Günlük:
23–29 Haziran 2017

23 Haziran

Bahçenin en güzel yanı bu, yeterini keşfediyorsun. Bu tabak mesela, yetmez mi?! Bu yetiyorsa, paylaşamadığımız ne?

Düzce Ülkü Ocakları bir açıklama yapmış ve Rabia heykeli için “ucube” demiş.

Günahım kadar beğenmiyorum, memleketin meydanlarına diktiği heykelleri. Üzerine titreyeceğim bir avuç kadar heykelin ise ya kimse farkında dahi değil ve çoktan bir belediye banner’ının ipini taşıyor gövdesiyle; ya da kenara itiştirilmiş, atılırsa ses çıkacak şimdi diye… Bu ülkenin sanatla, hele de heykelle sınavı daha çok kuşak oyalar. Rabia heykeli ne ki!

Gerçi o mevcut kütleyi ‘heykel’ diye tasvir ne kadar zorsa, ‘ucube’ diye nitelemek de bir o kadar zeki bir tartışma hedeflemiyor zaten. Her topa girmemek gerek. Bırak, yuvarlansın gitsin. Yine de geçmiş tecrübelerin ışığında, hayal etmeden geçemiyor insan, ne olurdu “iğk”, “ucube” ya da “ben de yaparım” tarzı başlamadan bitiren reaksiyonlar vereceğimize, neden diye biraz zorlayıp kendimizi, mânâsı birbirini tamamlayan cümlelerden örülü bir dil oluşturabilmiş olsaydık diye. Ve illa esere değil, ama muhabbeti paylaşan diğer bireylerine hürmetle… Katlanan, katmanlanacak bir muhabbet niyetiyle.

Bizim burada, az yukarıda, Kozak’ta bir Mustafa Yılmaz var, taşı tahtayı sürekli oyan, şekillendiren. İki yaz önce Emre ve Vasıf beraber turladıklarında Yahşibey’den çıkıp yola, ona da gitmişlerdi. Emre’nin notları, bir başka ziyaretten, burada. Çocuk kısmını cesaretlendirmeli. Burnuna sokup parmağını çıkardığı sümüğe aynı gökyüzündeki bulut ya da duvardaki çatlak gibi merakla bakıp ona isimler, mânâlar bağlayan çocukları olsa bir ülkenin, şöyle hayal gücü geniş, kendiyle muhabbetli.. Ne güzel olurdu!

Bu konuların asıl hâkimi, evin ulu manitusu Vasıf bahçeyi bildiğin boşaltıyor.

“Bu artık ürün vermiyor”, “bunlar tohuma kaçtı” diye diye bir tarhı tümüyle boşalttı, diğer iki tarhta ise sadece domatesleri bıraktı. Sözde birine bamya ekti, tohumdan. Hâlâ boş duruyor. Yani ekince çıkıyorlar. Benim mısırlar mesela, iki haftada bir karış oldular.

Bamya da hızlı deniyor. Çoktan çıkması gerekir. Yok ses seda. Ama ulu manitu. Soru sorarsan öyle bir niye diyor ki, sen kendinden şüphe ediyorsun. Az ısrar edince de beni azarlar şekilde konuşma diyor. Doğrudur, azarlıyor olabilirim. Hayatta kalma gayretiyle sesim sertleşiyor da olabilir. Ancak yaptıklarının karşılığı bahçe kelledi! Bir şeyler yapmak gerek.

Acilen.

Şu minibüste tokat yiyen kız meselesinde kimsenin orada lök gibi oturan kadına niye iki laf etmediğini bilmiyorum. Geçenlerde Pembe Metro konusu açıldığında Asu’ya da yazdım. İlk tacizi ben on üçümde yaşadım, otobüste. Yüzme İhtisas’tan dönüyorum. 40A ile. Yapıştı adamın biri arkadan. Kımıldandım, kurtulamadım. İttim. Ne itiyorsun diye beni azarlayıp bir daha yaslandı. Az daha kımıldandım, kurtulma gayesiyle ama olmadı. Dayanamadım, sesimi yükselttim, uzak dur benden diye ve hiç unutmuyorum, beni bakışıyla ayıplayan ilk, orta yaşlı bir kadındı. Aynı tokat yiyen kızın minibüste yerinden kalkmayan, lök gibi oturan kadın gibi. Kadınların (ve bir de trans bireylerin) dünyası bir savaş alanı. Yapayalnız savaşan milyonlar. Birinin dahi diğerine el vermediği…

24 Haziran

Bu ceviz ağacı muazzam!

