Günlük:
12–18 Mayıs 2017

12 Mayıs

Bugün Cuma. Ev sakin. Sani, Cuma ve Cumartesi off diye karar verdi. Biraz dinlenecek ekip ve Pazar günü geri dönecekler. Güldüm bu karara, aramızda Hıristiyan yok belli ki diye. Ama iyi. Biraz sükûnet!

Evvelsi gün çok değer verdiğim bir büyüğümün paylaşımıydı, Konya’nın ekmekçi Hayk’ı. İyi bir insan oluşuna referansla Müslüman olmayışına yanılan, çoluğu çocuğu var mıydı sözü geçmeyen, inanca saygısıyla yüceltilen ancak onun inancına saygı bağlamında tek yorumun olmadığı bir yazıdan tanıdım.

Bir gayrimüslim olmasına rağmen…

Çocukluğum namaz kılarak geçti. Namaz, oruç… Üniversite bitene kadar perşembe akşamları Kur’an, Yasin okurdum.

Aklıma Nuriye Gülmen’e dair okurken karşıma çıkan bir röportaj geldi, niyetinin iyiliğini anlatabilmek için inançlı bir aileden geldiğini ilan etme ihtiyacıyla dolu… Bu ülkede iyi olmanın önkoşulu Müslüman olmak! Yoksa adın ya ‘gâvur’ ya da ‘yabancı’. Ağzınla kuş tutsan faydasız.

Üzerine düşünüp duruyorum, Vasıf camiye giden biri olsaydı demek, bu kadar dışarlıklı olmazdık diye ve illet oluyorum muhabbetin bu aşiret kavrayışı üzerinden bina oluşuna. Kavim, sınıf, din… Siz kuzum, kimlerdensiniz?

İkindi namazında Saatli Cami’ye indik Vasıf’la. Biz Ahmet’i, ağabeyini tanıyoruz ama ölümüne yanan o kadar çok arkadaşımız var ki kardeşinin! Günler sürdü mücadeleleri, olmadı. Devridaim olsun derler, bir ona sıcağım. Başın sağ olsun çok devletçi, çok hiyerarşi dolu geliyor bana. Anılardan tutunmak belki gerçek tek usul. Sevenlerinin anılarında, muhabbetlerinde daim olsun demeli hep.

Dilek ve Levent’i gördük. Uğraş’ı, Leyla’yı, Filiz Hanım’ı ve uzaktan Serdar’ı. Ben duramadım uzun. Ayakta ve tek bir noktada durmak belimi ağrıttı. Ayrıldık.

Vasıf çarşıdayız hazır dedi, kumaş bakalım ve terzi bulalım. Kumaşçı zaten tek. Hızlı. Net ve sahici bir adam. Slow Olive’de keşfetmiştim. İhtiyacını anlıyor ve çözüm öneriyor. Öyle, bu da olur tabiileri yok; bu, bu ve bu olur, o olmaz kadar net. Bana uygun bir dil. Gömleklik dedim, “ben döşemelik satıyorum” dedi. Ama çarşaf da dikiyorsunuz dedim; “o kumaşlar olursa tabii, neden olmasın” dedi, gösterdi. Yüzde yüz pamuklu, kırık bir beyaz seçtik. Eni 2,20! Bir de terzi önerisi aldık. Çıktık. İki adım ötede terzi, bir merdiven yukarıda. Girdik. Vasıf komik, konuşmuyor. Bir şeyler söyleyecekmiş gibi başlıyor. Laf tamamlanmıyor. Yüzümüze bakıyorlar beklentiyle ve ben ortamdaki beklentiden gerilip konuşmaya girişiyorum.

Sanki gömlek benim! Ne oluyorsa! Aslında acele, benim acelem. Kimsenin acelesi yok. Otur kadın. Bırak konuşsun. İsterse on yılda konuşsun. Sana ne!

Di mi?

Evet, bir sonraki sefer, yavaşlatmayı bile isteye denemem gerek benim!

