Günlük:
17–23 Kasım 2017

17 Kasım

Facebook’un bu özelliği güzel oldu. Unutmuyorsun elbette, bu sosyal keşmekeşe, bu çılgın uğultuya rağmen ama hani var ya o “dün müydü, geçen yıl mı” sorusu, zamanın sonsuzlukta dağıldığına uyandıran insanı… Bu aplikasyon biraz sınırlarını hatırlatıyor zamanın insana. Diyorum ya, güzel oldu.

17 Kasım’da, ta 2012, şimdi yerinde yeller esen Yenikapı Su Ürünleri Hali’nden Ayşenur’la birlikte yaptığımız o programdan, İMC TV kapatılana dek, üç yıl program yaptım. Kapatıldı, kapatılacak beklerken, evde ve kanalda, tek düşündüğüm ‘çözüm’ün nasıl da parçası olduğu olmuştu. Hâlâ aynı fikirdeyim. İMC TV Türkiye’nin benim geldiğim kısmında Türklerin olduğu gibi Kürtlere de ve ötekileştirmeden konuşmuş olmalı ki, Mardin’de tanınmayan bir kadınken ben, Büyükada’nın Vanlı bahçıvanlarının ve Edremit’in pazarında alışveriş eden Egeli kadınların ortak kümesinde bir karakterim. ‘Seçimi kim kazanır’dan, ‘keşke yine program yapsanız’a hâlâ muhabbet açılmasını benimle İMC TV’nin diline bağlıyorum. Yedikule’den Hevsel’e bostanlara, Hasankeyf’den lüfere tüm fauna ve floraya, LGBTİ ve kadın ve mülteci her katmandan ötekileştirene ve elbette siyasete ve kültüre… Haysiyetli, özenli ve konuşulmayanı konuşan bir kanal oldu. Ne Yiyorsak Oyuz’a da üç yıl yer açtı. Kaydı burada dursun. O üç yılın hakkını vermiş olayım, diliyorum.

İnsanın bir kediden öğreneceği çok şey var. Durmak, yavaşlamak, ilgi ve muhabbeti talep etmek ama en çok da, yüzünü her fırsatta güneşe dönmek! Akıllı varlıklar bunlar. Kainat akıllı, evet. Bunların aklı farklı bir akıl fakat. İmrenilecek bir kavrayışları var onları saran düzeni.

Işıl’ın tüylü kızı.

Gelecek ay iki yıl olacak. Bize geleli.

“Since the start of 2015, 132 land and environmental defenders have died in Brazil: the highest number on Earth. Many of the killings were of people trying to combat illegal logging in the Amazon. The Philippines comes second on the list, with 75 deaths in all. Honduras remains the most dangerous country to be a defender, with more killings per capita than anywhere else.” diyor, Guardian. Listede Türkiye’den Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu var. Defenders diye başlık yapmışlar dosyaya. Sahiden layık oldukları ad bu, savunucular. Yaşam savunucuları.

Che’nin, Lenin’in resmini duvara şablon ve sprey marifetiyle nakşedenler gibi, birileri duvarlara, dağlara bu yaşam savunucularını da işler mi bir gün acaba? Nasıl yaparız, ne yapmalıyız da gelecek kuşakların rol modeli Ebru Gündeş değil de Rizeli Kazım Amca olur?

Gözdem üşenmemiş, gittiğinde almış, taşımış ve yolladı. Kimchi yapmak için Mardin’den aldığım biberler de oluyor olmasına ama, vegan bir kimchi yaparken, yani kurutulmuş karides, kurutulmuş balık ya da uzak doğunun tuzu balık sosu kullanmıyorsan, bu biber önemli. Fark ediyor lezzette. Dolayısıyla, şahane. Şimdi iş İsmet Bey’i arayıp lahana ısmarlamakta!

