Günlük:
4–10 Ağustos 2017

4 Ağustos

Sabah panikle kalktım, saat altı. Gözüm açılmıyor. Dün gece tek bir duble rakı ve bir kadeh de kırmızı şarap içtim gerçi, ama asıl gecenin ısısı bozdu bence. Sıcaktı. Ne yapsam rahat edemedim. Benim konuşmamdan hemen önce ani ve epey yoğun yağmur yağdı dün, herhalde onun de etkisi, nem vardı. Sabah serine uyanmak yetmedi. Yine de hayatım boyunca gözümün açılmamasına takılmamış biri olarak, tuvalete gitmek yetti ve Günlük’ü ihmal etmişliğim, Esen’e yetiştirme tasası galip geldi. Uyandım. Bir yarım saat elimdekilere, yazdıklarıma, biriktirdiklerime göz attım, günlerin ne kadarını açmaya fırsatım var ayıkladım, zaman limitli, ihtirasa kapılmaya gelmez. Bir hayli eledim. Sonra kalktık Vasıf’la bavulu topladık. Gıda epey yüklü yer tutuyor bavulda. Ben de asla bavulu düşünerek yapmıyorum alışverişi, Vasıf biliyor. Tek ölçülerim “gerek” ve “Refika”.

Hah! Gerek en tuhaf kısmı ama…

Kapattık bavulu, ikimiz de inanamayarak gözlerimize. Sığdık. Kahvaltıya indik, kahve niyetine. Kahveleri de çok kötü. Şart değil tabii, ama bildiğimiz usul kahvaltı olmayınca kahve değerli oluyor. Ardından tüm ileri geri manevralarına rağmen Vasıf katıldı yanıma ve Markthalle’e gittik, ısmarladığım ekmekleri almaya. Yolda Deniz’i gördük.

Yani evet, ekmek mi denebilir. Evet. Ben gittiğim yerde iyi ekmek varsa, alırım. Sanırım Vasıf’ın benimle geçebilecek bir yaşama dair ilk idraki de bir ekmek oldu.

Yıllar yıllar önceydi. Tanıştık. Arhan ve Gazhane projesi sebep oldu. Bir zaman sonra ve pek serüvenli bir aslında flört olmayan ama dönüp bakınca tam da bize uyan bir flörtün belki de ertesinde, Memo’nun itelemesiyle el ele tutuştuk ve akabinde benim evime taşıdı Vasıf bilgisayarını (bir Mac Plus) ve babasının araba telefonunu (bienali yapıyordu ve benim evimde telefon yoktu). Bir on gün kadar oturduk birlikte, Ryuichi Sakamoto eşliğinde. Ardından ben gittim New York’a. Üç hafta sonra da döndüm. Vasıf karşıladı, arabasına koyduk çantamı ve ona gittik. Bundan sonra beraberiz diye. Yirmi beş yıl önce!

Nasıl da hızlı ikna olmuşuz birbirimize.

Neyse. Havaalanından dönüşte, ben bavulumu açtım. Vasıf ne aldım diye bakar ve kıyafet beklerken görmeyi… içinden ekmek çıkarttım. Unutmuyorum ekmeği de, Eli Zabar’ın çavdarıydı. New York Yahudilerinin çavdar ekmekleri benim bir numaramdır, hemen herkes Avrupa’nın koyu, çok koyu çavdarlarını sevse de, hayır. İmkânı olan denesin derim. New York versiyonu ağızda uzun bir lezzet bırakır. Zeytinyağına uyumlu değildir hiç. Şimdilerde veynir koyabilirim yanına. Tereyağı ve peynir yerine ve hatta geleneğine uygun olan, tütsülenmiş, tuzlanmış ya da turşulanmış bir balık. Ve hayır. İmal etmeye hiç yeltenmedim.

Bu kez de Sironi’den ekmek taşıyorum eve. Daha önce de taşıdım. Hatta Şemsa’ya da. Bilmiyorum beğenmiş miydi. Demedi. Güzeldir buranın çavdarı. İtalyan aksanlı. Koyu Orta Avrupa çavdar ekmeği değil.

Döndük otele ve hemen araba istedik, ne kadar erken oturursam makinemin başına o kadar konsantre çalışma şansım olacak diye, şimdi başlayıp, yolda odağımı kaybedip yeniden girişmek zor. Türk çıktı taksi şoförü. Bir hayli muhabbet ettik. Diksiyon meselesi ağır konu. Burada Konya Ereğlisi şivesini saklamak isteyen, onun varlığından utanan, hadi utanan demeyeyim ama mahcup genç bir adamla konuşurken insan daha iyi anlıyor: Memleketin her yöresinden çıkan delikanlı muazzam, rengârenk ve ihtiras yüklü çocukları ve önlerini her birini ayrı marjinalleştirdiğimiz, yollarını kapattığımız yılların ertesinde, neden herkes var olan yegâne kültür dilinin, üst duruşun, eğitim, görgü içeren ve dolayısıyla saygı hak eden şivesinin İstanbul olduğunu düşünüyor?!

Merak ediyorum Deniz Gezmiş’in şivesi var mıydı?

Peki, Mahsun Kırmızıgül utanır mı şivesinden?

Didem’in anlattığı o Kâğıthane’deki belediye kursu, hani şu diksiyon öğreten ve benim dilimi dinleyip yabancı sayan, “nereden öğrendiyse iyi öğrenmiş” dedirten birbirinin bütünü o kavrayış nereden türedi?

İyi bir baba dedik, Vasıf’la ardından. Memleketle bağı kopacak, besbelli. “Babam öldükten sonra gider miyiz, bilmiyorum” dedi. Kökler zayıflıyor. Dedikodular azalıyor beraber yapılacak. Ayrı yönlere büyüyor insanlar. Babasından bahsederken ama içim acıdı. Hak ettikleri muhabbeti göstermediğimiz birinci kuşak göçmenler… “Babamların zamanı zormuş” dedi. “Babanın borcunu öde, ona ev yap, kardeşleri evlendir, kendine ev yap, bizi yetiştir… Bizimle, bak kaç yaşındayım, olsun yirmi satır Almanca konuşmamışlardır. Torunun biri, kız olan, iyi konuşuyor Türkçeyi, ama oğlan. Küçük. Sadece Almanca konuşuyor. Annemler de onunla Almanca konuşuyor.” diyor.

