Günlük:
22–28 Eylül 2017

22 Eylül

Levon yazmış, “Doğrudur, orası Ermeni mezarlığı değil. Ama bu koca memleket bir mezarlık artık. İyi niyetlerin, umutların, ‘bu da geçer ya hu’ların, ‘yarınlar güzel olacak’ların mezarlığı.

Sabah böyle başladı. Gün çok çalışmalı geçti. Ardı ardına iş var, ev işi bir bitebilse! Ama bir yerde durmak gerek ve akşamüstü oldu. Çıktık Vasıf’la, bisikletleri birlikte denemeye. İlk kez.

Köyden çıktık. Yolun kenarında her akşamüstü oturdukları biçim, sıralanmış, kadınlara selam verdik, seslendiler nereye ve gezmeye dedik. Murateli yönüne gittik. Çamlarla zeytinlerin iç içe geçtiği, kıvrıla kıvrıla giden ve epey sakin olan yolda bir akşamüstü sefası oldu, bu tur. Kısa bir tur. De ki yarım saat, belki o bile değil. Bisikletin güzel yanı her şeyi duyarak gidiyorsun gittiğin yere. Yolda kalabalık birileri vardı mesela. Arabaları çekmiş, zeytinliği konuşuyorlar. “Yaparsınız bir prefabrik” dedi, adam. Emlakçı olsa gerek, diye düşündüm. Arazi satmaya çalışıyor. Oysa zeytinliğe prefabrik dahi olmaz. Kimse göz yummaz. Önü zira bir açılırsa, zeytin kalmaz.

Umarım biliyordur, almaya yeltenenler. Güzel de bir arazi, yamaçta, olduğu gibi zeytin denizine bakan bir nokta.

Vasıf yıllardır bisiklet diyor. Diyor da, internetten seçmeye doyamayıp satın almaya hiç geçemiyordu. Nasıl olduysa iki hafta önce, tamam dedi. Buldum. Geçen hafta da Saniler getirdiler, arabalarıyla. Elektrikli. Vasıf’ın demesine göre şarjı bir 35 km gidiyor. İyi peki. Araba almadığımıza, otobüs kullanmaya devam ettiğimize göre, bisiklet hiç de fena fikir değil. Değil de, pratik mi acaba?

Pratikmiş!

Bilemiyorum Kozak’a çıkmak nasıl olur, zira gönlümde oralar var. Artık göreceğiz.

Ve son dakika diye düştü önüme… Meclis’e “belediyeyi zora sokar ileride” deyip iade ettiği beş imar dosyası zerre değiştirilmeden onaylanınca, diyor haberler, istifa etmiş. Şimdiye kadar onaylanan imar dosyalarıyla (on binlerce olmalı) terazide nasıl bir farkı var bilemem, ama başkansız bir belediye var bu gece! Kimler aday olacak bu göreve bakalım. Kayyum mu atanacak, Güneydoğu’daki gibi yoksa atamayla mı çözülecek, en tepeden? Sorular, sorular, deli sorular. Buyrun. Buradan alalım sizi…

23 Eylül

Bu sabah Vasıf evde kalmaya karar verdi. Zaten feci gergin. Üzerindeki işleri bırakıp da gelmekken niyeti buralara, bir dolu daha yığıldı üstüne ve kaldırmıyor bunu ruhu. Niyeti de yok. Zorunluluk gibi yapıyor bir kısmını ve bakalım, ne zaman patlayacak. Evde kalmayı seçti, biraz işleri toparlamak umuduyla.

Pazara inme fotoğrafını sepetleri eşliğime aldım da çektim ve Refika’ya yolladım.

Geleneksel oldu artık, kahvede tost, bir limonlu çay, ardından pazar ve Ayna’da kahve. Vasıf’sız ama her birini teker teker yerine getirdim. Niyetim çok alışveriş değil. Akşama Erenler gelecek. Onlara niyet ettiklerimi tamamlayayım, evde her şey artıp duruyor yoksa. İki kişi, günde üç öğün de yesek, her öğün aynı şeyi yememek diye bir lükse tutkunsa insan, kesin israfa düşüyor. Birkaç Perşembe’yi atlayacağım o yüzden bu ay. Cumartesilerini de az/biraz için kullanacağım.

