Günlük:
14–20 Temmuz 2017

14 Temmuz

Alex ve Banu’nun gelmesi yeniden denize gitmeye vesile oldu. Bu sayede Vasıf’ın da bir denize karşı ayak pozu var. Artık sırtın yere gelmez kocam!

Ayvalık’ta İstanbulluların anlayacağı gibi bir deniz çok yok. Yani Ortunç’a ya da Ada Camping’e gider de oradan girersen, ne âlâ ama Cunda veya Ayvalık’ta pek çok deniz görünen yer, buralıların deyimiyle iç ya da dış olarak ayrılıyor ve iç deniz girilmesi tavsiye edilmeyene tekabül ediyor. Dış deyince de mükemmel kumlar ve harikulade bir su gelmesin akla, dipte balçıkımsı bir kumun olduğu çok yer var. Pek canlı bir alan olamaz buralar hissi geliyor insana. O yüzden belki, buraya yerleşelim diye bakarken bir kez olsun aklıma denize yakın bir yerler bakmak gelmedi. Manzarası güzel oysa. Aynı İstanbul’un sahip olduğu ‘öte tarafa bakarak’ aradaki suyu da görme hâli, hani Boğaziçi ya da Büyükada, Dil Burnu misali, burada da mevcut. O iç deniz, dış deniz hâlinin sebebi olan adalar ve labirentimsi ilişkileri var ya, çok şık. Çok.

Ayvalık’tan Cunda’ya, Cunda (Alibey Adası) üzerinde de en uca, Tabiat Parkı’na ilerleyince en, en dışa, yarım adanın en uç ama içeriye kapalı kısmına varılıyor. Bölgeye yıllar önce, on desem yalan değil, belki olsun da dokuz yıl önce, bir zeytin hasadında gelmiştim. Vahşi görünmüştü kışa doğru ilerlerken doğa. Vahşi tabii hâlâ. Bir bakıma. O dönem yazını görmediğim için yanıltmayayım ama iki yaz öncesini biliyorum. Daha azdı beach’ler ve bu taht gibi denize kurulan localar. Sanki bir işgal altında şimdi. Yine de ilerleyince, yolda arabaları neredeyse durdurup otoparklarına alacak beach yer göstericilerinden, güzel ve sakin noktaların bir dolu olduğunu görmek keyif veriyor insana.

Patariça, ya da buralıların dediği gibi Patriça, suyu ılık, fena hâlde sığ bir denize sahip. Yani benim diyen deniz aşığı kaçar buranın suyundan ama azıcık sükûnet, biraz ufukta boşluk ve hâlâ ayağının altında dolanan yengeçlere merak duyanlardan olunca insan, bu sığ ve ılık deniz bir cennete dönüşebiliyor birden.

İyi geldi, hepimize.

Cunda’ya döndük, yemek için. Fotoğrafı Banu çekti, ben siyah beyazladım. Önce Orman’a gittik, hemen karşı köşesindeki yeni dükkândan bir dolu tekstil aldık, Banulara. Gidiyorlar, malum. Orman’da birer içki içtik, Ayna’da yemek yedik. Bir hayli standart bir Cunda günü oldu. Eve döndük ve zanaatını göstersin diye ben mutfağı Alex’e bıraktım. Gerçek bir tatil günü oldu bugün!

Refika geldi, söylene söylene, “bir daha asla bu yolla gelmem!”, İDO ve Baltur kombinasyonu 6 saati buluyor, doğru ve ben hep böyle gelip gidiyorum ama…

Kedi her gece bir yere kayboluyor. Islık ardına ıslık aramak gerekiyor ve Huduni sanki, arkanda bitiveriyor! Bu gece epey arattı bizi.

15 Temmuz

Dün gece Alex yeni bir şey öğretti, “evde kokteyl yapan biriysen şişenin dibinde kalan ne bir ölçüye gelir ne de eşliğe müsaade eder içkiyi bir infinity bottle’da biriktirebilirsin Defne!” Ve bir şişeyi, üzerine sonsuz işareti yaparak ayırdı.