Şivesinin ne kadar güzel bir renk olduğunu anlatmaya çalıştım. Hatta Meklit Hadero’yu anlattım, onun anadilini İngilizceye uyarlayışını, şarkılarına, sesini ikisinden aldığı ilhamla kullanışını… Merakla dinledi. Almanların özellikle kuzeyde konuşulan şivesinden söz açtı. Hochdeutsch konuşan azaldığını, arabasına Hochdeutsch konuşan bindiğinde dinlemek için ne olur konuş sen, ben dinleyeyim dediğini anlattı. Bir tür İstanbul Türkçesi diye vurgulayarak. Anlatmaya çalıştım, İstanbul Türkçesi konuşan biri olarak kendimi nasıl yabancı hissettiğimi, hissettirildiğimi memleketimde. Duymuştur ama nasıl anlamlandırdı, bilmiyorum tabii.

İyi bir baba dedik, arkasından. Çocuklarını anlatırken hikâye üstüne hikâye. Nasıl dağıldığımıza uyanırken. Bir ara, bu Alman hükümeti Türkiye’yi bayağı iç meselesi gibi konuşuyor, ne diyorsun dedim. Vasıf dizime bir uyarı vuruşu çaktı. İade ettim. Niyetim duymak. Anlatmak değil. Ne haddime zaten. “Herkes kendi işine baksın” dedi, “Almanların Türkiye’ye öğreteceği bir şey yok.” Peki dedim, besbelli seçime kadar bu böyle. Türk dernekleri, hazır hem Türk hükümeti hem de Alman hükümeti bu kadar oyunuzun peşinde, eksik kalan konular ya da kimi haklarınız için mücadele ediyorlar mı? “Yok” dedi. “Herkes yok CHP’li, yok AKP’li. Kimse parti tutmaktan yapmıyor böyle konuşmaları.”

İyi baba dedik, arkasından. İyi günler görsün. Elimde maskeler, çantamda ekmek. Girdik havaalanına, bakalım uçağa binerken ne diyecekler diye güldük Vasıf’la aramızda. Bir keresinde, Zagreb’de, fırın küreği var diye almamaya yeltenmişti görevli polis. Zeynep hatırlar. Dev gibi gümrük görevlileri, hepsi erkek. Biz nispeten küçük, minik gövdeler, kadın. Elimizde ince, incecik, dekoratif bir ekmek küreği, üzerinde peynir sergileyecek usulden. Terra Madre Balkans yolundayız, anlatmaya çalıştık. Almayız dediler, olur da kaçırırım onunla uçağı diye. Gülsen kahkahayla yeri de, değil tabii. Hiç gidememek var, niyet ettiğimiz Dubrovnik’e. Ben dedim, o hâlde bana bir rapor ver, alamam zira tehlikeli ve ben bu küreği buraya bırakayım. Hem İstanbul’dan çıkışta kimse ürkmedi bu kürekten, niye siz böyle. Döndü, henüz iki gün önce girmişler Avrupa Birliği’ne, çakmıştı memur cevabı, “Avrupa Birliği’ne bir gün girerseniz, oradan da çıkartmazlar bu küreği” diye. Adamın zavallılığı o kadar gözümü kamaştırmıştı ki, Hırvat, gümrük memuru, erkek, ne alaka bile diyememiş sadece bir rapor tutulmasını istemiştim, bir başka Avrupa Birliği projesi kapsamında sergilenecek peynirlerin sunum tahtasını alıkoyduklarına dair.

Amma hikâye.

Neyse ki üstü bu pek erkek memurun bir kadındı ve bir bana baktı bir de ekmek küreğine, onu kaldırmaya kalksam kokpite sığdıramayacağımı vs. ve güldü. Sahiden güldü. Elimizde ekmek küreği, geçtik.

Ama maske. Maske yeni tecrübe. Üstelik Almanya’dayız. Burada cinsiyete bağlı işleyeceğini tahmin etmiyorum, kuralların. Yine de göreceğiz.

Gate’e giriş öncesi, pasaporttan sonra buranın x-ray’i. Koyduk her şeyi tepsilere. Maskeleri de. Görevli baktı içine. Yanındakine işaret etti ama gülerek, bak diye. Kaçıracak iki yolcu var uçağı diye değil de, maskelerin albenisine muhabbetle.

5 Ağustos

Vardık ve hemen filmlere daldık. Reflections on Sovereignty başlığı altına kümelenmiş sekiz kısa seyrettim. Aralarında Peter Greenaway “The European Showbath”i dahil, sekiz kısa film. Brexit ve İskoçlarla İrlandalıların aykırı oylarına dair. Zordu. Daha başka anlatmam güç. Meraklısına “The Lion and The Unicorn”u, “The Lawes of The Marches”ı ve “We Look to Scotland For All Our Ideas of Civilization”ı önerebilirim. Hani, tüm kalbimle değil, ısrarla asla. Ama evet, özellikle de “The Lawes of The Marches”ı.

Bu yıl tema, gelecek.

Travis Wilkerson’ın dedesinden babasına ve kendine uzanan yüzleşme usulünün milyarda biri bir gün kendi coğrafyamda filiz verir mi acaba?

Yirmi yaşında atlamış Küba’ya gitmiş. Elinde bir Hi8. Santiago Alvarez’le üç ay geçirmiş. Dönmüş, bir film yapmış. Alvarez hakkında.

Film yapmış! Hatta bu filmin sonuna doğru bir bölüm var ki, Alvarez’in malzeme eksikliği, imkân darlığına çözüm olarak yarattığı bir montaj numarasını katlıyor başka bir şeye dönüştürüyor; orada demiş kendine, bunun, geçirdiği üç ayı bir forma sokmak değil de sanata kaydığını kavrayışını anlattığı. Zaten onun üzerine sinema okumaya karar vermiş.

Film yapmayı abartmamak gerektiğini öyle güzel anlattı ki, malzeme ya da yaş ya da yeterlilik değil bu, malzemeyle nasıl iç içe geçtiğin, onunla nasıl muhabbet geliştirdiğin ve anlatacaklarının olması meselesi film (ya da her şey).

Bunu bana bin yıl önce Peter söylemişti, Peter Hutton. Sanırım yıl 94’dü, Bard’da. Onun derslerine giriyorum. Balkanlar neresi, kimse bilmiyor. “Baltics?” diyorlar, anlama gayretiyle. Fikirleri yok. Oysa yanıyor her yer. Oysa Saraybosna kuşatma altında. Oysa kıyım var, Gazimestan Anıtı’ndaki konuşmadan bu yana. “Bir daha kimse sizi ezmeye asla yeltenemeyecek” demişti Slobodan Miloşeviç. Tam da 26 Haziran 1989’da. Yani Kosova Meydan Savaşı’nın 600. yıl törenlerinde ve yaklaşık bir milyon Sırp’a. Ama bilmiyorlar işte. Hayır, diyorum, o vakitler şimdikini aratmayacak bir öfkeyle. Baltıklar değil, Balkanlar.

