şehrin, öyle ya da böyle, alıştığım usulleri vardı. Bir düzeni. Tavrı. Rengi. Sesi. Bu kadar radikal bir dönüşümü midemin, ruhumun kaldıramaması benim kabahatim mi?

En son binmeye gayret ettim uçağa. Koridordayım nasılsa. Kimseyi kaldırmayacağım. Kimse de beni kaldırmasın. Vaktiyle çıktık yola, sabahın ilk uçuşlarının şansı herhalde. Ankara’ya iniş de öyle düzenli oldu. Dakik.

İndik inmesine ama bizi aldılar dış hatlardan soktular! Niye, meçhul. Herhangi bir anons yapıldı mı, hayır. On üç numaranın önünde bekleyeceksiniz dediler, bıraktılar. Beklemeye başladık. Bomboş bir alan. Duty free ışıkları kıpkırmızı ama dükkânlar kapalı. Biz bir bekleyen. Görevli dahi yok. Dönmeye başladı karusel ama benim bavul yok! Herkes gitti, dört bavul kaldı. Ben yalnız. Yürüdüm lost and found’a. Baktı adam bilet parçasına, “sizin burası değil ki” diye azarladı beni. Ben mi girdim dış hatlara, canını seveyim sabah asabiyetinin. Siz soktunuz. “Ne yapayım?” dedim, dedi “çık dışarı, sağa dön ve 100-150 metre sonra iç hatlara gir. Yirmi iki numaralı karuselde senin bavul.” Peki. Çıktım. Yürümeye başladım. Aklım sonradan geldi, beni almazlar ki şimdi iç hatlara! Neyse. Yapacak bir şey yok. İçindeki turşulara yanarım ama patlasalar ekstra fermantasyondan olsun olsun da tişört ve pantolonlar batar. Bilgisayar türevi her şeyim kolumdaki çantamda. Yani içim bırakabilme huzuruyla vardım kapıdaki memura. Dedim “benim bavul içeride,” önce bir ters baktı, kimsin ki gibi. Bilet parçacığımı uzattım. Her gün yaşadığı şeymişçesine bıraktı geçeyim. Karuselde bir benim bavul kalmış, başında da üç kişi. Söyleniyorlar “acaba nerede bizim bavullar,” dedim, “dış hatlarda bekliyor muhtemelen.”

Çıktım. Atladım bekleyen araca beni ve Ankara’ya vardım.

Önder’le sözleşmiştik, kahvaltı için. Bavulu araçta bıraktım. Gün boyu sürüklemeyeyim yanımda diye. Buluştuk, simitlerimizle onların evine gittik. Önder dünyalar güzeli, seri bir dille Ankara’yı, coğrafyasını, bulunduğumuz bölgeyi, binaları, usulleri, bitki örtüsünü verdi bir çırpıda. Güzel bir usul. Zaten adabına iknaydım. Birlikte, paydaşı olduğumuz gayretleri taşıdık. Sözümüzü üst üste koyup meselelerden mânâ çıkarmayı başardık. Üzerine serin bir Ankara sabahında evinde, sevgilisi, kedisi ve terasında oluşturduğu üretim biçimleriyle çok taze bir başlangıç sağladı bana. Üzümden, rakıdan, vegan peynire, torba yasadan çorba yasaya tüm süreçlerin allak bullak eden usulünde sivil inisiyatif olmanın biçimlerine kadar bir dolu lafladık. İyi geldi. Uçsuz bucaksız gelen karanlık bir zamanda muhabbetle aydınlattığımız anlardan belki. Şükranla hatırlayacağım.

Sonra vakit geldi dedik. CerModern’e geçtik.

Bu fotoğrafı Instagram’dan buldum. Legastronomiquee çekmiş. Benim uçağım var diye, zamanı benim lehime kullanıp panelden erken indirdiler. Yine hakkaniyet ve onur üzerinden konuşmayı seçtim. İyi bir ekmeğin parametrelerini tesis etmenin, o parametreleri pratik etmenin daha haysiyetli bir medeniyet inşa etmenin başlangıcı olabileceğine inancımı yineledim. Hakkaniyeti tohumdan, üretimden, üreticiden biçerken İstanbul Halk Ekmek’in 2005–2010 yılları arasında yürüttüğü projeyi hatırlatma imkânım oldu. Hani, gayrisafi milli hasıladan en az pay alan on ilden organik buğday alınıp, gayrisafi milli hasıladan en fazla pay alan İstanbul’a ekmek üretildiği o ‘iyi’ projeyi… Bölgeye o proje ertesi dönen 610 aileyi, bugün Kavılca’nın, Siyez’in yine böyle projelerle nasıl başka bir üretimin sembolü olabileceklerini, toprağı, tohumu ve üreticiyi nasıl tüketiciye tanıştıracağını… konuştum. Hakkını verdim diliyorum, yolun. İlhan Abi vardı, üretici ve tohum bağlamında benim eksiğimi toparlayacak, Artun Abi vardı, geleneğinden girip ayar verecek sözlerime. Huzurla indim. Bir turladık sahayı. Kastamonu’dan, Beypazarı’ndan dostlarımı gördüm. Sonra da çıktım yola. Elim kolum mısır unu ve ekmekle dolu.