Pazarda Dilek’i gördüm. Tüm yaz bir defa karşılaşmamıştık. Ekim sonuna niyet ettik, bir yemek yeriz diye. Belki Jilberler de gelir. Demedim Dilek’e, artık o benim üzerimde. Kış, yavaş yavaş geliyor bölgeye. Muhabbet etmeye fırsat da beraberinde…

Bizim enginarcı, artık bu mevsimde salatacı, her birini özene bezene yerleştirdi sepete. Minibüse ilerlerken, dönüş yolunda, iki genç kadın, ayrı ayrı laf attılar, ne güzel diye. Buralar böyle. Yeşil dolu sepetlerde gözü herkesin.

“Söylentiye göre Kadir Topbaş uzun zamandır imar dosyalarına imza atmıyor, imzaları yardımcıları atıyor. Ancak Topbaş’ın damadının Gülen ekibinden dolayı tutuklanmasından sonra yardımcıların imza atmak istemedikleri söyleniyor.” yazmış Ahmet Nesin, “acaba kayyum kim olacak” diye sorarken. Ruşen Çakır eskiden böyle değildi diyorsa da, yani yetkiyi paylaşırdı, artık paylaşmıyor diye tanımlıyorsa da Erdoğan’ın iktidarında rollerin dağılımını; bence Erdoğan kazanıp sonra yeni bir basamağa tırmanırken devrettiği her mevki için bir emanetçiyle hareket ediyor. Hep. Belediye, Başbakanlık, parti genel başkanlığı… hepsi aslen onun. Hepsini emanet bıraktı, hep. Hepsini de emaneti taşıma biçimine itiraz geldiği anda geri aldı, kanaatimce. Örneği az değil. Ha, belki Ruşen Çakır haklı, eskiden emanetçi sıfatında ama inisiyatif sahibi kişiler vardı, mevkilerde, şimdi emir erleri var. Olabilir. Belki böyle okunabilir. Peki, diyelim hâl aynen benim gördüğüm gibi… Peki Topbaş bunca zaman yerine getirdiği emanetçilik görevini neden şimdi, yani sahiden neden şimdi yerine getirmeme kararı aldı ki? Bir bu beş dosya mıdır belediyenin başını ileride zarara sokabilecek imar dosyası? Öncekilerden farkı ne? Niye şimdi?

Tarih yazılıyor. Satır satır. Kimisi muzafferi olmaya çalışırken sistemin ve tarihin yazılışına müdahale kudreti kazanmayı umarken, kimisi de çekiliyor, mesafe koyuyor sanki, arasına olup bitenle. Temiz kalabilmek için ya da daha da kirli durmamak için belki. Ama uzun bile değil, orta vadede her ikisi de bizlere eşit. Zira tarih kendi hafızasına sahip.

24 Eylül

Dün gece şahane geçti.

Eren, Alptekin ve Sabit beraber geldiler. Erenlerin olağanüstü güzel küvetsi, ayaklı, ahşap ve yıllanmış hediyesi, neye, nasıl yarayacağı hayal gücümüze ve o anki ihtiyaca bağlı tutku nesnesi önden geldi. Ardından beraberlerinde de çuvalla hünnap ve torbalar dolusu lavanta! Masa başında, içeride ilk yemeğimiz oldu bu. Muhabbetli, kahkahalı. Kış, sobanın yanında aynen böyle geçmeli. Gün boyu çalışmalı, akşam muhabbet ve kahkahalı.

Bu vegan masadan tok kalktılar, umuyorum.

Sabah yürüyüş yapmaya da niyetliydik ama saatlerimiz uymadı gün ağarınca. Biz bisiklete atladık, önce Murateli, oradan dönüp Mutluköy’den aşağı, karayoluna, karayolundan yukarı, Murateli girişine doğru tırmandık. Vasıf seraya uğrayalım dedi, fidanlığa. Döndük. Karşısına geçtik yolun. Fidanlığa girdik. Uzun uzun ağaç baktık, toprak konuştuk. Narlara niyet etti Şerif bey. Listeler yaptık. Seçtik, yazdık. Hesapladık. El sıkıştık. Bindik bisikletlerimize ve Murateli üzerinden döndük eve.