Geçen yaz, Puglia ziyaretinde çok güzel bir tanesini tattım. “Calabria’nın bu”, dediler. Biri topuğu İtalya’nın, diğeri burun ucu. İyice güney, yani. Baktım haritaya. Ayvalık’la 39. boylamdan kardeşler, iklim zaman vs. tutar dedim. Calabria ceviz likörü yapıyorsa, Mutluköy’de de yapılır. Oturdum, okudum.

23’ünü 24’üne bağlayan gece beklenirmiş Calabria’da. 24 Haziran oralarda kutsal bir gün, San Giovanni Günü. Evin yaşlı kadını ve hâliyle en tecrübelisi, eteğini toplar, çıplak ayak çıkarmış ağaca. Hemen daima tek sayı toplanan (bir diğer reçete de illa yirmi dört tane diyor ama) bu yeşil yani ham cevizler toprağa, çimenin üzerine bırakılırmış ki, gecenin kutsal çiği ile döllensin. Ertesi gün metal değmeden kesilen bu cevizler (seramik bıçaklar var artık, sırf bu iş için edinilebilir belki de) ağzı bir mantarla kapanan cam kavanozlara konur ve aynı vişne likörü yapar gibi kurulur, kırk gün süre ile takip edilerek olgunlaştırılırmış.

Her ne kadar bu likörün kaynağı tek değil ve Britanya’dan geldiği, Fransa’dan Kosova’ya kadar pek çok coğrafyada yerini bulduğu görülse de İtalyanlar kadar hakkını vereni görmedim ben. Espresso’nun façasını düzeltmekten digestive olarak yemek ertesi sunmaya, dondurmaya sos olarak dökmekten muhallebilere lezzet vermeye kullanmadıkları alan yok gibi bir şey. Adına nocino diyorlar. Floransa’da, Modena’da da var, hem de âlâsı, hatta —San Giovanni’ye referansla herhalde— Il Nocino di san Giovanni diyorlar adına ama ben Calabria’ya taktım kafamı, Ayvalık’la aynı enlemde ya. Eh! Tamam, hadi dedim. Bir ceviz alıp ağaçtan, görelim.

Gördük ki, ya iklim değişikliği buna sebep ya da Modenalıların yöntemi daha doğru (onlar haziranın ilk on gününde topluyorlar) bizim cevizin kabuğu taş gibi ve kesmek, likör yapmak kabil değil.

Oranlar şurada dursun, vişne likörü yapmak gibi başlayıp limoncello gibi bitiriyoruz, diyeyim tarife de:

24 ham yeşil cevizi
Birkaç karanfil ve belki bir tek vanilyayla
1 litre 95° alkole kat
Mantar tıpası olan cam bir kavanozda 40 gün güneşte bırak, dinlensin ve koyulsun rengi.

300 gram şekerle
400 ml suyu şerbet yap.
Serinleyince şerbet ceviz karışımına kat, karıştır ve süz ve şişele.

Benim limoncello reçetemde şerbet sıcakken katılıyor limonların karışımına ve fakat limonlar hep karanlıkta ve serinde bekliyor. Tahminim alkolün bir kısmını şerbeti sıcak dökerek bir miktar uçurmuş oluyoruz, o tarifte. Burada şerbet serin. Ama cevizler de güneşte, sıcakta demleniyor. Mantar kapağın esprisi aradan sızıp kaçan alkol olsa gerek. Bu detaylara dikkat etmekte fayda var. Gereğinden sert bir likör, yüksek hatta tehlikeli bir alkol oranı, cevizlere harcanan onca emeği ve kış için kurulan onca hayali tümden heba edebilir nihayetinde.