Terziden sonra, hazır buraya kadar geldik Handelere de uğrayalım dedim Vasıf’a. Peki dedi. Binayı bulamadım bir türlü ama. Yolun kenarında bir masada oturan iki adamla bir kadın, “ne arıyorsunuz? yardım edelim” dediler de durduk. Anlattık, haa kolay deyip işaret edecekken kadın sordu, “siz Slow Olive’deydiniz, değil mi?” diye ve pek bir sitayişle hatırladı toplantıları, sunumları. Handeleri tanıyan biriyle karşılaşmak bir kolaylıktı, ama o deli dört günü hatırlayana denk gelmek… Fevkalade, tabii. Kadın Şemsa’yı da hatırlıyor. Onunla uzun uzun konuşmuşlar. Sonra anladım ki, aslında belediye meclis üyesi ve önünde oturdukları dükkân da kendi işletmeleri. Yavaş yavaş tanış olmak bu herhalde. Katmanlanan ilişkiler kuruluyor. Bilmediğin bir yerde başlayıp bir sokağın köşesine taşınıyor muhabbet.

Handeler de cenazedelermiş, ben görmemişim onları. Sesi boğuk. Biraz efkâr dağıtıp döneceklermiş. Sonraya dedik.

13 Mayıs

Büyüknohutçular cinayeti önemli hadise. Melis yazmış, “bunun bir gasp cinayeti olduğuna inanmıyorum” diye. Sahi, hangi hırsız av tüfeği ile suratından vurur evin sahibini?! Çıksın gerçek ortaya diye diliyorum, ama güvenilmiyor ki adalete…

Salona hazırlanan kütüphaneyi, kitaplar için kullanmama kararı aldım. Eşyaların yerini bir daha, bir daha değiştiriyorum. Ne çok sürahi! Ne çok tabak! Sığmıyorlar hiçbir yere… Vasıf’la birlikte dolapları taşımak da ayrı bir hikâye. Tek başıma içi dolu dolapların yerini değiştirebiliyorum genelde. ‘Altına örtü koy, en alttan sırtını yasla, it’ yöntemi kanıtlanmış başarı. Ama evde Vasıf var. İlla yardım edecek. O örtü başka türlü konuyor alta, itiş yönü başka işliyor. İkimiz de karar sahibiyiz ve iki yöneticiyle bir dolap yerinden kımıldamıyor.

Prizren vakti yaklaşıyor! Eroll tarihleri ilan etmiş, 4–11 Ağustos. Bizim Berlin’deki sunumlarla çakışıyor. Oradan oraya gitmek gerekecek, ama nasıl?

Bu Cumartesi pazara inmiyoruz. Yarına, Armutçuk pazarına bıraktık listeleri. Vasıf da görsün istiyorum. Özellikle bitki, çiçek ve fide satanları.

Erişte yaptım, baklalı, yabani kuşkonmazlı ve bezelyeli. Sis güneşte oturuyor. Dışarıda. Birer bardak ne içmeli bununla bilemedim. Tam huzur yemeği. Sıcak yemeyeceksin, ılıktan hâllice, ama sıcak değil. Erişte yumurtasız. Çok çabuk yumuşuyor. Önden biraz kavuruyorum rezene tohumlarıyla. Yabani kuşkonmazı dolapta, sapları suyun içinde sakladım, dayandı. Birer ikişer avuç da kışa dondurduğum bakla ve bezelyelerden kattım içine. Risotto’nun kreması nasıl pirincin nişastasından gelir; bu da öyle yoğun, öyle kremalı oldu. Hafif sulu bırakınca tabii.

Ekibin olmaması evde güzel, güzel olmasına da, yani sessizlik ve bir başınalık şahane ve fakat işler yığılı! İşler insanı huzursuz ediyor. Bol yabani ot ayıkladım. Bol. Havuçlar başlamışlar. Tohumdan başlattığımız domatesler çok sıkışık. Onları seyreltmek gerek. Atmak da olmayacağına göre, çıkartılacak olanlara yeni tarhlar yapılacak!