Vasıf’ın şarjı bitti, yolda. Benim omzumu yakaladı. Bir nevi kol kola hâli. Birlikte çıktık kimi bayırı. Az da değil yol. Vasıf sonra hesapladı, 27 km yol yapmışız. Benden önce bir tur atmıştı Vasıf, sonra şarjını yenilememiş. Eksiği ona verdik. Yoksa ben hazırdım, benden daha çok elektrik motorunu devreye soktuğunu iddia etmeye. Değildir ama. Vasıf ki tutumda beni katlayarak geçer, burada da abartmamıştır kullanımını. Ama tecrübe oldu. Belki bir de yedek akü almalı. Hani, mesela Patriça tarafına git gel deyince, epey bir yol var zira.

Niyetimiz bir saatti, öğleni bulduk! İyi geldi de kahve ve kahvaltı saati geçti!

Hazine, sanıyorum dünyanın hâlini bire bir yansıttı bu yıl! Nasıl ki bu gezegenin bize sunabileceklerini Ağustos ayında tüketmiştik; Hazine de yasal borç sınırını, yani bir bütçe döneminde yasada belirtilen ilkeler ve mali sürdürülebilirlik dikkate alınarak bütçe kanununda belirtilen başlangıç ödenekleri toplamı ile tahmin edilen gelirler arasındaki fark miktarı kadar net borç kullanımı yapma hakkını, Ağustos’ta tüketmiş!

Hiçbir şey tek yerde, tek biçimde cereyan etmiyor. Dünyanın nasıl bir yıkımla karşı karşıya olduğunu kundaktaki çocukla bile konuştuğumuz bugün, memleketi konuşamamak ne fena!

On the day the world ends 
Women walk through the fields under their umbrellas, 
A drunkard grows sleepy at the edge of a lawn, 
Vegetable peddlers shout in the street 
And a yellow-sailed boat comes nearer the island, 
The voice of a violin lasts in the air 
And leads into a starry night. 
And those who expected lightning and thunder 
Are disappointed. 
And those who expected signs and archangels’ trumps 
Do not believe it is happening now. 
As long as the sun and the moon are above, 
As long as the bumblebee visits a rose, 
As long as rosy infants are born 
No one believes it is happening now.

—Czeslaw Milosz, “A Song on the End of the World”

Kumru Toktamış yazmış, iki kadına ve bayraklı kıyafetlerini baş tacı eden zamanlarına dair. Güzel yazı. Dalga dalga kabararak yazmış, bakmamanın mümkün olmadığı ancak sözcüksüz de bırakan bir fotoğrafın hakkını vermiş. Söz üzerine, söz koymuş. Döşemiş. İnsan okudukça hatırlıyor, silmeyi seçtiği tüm katmanları. Acaba Emine Hanım da unutmuş mudur? Yoksa hatırlamış mıdır Müşerref Akay’ı, kıyaslamış mıdır kıyafetini onunkiyle? İşi kadınların davetlerde ‘pişti’ oluşunu yakalamak olan magazin editörlerini bilmemesi kabil midir Emine Hanım’ın ve muhalif basının Akay’ı unuttuğunu düşünmesi? Giydiğini zaten yakıştırabildiği kanaatinde değilim Emine Hanım’ın, her kim akıl veriyorsa sıkı düşmanı bence, ancak bu kırmızı olan tüy dikti, ne yalan söyleyeyim. Milli bayramlardan milli bayramlara hakkını verebildiğimiz, yoksa ne bir spor başarısıyla ne de bir bilim, yükseltemediğimiz, kendi kendimize kıymanın rengine çevirdiğimiz, bayrak mitinglerinden işkence odalarına, kendi çıkarımıza azalttığımız, düşürdüğümüz bayrağı, bir de bu fotoğrafta gördüm ya… Ne düşündü acaba Emine hanım? Hangi ruh hâliyle kuşandı acaba o alı al kıyafeti?

Gece indi Mutluköy’e. Işıklar öpüyor, karanlığın içinden.

Derken, düştü önüme! Eppek’in dayanışma çağrısı nasıl da müjdeli! Böyle böyle dönüşüm değilse de mümkün, çözmeyecekse de var olan dertlerimizi, muazzam bir topluluk tecrübesi inşa oluyor kanaatimce. Eppek’inki bir. Yeryüzü Derneği’ninki iki. Buğday da pazara tüketiciyi çağırdı evvelsi gün, gel ve yerini al diye. Ağları genişletiyoruz, böyle böyle. Az sayıda kooperatif, kimi bostan, bazı belediyeler, bir dolu inisiyatif… Topluluklar, dayanışma demek. Dayanışma da, bu vahşi düzende sığınılacak liman dolusu yol arkadaşı!