Vasıf paylaşmış, Loreto Garín’in Facebook post’u aslında ve 2012 yılında Utrecht’de WHW’nin kürate ettiği How Much Fascism? adlı sergidenmiş:

“Those who are against fascism without being against capitalism, who lament over the barbarism that comes out of barbarism, are like people who wish to eat their veal without slaughtering the calf.” demiş Brecht ve şöyle devam etmiş; “They are willing to eat the calf, but they dislike the sight of blood. They are easily satisfied if the butcher washes his hands before weighing the meat. They are not against the property relations which engender barbarism; they are only against barbarism itself. They raise their voices against barbarism, and they do so in countries where precisely the same property relations prevail, but where the butchers wash their hands before weighing the meat.”

Refika’nın dediği gibi, vegan olmayan feminist karşı çıktığı şeye dönüşmeye mahkûmdur. Ya da hem çokuluslu şirketlerde çalışıp, hem turbo kapitalist şehirlerde ikamet edip, hem de yerel ve doğal ve hesaplı gıda istememek gerek. Hele büyümeye kendini kaptırmış bir iktidara kızmanın hiç faydası yok.

Black Betty yaptık, çok lezzetli oldu. Ne zamandır bu kadar keyif aldığımız bir kokteyl yoktu, standart negroni’ler haricinde. Bu, tekrarlanacak bir reçete. Alex olsa gururlanırdı benimle.

18 Kasım

Hayat devam ediyor, sayılar birbirinin ardı sıra dizilirken. Ve her şeye rağmen. Ne tuhaf!

Rıfat Diker’in paylaştığı fotoğrafı görünce coğrafyayı nasıl değiştirdiğimizi düşündüm. İçine doğduğunu hep öyleydi sanıyor insan! Yeşilköy’de orman yoktu belki ve fakat besbelli, tarım arazisiymiş oralar da. Aynı Edremit Havaalanı’nın arazisine bakıp, burada ne ekiliyordu acaba, dediğim gibi… Bilezikçi Çiftliği’ni eski hâliyle görebilmiş olduğumu ve ne kadar şanslı olduğumu düşündüm, ardından. Banu’nun annesini, bir serin sonbahar günü orayı ziyaretimizi… Son kez o gün gittim. Hâlâ duruyor mudur, o günkü gibi? Böyle vakitlerde bildiğin gözümü kapatmam gerekiyor. Sesler de kısılıyor, göz kapanınca. Başka türlü hatırlıyor insan.

Fotoğrafa dönelim. Elmas Paşa Çiftliği kimsenin hatırında anı mıdır diye merak sardı beni, taramaya başladım. “1936 yılında ise havacılık sanayi için girişimlere başlar. Beşiktaş’ta Barbaros İskelesi’nin yanında bir uçak fabrikası kurar. Bugünkü Atatürk Havaalanının çekirdeği olacak Yeşilköy’deki Elmas Paşa Çiftliği’ni satın alır ve 1000 × 1300 metre ebadında düz bir tayyare alanı inşa ettirdi.” diyor İsmail Şen, “Tayyare Fabrikatörü Mühürzade Nuri” başlığı altında. Elmas Paşa Çiftliği’nden ziyade Nuri Bey’le ilgili bu post. Olsun.

Tayyare, babaannemin kelimesiydi. İlk torunu olan ablam, Jale de, aynı babaannem Aliye Hanım gibi tayyare demeyi seçti. Babam için bu yıllarca espri konusu oldu gerçi ama ne ablam ne de babaannemin tercihini değiştirmedi bu durum. Aralarında 60 yıl olan iki kadının 90’larda içinde tayyare geçen cümlelerle yolculuk konuşmaları o eve has bir anı. İkisi de gittiler. İkisi de hakkını vererek önlerine bırakılan seçeneklerin, biri giderken en özgür hâliyle…

Vasıf, sahiden komik bir adam, “normal insanlara benziyorlar” dedi, “su ister misin” dercesine sakin. Sahiden normal insan nasıl bir şey diye düşündüm. Üreten, evet. Gıdasını üreten, evet. Yani makul zira yeteneği var, araç gereç geliştirme ve öğrendiğini sonraki kuşağa devredebilme becerisi var. Temel ihtiyacı gıda olan bir organizma olduğunu düşünürsek insanın, hani sinek ya da yaban domuzu kadar, bu becerilerini gıda üretmeye yöneltmesi pek makul olan. Neticede bekanın teminatı bu. Tamam. Normal insan diyelim ki gıdasını üretebilen, peki diğerleri ne?