Uzun zamandır ilk kez, Vasıf’la bahçenin uzak bir köşesinde günü batırdık. Genelde bu saatte ekip hâlâ çalışıyor oluyor. Ayak uzatacak vakti dahi olsa insanın, adap usul izin vermiyor. Gökyüzü de güzel. Bir yarım saat keyif yaptık. Kucağımızda Sis, gökyüzü rengârenk. Beraber.

14 Mayıs

Anneler günü de ne? Sahiden! Fedakâr analarımız söyleminden gına geldi bana. Bu nasıl gaddar bir ‘fedakârlık’tır ki, sürekli yüze vurulur! Borçlu bırakır! Bugün asıl, bir biçim rüzgârını yakalayıp, denize açılan çocukların günü olmalı.

Refikam aradı, ayrı. O benim gibi düşünmüyor. Yaş günü falan boş, bugün ama başka dedi. Her birimiz farklı referanslıyız hayata. Kesin bilgi. O istiyorsa kutlayalım tabii ki. Ama babamın yaş günüyle anneler günü çok sık çakışırdı biz çocukken. Çocuk olmanın laneti, herhalde. Çocukluk geçti ama sıkıntısı uzun yıllar terk etmedi beni. Kısacası, her birimiz için ayrı anlamı var kelimelerin, günlerin. Peki, nasıl oluyor da anlıyoruz birbirimizi bu koşullar altında? Belli ki pek şüpheli! Ben dikenli oluyorum, başkası sokulgan oysa bambaşka okumaları var hayatın ve esip biçiyor zaman.

Ev ayaklandı hemen. Ekip küçüldü, ama iş listesi bir hayli kalabalık. Vasıf vazgeçti makinesinin başında yapması gerekenlerden, çalışıyor. Gelen herkese gösterebilirim duvara taşırdığı izleri, demirini boyarken merdivenlerin. Saat on gibi dedik, Sani’yle, pazara ineceğiz.

Sabah bir dolu insandan paylaşım okudum, Dünya Çiftçi Günü diye. Google amcaya sordum, ilk sayfa, üçüncü sıra Monsanto çıktı! Yazdım Facebook’a, Ayşe’yi sardı merak. Adamların parası var tabii, ilk sayfaya girmişlerdir diye. İlk sayfa pahalı iş değil. Blog yazarı herkes biliyor, nasıl oraya girileceğini.

Vasıf bugün çok şık!

Yok hayır, pazara böyle gitmedik!

Pazar rengârenk ve çok güzel. Enginarcıya gittim gene. Dondurmak üzere bir seri daha vakumlattım. Sani’yle Vasıf, Sakız’la Bayrampaşa arasındaki farkı öğrenirken, ben de Sakız’ın nasıl Bayrampaşa’laştığını öğrendim ve iki yıldır ektiği İtalyan varyete ile hikâyesini dinledim. Perşembe’ye kızartmalık enginar siparişi verdim, ama seni göremiyorum perşembeleri deyince güldü bizimki, karşımdaki tezgâhtan aldın, seslenmedim diye. Benim bu yüz tanıyamama hâlim bu kasabada ünüme ün katacak! Güldük neyse ki. Sözleştik.

Vasıf, “domates alalım” dedi. Benim işim olmaz. Hâlâ çok, çok erken. Yine de aradım, bir tezgâhtakiler azıcık ilgimi çekti. İki farklı renk ve şekil var. “Nedir?” dedim. Biri tarla, diğeri hakiki köymüş! O ne demek ki? “Köydeki saksıda mı yetişiyor?” dedim, ciddiyetle anlatmaya başladı: Tarla dedikleri aslında sera, ama artık üstünü açtıkları için tarla diyorlar. Köy dedikleriyse üstü hiç kapanmayan tarla. Neticede hepsi konvansiyonel. Tümünde tarım ilacı var. Tohum da farklı değildir, ıslah edilmiş, sertifikalı tohumlar. Peki dedik. Aldık. Sepete bin bir özen yerleştirdi adam. “Benim böyle sepetim olsa, satışları katlarım” dedi. Güldük. Ayrıldık başından. Ben sepetleri Vasıf’a teslim ettim. Kayınvalidem gelecek Salı günü, ona bir parça olsun peynir almak gerek. Yeniden önünden geçerken domatesçinin bir başka müşteriye beni işaret ettiğini duydum, bak abla benden her hafta alır, diye. Ya, tabii. İlahi!