Bu yıl için nocino, Ağustos’ta Prizren dönüşüne kaldı, oradan Sokol’dan yardımla güzel bir şişe alırız artık. 2018’in Haziran başına da hazırım, elimde sepet, ayağım çıplak. Buranın Aziz John’unu bulmak ve uygun bir hikâye tertiplemek de kışın ödevi olsun.

Ben İstanbul’dayken kuruyan otları kestiler Vasıf’la Gökhan. Geziye çıkarttı az önce beni ve çok komik bu adam. Emekli subaylar gibi, bir elinde sopa, cevize, nara onlarla işaret ediyor!

İlahi!

25 Haziran

Bugün bayramın ilk günü. Kahvaltıya tatlı ve baharatlı bir çörek yapayım dedim, hani ilk bayram! Muskatlı, kakuleli, limon ve portakal kabuklu, tarçın ve mahlepli… rezeneli de.

Ağzımızın tadı tam olsun.

Ziyaretimize tek Kayhan ve oğlu Ali geldiler. Ne çöpçü, ne davulcu! Oysa ben köy yeri, gelen çocuk olur diye bozuk beşlikler, onluklar bile hazırlamıştım, çikolata kaplı lokumların yanına. Bu kadar işte. Olsun.

Ali dünyalar güzeli bir çocuk. Uzun uzun hikâyeler anlattı. Pollyanna müzikalinde oynuyormuş. 1 Temmuz’da Sanat Fabrikası’nda oynayacaklarmış. Evet, Ayvalık bu yanıyla hoş. AIMA bir yanda, Sanat Fabrikası diğer… Ali anlattıkça anlattı. Sahne heyecanı yüksek. Güzel bir surat, özene bezene yetiştirilmiş. Muhabbetli. Anlattıklarını dinlerken neleri görüyor izleyebiliyorsun. Detay detay. Kelime hazinesi hoş. Şansı güzel olsun. Gideceğiz seyretmeye.

Yine çıkmış Alperenler, asarız keseriz diye. Sanırsın memleketin oğulları normal şartlar altında sakin. Sanırsın sokaktaki kadına, kıza, köre, topala, kediye, köpeğe, yaşlıya, çocuğa… çok sevgi dolular! Sanırsın ki tek dertleri LGBTİ+ yürüyüşü!

@Diaspora_Türk “öğütler” başlığıyla paylaşmış, ta Nisan sonu. 1963 görünüyor tarih. İşkur’daki yetkililer, aman memleketin adına şanına leke getirmesin Türk işçiler diye bir dolu benzer metin kaleme alıp dağıtmışlar gurbete gidenlere. Ne de olsa döviz var işin ucunda.

Hadi, gay’lere, trans bireylere ‘hassas’sınız, ananız, kızınız, kardeşiniz var. Bugün memleketin ırzına geçilen, tokat yiyen, bıçaklanan kadınlarına bakıp… Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nda oğullara iki satır “öğütler” metni kaleme alacak yetkili yok mu yani?! Alperenler’in bir gün çıkıp tecavüz edenler bizden değildir dediğini duymadım, Türk’e tecavüz yakışmaz diye beyanat verdiğini de!

‘Hassasiyet’leri varmış. Hadi ordan! Çıkarına göre ahlakı şekillenen reziller!

Onur Yürüyüşü’ne çıkacak tüm canlara gelince. Onlar umutlar! Her an yeşeren bir bahar gibiler, bunca griye, bunca inatlaşmaya, bunca azarlanmaya ve bunca eziyete, ölüm dahil hâlâ bu kadar mı neşeyle çıkılır sokağa? Bu kadar renkli? Böyle cesur bir dille ve muhabbetli? Canlar, can! Umutlar!

İyi ki varlar! Dans ede ede devrimi de yapacaklar.

