Büyük Hanım

Kendi torunları ona öyle derdi, biz torunların çocukları, büyükanne. Babaannemin annesiydi. Kürt olduğunu bilirdim de, Zaza olduğunu geçenlerde öğrendim. Bir Kürt arkadaşım söyledi, köyü Zaza köyüymüş. Çok zor bir hayatı olmuş. Kocası, ilk ve tek çocuğu daha kundaktayken savaşa gitmiş ve dönmemiş, Sarıkamış harekâtı galiba. Büyük Hanım bir daha evlenmemiş. Babaannemi on üç yaşında dedemle evlendirdikten sonra da hayatının sonuna kadar onlarla oturmuştu.

Babam, en küçüğü kız, beş kardeşin en büyüğü; “eli ilk ekmek tutan”. Annem de çalıştığı için, beni daha bebekken İzmir’e babaannemlere ilk gönderdiklerinde amcalarım ve halam daha okuyorlarmış, hele halam ilkokuldaymış. Hatırlıyorum o zamanları, bir dede, bir babaanne, bir büyükanne, üç amca, bir hala ve bir adet de benden oluşan kalabalık şenlikli bir evdi. Okula başlayana kadar kışları, okula başladıktan sonra da —neredeyse üniversite yıllarına— kadar yazları babaannemlerde geçirdim.

Büyük Hanım çok sert mizaçlı, inatçı bir kadınmış, dedemle —damadıyla yani— ben doğmadan yıllarca önce küsmüşler, ölene kadar konuştuklarını ben hiç duymadım. Aksiymiş, öyle söylerlerdi, ben hiç şahit olmadım. “Büyükanne sırtımı kaşır mısın?” dediğimde mesela, İzmir’in fırın gibi yazlarında öğle uykusu için uzandığım divanda yanıma oturup hışır hışır elleriyle kaşımaya başlardı, ben uyuyakalırdım, uyandığımda onu hâlâ sırtımı kaşırken bulurdum.

Gençken düşüp kırdığı kalça kemiği yanlış kaynayınca bir bacağı öbüründen kısa kalmış. Yürürken kısa bacağının üstüne bastığında öyle bir çökerdi ki o yana düşecek sanırdınız, öbür bacağa sıra geldiğinde de yokuş çıkar gibi o tarafına doğru yükselirdi. Öyle bir sallanmak yani. Ha bir de şişe dibi gözlükler, ardından görüp göremediğinden asla emin olamazdınız; aynı neyi duyup neyi duymadığından emin olamadığınız gibi. Ve o güzelim doğulu aksanı… Bir keresinde bir misafirlikte yanındakine birisinden bahsederken “Karaaa, kuriii, tıpkı Hüsniye kibi” demiş, Hüsniye öbür yanında otururken. Hüsniye kardeşinin kızı. Kardeşimle benim adlarımızı hiç doğru söyleyemedi. Bana “Kah'haan” kardeşime de “Keratay” derdi. Çocukken çok güler, çok alay ederdik, istifini bozmaz o da gülerdi.

Hayatı boyunca çatalı reddetti, hep eliyle yedi. Yaz geceleri sokakta oynamaktan ya da yazlık sinemadan eve döndüğümüzde, balkonda oturmuş, yaslandığı balkon demirinde parmaklarıyla düzensiz bir ritim tutturmuş, boş sokağı dalgın dalgın seyrederken bulurduk. Hemen gider yanına otururdum, o da hemen şu üç sorudan birini sorardı: “Sana şefteli getirem?”, “Sana üzüm getirem?”, “Sana karpuz getirem?”. Ben de “Hadi getir büyükanne” derdim, bir o yana bir bu yana sallana sallana gider getirir, arada bana da uzatır ama hepsini kendi yerdi. Canım istiyor demesinin yolu buydu herhalde.

Bütün çocuklar evlenip ayrıldıktan sonra o evde dedem ve babaannemle birlikte üçü kaldılar. Büyük Hanım, dede öldükten sonra bir daha düşmüş, sonrasında artık ayağa kalkamaz olmuştu. İzmir’deki ev satıldı, babaanneyle birlikte İstanbul’da halamların iki üç bina ötesinde tuttukları bir eve taşındılar. Babaanneme gittiğimde büyükannemin odasına girerdim, uyuyup uyumadığını, duyup duymadığını, görüp görmediğini, beni tanıyıp tanımadığını anlayamaz, iyice içine çökmüş iyice kırışmış yanağını öpüp çıkardım. Bir iki yıl içinde —yanlış hatırlamıyorsam 1984’ün şubatında— öldü. Artık bekliyorduk.

Öldüğünü babam haber verdi, cenaze için İstanbul’a geliyorlardı. O gece sulusepken başladı. Ertesi gün öğlene doğru Topkapı’da bir mezarlığın gasilhanesinde babam, iki amcam, halam, eniştem ve ben cenazeyi almak için buluştuk. Sabah kar şiddetini artırmış, lapa lapa yağmaya başlamıştı.

Gelmesi gereken cenaze arabası bir türlü gelmiyor, tipiye çeviren kar durmadan yağıyor, biz bekliyorduk. İnsanların üç beş dakikadan fazla durmadığı böyle yerlerde biraz uzun kalırsanız hemen oranın ‘yerlisi’ olursunuz. Biz de kırk yıllık gasilhane personeli gibi gelen gidenle muhabbete başlamıştık.