Bilmiyorlar ve Canal’ı, Bitter Harvest’ı, hatta Sweet Movie’yi seyrettiğim, konuştuğum Peter’ın sükûneti de hiç kesmiyor beni.

Peter Doğu Bloku sineması anlatıyor, 89’a giden sürecin izini sürüyoruz filmlerde. Ben film çekmek istiyor muydum sahiden, yoksa yolumu bulana kadar oyalandığım bir hikâye mi bu, dönüp hiç incelemedim daha kendimi ve niyetlerimin beni yürüttüğü yolu ama Peter bana konuşurken “al eline kameranı ve çık” diyor. Çık ve çek. Oyalanma.

Ne de doğru bir öneri aslında.

Wilkerson benim bir yaş küçüğüm. Almış eline kamerayı ve çıkmış, Küba’ya gitmiş. Yaş yirmi olduğuna göre tam da dünya sarsılırken. 89’da. Bu ilk filmi; doğduğu coğrafyanın tarihi olan en vahşi, en haysiyetsiz Kızılderili katliamlarından biriyle ve Gazze Şeridi ile orada yaşanan, dört binin üzerinde çocuk, kadın ve erkeğin öldüğü bir başka katliamı paralel okuduğu “Sand Creek Equation”ın üzerine seyrettik. Ardından küçük bir de Q&A vardı. Orada kendisinden dinledik. Babası bir Vietnam gazisiymiş. Helikopter pilotu. Wilkerson Küba’ya gittikten bir süre sonra anne babası da çıkmış, gelmişler görmeye. Alvarez ile babası tanışmışlar. Babası, anlattığına göre, Vietnam’da yaşananlara erken uyanmış. Adil bir şey olmadığına ya da orantısız oluşuna. Ama diyor, “geri çekilemeyecek kadar bağlıydı yol arkadaşlarına.” Vatanseverlik vurgusu da ekledi galiba. Fevkalade sakin ve yerleşmiş bir ses tonu var. İkna olmak kolay onu dinlerken. Göz kapakları hafif düşük. Yaşıtım bir erkekle kıyaslamayı hiç istemem kendimi, benden büyük hissi veriyor. Yaşlı manasında değil, dediğim.

Neyse. Böylesi bir baba olunca hayatında, gerek bizzat kendisinin ve gerekse de babasının Alvarez ile karşılaşması Wilkerson için bir hayli yüklü olmuş. “Zaten agent orange’ın sebep olduğu bir kanserden öldü” dedi ve ilerleyen yıllarda açtıkları yaraları sarmak için de Vietnam’a gitti, bir sürü faaliyete katıldı, diye anlattı babasını, ama Alvarez’le karşılaşmalarının, Alvarez’in Vietnam’a dair yaptığı filmleri birlikte seyredişlerinin nasıl bir iz bıraktığını kıyısından sezmek dahi muazzamdı, o salonda, dinlerken yaşayanından.

Wilkerson’da hayran olduğum, ne babasının Vietnam’a katılmış bir asker olmasının öfkesiyle ne de o erken yaşta muhatap olduğu Alvarez’in inatçı kapitalizm muhalefeti ile okumuyor, anlatmıyor oluşu derdini. Muazzam vicdanlı, en hasından siyasi ve bir o kadar da net ifade bulmuş bir duruşu var.

Wilkerson’ın o ilk filmi, “Accelerated Under-Development”ın ardından “Sand Creek Equation” sakin, yavaş geliyor ama sert bir film.

“Sand Creek kimsenin gururla hatırladığı bir olay değil. Sadece şehir meclisi binasında bir plakette adı var” diyor, anlatırken. Ama onu o yapan hayat, bu katliamın üzerine kurulu. Altın peşine gelen işgalcilerin Kızılderilileri nasıl yok ettiklerinin haysiyetsiz hikâyesini de katarken anlatımına. Aldığı eğitim, yaşadığı düzen, onu o yapan her şey oysa o katliamın üzerine kurulu… Bir yandan nasıl kanlı bir geçmiş, diğer yandan nasıl da tarif edenini üretiyor tarih.

İzlerken filmleri ve dinlerken ardından açılan konuşmayı yaşlar aktı yanaklarımdan. Coğrafyam böyle birilerine nasıl hasret diye. Onu yetiştiren kültüre, filizlendiği ortama gıpta ettim. İçime içime kavruldum.

Did You Wonder Who Fired the Gun on birinde, kapanışta gösterilecek. Maalesef kaçırıyorum. Wilkerson’ın master class’ı da aynı gün. Veton link yollarım dedi, Refika’da beraber seyrederiz diye hayal ettim. Öyle iknayım ki, tüm bu yüzleşmelerin evde başlaması gereğine… Geçen yıl Generation 68’de de Gezi, İstanbul, Türkiye, annem, ben ve kızımı düşünmüş, benzer bir kavrulma hissetmiştim içimde. Salt’ta gösterecekler, yakında. “Refika’yla seyrederiz” hayallerimden bir diğeri de o. İnsan kızıyla seyretmeli ve ilham almalı, cesaret bulmalı. Buraya birdenbire gelmedik. Hepimizin dahli var. İyisiyle kötüsüyle. Önce evde yüzleşmeli.

Kürtçe günaydın demeyi bilen kaç kişiyiz, geçtim Rumcadan, Ermeniceden… Kaçımız evlerine dadı ya da besleme diye yerleştirilmiş ama adı konulmamış kızları hatırlıyor ve işaret edebiliyor herhalde şuradandı diye? Kaçımız babasıyla ya da dedesiyle, yüzleşti? Dersim, 6-7 Eylül, Sivas, Kahramanmaraş…

Hepsi, ama hepsi ‘diğeri’nin mi kabahati?

Ayşe çok güzel yazmış. “…Ayazma, Fikirtepe yıkılırken Gülsuyu, Gülensu yıkıma direnirken Tarlabaşı, Sulukule gibi tarihi mahalleler yıkılırken ‘Ay aman zaten oralarda da yaşanmazdı artık, her biri suç batağı olmuştu’ diye hâlin üstünü örten İstanbulluların, şehirlerinin tümüyle Başakşehirleşmesine direnebilecekleri tek bir kozları bile kalmadı ellerinde.” Zaten hep güzel yazıyor. Dili, kelime seçimi…

Prizren’in Emek’i Lumbardhi bu akşam açılıyor.