Dönüşüme denk geldi. Yabani semizotu satan teyzemle muhabbet ettik gene. Çok gülüyor hâlime, sepetlerime. Geçen hafta sordu usulca, Alevi misin diye. Yok teyze, inançsızım ben deyince güldü. Sahi mi, diye. Sahi dedim, güldüm. Dost olduk. Semizotu bu ara en pahalılar arasında pazarda, yabani olanı.

Eve yaseminler ve asmalar ve zambaklarla döndük ve bir de baktım ki Ayşe’nin passiflora’sı üç tomurcuk vermiş bile!

Dünya Çiftçi Günü meselesini tüm kafa karıştırıcılığı içinde anladık, Abdullah Aysu iyi ki yazmış. Yazmış, ama Çiftçi-Sen’le omuz omuza duracağına emin olduğum Nilüfer Belediyesi ve GDO’ya Hayır Paltformu’nda Abdullah Aysu ile yan yana duruşundan asla taviz vermeyeceğine emin olduğum Arca bile bu günü kutluyor! Kaldı ki, küçük üretici olmamak, üretimde büyükler arasında sayılmak ve hatta marka sahibi olmak illa Monsantovari şirket olmak demek değil ki! Tire Süt de büyük, bakarsan ölçeğe! Şimdi Ayvalıklı bir aile, zeytin yasasına karşı mücadelede ön saflarda bir zeytinci aile de bugünü dedeleri üzerinden kutlarsa, ne yapacağız? Birbirini dışlama çukuruna düşmeden ilerlemek nasıl olacak? Çiftçi-Sen 17 Nisan’da Dünya Çiftçi Mücadele Günü’nü kutlarken; bir biçimde, bir sebeple 17 Nisan’ı idrak etmeyenler, bir coşku 14 Mayıs’ı kutladığında... bölünmüş olmayacak mı mücadele?

Başka türlü deneyeyim. Yani ‘iyi tarım’ konvansiyonel tarımı allayıp pullayan bir sertifikasyon sisteminin adı oldu diye ‘iyi’den vaz mı geçmeliyiz? ‘İyi’yi geri almak değil midir, asıl olan? Bu bağlamda, 14 Mayıs’ı kim icat etmiş olursa olsun, hepimiz sahiplenecek olsak, payeyi kaptırmasak başka amaçlara, mücadele güçlenmez mi?

Bu soruları son beş yıldır 1 Mayıs’larda da soruyorum, Taksim’in tarihi öneminden vazgeçmeden, eylemler AVM’lerde gerçekleşemez mi, sendikasız, sözleşmesiz çalışanların göbeğinde… bir kredi kartına ‘her an vazgeçilebilir bir işçi’ olduğu unutturulanların arasında?

Mücadelelerin ayrım yapmaksızın ana omurgaya tutunup güç kazandığı bir dünyayı özlüyorum. İktidar(lar) isim vere vere bölüyorlar bizi, gerici ilerici, evetçi hayırcı, Müslüman değil, laik yobaz… Ama günün sonunda adalet herkes için, iyilik hepimize.

Ne demiştik, ya hep beraber ya hiçbirimiz mi?

15 Mayıs

Kapı çaldı, Doğan Abi’nin karısı. Dut toplamışlar, bir kova da bize getirmiş, yanında biber fidesi. İçeri buyur ettim, girmedi. Kovayı temizleyip vereyim dedim, boş da verilmez ki! Elim ayağım dolandı.

Geriye sayımdayız. Ekip, son iki gün listelerinde. Yan ev üst kat bitti artık. Bir perdeleri kısaltmam kaldı, benim. Gerisi tamam. Alt katın ilk kat boyası yapıldı, tuvalet hazır ve demirlere seçtiği rengi bekliyoruz Vasıf’ın. Bir düşünmediği, yer epoksi boyayla boyadığında demirlerde o rengin nasıl duracağı. E, bilemiyorum tabii. Sadece çalışıyoruz artık, sadece. İş bitirmek üzere!