Az mı?!

25 Eylül

Bugün yine dava var takip edecek. Sabahtan yola çıkıp gidenlere şükran. Ben buradan izlemeye çalışacağım.

Sabahın erkeninde geldi ağaçlar. Bir sığla, bir karabiber, bir ekşi kara dut, bir manolya, bir fıstık çamı, bir selvi ve üç de zeytin! Aralara lavantalar ve biberiyeler ve agaveler ve adını hatırlayamadığım mavi beyaz kimi yeşiller, merdiven korkuluklarına mor salkımlar. Zeytinler hariç tümünü dört saatte diktiler.

Zeytinler için kepçe gerek. On ila on beş yaşında zeytinler, aldıklarımız ama derin ekmek gerek dediler. Laf dinleyeceğiz. Vasıf’la yaptığımız bu yatırımdan epey mutlu ve pek keyifliyiz. Ağaç dikmek ve büyüdüğünü görürken ondan öğrenmek mümkün olsun bize dilerim.

Topbaş’ı koltuğundan Kanal İstanbul etti, diyor Duvar. Kanal İstanbul konusunda Topbaş da muhalefet mi etmekteymiş, yani diye merakla sordum okurken ama ikna da olamadım. Sebebi üstelik Varlık Fonu ile bağlayarak varılmış bu kanaate ama… yani, kesmedi beni. Zira iktidar tarafından üzerine tek kelime yorum yapılmayan iki konuyu bağlayarak birbirine, meseleyi çözmek kabil değil. Bak buna eminim. Doğrudur, ihtimallerden biri Topbaş’ın kendi inisiyatifini kullanmak istemesi ve çatlak oluşması olabilir. Emanete hıyanet sayılmış olması mümkün tabii. Ama bunca yıl sonra, Şimdi? Niye ki?!! İzleyeceğiz bakalım.

“Aleviler, her sene aşurelerini pişirip konu komşu ile paylaştıkları Muharrem ayında on iki gün boyunca etin tüketilmediği bir oruç tutarak öldürmenin her türlüsünün (besin için kesilen hayvan dahil) şiddet olduğunu idrak ederler.” diyor, Vikipedi. Okumak isteyen “0” katarak linke okuyor, malum. Ve aşure zamanı şimdi. Herkes pişirecek, dağıtacak. Tarifler yayılacak sosyal medyadan. Şeker değil pekmez kullanandan portakal kabuğu katmayı alafranga bulanına çeşit çeşit usul sergilenecek. Nasıl ki illa inanmak gerekmiyor pişirmek için aşureyi ve pişiriyoruz. Üstelik de tam da inananlar gibi, pişirdiğimizi paylaşıyoruz. Denesek ya bir haftalığına ya da on gün belki, oruç tutmayı. İnanmak gerekmeden. İnanç uğruna değil. Sadece şiddetsiz bir beslenme biçimine niyetle…

Erenlerden kalanı öğle yemeği yaptım. İki dilim kızarmış ekşi maya ekmek, sarımsakla ovalanıp üzerine ıspanak, sarımsak, kırmızı biber ve bol zeytinyağıyla fırınlanmış bomba fasulye ve az da peynirsiz pesto. Yanına da birer bardak serin beyaz şarap.

Ahmet Şık “hiçbir talebim yok” demiş. Önce özgürlükten öte demek istemiştir, diye düşündüm. Sonra zaten özgürlüğün bedelini ödemişlerden olmanın gururuyla her şeye sahip olduğunu söylemek istemiştir, dedim kendi kendime.

Yarın detay detay tüm savunmasını okuyabilmeyi umuyorum.

26 Eylül

Ajans fotoğrafı. Paylaşmam telif açısından sakıncalı. Görmeyen kalmamıştır ama. Hani Kadri Gürsel’in tahliye anı, karısıyla öpüşmesini sonsuza donduran kareyi… Mecbur asker insan evladının yandan kaçan gülümsemesine takıldım ben. Ah yavrum! Ne mutlu sana ki tanık oldun. Memleketin bir köşesinde kahvede bulaşır mıydı acaba mutluluk yine böyle? Bulaşsın ama. Adaletten doğan mutluluk, hepimize bulaşsın. Kahkahamız olsun. Bu hâlimiz olacak gibi değil. Artık gülümseyelim. Kahkahalar eşliğinde, hem de!