Hikâye çok benzer. Özelleştirme idaresi Kosova’nın, Lumbardhi’yi elden çıkarmaya niyet ettiğinde Prizrenliler, Veton başta olmak üzere ayaklanıyorlar. Küçük bir rakam İstanbul’da topladıklarımızla kıyaslamada, ama sekiz bin imza ve yılların yerel ve ulusal idarelerle sürdürülen diyaloğu neticesinde kurtarıyorlar sinemalarını ve onarımı da üstleniyorlar; buranın bir platform olarak var olabilmesi için ekipler de yaratıyorlar ve düşe kalka, hiç kolay bir usulle değil ve sahiden yolda öğrene öğrene bugüne geldiler.

Tarkovski’nin Stalker’ını, hem de tazelenmiş kopyası, gösterecekler, burada. Ben yine kaçırıyorum. Stalker iki elin toplamı filmden biri, hayatımda yeri eşsiz olan, ucuna hatıralarımı bağlayıp kaydettiğim.

Prizren’in bizim için en kötü yanı, yemek. Burası etle beslenen bir kültür, bir de börek. Her şeye peynir koyuyorlar ve sadece etli yemekler yiyorlar. Coğrafya gayet uygun aslında, ama sebze yan ürün. Harikulade bir lahanaları var, sahiden kaymak gibi eriyor ağzında ama etsiz yapanını bulursan. Dolayısıyla gelirken yanıma rezeneli galeta ve kaju krem veynir aldım, içim kurusa da lahanalı böreğe alternatif gıdadır diye. Yok başka bir şey zira. Bu kez sürpriz yaptı Prizren. Priştina’nın food mafia mama’sı, Sokol’un ablası Flori burada işletme açmış. Bizim mutfağın yanında çok lafı olmaz Kosova mutfağının, börekler dahil. Ama Flori’nin eli olağanüstü. Geçen yıl Priştina’da bize bir yeşil pizza yapmıştı, üzerinde naneden kereviz yaprağına her türlü yeşille ve taptaze hâllerini koruyarak, ki aklımı kaçırmıştım lezzetine… Burada!

6 Ağustos

Çok sıcak. Öyle böyle değil. Odamız sabah güneşi alıyor ve ilk kez ben doğan güneşe hayran uyanmak yerine kendimi vampir gibi hissediyorum, ışıktan kaçan. Duş almak da imkânsız. Su dağ suyu gibi, karlar erimiş de doldurmuşlar musluğa. Vücutlar 36,5 değil zaten. En azından 40 derece ateşle yatıyor gibiyiz, dokunmaya gelmiyor birinin eline koluna. Bu su tehlikeli.

Bu yıl DokuFest de başka. Geçtiğimiz iki yıl Vasıf da ben de merak ettik hep, zira kimi film sekiz on kişiye gösterim yapar hâlde, onlarca film ve günler süren bir festival bu… acaba yeterince izleyicisi var mı diye. Bu yıl salonlar her zamankinden daha dolu. Oteller dolu, oda yok. Sokaklar dolu. Veton’a sordum, “bilmiyorum” dedi haklı olarak. “Sindirmem gerek önce.”

Sabah filmlere hazırlanırken tam, Vasıf toplantıya gitti Lumbardhi için ve ben fena hissettim kendimi. Hani burnunun etrafı terler insanın ve tüm düşünebildiği bir tuvalet bulmaktır. Öyle. Odaya gittim ve kapandım günün geri kalanına resmen. İmkânsız hâlim. Vasıf geldi elbette. Ondan istediğim muzlarla beraber. Ama tepemde, şunu iç, şöyle yap. Tüm istediğim yalnız kalmak. Böyle net gitmesini istediğimi bildiğim tek tecrübem, doğururkendi. Rahat bırakılmak istemiştim ve ne mümkün. En mânâsızından Amerikan usulü ile evsahibem bile girmişti bir noktada ve samimiyetlerinden kuşku duymamakla beraber ne Vasıf’ı ve ne de annemi istemediğim, beni on dört saat düz duvara tırmandıran süreci elbirliği ile geçirmiştik. Bu da öyle bir tane. Canım, hiç şüphesiz ama lütfen, bir gitse ve ben demesem git diye.

Yalnız kalmaya susadığı anları var insanın. İletmenin zarif yolu var mı ki, hiç? Ve insanın çocuğu da istiyordur yalnız bırakılmayı. Di mi? Bir anne nasıl duyar ki kırılmadan peki ve bırakır kızını kendi seçimleriyle düşe kalka büyümeye…

Akşam özel bir gösterim olacak, bir avuca. Bizler kalamayacağız ve Stalker benim için öyle böyle değil, çok değerli diye, Lumbardhi’de oturup beşimiz sekizimiz, Aslıhanlar, Vasıf ve belki Erzen ile davet edeceği birileri, Stalker’ı seyredeceğiz. O saate toplansam iyi olur.

7 Ağustos

Güne Reflections on Sovereignty başlığı altına kümelenmiş on bir kısayla başladık, Vasıf’la. Boğuluyoruz sandık. O kadar zordu. Ardından Wilkerson’ın “Superior Elegy”sini ve “WKCR?”ını gördük. İlki bana göre değil. Hatta çok tahmin edilebilir, beklenir geldi. İşim bu değil, kimin umurunda beğenip beğenmemem gerçi. İmkânı olan kaçırmamalı Travis Wilkerson’ı, denk geldikçe. Ama ikincisi… of! Çok etkileyiciydi. Tümüyle kendi kasabasında, kardeşini de katarak çektiği, üç ay boyunca herkesin çalıştığı, herkesle çalıştığı bir film. Sundance dedi galiba, gösterildiğinde nefret edilmiş. Yerden yere vurulmuş. Nasıl yani, diyor insan. Yerden yere vurmak mı! Ama niye?

Ardından gideceğim filmden vazgeçtim. Durmak istiyor insan. Sindirmek, mümkünse biraz.