Öğlen rakısına iniyoruz Cunda’ya, pazar bahane!

Vasıf gidiyor Pazartesi. On gün olmayacak. Çok alışveriş yapmanın manası yok, dedik. O gidene kadarlık bir şeyler alırız. Ama güneş var. Hava lokum gibi. Bir kaç yeşil tabak koyup masaya bacakları uzatmak ne güzel olur. Atladık otobüse. Ardından da minibüse. Vardık Cunda’ya. Pazardan kısacık geçtik. Torba, sepet dahi almamıştık yanımıza, çantalar yetti de arttı aldıklarımızı taşımaya.

Yemek yerken karşılaştık bu can adamla. Pantolonu, dudaklarından her an düşmesini beklediğim sigarası ve şapkasıyla… Elinde bir paket, her bir cana eşit vermeye çalışmasını izledik Vasıf’la. Siyah olan köpek mesela bir kediye, özellikle bir kediye hiç izin vermedi, yesin. Adam ne yaptı etti, o kediyi de besledi. Herkes, günde bir kez, tanımadığı bir cana, bir lokma ikram etse, muhabbet etse, dünya nasıl bir yer olurdu acaba? Paylaşarak fakir olunmuyor. Esirgediğimiz ne ve niye, bilsek keşke.

Akşamüstü Konsey toplantısı var, uzatmadık keyfi. Eve döndük hızla.

19 Kasım

Vasıf’la aramızdaki önemli fark, ben şükrediyorum yağmurda üstümüz kapalı ve sıcaktayız ve “çok da güzel yağıyor” diye hafif sevinçle. Vasıf’sa “afet” diye post yazıyor Facebook’a ve cevaben bana “dua et ki akmasın hiçbir yer” diye sağı solu dolaşıyor. Elinde fenere dönüştürdüğü cep telefonu. Akacaksa akacak. Olur yani. Köy evi bu ve ilk kışımız. Akan noktaya bugün, hemen bugün ne yapabiliriz ki?! Aksın, neresi akacaksa, yağmur ertesi bakarız. Aylar sonra ilk dolu dolu yağmur bu. Şükür.

Elbette, o öyle ki ben böyleyim. Ona da şükür.

Ankara Valiliği, LGBTT ve LGBTİ etkinliklerini süresiz yasaklamış. Normal koşullar altında böyle bir yasağı ayrımcılık sayar, tartışmayı oradan açarım. Bugün oysa tek düşünebildiğim, direnişini her türlü tehdide rağmen mizahla doldurup neşe ile saçanlardan benim, asıl benim mahrum bırakıldığım. Nefes sayacağım, ilham aldığım bir avuç cesur insanın renginden esirgendiğim. Ayrımcılıktan öte bu. Renkten git, bildiğin gri bu. Grinin de grisi. Yasak, mizah duygusunu her şeye rağmen, yani yok olmaya inat, var kalmanın ötesinde korumuş olanları karartmak için sanki! Yasak sanırsın LGBTİ’yi durduracak, yok edecek ya da geçersiz kılacak. Yok canım! Onların ne duruşu ne de direnci değişmeyecek. Sebepleri net. Derim ki, bu yasak onların davasını ancak yükseltir. Bizimse, ‘da da da da da’mıza katıldığında renk katan o cıvıl cıvıl, aksak ritimli ve muzip yol arkadaşlarımız olmadığında etrafımızda, kahkahamız kısılır. Muhalefetimizin eksikliğine yanalım. Bu yasağın kaybedeni hepimiziz. Yine de itiraz edenimiz yok. Sadece KAOS GL ve Pembe Hayat açıklaması düştü önüme. Hani ya hep beraber ya hiçbirimizdik?