Gideniyle, kalanıyla ama tüm, tüm renkleriyle, çocuklarını korumayı bilmeli artık bu ülke. Kızlarımızı oğullarımızı kaybede kaybede geldik bu sığ siyasi arenaya. Koruyabilseydik, itirazlarını öneriye dönüştürme fırsatı verseydik, marjinalleştirmek yerine sabırla izleyip yaratacakları rüzgârları yelkenimize doldursaydık, nerede olurduk acaba bugün? Bu, kendime not diye bıraktığım ayçiçekleri gibi. Tek cins yok, onlarca yüzlerce türü var bir ayçiçeğinin. Niye? Yaşamın rüzgârı kesilmesin diye. O rüzgâr ki, bizim bekamızın da emniyeti. Nedir bu çocuklarımızı tek tip yapma ihtirası?! Bırak çoğalsınlar. Çeşitlenerek, rengârenk!

Nuriye ve Semih de canlarını koymuşsa masaya, yüz günü geçmiş ve artık kulakları duymaz, yutkunmaları güçleşir hâle geldilerse… Yaşam önce gelir, yaşamaktır asıl olan, yarını yepyeni inşa edebilme hakkınız ve imkânınız var, bunu korumak, bu şansı sizlerde saklamak gerek deme vaktimiz gelmiş geçiyor değil midir artık?

26 Haziran

Çok erken verdiğim bir mülakat var, kadınların yeniden mutfaklarını ele geçirmeleri gerektiğini söylediğim. Temel savım, gıda imalatının kimseye, hele ki şirketlere teslim edilemeyeceği; yeniden evde, iyi ve kötü arasındaki farkı bilenler tarafından yapılan yemeklere dönmemiz gerektiğiydi. Kaybolan büyük aile, bireysel kültür, ‘ben’in önceliği üzerine ve bu kösteklerin tümünü makul kılan şehir çukuruna dair önerilerim o mülakatta yeterince yer almadı; tartışma hâliyle “kadını mutfağa mı kapatmak istiyorsun”dan açıldı.

Şüphesiz niyetim bu değil. Ben mutfağına kapatılmış bir kadın olmak istemem. Kızımın da kapatılmasına itiraz ederim. Ancak yüz yıllık bir kadın hareketi mutfağı anlayacak, gıdanın iyi ve kötüsü hususunda kanaat sahibi ve imalatını üstlenecek oğullar yetiştiremedi ve bu süreçte gerçek gıdanın ne olduğuna dair bilgisini de yitirdiyse toplum, ne yapacağız?!

Anne yemeklerini online bir platforma taşımış bir girişimci. Pek güzel fikir. Muazzam bir sınav olacaktır, gıda güvenliği bağlamında. Oh! Küçük üreticinin canına değsin! İlgiyle takip etmeli.

Peynirimsi diyorum, “v”eynir diyorum, Refika kızıyor ama peynir beklentisine cevap birer fermente ürün olmakla beraber süt ürünü olmayışlarıyla ayrılmak zorundalar, bu yeni ürünler. Literatürü doğru inşa etme derdi, belki benimki. Onunki bir tecrübesizlik mi yoksa henüz cümleye, tarife dökülmemiş başka bir yaklaşım mı var arkasında lakin o peynirde ısrarlı. Neyse. Yolladığı peynirimsiler bitmek üzere, benim girişmem şart. Badem ve kajuları suya koydum. Çiğ yemişlerin böyle güzel bir yanı var. Suyla şişip, tazelendiklerinde çekerseniz, içine kattığınızı rahatça taşıyacak bir hamur olmakla kalmıyorlar, fermente olmaya çok müsait bir de ortam oluşturuyorlar. Turşularımı başlatmadım daha, ama en güzel mayası bu peynirimsilerin dibine iki nohut atılmış lahana turşusu suyu!

Bugün başlatıyorum süreci.

27 Haziran

Oluyor işte!