Elbette birikecek sadece spirit’ler olacak ve beyazlar değil sadece sarılar birikecek. Bir tür tuhaf harman olacak, demektir. Uzun vadede tabii, Vasıf’la ben diye düşününce ne kadar içsek o sonsuz şişe tam dolmaz ama bir dönem sonra bizim evin içki artıkları bir tuhaf K harmanı olarak adlandırılabilir belki.

Vişneleri alkolle buluşturma vakti!

Yıllar önce, Refika’da, kim hatırlar artık ayrı ama lokanta olan Refika’da, vişne likörü yaptığımda Tekel Kanyak kullanmıştım. Dükkâna sık aldığımız bir üründü, unsuz ve süper çikolatalı Boca Negra’ya kullanırdık ve pek severdik. Tekel Kanyak falan yok artık. O çizgide, o ederde hiçbir şey de aynı kalitede değil. Hiç değil. Alex’le konuşurken, yerli votkalar uygun mu bu işe diye, haklı bir özenle, zanaatına da hürmetle elbette, likör yapmayı yemek yapmaya benzetti. Kullandığın ürünler ne kadar iyiyse sonuç da o kadar iyi olur, dedi. Evde sürahi sistemi bir arıtma ünitemiz var. Yerli votkayı o arıtmadan geçirmemi önerdi. Tek seferin tadında fark olduğunu, ama üç arıtma sonrası muazzam fark tadabileceğimi de ekleyerek. Dolabıma baktım. Neyim var neyim yok. Arıtmak eğlenceli bir deneme gibi göründü, ama vişnelere kıyamadım.

Vasıf’ın dehşetle karşılayacağına aldırmadan 1,5 litre çavdar viskisi döktüm. Şu anda evde en değerli varlığımız bu kavanoz olabilir yani ama bence çok iyi yaptım. Belki yerli cin alır, üç kez arıtır ve yerli safranımızla bir safran cin yaparım.

Hiç de fena fikir değil!

Refika 15 Temmuz’da burada olsun istemiştim. Artık kendi düzeni olan, ilişkileri, işi ve ruh hâli kendine göre bir genç kadın o. Her ben istediğimde gelecek hâli yok, ama kırmadı. Uygun düşürdü ve geldi. Öyle güzel ki onu burada görmek. Bahçeye çıktık. Gönlümdeki yeri gösterdim ona, acaba buraya bir 60-80 metrekare bir şey yapsak nasıl olur, diye. Elbette orayı değil, başka bir köşeyi beğendi. Dilerim denk getirebilir, ona göre bir şey inşa edebiliriz.

Kahvaltıda benim yaptığım veynirlerden tattı, beğendi. Olmuş dedi. Bir sevinç bende, elbette. Hep aç, güzel kızım. Ekmek çok yemiyor, fazla diyor. Sebze de tutmuyor büyük ihtimalle mideyi. Hazırladık tabağını, sordu siz ne yiyorsunuz diye. Beğenmedi üstelik yeme düzenimizi de. Hesapladı, B12 bol alıyorsunuz, o iyi ama ya protein dedi. Bir hayli anlattı. Dinleyeceğim tabii.

Bize benzer uyanıyor Refika, ne vakit yatarsa yatsın. Benden çok uyuyabiliyor, istiyor da ama uyanıyor ve hayat başladıysa hemen katılıyor. O gözü açılmayanlardan değil. Alex ve Banu biraz daha geç kalkıyorlar. Onlara kahvaltı bekliyor masada, biz kahve içer, muhabbet ederken.

Yine denize gittik. Patriça tarafına. Bu kez kalabalık geldi. Kötü değildi, ufuk yine epey sakin ama her zamankinden daha çok insan bir şekilde fark yaratıyor. Kalabalık içindesin, işte. Daha ne olsun.

Maya’yla yine karşılaştık. Karşılaşırız diye yanıma ASA seramiklerden birini, bir angel food cake kalıbını almıştım. Koskoca, beyaz ve hafif ağır kalıpla kim gider plaja! Bir kız çocuğu ile kumdan kale yapma isteyen elbette ve yaptık. Refika da katıldı. Banu da. Saatlerce suyun kenarında kumları doldurup doldurup boşalttık. Kabuklarla süsledik. Kalıbı Maya’ya bıraktım. Güzel bir anı olsun ona bu yaz dilerim. İnsan geriye bakıp, arıyor çocukluğundan fotoğraflar. Bulacağı muhabbetli bir yaz olsun dilerim.