Akşamüstü ekibin tümü oturduk, birer negroni yaptım. Erik ve dut ve zeytinle günü batırdık. Sohbet ettik. Anneler babalar, alacaklar verecekler, dönen dünya ve dertler. Israrla işlerinden, ailelerinden öte birer hikâye kurmalarını salık verdim her birine. Ömer döküldü, yurtdışına gitmek istiyormuş, dil endişesi tutuyormuş onu. Dördünüz niyet etsenize, beraber dedim. Kosova mesela. Türkçe konuşmazsan dövüyorlar diye güvence verdim. Zaman dediler, gelecek bayramı hedefleyin, olmadı bir sonrakini. Adım adım planlayın, başından bilet alın, aylar önceden. Acıtmaz da canı, yayılınca masraflar.

Oğullar ailelerine bakmaktan kendi hayallerini yaşayamadıklarında en zalim babalara, kocalara dönüşüyor olmasınlar sakın dedim. Tamam dediler, neden olduğunu anlamadıkları, dağıtan babalarından bahsedip. Kendi hayatı, kendi hayali olan kadınlar ve adamlar iyidir dedim, içimden. Şansları güzel olsun. Çalışkan ve iyi çocuklar bunlar, sahi iyi çocuklar.

16 Mayıs

Hava sıcak, iş bitmiyor. O kadar perişanım ki, Refika’ya çekip fotoğraf yolladım. Cevap fotoğraf geldi, belli ki durum İstanbul’da da parlak değil.

Bu akşam ekip İstanbul’a yola çıkıyor. Onlar giderken kayınvalidem gelecek. Oda hazır. Biz de hazır olacağız artık.

17 Mayıs

Dün gece ekiple indi Vasıf, sonra da Gürcan’la birlikte döndüler. Kayınvalidemin hep anlattığı Hüsnü Enişte’nin, ki benim için sarı çizmeli Mehmet Ağa, ucunu yakalamış yolda! Nasıl açılmışsa laf artık, gene Hüsnü Enişte demiş ve Gürcan’ın bitişik arazisi olduğunu çözmüşler! İnanılır gibi değil, kayınvalidem 60 yılı vardır, diye anlatıyor hikâyeyi ama 80 yıl desek yalan değil, nasıl bağlanır ki uçlar böylesine! Sahiden de six degrees of separation, hepimiz birbirimize kuyruklarımızdan bağlıyız.

Sabahtan biraz bahçe işi yaptım. Ot yolmaca, domates seyreltmece… Tüm günü bahçede geçirmek mümkün. Öyle çok iş var aslında!

Hava serinledi. Rüzgâr var hafiften. “Yağmur yağmaz” dedi Ali Bey, bizim bahçe komşusu. “Bulutlar gelir, ama ya Kazdağları çeker ya Madra, buraya düşmez yağmur.” Peki dedik. Ben şemsiye bile almadım, kapüşonlu bir yağmurluk kayınvalideme verdim. Vasıf’la toparlandık, Ayvalık’a inmeye. Niyet, kayınvalidemle bir yemek yemek ve Vasıf’ın kargoda duran paketlerini almak.

Otobüse bindik, Ayvalık’a inmek üzere. Ön koltuğa Vasıf’la annesi oturdular. Ben yan koltuğa, bir başka kadının yanına. Bu otobüs seferleri iyi, tanışmanın başka yolu yok bizim gibi dışarlıklılar için. Usul, biçim bilmiyoruz zira. Yolda yine karşılaştık, taylarıyla atlar otlamaya çıkmışlar. Kadınla gülümseştik, havadan, çiçeklenen zeytin ağaçlarından konuşurken. Sonra sessizlik. Etraf seyrediyoruz. Birden durduk yerde, “insanın gönlünden neler geçiyor” dedi kadın, hepimizin gönlünden geçenler gerçek olsun deyiverdim. Tuhaf bir konuşma. Gülümseştik. Yol bitti.

İndik.