30 dakikalık bir filme, sıcağın göbeğinde Lumbardhi’ye girdim. MIT Comparative Media Studies mezunu Deniz Tortum’un Türklerden, Kürtlerden, Iraklı mültecilerden ve Özgür Suriye Ordusu’nun eski askerlerinden oluşan bir cast’la, belli ki TRT’ye kamu spotu çeken bir prodüksiyon ajansının çekim sürecini kayda aldığı bir filmi seyretmeye. Tanıtım metni, Kürt-Türk ihtilafı hakkında bir melodram demiş. Ben tam Susam Sokağı’nın kaytan bıyıklı abisi gibi hissettim kendimi, arada kaldım. Çok zorlandım. Asker forması, mülteci cast, Kürtçe konuşamayan oyuncu, ağıt yakmayı öğreten tüccar prodüktör… Deniz Tortum’la konuşabilmek çok isterdim. Kesmedi.

8 Ağustos

Birbiri ardına “The Kodachrome Elegies” ve “The Reagan Show”u seyrettik. İlki benim için neredeyse Berlin’de yaptığım konuşmaydı. Renkleri capcanlı bir geçmiş ve bitmiş. Yok artık.

“The Reagan Show” ise, Oliver Stone’un Untold History’sine gitti geldi benim için. Her ikisini de sevdim, uzun uzun yazmak çok isteyeceğim gibi sevdim, Günlük’e değil ama. Daha uzun bir zamanda, sindire sindire, örme fırsatını kollayarak kendi hayatımla.

Çıktık, yürüyerek gidelim diğerine ama karşı kıyısından nehrin diye. Acıkmış Vasıf, bir börek dedi. Yalvara yalvara. Flori bizi nasıl kurtardıysa bu ziyarette, daha tek bir börek yememişiz, onu fark ettim. Oysa önceki ziyaretlerimizde günde iki porsiyonu börek olan bir diyetimiz vardı, patatesli ya da lahanalı seçeneklerinden. Adam beni görünce, “a hoş geldiniz” dedi. O kadar tanışığız.

Lahanalı yedik.

Ardından, gitme öncesi son film, Citizen Jane: Battle For The City’e girdik. Robert Moses’ın bizde karşılığı yok, sanırım. Yani Keten İnşaat değil adam. Asla. Hatta, 1945 öncesi sahici bir ‘iyi’ olduğu söyleniyor. Belli ki yükselen bir şehrin, ekonomisi değişen kalabalıkların içinde yaşam biçimi, imkânı kıyaslanamayacak kadar kötü kalan başka kalabalıkların yaşam alanlarını düzenleme arzusu, belki de daha iyiye değilse de ‘modern’e dönüştürme planı, takdir konusu. Gel gör ki, helikopter bakışı arazi tayini, helikopter bakışı mahalle seçimi, şehri insana değil arabaların akışına göre planlama ısrarı (tanıdık, evet) zaman içinde bildiğin hain kılıyor adamı.

Citizen Jane ise, Jane Jacobs. 1916 doğumlu cadının cadısı bir süper kadın. Tırnaklarıyla kaza kaza hak ettiği, kurduğu, oluşturduğu kritik/yazar kimliğini şehrin piçleştirilmesine (bu benim yorumum, o ölümü olarak adlandırmış) karşı savaşa kullanıyor. Başakşehir’i düşündüm, tüm şehirden geçip. Şehrin nasıl bir organizma/organizasyon olduğuna ya da olması gerektiğine dair tespitleri bu kadar rafine ve ne kadar herkesin anlayacağı kalitede. “Systems of survival” diyor. Anlaşılmaması kabil değil, sadece zeki ve görebilen birinin yeteneklerine dilin, ifadenin kuvvetini katıyor. Netleştiriyor, baktığın resmi. “The point of cities is multiplicity of choice diyor, mesela. Ya da Under the seeming disorder of the old city, wherever the old city is working successfully, is a marvelous order for maintaining the safety of the streets and the freedom of the city. It is a complex order. Its essence is intricacy of sidewalk use, bringing with it a constant succession of eyes. This order is all composed of movement and change, and although it is life, not art, we may fancifully call it the art form of the city and liken it to the dance — not to a simple-minded precision dance with everyone kicking up at the same time, twirling in unison and bowing off en masse, but to an intricate ballet in which the individual dancers and ensembles all have distinctive parts which miraculously reinforce each other and compose an orderly whole. The ballet of the good city sidewalk never repeats itself from place to place, and in any once place is always replete with new improvisations.

Tercüme etmeyeceğim bunları. Filmi seyrederken aklımda tutup kitaptan orijinaline ulaştım da ekledim. Film seyredilmesi gereken bir film, hele bugün, hele Türkiye’de, hele İstanbul’dan olan herkesçe.

Görsel Reg Hartt Cineforum’dan.

Komik şey, Moses’ı seyrederken ne çok andım, pek benziyor Moses Muhtar Kent’e. Aralarında kaç on yıl, bir de okyanus var. Kardeş dersin, fotoğraflarını yan yana koy.

Ben koydum işte. Kent’in fotoğrafı HaberTürk’ten. Moses’ın ki ise, Observer’dan.

Bir de Jacobs’ın mutfağına hayran oldum. Tümüyle açık raf ve her şey etrafını kuşatır düzende.

Son bir piyaz yedik Flori’de, memlekette böyle domates koyan kaç işletme çıkar acaba, masaya. Ne hüzünlü şey, kıyaslayıp geride hissetmek. Bu sefer Prizren’de, İstanbul’da yiyemeyeceğim kadar çok ve lezzetli domates yedim. Evimden bahsetmiyorum, servis edilenleri kastediyorum. Muazzamdı.

Dönerken gönüllülere veda ettim, bir fotoğraf dediler. Vasıf çekti. Yol vakti. Gecenin bir saati ineceğiz zaten.

Refika beklemiş bizi. Çok anlatacağı vardı. Ben de Vasıf da, ayrı ayrı endişeli ve temkinli ve bir yandan da gururlu, yeni niyetlerini dinledik.

Refika bugüne kadar benim dediğimi yapmadı, hem de hiç. Yaparmış gibi yaptığı oldu, ama yaptıklarının tümü kendi aklına yatanlar oldu. Ha, yaptığı her şeyin sonuçlarını iyi ve kötü yüklenmeyi bildi. Diyecek söz bırakmadı. Ve her seferinde de beni şaşırtmayı becerdi. O kendisi artık. Benim verebileceğim en fazla gelip dinleneceği bir liman ve kendi tecrübelerim. Kendininkileri inşa ediyor.

Pırıl pırıl cadım. Anlattıkça anlattı. Biraz daha açtı, görmemize yasak yanlarını. Ölçtü, dahasını hak ediyor muyuz diye. Geçmiş olalım sınavı dilerim.