Askeri Müze’nin duvarından gelsin o hâlde, kim çekmişti hatırlamıyorum ama 2013 yazıydı.

“Dün (18 Kasım 2017) düzenlenen mezatta el yazması şerhi satın alan Mehmet Özgür Boza, bu idam şerhinin bu tarz ortamlarda kalmaması gerektiğini söyleyerek, “Bu idam şerhini teslim alır almaz yırtacağım. Söylenecek çok da bir söz yok” dedi,” diyor T24. Mezada düşmesi öyle uzun bir konu ki, tartıştıkça deşecek tüm yaraları… Suyu paketleyen şirketlerin ve doğayı serada üretmenin büyüteceği ekonomiye sevdalı iktidarların çağı bu ve buraya biz hep birlikte geldik. Onlar getirmediler, biz öyle ya da böyle rıza gösterdik. Ödenecek faturaların, okul taksitlerinin ve hanenin huzuruna değiştik itirazı. Elbette bir idam fermanı da metâdır, bu düzende. Yakmak için olsun, bir alıcısı çıkacaktır neticede.

20 Kasım

Yağmur ertesi bulutlar topak topak!

Arada hâlâ yağıyor. Dam akmadı, kapıların altından sular girmedi. Oluklar görevlerini yerine getirdiler, damlarımıza inen her bir damla su şimdi kuyuda. Vasıf “taşmasın” dedi. Sersem. Güldüm tabii. Bileşik kaplar misali bu kuyular. Taşmaz kolay kolay.

17–25 Aralık sürecinde TBMM’de kurulan Soruşturma Komisyonu’nda görev yapan ve Zarrab davasını da yakından izleyen CHP Genel Başkan Yardımcısı Erdal Aksünger’le Ezgi Karataş’ın yaptığı röportajdan bu sözler:

“Ben ‘Bu dava şantaja dönebilir, dikkat edin’ diye 2015’ten beri söylüyorum. Amerika’nın Türkiye’ye kendi lehine olacak bir şeyi yaptırması lazım. Şimdi olay, ‘Ben bu davayı kapatırım. Ama senin de benim çıkarıma uygun bazı davranışlarda bulunman gerekir’ tarzında bir hikâyeye dönecek.
Peki, ABD şantajda ne isteyecek?”

Başından beri benim de içimi karartan da bu zaten. Mesela Fransa ile dalaşıp sonra Airbus alıp THY filosuna, öyle sulh yapıldığı vaki. Her şeyin bedeli var. Herkes için. Amerika’yla Türkiye arasında pazarlıkta kaybedilecek tohum olursa, ya? Her ne kadar GDO’lu yem için izin çıktıysa da, henüz GDO’lu ürünlerin insan gıdasına doğrudan katılması ve genetiği değiştirilmiş tohumla tarım hâlâ yasak bu ülkede. Nihayetinde bir iktidarın, sebebi ne olursa olsun, sahiden ne olursa olsun, bir işadamıyla giriştiği işbirliğinin bedellerinin tüm bir coğrafyaya yansımasının neler olabileceğini düşündükçe, tüylerim diken diken oluyor!

Öğle yemeğinde hindistancevizi sütü kullanmadan köri yaptım! Yok çünkü. Buralarda alıcısı yok besbelli, Metro dahil hiçbir yerde görmedim. Ama kış artık ve iyi gelecek şöyle baharlı bir köri!

Dondurucuda, ta Berlin’den taşıdığım kaffir lime yaprakları vardı ve İstanbul’dan Kolaylar’dan edindiğim lemongrass. Çıkarttım. Zencefilim ve dolapta kırmızı körim de mevcut. Giriştim. Balkabağı ve kırmızı mercimek kullandım ve hindistancevizi sütünün eksikliğini bir dolu dolu çorba kaşığı fıstık ezmesi katarak kapattım. Oldu vallahi! Lime’lar susuz. Zaten bulabilmişliğimiz şaşırtıcı. Avokado getiren tezgâhta bulduyduk. Biraz limonla takviyeledim. Kişniş Vasıf’a kadar çıktı bahçeden. Olsun. Yanına da yer fıstıklı pirinç yaptım. Keyifle yedik.

