Her Mimarın
Bir Rock Star Pozu
Vardır

Mimarlık, bir imaj yaratmanın ve bu imajı ısrarla sürdürmenin vücuda gelmiş hâlidir. Eğer vücuda dönüşmeyi başarabilirseniz çok iş yaparsınız. Bunun da birçok yolu vardır: Mimarlar siyah giyer, mimarlar uyumaz, mimarlar yirmi dört saatlik bir günde otuz altı saat yaşar, mimar hep meşguldür, asla sosyalleşmez... Bunların bazıları gerçekten insanlık dışı nitelikler taşısa da bir şekilde mimarlık paketinin içinde eriyerek normalleştirilmiştir. Bir mimar bu durumdan hep şikâyet etse de bununla yaşamaktan başka bir yaşamak da bilmediğinden, rüzgârda bir yaprakmışçasına savrulur gider. Bir mimar kendisini mimardan başka her şey olarak göstermeye çalışır. Sadece mimar değildir; tasarımcıdır, mühendistir, ustadır, ressamdır, şairdir, her şeye maydanozdur. Siyah bir maydanozdur. Siyah değilse, olsa olsa gridir. Asla ne olduğu kestirilemeyen bir şekil değiştirendir. Mimar hep ciddidir, ciddi olmak zorundadır. Yaptığı işten keyif alıyormuş gibi görünemez.

Mimarın imajının en önemli parçası da siyah giysileri –veya neredeyse üniforması– içinde bir rock star pozuna sahip olmasıdır. Bu iş, yıldız mimarların [starchitect] ortaya çıkışıyla başlamıştır. Bu mimar adeta bir kişilik kültü yaratır ve buna herkesten çok kendisi inanır. Tüm dünya ve özellikle de tasarım dünyası onun yarattığı bu buluttan bir parça çalmaya çalışır. Aslında her şey pazarlama değilmiş gibi, o dünyaları tasarlamıştır. Bu siyah üniformalı pozu tamamlayan en önemli unsur, elde bir kalemin olmasıdır. Bu kalem, sanki düşecekmiş de son anda tutuluyormuş gibi tutulur. Kalemin düşecekmişçesine gerginliği, tasarımcının kırılgan gücüne bir gönderme gibidir; ya dolmakalemdir bu ya da eskiz kalemi. Bir şeyler karalanmış da kâğıdın üstünden yeni kaldırılmış gibi havada süzülen kalem, bir süper kahraman için pelerini neyse mimarlık dünyasında ona karşılık gelir. Bütün bunlar, piyasalaşmış mimarlık disiplininin yarattığı trajikomik durumlardır. Mimar bir kavramlar çorbasında kepçeye atlamış yolculuk etmektedir. Tabağınıza ne gelirse!

Daha mimarlığın değinmesi gereken yaşamsal önemdeki başlıklara gelmeden, mesleğin nasıl icra edildiğiyle ilgili çok ciddi yapısal sorunlar var. Mesai saatlerinin Sibirya’da kürek mahkûmiyetinden farkının kalmadığı bu ortamda, çoğu mimarlık ofisi, üstelik bütün dünyada, serseri dayının herkesi dolandırdığı bir aileye dönüştürülmüştür. Aile olmaktan gelen haklı bir güçle, yani hatır gönül sistemiyle, yüzyılların emek mücadelelerinin kazanımları çarçur edilmektedir. Sürekli bir işçi çıkarma-işçi alma dalgasıyla, daha tasarladığı şeyin ufacık bir parçasından fazlasını göremeyen mimarlar güvencesiz, sağlıksız ve ekonomik olarak sürdürülemez bir yaşama mahkûm edilmiştir. Ne mesleki tatmin ne de ekonomik tatmin; artık hepsi çok uzaktadır.

Mimarlığın çeşitli otoritelerle kurduğu ve hayli sorunlu olduğunu söyleyebileceğimiz ilişkiler de işin başka bir yüzü. Genel kötü gidişatla bağlantısını kurabileceğimiz her şeyin bir ucundan da mimarlar ve tasarımcılar tutuyor. Bu ucundan tutuşun, Zaha Hadid’in Katar’daki stadyum inşaatında işçilerin ölümünde tasarımcının sorumluluğunun olduğunu reddetmesinden, AKM’nin yıkımında babasının oğlu rol alınca hiçbir sorunun kalmadığı düşüncesinin oluşmasına çok farklı türleri var. Parasal ya da ilkesel birtakım zorunluluklar sonucunda mimarlık lümpenleşmiş, ele aldığı herhangi bir duruma yaratıcı bir çözüm üretemez hâle gelmiştir. Hayli görünür bir hâl alan bu zihinsel zayıflama, mesleği istenen amaçlar doğrultusunda bir araca dönüştürmüştür.

Bu konformizmin, öğrenciyken şu ya da bu yolla tasarımcıya zerk edildiğini bilmiyor değilim! Evet, tasarım eğitimcisini işaret ediyorum, paragraftan gözlerimizi kaçırmayalım, benimle kalın. Öğrenciyken sürekli bir memnuniyetsizliğe eşlik eden “Ne yapalım, elimizden başka bir şey gelmiyor, yapalım gitsin” türü kabullenişlerin hangi aşamada başladığını bilmiyorum. Sinsice, geleceğin sorgulamayan, etliye sütlüye bulaşmayan meslek insanını yetiştiren bir düzenek var.

Yukarıda yazdığım cümleler konunun meraklılarına basmakalıp gelecek, biliyorum. Dışarıdan bir ses dalgası olarak algılayıp duymasa da, zihnin örs-çekiç-üzengilerini sürekli döven düşünce dalgalarını her an duyuyor bu meraklılar. Her gün kendine bile itiraf edemediği bir tatminsizlik yaşamak ancak tasarımcıya mahsus herhalde. Peki, ne yapalım, görünüşü toplamak gerek! Biz yine hiçbir şey olmamış gibi elimizi çenemize götürüp, çenemizi parmaklarımızla, Atlas’ın dünyayı taşıdığı gibi tutar ve pozumuzu veririz. Aynı anda hem bir pencere detayını, hem bir imar yönetmeliğini, hem de felsefi-siyasi-toplumsal problemi düşünüyormuş gibi uzaklara bakarız.

{illüstrasyonlar: Fırat Kaya}

Fırat Kaya, kimlik, mimarlık