Bayılıyorum kendisine, öyle böyle değil.

9 Ağustos

Sis’i doktoruna götüreceğim bu sabah ama hiç istemedi canım yahu, o kutuya girmek! O nasıl bir itiraz! Apartmana çıktık ki bas bas söyleniyor, bae baeee. Yarın ne yapacağız uçakta biz, böyle ki?! Taksi durdurdum, köşeden. Bindik, hafif mahcup bilgilendirdim şoförü kusura bakmayın böyle diye. Sustu ama, iki dakika geçmeden Sis. Elimi uzattım, kapağını açıp kutusunun. Seve seve gittik doktorun kapısına kadar.

Bülent Bey Sis’in en başından bu yana doktoru. Bulut vardı, bir de annemin chinchilla kedisi. Sis’ten önce gelmişti anneme ve Sis geldiğinde ne yapacağını bilememişti. Sis ne kadar çok konuşan, oyuncu ve girişken bir karaktere sahipse Bulut da o kadar içe dönük, kendine has, sessiz ve annemin tek tanesi olmaya odaklıydı. Sis tepesinden inmezdi Bulut’un. Ne kadar kaçsa bulur, yüzsüzce sırnaşır ve oyun oynamak için binbir numara çekerdi Bulut’a. Bulut’un da doktoruydu, Bülent Bey. Sis’in kilosuna bakar, kâğıtlarını gözden geçirir, kuduzunu yapıp yapmama konusunda durum değerlendirmesi yaparken annemi, Bulut’u ve aradan geçip kaçan küçük hikâyeleri paylaştık birbirimizle. Kilosunu, tüyünü, dişini, ağzının kokusunu pek beğendi. Bahçe yaramış, dedi.

Günlük’e notlar ekle, çantayı toparla derken oldu zaten akşam. Bir gün vardı elde, bitti. Sanıyorum sıcak da etkiliyor, saatler büzüşüyor sanki.

Yol öncesi son dedikoduları toplayalım demişti Ali, buluştuk. Düğün, Prizren, Berlin, Yedikule konuşmadığımız kalmadı, bir dolu da dedik ve koduk hatta, hem de en utanmazından.

Lale çekti, ben Ali’nin tek nispeten düz durduğunu seçtim.

10 Ağustos

Sabah dörtte çıktık Refika’dan. Canımın içi, minicik uykuyla yolcu etti, sonra yeniden uyuyabilecek mi belli değil. Havaalanına muhabbet seven bir şoförle vardık. Sis kutusundan söylendikçe, adam da on sekiz yaşında ölen kedisini anlattı durdu. Depremde nasıl onu unutup çıkmışlar dışarı, nasıl utanıyor hâlâ, kızı onunla nasıl büyüdü, nasıl konuşuyordu kedisi… Can işte. Dokundu mu bir diğerine, türü cinsi ayırmak kabil değil birbirlerinden. Sen aç hele muhabbeti, tüm kainat dinliyor ve konuşuyor. Bu besbelliyken yine de her türlü ötekileştirmekten iktidar çıktığından kimse geri durmuyor. İnsanın, erkeğin, bir ülkenin, bir ırkın… derken iktidar derdine kıymayacağımız can, bozmayacağımız muhabbet yok.

Biz ilk kez kedi taşıyoruz uçakta. Hâliyle tümü yeni tecrübe. Kontuara gittik. “Biletiniz” dediler, “yanımızda değil, Edremit’e gidiyoruz” dedik ve verdik kimliklerimizi. Adam baktı ekrana, “sistemde görünmüyor” dedi. Yok daha neler. Aldık biletimizi ve üstelik Elmadağ büronuzdan. Baktı, kesin bir edayla, “görünmüyor sistemde” dedi. Elimizde kedi, arkamızda çantalar ve sabah 4:30! Yan kontuardaki kadın sessizce yanındakine “sistemdeler” dedi. Adam yollamasını istedi. Biletimizi buldu böylece. Nasıl yani bulamıyorsunuz ki alınmış bileti diye söylendim tabii, o ilk şaşkınlık geçtiğinden biraz da belki. “Olabiliyor bazen” dedi adam. Nasıl yani diye köpürmek üzereyken, Vasıf dürttü. Sustum. Olabiliyormuş. Aldığın, parasını ödediğin bilet sistemde görünmeyebiliyormuş. İyi mi! “Kedimiz,” dedik. “Onu biletlemeyle konuşacaksınız.” Peki. Aldık pass’larımızı, yan tarafa, biletlemeye gittik. Sis için yer bilgisi vermiştik ilk biletleme sırasında, dolayısıyla bu adam sistemde görebildi. Ama nasıl bir nadanlık! “Siz 8 kilo demişsiniz, ama 6,5 kilo çıktı” diye bize bir ayar verdi önce. Eh, işin kurdu değiliz elbette. Sis’in kilosunu biliyorum, zarif bir 4,5 kilo ama kutusu, kutusunun içindeki örtüsü vs. bilmiyorum ki kaç gelir. En üst limiti söylemiştik. Bileti aldığımız o en en ilk kontuarda da bu tercihimiz yadırganmamıştı. Tek söylenen orada, kedi ve kutusunun tartılacağı ve ona bağlı olarak ekstra bir ödeme yapacağımızdı. Tamamdık, biz de zaten işin böyle işlemesine. Ama sabahın 4:30’u ve bu nadan adam kedimizin ilk söylediğimiz gibi 8 kilo değil de, şimdi tartıldığı üzere 6,5 kilo çıktığı için uçağa kedi olarak değil bagaj olarak kaydedeceğini söyleyip elimize bir çıktı tutuşturdu. Kedimiz, Vasıf ve ben iki pass ve ekstra bagaj kâğıdı, geçtik, uçak beklemeye oturduk.

Ben elimde Sis’in pasaportu ve doktorundan kabinde uçması gerektiğine ve sakinleştirici ilaç verilemeyeceğine dair raporları, Vasıf’ın elinde kimliklerimiz ve pass’lar, beklerken çok da sürmedi. Boarding başladı. Kimse sormadı Sis’in kâğıtlarını! Ne ilk, en ilk bilet aldığımız büroda, ne az önce bize türlü numara çeken kontuarda, ikinci biletlemede ve ne de gate’de. Hayret.