Refika da denize girdi ya! Umarım bir daha olur gelmeye fırsatı. Daha sakin bir deniz günü yapar kabukluları seyreden denizin içinde oturarak muhabbet ederiz.

16 Temmuz

Sabahtan biraz ayak uzattık, kahve keyfi yaptık, ardından Alex’le Banu Armutcuk pazarına indiler ve sonra da Cunda’ya tekstilleri aldığımız dükkâna uğrayacaklar. İstanbul öncesi alışveriş günü.

Kedi kustu. Hem de tam kanepenin üzerine! Nerelerde dolaşıyor, ne yiyor bilmiyorum ama otlu gözleme diyeceğim, öyle bir malzeme bu! Kılıf neyse ki. Çıkarttık, attık çamaşıra.

Alex ve Banu döndüler, Banu bir fotoğrafımızı daha çekti, herkes köşesinde, sıcaktan bezmiş biçimde. Hızlı bir makarna yapmıştım hafif Tay lezzetlerde, gerçi buranın yeşiline, sebzesine o kadar intibak etmiş ki damağım bu son birkaç ayda, lezzetleri teker teker katarken ancak açıldı benim dosyalar ne yapmam gerektiğine dair. Herhalde yatar biraz uyurum.

Hasta hissediyorum kendimi, bitkin.

İDO ve Baltur’u reddeden kızım, İstanbul’a Alex ve Banu’yla beraber döndü.

17 Temmuz

Fenalık bastı, sürekli ev temizliyorum, yemek yapıyorum ve ütü ütülüyorum! Tatile yerleşmek mi demişlerdi, hah! Ne tatili! Okumaya vakit yok, ayırabildiğim. Bugün koltuk kılıflarını geçirmeye çalışırken nasıl bir çığlık attıysam, Vasıf panikle koştu geldi. Öyle fena. Sahiden kışı bekliyorum. Kapıların kapalı olduğu, tozun içeri girmediği, kanepeleri bir ayda iki kez temizlemek gerekmeyecek bir kapalılıkta yaşamak istiyorum. Derhal.

Esra ve Defne geldiler.

Esra sevmemiş Ada Camping’i. Elimi nereye atsam küftü, dedi. Özgeler bıraktı onları. Rona’yı görmeyeli kimbilir kaç zaman olmuş. Bebeydi belki de, en son. Defne ve Rona yan yana… Bebeli zamanları hatırlattı, bir asır öncesi sanki. Zamanın nasıl geçtiğini hiç bilemiyor insan, geçmez denilen her zaman geçtiği hâlde. Hep.

Defne bir cadı, ancak Vasıf’la şahane anlaştılar.

18 Temmuz

Bu fotoğrafı Esra çekti, bizim köyün country club’ı Nostalji’nin etnografya müzesinden. Nostalji bizim köyün muhtarının. Hakkında kanaat bin türlü. Daha köye gelmeden biz, onun namı ulaşmıştı kulağıma. Kimisi feci bir egosu var diyor, kimisi denize 6,5 kilometreye işletme yaptı, takır takır işletiyor diye bir başarı öyküsü anlatıyor. Ben ilk kez bugün tanıştım, yani yüz yüze. Önceden hemen Facebook arkadaşı olduk, ayrı. Yani muhtar böyle bir muhtar ve ben kendisine epey hayranım, zira memlekette çok adam tanımıyorum bir pazar gününün sonunda, mutfakta, dev leğenin başında bulaşık yıkarken poz versin. Bu muhtar, bu pozu verip Facebook’undan da paylaşıyor. Benim intibam, fevkalade çalışkan olduğu yönünde.