Kayınvalidem eskici çok sever. Dolaştık birkaçını, bir lamba beğendi, ferforje yapraklarla süslü tepesi. Rakamı yüksek buldu ama. Oysa İstanbul’da, bildiğin IKEA’da fiyatlar neyse, o. Yine de çıktık bir. Yürüdük, biraz daha bakına bakına ve kargoyu topladık, çantalara sığdıramadık. Kucaklar dolusu eşya ile deniz kenarına döndük, kayınvalidemin niyet ettiği yemeği yemeye. Ben bakla yemeği söyledim kendime, yanına da sarma. Ilık ılık çok güzel geldi her ikisi de. Herhalde biraz da benim pişirmediğim, benim arkasını temizlemeyeceğim yemekler olduğundan, pek tatlı geldi.

Yemek sonrası geri döndük eskiciye, pazarlık yaptık, azıcık daha kırptırdık. Yanına iki de döküm saksı ekledik. Kısa günün masrafı! Saksıları koltuklarla beraber taşıtmak üzere, herkesi birbirine tanış ettik telefondan. Herkes herkesi tanıyor aslında, ama bizim de tanıdığımız tescillendi ve Gürcan geldi, aldı bizi. Eve döndük.

Yağmur! Bu nasıl bir yağmur! Battı her yer. Sahiden saçak yaptırmak gerekecek Doğan Abi’ye. Bu evde yağmur çatıdan binanın yüzüne süzülerek akıyor. Pronet kablosunun girdiği delikten içeri başka nasıl girer ki su? Neyse ki vakit var Ekim’e. Kış gelmeden hazır olmamız gerek.

Evin içinde yediğimiz ilk yemek, bu akşamın yemeği oldu. Dışarısı oturulur gibi değil.

18 Mayıs

Bahçe şahane! Estetik hak getire, Martha Stewart durumları çok, çok uzak bize; ama şahane!

Sabah kahvaltı falan konu dahi etmeden iniverdik, bugün pazarın günü. Vasıf bu kez hazırlıklı, şemsiyesi var. Ben yine bir tişört ve bir atkıylayım. Hava güzel bana. Kayınvalidem ve Vasıf serin olduğunda ısrarcılar.

Pazara girmeye çalışırken bir arabacı ile atlı arabanın gayretine denk geldik. Arabalardan biri, yerini üç metre değiştirmemek için atlı arabayı bir ileri bir geri getirtiyor, diğer arabaların arasında. Sürücü kapısından çıkmış, arabacıya direktif veriyor öyle değil şöyle yap diye. O yuları bağlamak istediğim ne çok insan var! Dayanamadım, o dediğini yapması biliyor musun ki ne zor hayvanın, dedim. Sen makine sürüyorsun, alsan ya geriye!

Bakla aldık, enginar, kabak çiçeği, kiraz istedi kayınvalidem, biraz da patates. Barbunya ve sivribiber de ekledik. Çok almadık, Cumartesi itibarıyla yalnızım evde. Salı günü de İstanbul’a geçeceğim, iki gece. Çok yemek yapılacak zaman ve sebep yok. Kayınvalidem köyümüzün zeytincisine uğradı, onun yanından biraz da peynir ekledi çantasına. Yağmur başladı, kahveye çekildik. Simit ve çay… Seyrettik gelip geçenleri.

Büyüknohutçular cinayetini işleyen itiraf etmiş, azmettirici olarak maden şirketini göstermiş. İçimiz şiştikçe kötülüyoruz. Adalete güvenemedikçe kararıyoruz. İyi kalmak kabil değil bu düzende, adalet için yalvarırken dahi hukuksuz ve adil olmayan yöntemleri hayal ederken buluyorsun kendini.

Ve haftanın finali! Erdoğan’ın ziyaretinde kalabalığı tekme tokat dağıtan korumalar… Soma çıkmıyor aklımdan!

{“Sublime Love”: Nancy Atakan, fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında)}

aile ilişkileri, baba, bahçe, Defne Koryürek, Günlük, inşaat, köy, Mutluköy, pazar, tohum, uyum, yabancı