İçeriden çıkan, gasilhane sözcüğünün tamamen zıttı sevimlilikte, tombul kırmızı yanaklı, dirseğine kadar sıvanmış tombul kolları ve kıpkırmızı tombul parmaklı ıslak elleriyle kısacık, tabii ki tombul, akça pakça güleç bir kadın bizi tedirgin görmüş olacak ki, rahatlatmak için buzluk kapısı gibi kapıları olan büyük bir dolabı işaret edip kıkırdayarak “Merak etmeyin, teyze gece yalnız kalmadı” dedi, “Kumkapı’da donmuş bir gariban getirdiler koyduk yanına, ahbaplık etmişlerdir” diye de ekledi. Bu kadarı bana yetmişti, ama o devam etti: “O garibanı alacak kimse yok, siz teyzeyi alıp gidince yalnız kalacak.” Kadın acıklı bir şey söylüyor gibi de deli gibi de değildi, bizimle sohbet ediyordu.

Kar yağıyor, biz üşüyor, araba gelmiyordu. “Tam Büyük Hanım’lık” dedi biri, diğerleri onayladı, benim hiç bilmediğim o tersliğini kastediyorlardı.

Öğle namazı kaçmış, ikindiyi de kaçırır mıyız diye endişelenmeye başlamıştık. Kaçırırsak ertesi güne kalacaktı. Tamam; yetkililerce Büyük Hanım’ın sıkılmadığı konusunda rahatlatılmıştık, ama bir gece daha orada bırakmak istemiyorduk.

Sonunda araba geldi. İçinden alı al moru mor imamla şoför indiler. Bir yandan cenazeyi arabaya koymaya uğraşıyor bir yandan söyleniyor, bir yandan anlatıyorlardı. Daha önce hiç başlarına böyle bir şey gelmemişmiş, lastik patlamış, değiştirmişler, yedek de patlamış, şoför birini alıp gitmiş yaptırmış gelmiş, yola çıkmışlar, yine patlamış, yine gitmiş yaptırmış, imam arabada beklemiş donmuş soğuktan, dört defa lastik patlar mıymış, trafik çok betermiş falan.

İmam, cenaze namazının kılınacağı camiye ikindiye kadar yetişemeyeceğimizi, mezarlığa doğru “hele bir” yola çıkmamızı, yolda nasılsa bir cami göreceğimizi, durup namazını orda kılmanın daha akıllıca olduğu yolunda bir şeyler söyledi. İslamiyet’in gömme konusundaki pratik zekâsı beni bir kere daha büyüledi. Cenaze arabası önde, biz arkada pürtelaş düştük yola.

Yolda yanından geçtiğimiz bir camide durduk, apar topar Büyük Hanım indirildi, namazı kılındı, tekrar arabaya kondu. Bütün cemaat bizdik, hava çok soğuktu, kar yağmaya devam ediyordu, berbat bir trafik vardı ve hava da yakında kararmaya başlayacaktı.

Mezarlığın olduğu mahalle artık neresiyse, herhangi bir yoksul Anadolu kasabası gibiydi, İstanbul’da olduğuma, bilmesem hayatta inanmazdım. Mezarlık o kadar yeniydi ki, daha bir tane bile mermer mezar taşı yoktu. Kar artık neredeyse dizlerimize geliyordu. Cenaze arabası gömüleceği yere kar yüzünden yaklaşamamış, uzakta durmak zorunda kalmıştık. En kısamız olan amcam İzmir’den “kösele kunduralarla” gelmiş. Tabutu omuzlarımıza almamızla beraber kaydı ve boylu boyunca yere yapıştı, zaten üç beş kişiydik, amcam düşünce tabut onun boşalttığı yere doğru kaydı, “Aman!…”, “Dikkat et!…”, “Sen oraya!…” “Ben burayı!…” “Bırakma!…” haykırışları arasında Büyük Hanım’ı yere düşürmemeyi başardık. Amcam kalktı, kalkar kalkmaz tekrar düştü, sonra tekrar, sonra tekrar, aslında yerden hiç kalkamıyordu. Ve daha gideceğimiz uzun bir yol vardı.

O yol bitmek bilmedi. Mezar sabahtan açılmış, biz gelene kadar toprak çoktan donmuş olduğu için gömmek de uzun sürmüştü, Büyük Hanım’ı uğurladığımızda artık hava kararmaya başlamıştı.

Cenazeden sonra Kumkapı’ya içmeye gittik, amcam düşmeye orada da devam etti. Herkesin Büyük Hanım’la bir sürü komik hikâyesi vardı. Anlattık, güldük, şerefine kadeh kaldırdık. O, hayatı boyunca hiç içmemiş.

Kar günlerce devam etti, sonrasında epey bir süre de kalkmadı. Karlar eridikten sonra babaannemle halam Büyük Hanım’ın mezarını ziyarete gittiklerinde mezarı bulamamışlar. Ortada mezar filan kalmamış. Bütün mezarlık yeni sürülmüş bir tarla gibiymiş. “Karlar erirken bütün işaretler sularla birlikte akmış gitmiş, bölümler kaybolmuş, bulmamız mümkün değil, Allah rahmet eylesin” demiş yetkililer.

Babaannem, annesinin mezarının kaybolmasına günlerce ağladı. “Tam Büyük Hanım’lık” mıydı bu durum bilmem ama bu topraklarda yaşayan kadınlar hem her yerdelerdi hem de sanki yoklardı.

aile, aile ilişkileri, cenaze, Kağan Önal, kar, ölüm