16 Ekim

Çok şükür. Evimdeyim. Bembeyaz örtülerin arasında. Sessiz bir sabah.

Bugün hiçbir şey yapmayacağım. Kapris’i dinleyeyim. Bugün mümkünse bolca müzik…

17 Ekim

“And another thing: clean pans gently, with enough pressure to remove stuck and gummy deposits, but without scouring down to bare metal. I noticed that as my experiments wore on and I got lazier about cleaning between tests, the pans were less likely to stick. This seasoning effect may be the kitchen version of the ‘hygiene hypothesis’ in medicine: just as extreme cleanliness may leave people more susceptible to some kinds of illness, it may make pans more susceptible to malfunction.” diyor McGee. Eski bir yazı bu. Bambaşka bir şeyin peşinden vardım makaleye ve durdum bir. Temizlikte seçici olmak bir kırsal gereği. Ama şehirle birlikte de değişiyor. Yani, kişi kırsaldan uzaklaştıkça, orada var olan işlerin öncelik sıralamasına ve yüklerine bağlı olarak aklına dahi gelmeyen işler, katlanıyor, hijyen olarak çıkıyor olmalı karşına. Ve böylece ne maya tutuyor ne de tencerelerin yapışmazlığı kalıyor (hep merak ederdim, kalaylı kaplara yapışmaz mıymış eskiden yemekler de şimdi pek mutlu insanlar teflonla diye, şükür McGee açıklıyor).

Evet. Kesin bilgi. Cam silmek ve ütü yapmak gereksiz gayret. Tuvaletlerin de gelenekte evin dışında olmasının bir sebebi olmalı.

Zayıf bir vicdan ve sıkıntıya tahammül düşüklüğü, sanıyorum bende yarattığı izlenimdi AVM’de puro içen adamların. Yani, konuşmadan hiçbiriyle bu nasıl bir damgalama desem de kendime, öyle. Bendeki etkileri bu. O oturuşları. Edaları. Ellerini o puroların etrafında kullanma biçimleri, sadece parmaklar değil. Bilekten başlayan tüm hareket ve etrafa bakışları. Vücut dili. Diyorum ya. Ses ve söz bazen aldatıcı oluyor.

18 Ekim

“Ahlak ve erdemin bize zimmetlenmesinden çok mu memnunuz? Bizim onurumuzu zedelemiyor mu ‘İçinde ne yazıyor?’ diye bir gün bile bakılmayıp, evlerin duvarına asılan kutsal kitap muamelesi görmek? ‘Sen dindar bir kadınsın!’ diye sallanan parmaklar, verilen ayarlar bizi mutlu ediyor olabilir mi sizce? İç dünyamızın ne olduğuyla değil, dışarıdan nasıl göründüğümüzle değerlendirilmek canımızı acıtmıyor mu zannediyorsunuz?” demiş Ayşe Baykal. Mütedeyyin kadınlar ana akım gazetelerde bunları diyor, yazıya döküyorlarsa aşağıda kimbilir ne tartışmalar var duymak gereken. Bir muhabbetimiz olaydı keşke. Dinleyip öğrenecek ne çok şey çıkardı.

Bu bölünmüşlüğümüz en büyük ceza bize. Ötekileştirmenin her daim önünde set olmayı bilmek gerek.

Sabah atladım otobüse, Ayvalık’a indim. Oradan da Körfez Birlik otobüsüne geçip Edremit’e vardım. Niyetim Artrun Abi’den aldığım muhabbeti Selin’e taşımak, becerebilirsem Şakir’i, Gudrun ve Ferit’i görebilmekti.