İşletmede bizleri epey yaralasa da bir hayvanat bahçesi, evet, epey abartılı bir sıfat ama bir etnografya müzesi, spor alanı, çocuk oyun parkı ve havuzun yanı sıra lokanta var. Biz ‘serpme köy kahvaltısına’ geldik. Bu bölgenin önemli bir farkı var başka yerlere göre, kanaatimce. İnsanlarda genel bir ‘dışarı çıkma’, ‘dışarıda yeme’ alışkanlığı var. Burada da gördük. Turist olmadığı her hâlinden belli, hâl tavır eda bağlamında memleketin herhangi başka bir köşesinde aykırı kaçacak en az altı masa seyrettik, kahvaltıya gelen! Evde kahvaltı yok mudur, vardır. Aynı bizde de olduğu gibi ama bir temiz esintidir, başka bir yere gitmek, muhabbeti uzatacak fırsat yaratmak. O altı masadan bize en yakını, elbise üzerine hırka ve başına da eşarbını takmış üç kadının yanında bir adamın olduğu masaydı, uzun uzun seyrettim birbirlerine çay dolduruşlarını, ekmek uzatışlarını. Keyif yaptıkları belli. Belki misafir gelmiş ikisi bir eve, belki komşular… İnsanın aklı hemen masallar anlatıyor kendine, masadakilerin ikisi çift, diğer iki kadın da mesela kız kardeşleri çiftin birinin. Olmaz mı? Olsun. Keyifleri olsun. Oh dedim, memleketin tamamı böyle olsa!

Muhtarla az da olsa teşrikimesaisi olan Vasıf’ın demesine göre, ‘Mutluköy’ adını da tescillemiş kendine. İyi etmiş. Büyükşehir’e bağlandığı için burası artık bir köy değil mahalle, malum. Hani İstanbul’daki gibi, yani Yeniköy, Bakırköy dendiği gibi, burası da Mutluköy mahallesi olsun, öyle kalsın ismi ama biri işgüzarlık etmiş; pek iyi biliyorlar ya zaten isim vermeyi, vaktiyle Susuzköy, Araplar Köyü ve nihayetinde de Mutluköy olan ve bir vakitler Rumların yaşadığı bu bölgeye Mutlu mahallesi adını layık görmüşler. Muhtar da gitmiş ‘Mutluköy’ü kendine tescillemiş. Canına değsin.

Bizim country club’a giderken yolda bir hayli kapari meyvesi gördük. Dönünce şart oldu çıkıp toplamak. Köyün sokaklarını gezdim, bizi sahiplenen köpek de beni yalnız bırakmadı. Mezarlığın arkası özellikle güzel, aşısız, aşılı bir sürü fıstık, meşe ve zeytin bir arada…

Bir hayli topladım. Mantar gibi, kaparinin de keyfi. Toplayıcılık huzur veren bir şey. Ağırlaştıkça sepet, mutluluğa dönüşüyor.

Kaparileri yıkadım ve boylarına göre ayırdım. %5’lik bir solüsyon hazırladım, altına komşumuz Ali Bey’in üzümlerinden hem yaprak hem de koruk koydum, kaparileri dizdim, son bir yaprakla daha kapattım. Begüm solüsyonu daha tuzlu yapabilirdin, dedi. Kapari tuz sever diye ekledi. Yapraklarıyla da kurdum bir turşu, ona kesin sirke koy dedi. Kaparilere de koy dedi, ama yapraklara kesinlikle koymalıymışım. Süner, diye uyardı. Evde iyi üzüm sirkem yok. Elmam var ve şık bir balzamik sirkem de mevcut ama üzüm sirkesi hiç yok.

Bakalım. Otuz altı saat dışarıda tutup sonra dolaba kaldıracağım.

Benim için yaz kızartma demektir ve patlıcan kızartma kadar hakiki ve demokratik bir lüks daha bilmiyorum. Babam da çok severdi ve özellikle de annemin yaptığı domates sosunu. Ayrıldıklarında ev eşyaları üzerinden tek bir lafını hatırlamıyorum babamın, bir tek tüm resimleri, aile fotoğraflarını alıp gitmişliğine illet olmuştu annemin ve o zaman da öyle hissetmiştim, haklıydı; bir de mutfak aletleri hususunda çekişmeleri oldu. Annem şahane bir buzdolabını, ocak fırını ve üstü cam bir blender’ı —ki bunlar o dönemde yok şeylerdi, yerine yenisi alınamaz şeylerdi— babama bırakmış, tabak takımını ve elektrikli, derecesi ayarlanabilir bir tavayı almıştı. O tava da epey gitti geldi aralarında. En son babamda kaldı.