Bir peynirimsi ve arkasında, destek kuvvet enginar pate! Tekrar edemem bu yaptığımı, Vasıf anlattırdı ama konuştukça bir şey bir şey daha çıktı kattığımı unuttuğum. Lakin çok lezzetli!

28 Haziran

Düzce’den bir haftada iki haber almak hayra alamet olmasa gerek. Gübre dökmüşler yola! Ancak idarecileri köylü olmaktan utanan, ancak köylülüğü küfür niyetine kullanan bir kültürde olur böyle iş. Te allaam, diyorum. Şehrin içinde tavuk mu olur “iğk” diye burun tıkayıp; ölüsü denize atılıverilen atlara binmek için faytonculara koşulan bir ülkede nasıl yabancı kalmadan dil kurar da ortak iyiliği savunursun?!

Ne çok farklı yumurta var bu domateslerin yapraklarında!

Gudrun üzerlerine birer bardak kapatıp izlememi önerdi. Şu sağ sıra, ortada, koyu zemin üzerinde olanı tanıyorum. Turplarda çılgınca aşk yaşayan kırmızılar onlar. Tüm lahana grubunu seviyorlar ve üretmemekten başka yol yok onları elemekte. Tanıyorum artık. Ama diğerleri?

Mücadele etmek zorunda kalmak istemiyorum. Her sabah yaprak takibi var artık. Yumurta buldum mu temizliyorum. Yeni bir böcek mi var, fotoğraflayıp takibe alıyorum.

Ve çok böcek var!

Bu kadar çok cins canlı… Muazzam bir şey doğa! Yaşamı çeşitlendiriyor, bir daha bir daha çeşitlendiriyor ve salıyor o yaşamı çoğaltsın diye! Can, yaşam en kutsal olan. Şehitliğin, kurbanlığın, ölümün kutsanmasında yaratılışa tezat bir şey var. Uyanmak zorundayız. Nuriye ve Semih de en çok bunun için zaten, yaşamalılar. Çoğaltabilmek, çeşidi koruyabilmek, katman katman varlığını bu doğanın kurguladığı gibi temasa sokabilmek için başka canlarla, yaşamlarla. Rüzgâr olmak için, kelebek kanadında. Önce yaşamak lazım. Ölmemek.

Bu arada Demirtaş mektup yazmış, seslenmiş. Bırakın ölüm orucunu, demeye getirmiş. Ama beni kesmedi. Tam da diyememiş gibi geldi. Ne demek o, ölüm olucunu sonlandırmak ya da devam ettirmek sizin seçiminiz demek. İntihar artık yaşanan bu noktada. Mücadele değil. Hem hak mıdır, kişinin canına kıyması? Emin değilim. Tartışmasını da güç konu görüyorum. Demirtaş’ın da bunu hak olarak konuşmasını tabanına bağlamadan edemedim, 90’lara, ölüm oruçlarına… Bugün, fincancı katırlarını ürkütmeyi göze almadan lider olunamaz kanaatindeyim. “İktidar ölmenize seyirci kalacak. En iyi ihtimalle sizi kötürüm bırakmanın arifesinde müdahale edecek. Bu bir pazarlık anı değil. Bırakın orucu.” demek gerekmiyor mu? Ölecek ya da kötürüm kalacak olsalar, başarı mı sayacağız bunu?! Boyun eğmediler diye şehitlik mertebesine mi taşıyacağız bu çocukları? Muhalefetin iktidarla el ele ölüm kültürünü beslediği bir coğrafyada, yaşam nasıl filizlenir ki?!

Denize girdik bugün. Öyle sıcak ki! Tüm günü Pateriça’da geçirmeye Vasıf bile itiraz edemedi! Dönüşe Ali’nin afişiyle karşılaştık.

Nocino ile ilgili şahane bir video buldum, İtalyanca, İngilizce de altyazılı (sayılır). Modena’daki Nocino Cemiyeti üyeleri anlatıyor. Yöresel tarhana cemiyetlerimiz dahi yok, sivil inisiyatif oluşturmak, demokrasi konuşmak nasıl olacak!