Vasıf 5.30 gibi kıvranmaya başladı, “Gürol’u arasak mı, geliyor mudur?” diye. Sanırsın bizi bugüne kadar tek kez olsun aksatmamış bir adamdan bahsetmiyoruz. Sınav kâbusu da görüyor mudur acaba kocam? Neyse. Saat 5.45 ve geldi Gürol. Tam da rica ettiğimiz usulde. Vasıf aldı çantasını, sarıldık. Uzun bir yol bu çıktığı. “Çabuk gelsin” dedim, arkasından uzun uzun el salladım. Kesmedi. Döndüm girdim, bir de bardak su doldurdum. Çıktım ardından döktüm.

Bu da Duvar’dan, Ahmet Murat Aytaç kötücül neşeye dair yazmış.

“Ne var ki Türkiye’de siyasal çatışmanın boyutları derinleştikçe, “kavgada olsa söylenmez” dediğimiz sözlerin kullanımında ciddi bir artış oluyor. Felaketler için biçimsel, törensel dayanışma jestleri veya sözleri bile bazen bir tarafa itilebiliyor. O zaman, “bırakalım gebersinler” önerisi, sanki siyasi bir fikirmiş gibi, sanki özel bir duyarlılıkla çıkarılmış bir sesmiş gibi arzı endam edebiliyor. Çünkü böyle konuşmaktan ötürü kimsenin yüzü kızarmıyor, kimse bir suçluluk hissetmiyor. Aksine bu insanların etrafında bir tür dayanışma ağı oluşuveriyor hemen. Kimsenin elini bulaştırmayacağı “kirli işler” vardır ya. Sanki bu insanlar, o işi herkes için görerek elini taşın altına sokmuşlar gibi bir koruma görüyorlar.”

Tüylü kardeşim sobayı keşfetti!

21 Kasım

Diyorum, bu aplikasyon iyi. Unutmaya izin vermiyor. Elbette neyi kaydettiysen, ama hayat böyle bir şey zaten. Kaydettiklerinle şekilleniyor.

Vasıf’sız ilk sabahımı Muhammed’in pekmezi ve Tıflıpaşa’nın çifte kavrulmuş tahini ile yaptım. Bugün sadece okuyacağım. Bir oraya, bir buraya bıraka bıraka kendimi.

22 Kasım

Vasıf sabahın köründe aradı, öyle uyandım! “Niye açmıyorsun?” dedi, hemen. Uyuyordum. Önce cep telefonunu bul, sonra ev telefonunu… ancak. “Uyu” dedi. Ne mümkün. Kalktım. Üst kat serin biraz. Kalkar kalkmaz bir kazak olsa el altında iyi oluyor. Boynuma da şalımı sardım. İndim aşağıya. Sobayı yaktım, suyu koydum kaynamaya, kahveyi çektim. Güzel bir sabah. Derken dışarıdan, hem de neredeyse evin içinde duydum sesini, komşunun. Pencereden baktım, telefonda konuşuyor. Koştum telefonumu aldım, zira hoş hâli. Omzunda baltası, üzerinde yelek ceket ve boynunda gözlük artık bilmiyorum nereye gidiyor, iş konuşuyor cep telefonunda.

Makinemi açtım, suyu beklerken ve Hürriyet’e manşet olmuş bir diğerini gördüm; eski komşum!

İsmini bilmiyordum. Bisikletiyle dolaşan bir yaşlıca adam olarak kimbilir ilk ne vakit gördüm. Belki henüz Sağlık apartmanında oturuyorduk, belki de babam henüz Elmadağ’da ve bizler de cumartesileri ofise giderkenden hatırlıyorum. Ama ilk ne vakit selamlaştığımı biliyorum, Hrant Dink’in vurulduğu gün, Sebat apartmanının önünde.