Babam ağzının tadına düşkün bir adamdı. Annem çok iyi yemek yapardı, ona sorarsan babam ağız tadını annem sayesinde kazanmıştı, bense biliyorum, iyi yemek yapmak için yediğinin farkında birileri gerek etrafında. Birbirlerine, hiçbirinin farkında olmadığı kadar çok şey katmış, sonra da 80’ler boşanması yaşamış bir çiftten bahsediyoruz. Neticede boşandılar ve babam lezzetlere özlemiyle baş başa kaldı.

Yemek yapan bir adamdı, babam. Özellikle pazar kahvaltılarını onun kadar özenle, onun kadar dengeli ve bir o kadar da şımartıcı lezzetlerle dolu hazırlayanını tanımadım. Hiç. Patlıcanı kızartmayı da becerdi, ama sosu tutturamadı bir türlü. Benden anneme sormamı, tarifi almamı istedi. On iki yaşındaydım. Bilmiyorum tam ne oldu. Sürekli aklımdan çıkması kabil mi, belki de kabil. Ya da annem hakkında çok mu konuşuyordu, kızgındım. İstediğini yapmamayı seçtim, bilmem. Belki annem mi çok konuşuyordu babam hakkında, ki evet. Konuşuyordu. Soramadım dolayısıyla. Ve belki de en sert yıllarımdı. En ağırından bir depresyonmuş diyorum, geri bakınca bulut miktarına hayatla benim aramdaki, belki ona kaybettim kendimi ama hafta ardına hafta ben bir domates sosu tarifi veremedim annemden alıp babama.

Yaptıkça hatırlamak güzel. Kırgınlıkla değil ama. Çocuklar, ana ve babalarının seçimlerini yüklenirler. Kimse kötü şey yaşatmak istemez çocuklarına ve yine de hayat işte. Herkes her zaman zarif kalmayı beceremez. Ben her patlıcan mevsimi artan bir sıklıkla domates sosunu da yapıyorum, tam anneminki gibi ve her ikisinin de yapamadıklarından aldığım cesaretle daha iyisini yapmayı hatırlatıyorum kendime.

Bu onların canına:

8-10 orta boy pembe ya da kırmızı fark etmez ama olgun domates
2 çay bardağı zeytinyağı
1 defne yaprağı
5-7 top karabiber
3-4 kesme şeker
2-3 çimdik tuz
6-7 sarımsak
1 çay bardağı kadar sirke, üzüm tercih edilir, elma, hatta pirinç bile olur

Annemin anlattığı şekliyle: Domatesleri küp küp doğrayacaksın, tencereye zeytinyağının yarısını döküp üzerine de domatesleri bir karıştıracaksın, ısınsınlar; içine tuzu, şekeri, karabiberleri ve defneyi katacaksın. Domatesler neredeyse üçte bire inip ve soslaşana kadar ama yavaş bir ateşte, usul usul pişireceksin. Ne zaman ki sos hâlini alır o zaman sarımsakları bir fiske tuzla ez, kalan zeytinyağı ve sirkeyle beraber domatese kat. Artık daha fazla da pişirme ama patlıcanlar hâlâ sıcakken bu hâliyle dök üstlerine, birlikte ılınsınlar. Sıcak yenmez, dolaba da girmesin, masada serinlesin.

Babam ki sarımsak yemezdi, buradakiler hariç.