Nuriye ve Semih’in avukatları gözaltına alınmışlardı, bir önceki duruşmaya günler kala. Bu kez de Nuriye yoğun bakıma alınmış, cebren, yine iki gün kala, yeni mahkeme tarihine. Art niyet okumamak ne kadar mümkün? Kardeşi anlatıyor, kitap okuyorduk, şuuru açıktı, diye. Zorla müdahale, bu değil de ne? Cana, iradeye değil sadece, en çok da adalete.

Tam da Kadir Topbaş’ın istifasının Kanal İstanbul’a bağlandığı, Melih Gökçek’in istifasının beklendiği ve ODTÜ yolunun alelacele açılışının bu istifayı geciktirip geciktirmeyecek ağırlıkta olup olmadığı konuşulurken, parçası olduğum muhalif çevrelerde, Önder’in yazısı geldi.

Ve çok şükür! Olukçular başladıkları işi bitirmeye geldiler! Kanallar eklendi, eğimler verildi. Şimdi Doğan Abi’de sıra. Gelecek ve kanalları kuyuya bağlayacak.

“Marmaray’ın bu kötü hâli bile trafikten araba çekiyor. Başbakanın ağzından Marmaray sayesinde 30 bin aracın köprülerden geçmek yerine bunu kullandığını çok iyi biliyoruz. Karayolları A.Ş. yazımızda bunun analizini vermiştik. Şu bir gerçek ki, Marmaray tam kapasite çalıştırılmadığı için 3. Köprü yapıldı. Yaklaşık olarak her gün 400 bin araç geçişi ve 750 bin yolcu Marmaray ya da deniz yolu ile karşıya geçiyor. Marmaray 2 saatlik değil 6 saatlik kapasite kullansa köprü geçişleri 300 binin altında düşecek. Yani Marmaray çalıştıkça herkes kazanıyor, çalışmadıkça birileri kazanıyor.” demiş. Sıkı hesap dökmüş.

“Her yerde masa kurabilir, en güzelini hem de! Oturması en keyifli sofralardan kalma karelerimin hep bulanık olması da akşam ışıkları kısık sevmesinden.. böyle bir devir bizimki” demiş de paylaşmış Ayşenur, tam bir yıl önce, Facebook’tan. Aynı tarihte veda mektubumu yayınlamışım.

Son Terra Madre zamanı, Ayşen’le beraber Torino’da tuttuğumuz evde, bir akşam yemeğinden. O ziyarette devrettim görevlerimi, Ayşenur o tarihten bu yana aslında bizzat görevde. Bir yıl olmuş. Tam. Dönüp baktım da bu bir yıla… Ben Mutluköy’deyim. Elbette yepyeni bir inşa hâlim var ama uskumrunun hâline bakıp lüferde tek arpa boyu yol alamadığımıza elbette pek dertleniyorum. O ise zanaatını yükselttiği bir yılın sonunda bir de Çin yolcusu! Kongreye katılacak ve ne inşa ettiysek şu saate kadar onun üzerine neler katabileceğine bakacak. İki ileri bir geri bir şey galiba bu hayat! Haraşo örgü ya da. Bilemiyorum. Biterken mi konuşmalı? El ele vermek o yüzden çok önemli. Katmanlayarak, kaydederek devam etmek. Yolu açık olsun her yeni dalganın.

Kısmetimize bir kuyucu geldi ki tam bizim için!

Ağaçları nakleden ve dikilmesine aracı olan ekip elbette araziye bakıp konuştular. Şöyle de yaparsınız, böyle iyi olur. Malum. Herkes akıl verir, hepimiz konuşuruz uzaktan. Ama kuyu çok ilgilerini çekti. Suyu olan arazi işte. Normal tabii. Konuşurken de biri, aralarından, bir kuyucu tanıdığından bahsetti. Bize şart. Bu kuyu işi belalı iş. Herkes yapmıyor. Yapanının kim olduğu, zanaatı ne kadar bildiği ayrı konu… Derken Gökhan birini bulmuştu ama, o da yok şu oldu yok bu, derken gelmedi. Dolayısıyla ilaç dedik. Vasıf telefonunu verdi. Arasın diye. Aradı valla. Geldi de!