29 Haziran

Fena başladı sabah, Refika’nın evine hırsız girmiş. Burun buruna gelmişler, yakalamış bir de, bırakmamış camdan atlasın. Canına bir zarar gelmemiş, şükür. Hâlâ ağlıyordu, polisin ardından aradığında bizi. Cürete bak veletteki, alarmlı daireye cadde penceresinden girmeye kalkmış!

Şükür Refika sağlam.

Şimdi saatlerce sürecek polisin raporlaması, Refika’nın şikâyeti vs… Bir karakoldan diğerine gide gele halledecek artık. Eve daha ne yapılabilir, onu da bilmiyorum ki, alarmsa alarm! Cadde yüzünden tırmanıp girmenin eve, cüretini ne durdurur ki?

Arada yazışa, haberleşe İstanbul’la, biz indik pazara.

“Belediye ekstra otobüs koydu” dedi Vasıf, 8:30’la iner, 10:00’la döneriz. Koştur koştur alışveriş yaptırdı bana. Ne pazarı düzgün gördüm, ne almak istediklerimi tam seçebildim. Saat 10:00’da da değilmiş otobüs, yani varmış da Ayvalık hareket saati değil de Mutluköy saati 10:00’muş! Tahmin etmiştim. Söylemediğim ve ısrarla teyit istemediğim benim kabahatim. Arada olan Artizan Bakkal’a oldu.

Vasıf dedi, bir fırın açılmış, kavılcadan ekmek yapıyorlar. Şahane. Gidelim bakalım, tadalım. Son on dakikada ancak ulaştık. Vardık ki, makul bir yavaşlık hâkim. Otobüs deyince bir hanım indi, o bir başkasını çağırdı. Gencecik bir kadın. Ben onların elini hızlandırmaya çalışırken anladım ki biliyorlar bir biçim beni ve gönüllerinden geçmiş gelsem diye. Otobüse feda oldu o ilk tanışma, yandım dönüş yolunda. Vasıf’ın vakti, toprağı, suyu (bak bu olabilir aslında) etkin kullanma biçimini kendi mecburiyetimden çıkartmak durumundayım. Yavaşlamak istiyorum. Sindire sindire tecrübe etmek.

Dedim… Yemek yapmanın en hararetli vaktinde kapı çaldı ve Esma Nine geldi ziyaretime.

Sekseninde Esma. Eminim aynı fikirde olmadığımız da çok şey var. Yine de uzun uzun oturduk, sohbet ettik. Nasıl ekmek yaparlardı, kimler vardı köyde, burada, bizim oturduğumuz evde kimler oturdu o on üçündeyken… Konuştuk, durduk. Anlattıkça eli elimi tuttu. Arada örtüsünü düzeltti. “Güzel yapmışsınız evi” dedi. Yemek yapışıma baktı, “işinden alıkoymayayım seni” dedi ve vakitlice kalktı. Ali’nin tiyatro gösterisine beraber gidelim dedim. Peki dedi, “ölmez de sağ kalırsam.” Güldüm. Deme öyle, sıralı işlemiyor bu işler. Ya ben kalmazsam 1 Temmuz’a? Planı böyle yaparsak, hiçbir şey yapamayız. Sen hazır ol, alayım seni. Birlikte gidelim dedim. “Olur” dedi. Minik adımlarla indi sokağa.

Ben yemeğime döndüm. Yeşil fasulyeyi az tutturmuşum ama ziyanı yok.

Refikam akşamı evinde bir dolu arkadaşıyla geçirmeye karar vermiş, izi kalmasın diye. Kalmasın, tekrarı da asla olmasın.

Domatesler artık gazpacho yapacak kadar güzeller! Sıcakları göz ardı ettiğimden değil. Yaz ama bana ancak şimdi geldi.

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında)}

bahçe, bayram, bostan, Defne Koryürek, Günlük, heykel, kadın, kadın hakları, Mutluköy, nocino, pazar, toplu taşıma, toplumsal cinsiyet