Neyse. Bindik uçağa, yerimizde bir başka çift oturuyordu, kaldırmadık, onlar nerede oturuyorlarsa oraya biz geçtik. Uçak küçük, malum ekonomi. Ben kucağımda Sis’le oturdum. Yanımızdan belki bir yirmi, değilse on beş dakika boyunca hostesler geldi geçti. Hemen iki önümüzdeki bebeğe kemer takılmasına dair en az iki ayrı hostes üç ayrı defa uğradı. Herkesin çantası yerleştirildi. Ne zaman ki taksi başlayacak, hostesin biri geldi ve kedi kutusunu ayağımın altına yerleştirmem gerektiğini söyledi. Sığması kabil değil.

Tamam, güvenlik gereği tüm yolcuların bir acil durumda rahat çıkması için tüm düzenleme. Çantalar yukarı, değilse aşağıya ve ön koltuğun altına. Elbette kucakta koca kutu bu düzene aykırı. Ama bu taksiye çıkmak üzereyken mi pratik edilir?! Hem bu kutuyu ayağımın altına koysam, koyabilsem, içeri, ön koltuğun altına itemedikten sonra aynı sıkıntı yok mu? Tümünü insan aynı anda soruyor ve bu sefil duruma fena öfkeleniyor. Vasıf yetişti imdada, soruları kendi soracağını ima eder bir otoriter sesle beni susturdu. Durumu yatıştırınca da, cam kenarı yolcusuyla yer değiştirmemi önerdi. Yolcu, sakin ve anlayışlı bir genç kadın, ikiletmedi eksik olmasın. Ben ve Sis, bir acil durumda geride bırakılacaklar olarak kucak kucağa cam kenarına yerleştik. Neyse ki acil durum olmadı. Sis uçmaktan huzursuzlanmadı, rahat rahat geçti devamı yolun.

Derken erken yazmış sayılabilirim, rahat kelimesini.

Vasıf’ın çok uçması sebebiyle bir öncelik hakkımız var THY’de. Bu öncelik bagajda da işliyor, normalde. Normalde, zira son zamanlarda bir hayli karışıklık oldu fakat bu Edremit varışımız tümüne fark attı: Bagaj çıkmadı! Bekle bekle, biz ve bir avuç kadar daha yolcu sona kaldık. Karusel durdu. Bagaj başka yok denildi. Kayıp bagaj bildirmek üzere ofise geçtik. Görevli yan salon olan kısmı işaret edip, yurt dışı karuseline baktınız mı dedi. Niye bakalım ki, pardon? Bakmak ne demek, oraya geçiyor olmamız dahi tuhaf değil mi ki? Neyse, görevliler esnek, biz bagaj derdinde, yan karusele baktık ki evet. Hepsi orada! Bu kez de çıkışta x-ray’den geçirmeye kalkmaz mı bizi görevli, gümrük çıkışı diye! Artık ben bir yana, Vasıf da taşmıştı sanırım, sahici bir başkaldırışla, hem de gümrük memuruna, ne alakası var, biz yurtdışından mı geliyoruz deyip düz yürüdü.

Çıktık. Ama bitmedi.

Dışarıda bizi Gökhan bekleyecekti, tabii bu kadar uzayınca çıkışımız yazık, dışarıya doğru park etmiş. Azıcık ama azıcık oyalandık kapıda, arabayı bırakmış, Gökhan geldi. Elimizdekilere yardım ede ede bizi araca taşıdı. Yerleştik, yola çıkıyoruz iki adam penceresinden Gökhan’ın eğilip, buradan yolcu almak ayıp olmuyor mu dediler, hafif sakin, sessiz ama fevkalade tehdit edici bir tonla.

Eşkiyalar! Tapulu malları sanki. Yetmiyor, sanki alınlarının hakkıyla kazanıyorlar (Edremit havaalanından Mutluköy’e, bu araçlardan birine binip gelmenin bedeli, asıl fiyatın %50 ila %100’ü arasında, pazarlık becerisine göre fark ödemek demek).

Eve vardık. Sis ikiletmeden çıktı kutusundan, evin kapılarını açalım diye oturdu karşısına mutfak girişinin. Açtık. Girdik. Ev, şükür. Mutfak yerinde. Hafif sıcak ama yanmış gibi değil. Kapalı kalmış kadar. Eşyaları bıraktık, bahçeye bakmaya çıktık. Ceviz yanmış sıcaktan. Meyveleri hâlâ çatlamamış ve bence biraz su istiyor, kökü ne kadar derinde olursa olsun biraz su istiyor. İncirler çok şükür, olgunlaşmaya başlamış. Yarın Ozan geliyor, ailesiyle. İki çocuk demek bu. Onlarla toplamak en güzeli. Domatesler harika. Üstlerinde var bir hayli. Kapariler erik kadar olmuş. Topladım biraz dayanamayıp, acaba bu kadar büyükleri nasıl olacak diye.

Günlerden perşembe. On arabasına atladık Vasıf’la. Pazara indik. Biraz domates, biraz barbunya fasulyesi, dev bamyalar ve şeftali ve anjelica erik ve biraz kıvırcık, biraz nane, dereotu ve taze soğan ve Kozak’tan dev üzümler… Meriç geliyor kalmaya, birkaç gece. Aslı ve Can gelecekler bu akşam ve yarın da Ozan ve ailesi. Cumartesi Yahşibey’deyiz. Dolayısıyla bu bir avuç ama üç sepet dolduranla yetinebiliriz. Sabahın dördünden beri yolda, vegan usulde hiçbir şey olmadığından uçakta da sandviç olsun yememiş hâlimizle, kolları aşağı aşağı çeken sepetlerimize ve bezdirmeye şimdiden başlayan sıcak burnumuzda kendimizi Şehir Kulübü’ne attık. Eskisi kadar iyi değil dese de, bana iyi burası. Koskoca lokanta. Tencere tencere yemek pişiyor. Ben yanaştığımda tezgâha hiçbir kelime etmeden merhaba ve bir gülümsemeden öte, usta bana göre olanları gösteriyor. Hiç teklemiyor, içinde kemik suyu varsa, yoğurt ya da tereyağı kullandıysa asla önermiyor. Ben İstanbul’da nice işletme biliyorum. Beni yakın gören, değer verdiğine inandığım muhabbetime, müşteri oluşuma… Oralarda bile hâlâ, “hmm ne yiyebilirsiniz ki acaba?” diye dönenen çok! Biraz tuzunu kaçırmış ama fasulye yedik, yanına da patates püresi aldık. Burada patatesi güzel püre yapıyorlar, sütsüz ve tereyağsız ama çok lezzetli. Aç karna ama bu kadar yemek çok geldi.