Ali Usta kuyuyu pek beğendi. Bir kısmı kayaya oturuyormuş. Belki ondan, köylü sarnıç diyor. Şimdi değil, Mart’ta bakacağız dedi. Zaten her halükârda kuyunun boşaltılması gerekecekmiş. Hiç değilse baharda sulamış oluruz bahçeyi o suyla, sonbaharda, yağmurlar gelirken yazık dedi. Peki dedik.

Sevdik de Ali Usta’yı. Doğan Abi gibi.

Fotoğrafı Vasıf çekti. Mutlu! Evet, bahçede. Evet, çok mutlu. Vasıf da öyle. Ama veterinere gitmeden nereye kadar, diyorum. Dinlemiyor beni. Hamile kalacak yine, an meselesi. O bir yana kuduz vesaire bölgeyi bilen bir doktor tarafından aşılanmalı. Daha ne diyeyim. Evet, Mutlu mutlu. Vasıf da. Ben ise endişeli.

Sis, mesafeli.

Okumayan kalmamalı bence. Çalıştığı konularda olağanüstü duru, kelime haznesi derin ve lezzetli yazıyor. Tutkunuyum. Yine yazmış! Bu kez bana fenalıklar getiren o “köprü olma gururumuz”u alıp odağına, atlaya zıplaya girmiş konuya. Konuşur gibi. Ayşe’yle çay içercesine okumak gerek. Başladım ve gittim kendime çay koydum, demlenmesini bekledim. Öyle devam ettim. Deli Dumrul’u, o Batı ile Doğu arasındaki köprüyü saçaklı bir usulden okurken nerelere zıplattı beni! Bilse keşke.

Müteşekkirim.

27 Eylül

Bugün Vasıf İstanbul’a uçacak. Oradan da yarın Montreal’e. Hazırlandık. Bavulu, gömleklerinin ütüsü, biletleri vesaire… Uzun yol ona çok kötü. Kulak çınlamasına kadar varıyor, omurlar sıkışınca. Elinden geldiğince yükseltiyor mevkisini, ekonomi uçmamak için ama bu kez son dakikaya kadar bekletiyorlar, hâlâ açılmadı yer diye. Bakalım. Dört günlüğüne Kanada, hem de ekonomide gidip gelirse, herhalde hasta döner eve!

Sağlıkla, diye uğurladım. Gökhan götürdü havaalanına.

Haber, “Düşman işgalinden kurtuluşu ‘kutlamak’ için yaban domuzu katliamı yaptılar! Balıkesir’in Erdek İlçesi’nin düşman işgalinden kurtuluşunun 95’nci yılını bölgenin yaban domuzlarını katlederek ‘kutlayan’ Avcılar Derneği, öldürdükleri domuzları kamyona koyduktan sonra tören alanından geçiş yaptı. En büyük yaban domuzunu katleden kişilere de ödül olarak tüfek hediye edildi.” diyor. Kuzeyormanlari.org’dan okudum. Ve ne desem bilemedim. Düşmanı hâlâ öldürüp üzerine ayak basıp poz vermenin yansıması desem fena, avcılıktan okuyup yemeyecekleri hayvanları telef etmişliklerine getirsem sözü fena, tutacak yerini bulamadım. İşgal ettiğimiz yaşam alanlarını terk edip, Boğaz’ı geçerek kaçan yaban domuzu aileleri düştü aklıma. Yatacak yerimiz yok, dedim. Beni düşman belleyecek ruh hâlinden ürktüm. Her katmanı acıttı canımı. Sis geldi yanıma. Oturduk, ufka baktık birlikte.

28 Eylül

Ayşenur’u yolcu ettik. İstikameti, Çin! Slow Food’un kongresi var. Ayşenur ikinci kez katılacak kongreye. 2012’de delegeydi, benim konseye seçilişime tanıklık etmişti. Bu yıl yine delege ve Fikir Sahibi Damaklar’la birlikte Türkiye’deki Gençlik Gıda Hareketi’ni de temsil etmeye gidiyor. Yolu açık olsun. Bir sürü dostum ona da yol arkadaşı olacak, orada.

Geçen gün yayınlanan videoyu, hani şu kömür madeninde çalışan işçilerin otobüsü kirletmemek için 5 kilometre yolu ayakta gittiğini gösteren videoyu, seyretmeyen kalmış mıdır acaba? Neden bu kadar az yazı var, üzerine?! Metin Yeğin yazmış, bir görebildiğim. O da zarafetten bahsediyor, devrimcilikten ve ikisinin birlikte olamayacağından.