19 Temmuz

Defne Vasıf’a domates adını taktı. Vasıf da gitti maskelerden horozu seçti. Mutluköy’ün horozu oldu. Esra dehşet içinde, Vasıf Refika’yla da böyle miydi diye. Hayat geliyor başına, sen çocuk büyütürken ve direksiyonuna o kadar hâkim değilsin ne zamanın ne de imkânların. Endişelerin var hem de. Böyle olmak sonraki yaşların becerisi. Benim için de. O yüzden önemli, bir çocuğun bu manasız modern aile değil de kalabalık, geleneksel aile içinde büyümesi. Hem kadın için de daha verimli. Çalışmaktan, okumaktan geri durması gerekmez geleneksel düzenini ayakta tutabilmiş kadınların. Amcalar, halalar, yeğenler ve baldızların ortaklığına destek veren büyükanneler ve babalar kadınların sosyal hayatta varlığına imkân açamazlar mı, acaba? Modern, çekirdek ailenin oluşmasına harcanan gayretin yarısı geleneksel ailenin çocuğu ve kadını destekleyen formatı kazanmasına harcansaydı, nasıl bir dünyada yaşıyor olurduk acaba? Tabii her haneye bir buzdolabı ve bir fırın ve bir bulaşık makinesi ve bir ekmek makinesi ve bir ütü tertibinden giden büyüme arsızı ekonomi de olamazdı…

Neslihan Şık’ın “Tatile Yerleşmek”te sorduğu soruya cevap olsun bu da; şehri daha iyi, daha makul, daha yaşanabilir kılmak mümkün değil. Belki elli yıl önce böyle değildi (değildi, kesin bilgi.) Hele yüz yıl önce, kesin başka türlüydü. Ama şimdi… Hayvanat bahçelerinde yapay buzların üzerinde, taptaze şoklanarak taşınmış balıkla beslenen kutup ayısı gibi, insan şehirde. Bunun iyi ya da temiz ya da adil bir yanı yok. Buna razı gelinebilecek zaman da değil artık.

Fena rüzgâr var. Yatak odasının açık penceresinden içeri bir kuş düştü. Rüzgâr attı kesin. Belki geçen haftaki tüysüz sakanın akrabası. Sis hemen atladı üstüne. Ben yine tutamadım kendimi ve müdahale ettim. Kediyi tut, kuşu kap, balkona bırak, pencereyi kapat… İçim almadı karnı tok, sırtı pek bir kedinin eve düşmüş kuşu yemesi. Makul bir ‘hayır’, değil mi?

Nedir benim bu kuşlarla sınavım? Üç etti.

Gece geç geldi haberi. Ayşe’nin WordPress’ini kapatmışlar.

20 Temmuz

Şehir obez bir sistemin merkez üssü! Ne kadar yalnızsan, o kadar sisteme hizmet edebiliyorsun. Topluluk olmak zor, yani sahici bir topluluk. Coğrafi sebeplerle ya da bir ihtiyaç çerçevesinde bir araya gelip, birbirine razı olanlar bütünü desem topluluğa, şehirde birbirine razı gelen var mı ki?

Doğru tarif oldu mu acaba?

Gerçi Wiki “belirli ölçütler (alan, zaman, ilişki, vb.) bakımından birbirine yakın olan insanların oluşturduğu öbeğe verilen addır.” diyor. Devamı da şöyle, “Biyolojide topluluk ise, aynı çevrede yaşayan ve birbirleriyle etkileşim içinde olan canlılar olarak tanımlanmaktadır.”

Benim tarif güzel. Öyle bakınca da şehirde topluluk kurmak demek, birbirine benzerler aramak demek. Off! Tuhaf bir mono-kültüre razı olmak yani. Hani, Facebook’taki gibi.

Mutluköy’de başka türlüsünü öğreniyorum, yavaş yavaş. Her otobüse bindiğimizde yeni bir yüz daha var muhabbet ettiğimiz. Beğendiniz inşallah buraları, buraların insanlarını diyen. Geçen gün biz çok sevdik, inşallah sizler de bizi sevmişsinizdir derken buldum kendimi. Zira tüm isteğimiz bir başkasından hürmetli iki çift laf ve uzanınca tutacak bir çift el değil mi? İkinci kısmı cümlenin kolay değil tabii, aile içinde bile çatlak oluyor gün geldiğinde ama İstanbul’la kıyaslamada o iki çift laf kısmı var ya… Ömre bedel!

Kadınlara bir kapari turşusu günü yapmalı gelecek yaz, muhtarın işletmede de satılsın onlar yaptıkça mesela. Hepsi merakla bakıyor, hepsi soruyor ne yapacaksın diye.