“Biz Türkiye’de iktidarı, iktidar partisini ve ona benzer otoriter yaklaşımları bu açıdan eleştiriyoruz. Demokrasi yoksunluğu, özgürlüklere kapalı olmak, farklılıklara tahammülsüzlük, tartışma, ifade özgürlüğünün, anlayışının yerleşmemiş olması, iktidar açısından elinde bunları bir de güçlü bir şekilde dayatacak güce sahiptir iktidarla bu anlayışta oldukları için. Böyle bir fark var. Ama anlayış açısından iktidara muhalefet etme iddiasındaki başka bir kesim, başka bir politik gelenek de en az onlar kadar anlayış açısından eleştirdikleri iktidardan farksızlar. Benim ilk karşılaştığım bir şey değil. 28 Şubat’ta da bununla çok karşılaştım. O zaman da başörtüsü özgürlüğünü savunduğum için üniversitelerde iş bulamadım falan. Ben mağduriyet edebiyatı yapmayı seven biri olmadığım için onları tekrar tekrar ortalara dökmedim bugüne kadar. Ama bana o günleri tekrar hissettirdi. Dediğim gibi tanışık olmadığım bir şey değil ama ne yazık ki on yıllar geçiyor, Türkiye’de hiçbir şey değişmiyor. En acı tarafı tabii bana Orhan Erinç Bey’in bu kararın Cumhuriyet gazetesinin tutuklu yöneticilerinin görüşleri alınarak verildiğini bildirmesi oldu. Ben bunu telaffuz etmeye utanıyorum. Gerçekten utanıyorum. Kendileri bu iktidarın tahammülsüzlüğünün kurbanı olan insanlar tabii ki aynı derecede ağır bir şey değil benim karşılaştığım ama anlayış meselesi. Kendileri bir tahammülsüz rejimin kurbanı olan insanların kendi davet ettikleri, çünkü bu yeni yönetimden bahsediyoruz, kendi davet ettikleri, yazmak için ikna ettikleri insanın, işte herhalde Darwin marvin konusunda anlaşamıyoruz diye yazılarına son verilmesine rıza göstermesi benim aklımın alabileceği bir şey değil.” demiş, Nuray Mert.

Evrim ve müftülerin nikâh kıyması hususlarında yazdığı iki yazı buna sebep. Değil mi?! Yazdıklarını, söylediklerini ve hatta duruşuna dair kişisel kanaatimi ifade edebilme hürriyetim baki, kovmak ne demek yahu?!

Akşama bir makarna salatası yapacağım, gazpacho’nun yanına. Şeftali ve eriklerden de bir crumble. Güzel şarabımız var, isteyene bira. Bu sıcakta ancak zaten. Aslı ayağınızın tozuyla zor olmaz mı gelişimiz demişti. Ayağımızın tozuna yabancı olmamalarına güvendim, gelin dedim. Bakıyorum da sahiden tozlu ev. Artık, yapacak bir şey yok.

Bunu Aslı çekmiş, yolladı. Sözüm var ona, gazpacho’yu nasıl yaptığımı yazacağım diye:

Ben aynı beyaz gazpacho tarifimdeki gibi, ekmeksiz yapıyorum domatesli versiyonu da. Şimdi işin tarihçileri nasıl okurlar dediğimi bilemem ama, benim mitolojime göre gazpacho ile Ortadoğu’nun tüm kaşık salataları, çoban salataları ve Levantenlerin ekmek salatası fattush kardeştir. Dolayısıyla yaparken, hep diğer kuzen ve kardeşleri aklımda tutarak ama elimdekini kullanarak yapıyorum gazpacho’yu. Öncelikle ne kullanılırsa kullanılsın, domatesin yanı sıra, yani hıyar, biber vs. asıl oyuncu domatese göre tuzu, şekeri, yağı ve asidi kurmak gerekiyor. Ben domatesin en en olgun, en güneşte lezzetlenmişini bulamazsam gazpacho yapmam. O yüzden şeker eklemem gerekmiyor. Tuz önemli. Düz domates salatasında tuz koymadan lezzet alamaz insan, unutmamalı. Asit de bir o kadar. Domates salatasına limon ya da elma sirkesi yakışmıyor kanaatimce. Belki çocukluğumun ideal yaz salatası soğan salatasının etkisi (hani su domates sayısına denk kuru soğanın incecik dilimlenip, tuzla ovulup, suyu atılıp, şeker gibi hâliyle doğranmış domatese katıldığı ve yemeden iki saat dinlenmesinin asıl numara olduğu ve suyuna lokma değil, koca koca ekmek dilimleri banılan salata) ben sadece üzüm sirkesi seviyorum gazpacho’da. İyi bir sirke önemlidir. Bu çorbaya da can verir. Aslılara yaptığım versiyonda İspanya’dan füme bir biberim vardı, ondan da kattım ve bol da sarımsak koydum. Sadece domates, sirke, tuz biber, sarımsak değil elbette. İyi bir gazpacho bol, çok bol zeytinyağı demek. Bir keresinde diyet yapan bir arkadaşıma yapayım demiş ve hiç koymamıştım yağ, bildiğin ayrılmıştı posası ve suyu domatesin. Domates kokulu o şeffaf suyu kullanmak isteyenler olabilir, ama gazpacho olmamak onun yolu. Ben bol, çok bol zeytinyağı ile çekilmesini hem lezzet hem de yoğunluk, akışkanlık, homojenite adına vurgulamak gerektiğini düşünüyorum. Ha, tabii, bunların her biri, birlikte ya da ayrı ayrı, artık malzeme, ekipman, tezgâh meselesi bunların kararı, blender’dan geçirme lüksüne sahibiz. Ben de öyle yapıyorum.

Ve ötesi, bu çorba dolapta dayanıyor, aynı beyaz gazpacho gibi.

Servisi Vasıf yaptı, fotoğrafı Aslı çekti, benim parmağım sağ alt köşeden girmiş. Uzun ve maceralı bir güne güzel bir gece oldu.

{Fotoğraflar: Defne Koryürek (metin içinde belirtilen veya kaynağı verilenler dışında)}

aile, aile ilişkileri, bahçe, Defne Koryürek, dil, DokuFest, gazpacho, Günlük, hayvan, iktidar, Jane Jacobs, kedi, kent, mutabakat, Mutluköy, pazar, şehir, Travis Wilkerson, uyum, yabancı, yolculuk, yüzleşmek