Beni en çok çarpan, söz konusu videoda, işçilerin ‘o koltuklara’ oturmaya değer bulmayışı olmuştu, kendilerini. Yeğin’e katılmıyorum. Zira oturmayışları nezaketten değil, bence. Oturamamışlar. Nezaketin dışında bir durum var. Evet, kimse dememiş oturmayın ama oturamamışlar. Kendi emeklerinin, alın terlerinin izi kömürle plastik otobüs koltuklarının değerini kıyasladıkları için oturamamışlar. En kolay temizlenecek olan plastiği dahi kirletmeye değmediklerini düşündüklerinden, oturamamışlar. Kömürlü hâllerinin evde, sokakta, otobüste (bir bayrak sayalım, bir duruşun, bir sınıfın bayrağı) başörtüsü kadar değer taşımamasından ötürü oturamamışlar. Bu yaşanan işçinin nezaketinden değil, işçinin kendisinin bile alın terinin, emeğinin değerini yok saymasından yaşanmış.

Bu videodan yola çıkıp devrimcilikle nezaketi kıyaslamaya gerek yok. Kanaatimce birini nezaketten de öldürebilir insan, muhatabını nezaketle de yok edebilir ama değerinin idrakinde değilsen, baş kaldıramazsın. Değerinin idrakinde değilsen, başkalarının değeri karşısında ezilirsin, koltuğun temizliği, hanımın emeği… Alın terinin, emeğinin değerini biçemeyen, devrim yapamaz.

Yeğin de aslında bir noktada bu dediğimi doğruluyor: “…hiç kimse neden bir madende duş olmadığını, soyunma yerleri olmadığını soruyor mu?” Sormuyor elbette. Maden de yok, ölmedikçe işçi de. Değeri biçilmemiş hiçbir şey var değil bu düzende. Devrim de hâliyle, çok uzak. Zarafete kesmeye gerek yok, hesabı.

Sıskası çıkmış, erimiş Semih, Nuriye’siz çıktı ve hakimin ve otuz kişilik, takip eden milyonları temsilen, izin verilen sadece otuz kişilik bir izleyicinin huzurunda savunmasını yaptı. Tarih böyle böyle yazılıyor.

Bugün Evrim, Yorgo ve canım yer cücesi kızları geldiler Ayvalık’a. Yer cücesi diyorum, daha emeklemediğinden. Öyle bebek. Vasıf’la birlikte geçen yaz Midilli’ye gidecektik, düğünlerine ki, darbe kalkışması yaşandı. 16’sınaydı vapur biletimiz. 18’indeki düğüne az önce gitmekti arzumuz. Ama 15 gecesi yemek yerken Serhan ve Elvan’la, önce Twitter’dan düştü önümüze, sonra yayınları takip etmeyi denedik bir kanaldan diğerine… ve derken geceyi tamamlayıp da sabahı bulduğumuzda, böyle bir zamanda geçmenin makul bir fikir olmadığına kanaat getirip karşıya, otobüse atlayıp İstanbul’a dönmüştük. Kızımızın yanına. Düğün de, doğum da mesafeden oldu; Evrim’i ne kadar uzun zamandır bilsem ve kalbime çok yakınlardan olsa da.

Ayna’da buluştuk. Esra da geldi. Uzun, çok uzun oturduk. Yer cücesiyle kahkahalı, Yorgo’yla vegan beslenirken eklemleri nasıl korumalılı, Esra ile Ayvalık dedikodulu, Evrim’le hasret gidermeli oturduk. Uzun uzun. Sonra Emine’ye uğradık. Oradan da Ayvalık’a indik. Çok güzel fotoğraflarımız oldu.

Bunu Esra çekmiş.

En kötü zamanda bile bir bebek tazeliyor insanın ruhunu, geleceğe dair umudunu. Biraz bilince insan elini geri çekse de kendini, kendi ihtiraslarını yansıtmaktan tazecik bir bebeğe, yarına dair miras bırakacağımız tüm kavga ve tüm fırtına… İstiyor ki yüzümüze yüzümüze yükselen bir itiraz olsunlar ve yıkıp yeniden kursunlar her türlü çürük, her türlü yalan olanı.

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında)}

bahçe, bisiklet, Defne Koryürek, Günlük, hayvan, inşaat, köy, Mutluköy, pazar, sermaye, yolculuk, zeytin