Selin “zaten boşum” dedi. Hem çarşamba, tayfanın çalışmadığı gün (pazar var zira) hem de zeytin istediği gibi yok. Dolayısıyla sohbet ettik bolca. Şakir de geldi. Traktörün bir şeyini tamire inmiş, neyini bilemedim. Koyunları anlattı. Muhabbet ettik. Selin’le hâllerini izledim. Beni yeni açılan bir işletmeye götürdüler. Genç bir adam. İstanbul’dan dönmüş. Annesi yanında. Muhabbetli ve iltifatlı. Benim mide İstanbul’dan döndüğümden beri bir tuhaf, yiyemeyince bir şey Selin dedi, “size kekik suyu gerek.” Dereli köyü arandı. “Odun ateşinde kaynayanı iyi” dedi, ondan bir yarım litre buldu. Atladık arabaya. Köye çıktık. Kekik suyunu aldık. Arabada zeytinyağı tadımında kullandığı bardaklardan buldu. “Hemen için” dedi. Kolay değil. Yakıyor. Yudum yudum içmeye kalktım. Her bir yudum daha zor geliyor. Diktim kafaya. Ancak zaten. Etrafa baka baka Feritlerin yana döndük. Hacıaslanlar’a.

Feritler damdaydı. İnmişler, Gudrun keçiboynuzu unu ve armutla, tamamıyla vegan bir crumble yapmış. “Kahvemiz var” dediler. Benim mide dedim ama kekik suyundan bu yana ne bir gurultu ne bir ‘guk’um var. Hayretle fark ettim. Sıcak su istedim. Ucundan diye başladım crumble’a ve yarısından fazlasını yedim. İyi de geldi. Kekik suyu, mucizeymiş!

İnsanın ilacı da coğrafyasında!

Ferit’in annesini ilk kez tanıdım. Masada uzun uzun sohbet ettik. Toprak, düzen, süreçler konuştuk. Ayvalık gibi değil Edremit. Dallarda hep mora doğru zeytinler. Erken kararmışlar. Niyesini çözmeye çalıştık. Ferit’in annesi kırk yıl önce gelin geldiğinde bölgeye pamuk da ektiklerini söyledi ve eylülde yağardı diye ekledi. Zeytine iyi, pamuğa kötü, zordu diye anlattı. Şimdi pamuk eken falan yok. Ekim oldu, yağmur da yok. Zeytin perişan.

Çıktık, Alen için birlikte inşa ettikleri eve bakmaya, oradan bostanlara indik. Elinde sepet, biri her şeyden birkaç yaprak topladı. Diğeri, her yerden tohumluk ayırdı. Kolum kucağım dolu döndüm Selin’le arabaya. İtiraz etmeden. Hiç, hem de.

Selin bir de çay dedi, Körfez Birlik’e teslim etmeden. Ama o da kesmedi, Körfez Birlik arabasını beş dakika bile beklemeye dayanamadı, yol da değil ki deyip arabaya koydu beni, döndük eve. Elim kolum dolu, Selin’in hediyesi bir şişe erken hasat zeytinyağı, Dereli’den bulduğu kekik suyu, tohumlarım ve yeşillerimle girdim eve. Selin bana yaptığı ısrarın aynısını ona yaptıysam da durmadı. Bölgenin usullerini öğrenmem gerektiğini hatırlattı bana. Israra ne zaman direnip ne kadar ısrar ederek diğerinin direncini kıracağının misafirperverlikteki yerini…

Ne güzel bir gündü, ve.

19 Ekim

Sabah Osman Kavala’nın gözaltına alındığı haberiyle uyandık. Vasıf, “bekliyordum” dedi. Ben beklemeyi anlamıyorum. Zira kanaatimce çok net; Osman Kavala ‘iyi’ bir insandır. Bizim büyük sefaletimiz de sadece bir Osman Kavala’mız olmasıdır. Onun gözaltına alınacağı bir günü ‘beklememiz’ bu sefaletin yüzümüze yansımasından başka şey değil.

Güne Ayşenur’a fotoğraflar çekerek devam ettim. #yeryüzüdiyeti kampanyası çerçevesinde tüm Fikir Sahibi Damaklar hareketi üyeleri coğrafyalarının diyetini belgeliyorlar. Tuba yazdı, geçen hafta içinde. Yarın da Slow Food’un uluslararası ofisinin kullandığı sosyal medya tümüyle Fikir Sahibi Damaklar’ın kullanımında olacak. Hepimiz malzeme hazırladık. Zaten yerel beslendiğimiz bir yana, bunu sergileyebilecek olmanın da gururuyla.

Benim sabahım #yeryüzüdiyeti’ne uygun, dün bostandan sepetime düşen son domatesler, fesleğen ve Selin’in yağıyla başladı.