Haber sayesinde hayatımın, mahallemin, anılarımın bir parçasına dair biraz daha bilgim var şimdi. Gıyaben evet, zira hiç durur vaziyette karşılaşmadık ki derinleşsin muhabbetimiz, lakin parçası hayatımın. Yolu açık olsun. Bunca yıl sonra yer değiştirmek görevden başka hiçbir sebeple makul gelmez herhalde insana.

Öğle arabasıyla indim Ayvalık’a. Kargoda paketlerim vardı. Güzel bir yürüyüş yaptım önce, Marina’dan Çamlık’a ve sonra geriye, ta kargoya. İyi mesafe. Bunu yapmak gerek haftada en az iki, hatta üç kere. Köyde yürünmüyor. Yani, bana olmadı. Bir de kıyafet meselesi var galiba. Jeans beni hep sıkan bir pantolon oldu. Hayatta sevmedim, etek giyişim ondan belki. Tayt giyerdim İstanbul’da, yürüyüşlerimde. Burada bir hâller geldi bana, ayıp edermişim gibi geliyor taytla köy meydanına çıkıp yürürsem. Belki hiçbir mesele değildir, kimseye ama hissiyat işte. Dolayısıyla jeans şimdilik tek seçenek ve hatta Ayvalık’ta yürümek de. Belki bir eşofman altı edinmek çözüm olabilir.

Paketlerden biri Ferit ve Gudrun’dan. Alırken biliyordum, ürettikleri bir şeyi yolladılar. Ben de istedim, bir şey yollamak: Ajvar gitti, bir kavanoz. Geldim eve, açtım paketi, kale ve kişnişler saçıldı ilk ve yanında bir şişe de zeytinyağı! Üretenler tüketenlerden çok daha cömertler, onu öğrendim bu kısa zamanda. Tüketenler saçlarını kesmeye kıyamayan prensesler gibiler, üretenlerse ne kadar keserlerse kessinler uzayacağını bilen, köküne güvenenler. Emeklerinin değerinin verilmemesi ne ayıp, sahiden ne ayıp!

Kale’ları yıkadım hemen, kaba hiçbir parçasını bulamadım ayıklayacak ve rulo edip kıydım kalın değil, oldukça ince. Makarna suyu koydum, bir başka tencereye de zeytinyağı ve sarımsak koydum, pişsin az yumuşayıp kokusu çıkana kadar diye. Üzerine yağ kadar un ekledim, kavurdum. Un kokusu gidene kadar. Dün elde ne yeşil varsa, geçmek üzere onları kaynatıp bir su yapmıştım, yavaştan onu ekledim, bir de eşit miktar beyaz şarap. Bir tutam hardal ve bir tutam isli kırmızı biber. Hafiften koyulan bir sos oldu. Refika’nın yolladığı veynirler vardı, kurumaya yakın, az da krem veynir kalmıştı, niyetim onları katıp bir sos yapmak. Ama önce makarnanın pişmesi gerek. Neyse ki su da kaynadı bu arada. Makarnaları attım, içine. Göbeğini açacak türde lazım, gnocchetti vardı. Evet İtalyan usulü. Hayır, sanmam ki erişteyle olsun. Diri kalması gerek. İlk pişirmede hele! Dışı pişecek fakat dişe geldiğinde bileceksin, daha en az dört beş dakikası var. Tam o noktada sosuma biraz da makarnanın suyundan ekleyerek gnocchetti’leri kattım. Kale’ları da. İki dakika sonra da elimdeki envai şekil ve türdeki veynirleri. Kale’ları biraz daha önce katabilirmişim. Hatta sebze suyunu ısıtırken içine ekleyebilirmişim. Ben sevdim dişe gelir hâllerini ama bu neticede huzur yemeği. Ne kadar yumuşak (pelte değil tabii) o kadar iyi!

Sis’e sözde üzerine kurulacağı minder yaptım. I ıggh. Bildiği gibi yatıyor.

23 Kasım

Sabah Yeşilist’in kampanyasıyla uyandım.