Burada, beraber yapılacak çok şey olabilir hissi geliyor insana. Dünyayı kurtarmak falan değil. Burada yapılacak şeyler bağlamında. Hani, hemen şimdi. Şehirde böyle olmuyor. Fikir Sahibi Damaklar olarak bir atölye yaptığımızda bile, üyeler en az katılabilenler olurdu. Şehir öyle bir yer çünkü. Hep başka bir şey var yetişmek gereken. Hep.

Fırın bamya vakti!

Bol kimyon, bol zeytinyağı ve tuz ve kırmızı biber ve kabuklarını dahi soymadan sarımsaklara eşlik bir limonun çeyrekleri. Gerisini fırın yapıyor. En tembel yemek belki de ve pek lezzetli. Yapılacak o kadar ütü varken bir de yemekle uğraşacak vaktim yok derken işte, bu da Sis’in hâli!

Ayşe’nin WordPress’ine Memişoğlu sebep olmuş, hani şu GDO’lu pirinç haberiyle tanış olduğumuz, hakkında Meclis’te GTH Bakanı Eker’e verilmiş soru önergesi olan… Elbette hakkında bir netice alınmış dava yok. Ne o pirinçlerin GDO’lu olduğunu kabul etti hükümet, ne de bizden bunu sormaya ısrarla devam eden çıkabildi (kimsenin suçu değil, o kadar çok davamız var ki izleyecek, normali bu, gündemden düşüyor ister istemez) ve Memişoğlu da belli ki bir sosyal medya itibar taraması yaptı, sonra da temizlemeye karar verdi. Ayşe’nin bu bilgiyi nasıl aldığı da ayrı bir hikâye. Mahkeme oluyor, Memişoğlu’nun avukatları bir de bilirkişi tutarak bir liste düzenliyor ve mahkeme de bu listedeki linklerde var olan haber, yazı vesairenin kaldırılmasına hükmediyor. Hâliyle bu mahkeme kararı tüm muhataplara yollanıyor. Ayşe’ye varmıyor, zira Ayşe WordPress’ine bir bağlantı numarası koymamış. Ancak sayfasını kapalı bulunca anlıyor olup biteni. Panikle Ümit’i arıyor. Ümit de “haa, bir yazı gelmişti bize”, diyor. Yeşil Gazete’yi kastederek. Ayşe’ye yazıyı yolluyor da bizimki öyle anlıyor başına gelenin ne olduğunu.

Eminim kendisi de dertlenmiştir, insana bir mahkeme kararı gelir de ince ince okumaz mı, okumak bir yana, altında ilgilisi eşi dostu var mı, bakmaz mı, bakıp haber etmez mi… Ama diyorum ya, çok şey var uğraştığımız, kimse kendi gibi değil. Ne ısrarında ne de dostluğunda bu ara. Basınç altında aynı kalmak nasip olsun herkese.

Sahiden de celbe baktıkça Ayşe’yle, tüm gördüğümüz ibretlik bir düzen. Buğday, Açık Radyo, Yeşil Gazete gibi portallar bir yana, Melda Onur gibi kişisel sayfalar ve Ayşe’ninki gibi yazıların toplandığı bloglar dahil, onlarca link listelenmiş. Pirincin GDO’lu olup olmadığı hâlâ meçhul, bunun bir mahkemesi asla olmayacak ama şirketin itibarı temizleniyor.

Ayşe tutmuş Ankara’yı aramış. Oradan takip edecek, zira WordPress de işgüzarlık etmiş. Celp onlara ulaşınca Ayşe’nin sayfanın tamamını kapatmayı seçmişler, tek bir link yerine! İyi mi?

Hani, tüm dünya fena diyorum ya. Aynen. Fena.

Bugün Aslıhan ve Ali geliyorlar. Ayşenur bana bir elbise yaptı, giyeyim diye, onu da beraberlerinde getirecekler. Düğüne gidiyoruz birlikte, Ali ve Lale’ye!

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında)}

aile, aile ilişkileri, Ayvalık, baba, Defne Koryürek, deniz, deniz otobüsü, GDO, Günlük, hayvan, kadın, kent, köy, Mutluköy, şehir, yolculuk