Saat 10 gibi mi yoksa 13’de mi inelim dedik, pazara. 13’e karar kıldık. Bir de yemek yeriz Şehir Kulübü’nde, niyetiyle. Sabahı okuyarak geçirdik. Aynen de 13 arabasına yetiştik. Yemek yedik, harika bir yeşil fasulyeyi ben, semizotunu da Vasıf yedi. Beraberinde patates püresiyle. Et yemediğimizi, tereyağı ve peynirsiz seçtiğimizi anladılar çoktandır ama balık bir türlü yatmıyor galiba şablona, balık çorbası da var dediler. Yok. Biz yemiyoruz. Gülümseştik.

Çıktık. Santimetre’ye uğrayalım dedim. Ne vakittir istiyorum Selin’e ve Gudrunlara bir hediye. Yıllardır ne çok sevindirdiler beni. Zaman alacak siparişlerim fakat dilerim beğenilsin. Oradan gözlükçüye uğradık, ayarı kaçtı zira benimkinin. Eğri duruyor burnumun üstünde artık. Ve pazara girdik, uzatmadan daha da. Az aldık. Sahiden az.

Önce bizim büyük tezgâha uğradık. Suyun öte yanından tanış saydığımız, birbirimizi. Taze ‘kuru fasulye’ aldık. Bol brokoli yaprağı, hala ayırıp satmıyorlar. Söylendim. Bir parça brokoli, küçücük bir karnabahar. Enginarcıya geçtik. Şahane tere bulduk, bir demet de dereotu kattık yanına. Cumartesi pazarından aşina olduğumuz, bize bez torba saklayan tezgâha da Anamur muzu ve mandalina almaya durduk.

Tezgâhlar hâlâ geçiş hâlinde. Kimi ürün ibadullah. Yeşil domatesler ve biberler, mesela. Bir de yığınla zeytin var. Yöre halkı çekişte yapmaya alıyor olmalı. Niyet ettim, ama vazgeçtim sonra. Pazar günü yine yolumuz var. Bir hafta duramayacaksan başında, kırıp basmayacaksın suya.

Bir de kaç yer var acaba, yörenin kendi düzeninde işleyen pazarından öte, sana neyin vakti neyin değil diyen. “Son hafta” etiketi bundan ibaret değildi.

Eve dönüşte geride bıraktığım, geciktirdiğim tüm mail’leri toplama zamanım geldi dedim kendime ve oturdum makinemin başına. Üç saatimi aldı. Tamamladım ama. Saat 6’yı az geçiyordu kalktım, mutfak tezgâhına. Dünden bostan yeşillerimi suya koymuştum, dimdik, pırıl pırıl döküldüler kurulama bezine. Üç dal ısırganı makasla ayıkladım içine. Kenara kaldırdım. Limonu bol ve Selin’in yağıyla salata olacaklar.

Brokoli yapraklarını yıkadım. Taze soğanları da. Dört beş diş de sarımsak ayıkladım.

Tencereye zeytinyağı döküp, bir yumruk kadar çatlatılmış sarımsakları çevirdim. Yaprakları, taze soğanları ekledim, bir tur çevirdim ve kahve fincanı kadar su koyup üzerine kapağını kapattım. Kısık ateşte bıraktım pişsin. Diğer yanda tabanı küçük, kenarı yüksek tenceremde su kaynattım, içine tuz katıp. Ankara’da, Ekmek Festivali sırasında, tezgâhlardan birinde görüp, cins cins çekilmişliklerine tav olup üç ayrı kalınlıkta aldığım mısırlardan irmik kalınlığında olanından bir bulamaç pişirdim. Aynı İtalyanların polenta gibi. Sade suya.

Brokoli yaprakları daha önce hazır oldu. Mısır biraz daha uzun sürdü. Olsun. Yan yana sıcak getirmek önemli olan. Getirdim de. Alta mısır bulamacını koydum, üste yaprakları, az da zeytinyağı ekledim. Yanında bostan salatası, cins cins otuyla. Vasıf iki tabak yedi. Çok sevdiğini söyleyerek. Bir şey değil aslında. Bulamaç üstü kavurma ot! Sadece tam zamanında, coğrafyasında.

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında); 13 Ekim’deki kooperatif daveti fotoğrafı Koşuyolu Kooperatifi Girişimi Facebook sayfasından.}

aile, bostan, Defne Koryürek, ekmek, Günlük, kent, şehir, yolculuk