Sahiden içerik üreten, az miktardaki siteden biri Yeşilist, Türkçede çevre, gıda ve adil bir yarın hususunda. Ergem Londra’ya taşındığından bu yana izliyorum, duruşundan da kaybetmedi. Desteklenmeyi hak ediyor. Aylık katkılar için bu kampanya, hani Açık Radyo’nun yaptığı gibi.

Aç kalktım. Vasıf’ın üç öğün yemek yeme düzenine uymuş meğer vücudum. İki gün şahane geldi az yemek, ama açım. Sobayı yaktım, çay koydum, kediyi dışarı bıraktım ve mutfağa girdim. Zencefilli bir şeyler istiyor canım, karbonhidrat aş eriyorum. Gingerbread o hâlde!

Standart bir tarif açtım. King Arthur ya da Cook’s Illustrated. Bu iyi göründü, zira tereyağına bel bağlamadan nemli olduğunu sonucun iddia ediyor ve elbette vegana dönüştürmek benim işim. Giriştim.

Toz zencefilim yoktu, taze olandan bol rendeledim, şekerlemesinden ekledim. Kakule, karanfil ve tarçın, muskat derken bir çimdik muskat ve bir çimdik de kırmızı biber, Muhammed’in pekmezinden ve Gözdem’den kalan cevizleri hazırladım, Hüseyin Bey’in ununa kattım. Bunları böyle ardı ardına yazmak muazzam keyif. Her birinin hikâyesi var! Yağ olarak da zeytinyağı kullandım. Leyla’nınkine kıyamadım, Alilerinki girdi. Süt grubundan hiçbir şeyim yok, ne badem ne fındık. Su kullandım. Yumurta yerine elma püresi ve muz.

Oldu valla!

Kahvaltıyı biraz geç ettim ama değdi. Gerisini sıkı sıkı sardım. İki güne daha da lezzetli olur zira.

Sis, illa sokağa çıkacak. Bahçedeki güneşi hiçbir şeye değişmiyor. Yan eve çıkan merdivenleri sevdi. Bir oturarak bir yatarak güneşliyor kendini. İnsan aptal. Ofislere kapatarak hasta etmesinden belli kendini. Bir kedi olamayışımıza ne vakit uyanacağız acaba? Dolayısıyla ben de çıktım. Sis’e yere ayırdığım örtülerden birini yaydım malçın üzerine, çayım ve kitabımla uzandım bir süre. Serin gelmedi, malç da keza. Ilık bir yatak gibi. Sis gelmedi yanıma, yukarıdan, merdivenlerden izledi.

Bu bahçenin çok işi var!

Abartmamayı seçtim, bir yarım saat sonra ve Sis hâlâ merdiven tepesinden bakarken bana girdim içeri. Bulaşıkları yığmıştım lavaboya, onlara giriştim. Kadın milleti tehlikeli! İşi ev, yemek ve bulaşık olunca nasıl da delirebileceğimi gördüm, bulaşığı dizerken kendimde. İlla düzenli, şekilli ve her an birilerine gözükmeye hazır! Tabii, çektim fotoğrafını.

Mahfi Eğilmez itinayla yazıyor. Bu sabah da geldi postası: TL’nin değer kaybına dair bir öneri. Tablolar hazırlamış, epey uyandıran cinste. Dün düşünüyordum, biz burayı alırken Amerikan doları kaç paraydı, diye.

Tümay yazmış geçen gün, 1 dolar 25 kuruş desek artık diye.

Bir yürüyüşe daha niyetim var ama evi biraz toparlamak gerek. Bu da bu haftanın son paylaşımı olsun, dikişler de gitti.

Hayat yara bere ile dolduruyor vücudu. Kimisi kalıyor iz oluyor, kimisi hiç olmamış gibi kaybolup gidiyor. Her biri, gingerbread’e koyduğum un gibi, pekmez ve yağ gibi hikâyeli olsun. Anlatmaya da, hatırlamaya da değen. Başka bir şey istemem.

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında). Alıntıların yazılışı kaynağında olduğu gibidir.}

aile, Defne Koryürek, Günlük, kedi, vegan